monolog nedemek

monolog hakkında ansiklopedik bilgi..

Reklamlar

monolog nedir ?

monolog: (alm. monolog): kişinin kendi kendine konuşması. nesir eserlerde figürlerin karşılaştıkları durumlar hakkındaki yorumlannı tasvirde yararlanılır. düğüm monolog (konflikt-monolog) çeşidi, eser kahramanının, olayların akışı içinde vardığı en önemli noktada karar vermek, kendiyle mücadele etmek, tartmak, seçmek hallerinde kendi kendine yaptığı konuşmadır.

Yorumlardan Yazarları Sorumludur. Yorumunuz Site Yönetimi Uygun Görürse Yayınlanır..!!..
Gönderen Başlık
zeus
Tarih: 10:56:40 12.01.2010  Güncelleme: 10:56:40 12.01.2010
Webmaster
Tarih: 02.24.2005
Nereden: antalya
Gönderiler: 1338

Cevaben: Monolog Nedir ?

- Bir oyunda, kişilerden birinin kendi kendine yaptığı konuşmadır.
- Dinleyicilere bir kişinin anlattığı, genellikli güldüren olaydır.
- Dinleyicilere bir kişinin daha önce kayda almış olduğu bir olayı v.s canlandırarak anlatmasıdır.
zeus
Tarih: 10:58:59 12.01.2010  Güncelleme: 10:58:59 12.01.2010
Webmaster
Tarih: 02.24.2005
Nereden: antalya
Gönderiler: 1338

Monolog Örnekleri

YERLİ PUSULA

Affedersiniz efendim. Aranızda bir terzi ya da kumaş tüccarı varsa çok rica ederim haber versin, bir şey soracağım.

(Biraz durur.) Yok galiba... (Sağa, sola bakar) Evet yok... Ama, bu nasıl olur? Allah nazardan saklasın, bu kadar kalabalık içinde kumaştan anlayan bir kişi de çıkmaz mı? Şaşılacak şey doğrusu....

Terzi, tüccar aradığıma bakıp da bedava elbise mi yaptıracağımı sandınız yoksa? Ne münasebet a efendim!

Şu üzerimdeki elbiseyi babam daha yeni yaptırdı. Arkadaşlarım, kıskandılar mı nedir, beni kızdırmak için ağız birliği etmişler... Neymiş, elbisem yerli malı değilmiş... Çorabımın ipliği, pabucumun derisi Avrupa’dan geliyormuş.

Ne münasebet a efendim! Ben tepeden tırnağa dek yerli malı kullanırım... İçim, dışım, varım, yoğum hep yerli malı...

Babam çok titizdir... Evimize şimdiye dek yabancı mal sokmamıştır. “Çıplak kalacağımı bilsem yabancı malı giymem.” dediğini kaç kez duydum...

Benim de üstümdekiler öz yerli malı... Fabrikalarımız harıl harıl kumaş dokuyor... Hem de ne güzel kumaşlar... İnsan bakmaya kıyamıyor.

Şu ayakkabım da yerli malı. Beykoz fabrikasında yapılmış... Taş mı taş... Eskitebilene aşk olsun...

(Biraz dolaşır. Durur, seyircilere bakar.) Ne o? Bir çoğunuz, omuzuma astığım şu kutuya bakıyorsunuz. Yabancı malı mı sandınız yoksa?

Ne münasebet a efendim! O da yerli... Fotoğraf makinesi falan değil... Mühendis dayımın yeni bir buluşu... pusula gibi bir şey... Ama, yaptığı iş çok yararlı.

Merak etmeyin, size de göstereceğim... Bu araç yerli malıyla yabancıyı kolay seçmeye yarar... Bunu, bir yabancı malın yanına uzattınız mı, kuzey yönünü gösteren pusula gibi, ibresi hemen o tarafa döner. Eğer yerli ise hiç istifini bozmaz.

Hazır olun, yanınıza geliyorum... Aranızdan geçerken, elimdeki bu aracın ibresi kimden tarafa dönerse ben de ona döneceğim ve diyeceğim ki:

- Ey sayın bayan, yahut bay! Demek siz hâlâ yabancı malı kullanıyorsunuz. Yerli mallarımızın her bakımdan üstünlüğünü bütün dünya takdir etmiştir. Sırtınızda taşıdığınız bu yabancı malı omuzunuzu çökertiyor mu? Ona verdiğiniz paranın nereye gittiğini düşünmüyor musunuz?

Seyircilerin arasında biraz dolaşır. Ara sıra elindeki araca bakar. Tekrar sahneye döner.)

Çok şükür... Makinede hiç kıpırtı olmadı... Demek, müsameremize onur veren büyüklerimizin hepsi yerli malı kullanan ve onun geniş anlamını bilen kimseler... Var olsunlar! Var olsun yerli malı!

DEDİKODU

Dedikoduyu hiç sevmem. Başkasının etlisine, sütlüsüne karışmak hiç hoşuma gitmez. Neme lazım, bu huyumdan çok memnunum.

Bu yıl okullar açıldı açılalı hiçbir arkadaşıma, “Gözünün üstünde kaşın var.” demedim. Söz aramızda, Bazı çocuklar pek alıngan olurlar. Hele bir tanesi var ki, şimdi adı gerekli değil, buluttan nem kapar.

Geçenlerde ona, “Kardeşim, aritmetik problemlerini çözerken evde sana kim yardım ediyor?” dedim. Vay efendim vaay... Sen misin bunu soran? Açtı ağzını, yumdu gözünü de söylemediğini bırakmadı bana...

Oysa sıra arkadaşı Fikret’ten, pardon, adını söylememeliydim, kaç kez duydum. Ödevlerini hep ablasına yaptırıyormuş. Neme gerek, kim yaptırırsa yaptırsın. Öğretmen anlamaz mı sanki? Çekirge bir sıçrar, iki sıçrar, üçüncü de ele geçer.

Neme gerek, biz kendi işimize bakalım. Dedikoduyu hiç sevmem doğrusu. Falan şöyle yapmış, filan böyle yapmış. Bana ne? Her koyun kendi bacağından asılır.

Ha, koyun dedim de hatırıma geldi. Geçen gün sınıfta öğretmenimiz yanımızdaki arkadaşa:

- Koyunla keçi arasındaki benzerlikleri söyle, dedi. Çocuk ne dese beğenirsiniz? Koyunun eti, sütü, kellesi, kuyruğu keçiye benzermiş...

Benzese bari. Kendimi tutamadım, fık diye güldüm. Bana öfke ile baktı. Koyunla keçiyi tanımayan bu çocuk kim, biliyor musunuz?

Söylemem. Söylersem dedikodu olur. Zaten çok alıngan bir çocuk. Ona sınıfta herkes Mıhladız Süleyman, diyor. Ne söylense hemen kendine çekiyor. Neme gerek, benim bir şey söylediğim yok. Dedikoduyu hiç sevmem...

Sınıfta 50- 60 çocuğuz. Hiç birimizin huyu ötekine uymuyor. Hele bir çocuk var ki, adı gerekli değil, dedikodu yapmadığı gün yoktur. Beni ona çekiştirir, onu bana çekiştirir.

Bir gün dayanamadım:

- Sabahat, dedim, bu yaptığın doğru değildir. Bırak artık şu dedikoduyu. Herkesi birbirine katacaksın...

Durdu durdu da bana ne söyledi bilir misiniz? Söylemem, dedikodu olur.

(Seyircilere doğru eğilir. Elini ağzına koyar. Hafif sesle:)

Ama, siz yabancı sayılmazsınız. Benden duymuş olmayın. O çocuk bana:

-Dedikoducu senin gibi olur, dedi.

DAHA NE SÖYLEYEYİM?

Buraya niçin çıktım biliyor musunuz? Nereden bileceksiniz! Bari ben söyleyeyim. Efendim, size şimdi bir nutuk çekeceğim.

Neden şaştınız? Yalnız büyükler nutuk çekmez ya, biz de çekeriz.. Hem de sık sık...

Bayram Haftası der, nutuk çekeriz. Kitap Haftası der, nutuk çekeriz.

Allah korusun,Verem Haftası, Tutum Haftası, anneler Günü, Babalar Günü, Yılbaşı, Yıl sonu, Çocuk Haftası der, çekeriz nutukları...

Biz bu sayılı haftaları, günleri arkadaşlarla paylaştık. Bana Tutum Haftası düştü. En zoru da işte bu... Ben size şimdi ne söyleyeyim, bilmem ki!..

(Biraz durur.) Arpacı kumrusu gibi düşünmektense bir şeyler söylemeliyim...

Hah, aklıma geldi, durun... (Yüksek sesle) Kumbarası olanlar ellerini kaldırsınlar! (Bekler, sayar gibi yapar) Gördünüz mü? Kumbarasızlar daha çok... Ben şimdi size ne söyleyeyim, bilmem ki!..

Peki, bankada hesap açtıranlar ellerini kaldırsınlar! (Bekler, gene sayar gibi yapar.) İşte, demedim mi? Gene hesapsızlar daha çok... Ben size şimdi ne söyleyeyim; bilmem ki!...

Haa, affedersiniz. Başkasının parasını, malını, mülkünü sormak ayıp sayılır ama, ben size başka ne sorayım, bilmem ki!..

Durun, durun, buldum... Yerli malı sevenler ellerini kaldırsınlar! Çekinmeyin canım, kaldırın. Bu da ayıp değil ya... Hem, yerli malını sevmek bir vatan borcudur. (Çabuk çabuk sayar.) Bakın, eller Mehmetçiklerin süngüleri gibi havaya dikildi. Elleriniz, gönülleriniz dert görmesin!

Ama öğretmenimiz diyor ki: “Yerli malını sadece sevmek yetmez. Onu kullanmak, çoğaltmak da gerek.”

Ben giyimden, kuşamdan pek anlamam ya, zannedersem hepiniz, tepeden tırnağa, yerli malı giymişsiniz. İşte buna çok sevindim, doğrusu...

Hem, yerli malı kullananlar tutumlu da olurlarmış... Demek, hepiniz tutumlusunuz. İşte, buna da çok sevindim...

Zaten bu zamanda tutumsuz olanlar gemilerini kolay kolay yürütemezler. Ya kömürleri biter ya karaya otururlar...

(Biraz dolaşır, düşünür.) Ben size bir şey daha söyleyecektim ama, neydi acaba? Neydi acaba?

Siz de bilirsiniz, Nasreddin Hoca bir gün camide vaaz edecekmiş. Yani benim gibi nutuk çekecekmiş...

- Ey cemaat! Size bir şey söyleyecektim ama, bir türlü aklıma gelmiyor, deyip gene durmuş.

Bu hale dayanamayan oğlu bağırmış:

- Baba kürsüden inmek de mi aklına gelmiyor?

Siz söyleyin büyüklerim, ben size daha ne söyleyeyim, bilmem ki!...

DOKTOR

(Monologcu, sırtında beyaz gömlek, burnunda kelebek gözlükle koşar gibi ortaya çıkar. Seyircilerin arasına bakınır. Telaşla konuşmaya başlar.)

Kaçırdım kaçırdım, hastamı kaçırdım. Tam muayene ediyordum, elimden fırladı kaçtı. Belki de aranıza gelmiştir. Rica ederim, görenler varsa haber versin.

Kısa boylu desem uzunca, zayıf desem şişmanca, esmer yüzlü, şehla gözlü, on beşle altmış arası bir şey... Böyle birisi varsa aranızda rica ederim, söyleyin. Gözlerim uzaktan pek seçemiyor. Hem bana hem mesleğime hem de insanlığa hizmet etmiş olacaksınız.

Ah efendim ah! Bilseniz şu doktorluk ne güç meslek... Karşınıza delisi de gelir, akıllısı da... “Bir şeyin yok, turp gibisin maşallah!” derim, inanmazlar, “Sende şu illetler var.” derim, bir daha semtime uğramazlar.

Bıktım bu meslekten doğrusu. Lokman hekim sağ olsaydı, gider çatar, “A mübarek insan, kuracak başka meslek bulamadın mı?” derdim.

Efendim, hastaların bazıları çok duygulu oluyorlar. Nabızlarına göre şerbet vermedin mi, senden kötüsü yok.

Ben de lafı nereden nereye getirdim. Efendim, o söylediğim hastayı gören oldu mu acaba? (Biraz bekler.) Vah, vah, yok desenize... Bari sizinle tanışmışken birkaçken birkaçınızı reklam için muayeneden geçireyim...

(Seyircilerden birine dikkatle bakar.)

Örneğin, şu sayın bayan hiç neşeli görünmüyor. Neşe, sağlığın aynasıdır. Muayene etmeden söyleyebilirim ki, kendisinin gezmeye, tozmaya, dans etmeye, eğlenmeye ihtiyacı var.

Kendilerine şöyle bir reçete çok uygun olur.

(Cebinden zımbalı defterle kalem çıkarır. Yazar ve okur:)

1- Alfabedeki bütün harflerden yapılmış bir vitamin harmanı. Sabahleyin aç karına yutulacak...

2- Bir tutam mısır püskülü, üç parça horoz ibiği, iki demet tilki kuyruğu bir havanda ezilecek... Akşamları tok karnına yutulacak.

Neşesi yerine gelmezse ben doktorluktan vazgeçer, bakkal çırağı olurum.

Gene seyircilere bakar. Başka birine:)

İşte bir hasta daha... Ben birini kaçırdım derken, meğer bir çoğunun içine düşmüşüm.

Evet, siz bayım, siz de mide rahatsızlığı var. (Başını sallar.) Nasıl, bildim mi? Evet, çok yiyorsunuz. Her ne kadar “Can boğazdan gelir.” derlerse de canımın gene oradan çıkacağını unutmayalım. Ne var o kadar makarna yiyecek a canım... Yerli malı diye ha bire atıştırmışsınız.

Eğer mutlaka yerli malı yemek istiyorsanız ondan bol ne var? Örneğin yemişlerimiz de yerli malıdır.

O mübarek şeftaliler, o canım elmalar, armutlar... Hele portakallar, hele portakallar... Hangi ecza deposunda bu kadar vitamin bulunur?

Reçeteye meçeteye, doktora da gerek yok... Ye yiyebildiğin kadar... Bu çeşit tedavinin ucu gene bizim mesleğe dokunuyor ama,eee ne yapalım, ben yurdumu, yurttaşlarımı, yurt yemişlerini, yerli olan her şeyi mesleğimden de çok severim...

İNŞALLAH

(Monologcu çocuk sahneye –mümkünse- üç tekerlekli bisikletle çıkar. Seyircilerin önünde fren yapar, durur. Arkasına bakar, derin bir “oh” çeker.”)

Bisikletim var diye sakın beni kıskanmayın! Var ama, ağız tadıyla binemeyeceğim artık... Şu dört yol ağzındaki trafik memurundan işitmediğim kalmadı. Neymiş? Dedem yerindeki adamı, az kalsın çiğneyecekmişim.. Çiğnemedim ki... Vallahi de çiğnemedim, billahi de çiğnemedim.

Bir haftadan beri ne güzel gezip dolaşıyordum. Nazar değmesin diye, görenler hep maşallah çekiyorlardı..

Haa, maşallah dedim de aklıma geldi. Ben maşallah ile inşallahı birbirine hep karıştırırım. Bu yüzden daha dün babamdan bir araba azar işittim. Bugün de trafik memuruyla o adam beni sorgu yağmuruna tuttular. Biri bıraktı, biri sordu. Biri bıraktı, biri sordu:

- Bir tarafın kırılmadı ya? dediler.

- İnşallah, dedim...

- Epey sağlam kafan varmış, dediler.

- Maşallah, dedim.

- Adın ne bakayım senin?

- İnşallah, şey, Sadullah...

- Bu bisikleti sana alana ben ne diyeyim?

- Maşallah?

- Allah sana da, babana da akıllar versin!

- Karşında senin deden yerinde adam var.

- Maşallah!

- Bir daha seni buralarda görmeyeyim...

- İnşallah!

- Görürsem, kulağından tuttuğum gibi, seni tavana asarım.

- Maşallah!

Velhasıl, korkumdan, maşallahla inşallahtan başka ağzımdan söz çıkmadı.

(Biraz durur. Bisikletine bakar, konuşur.)

Şimdi ben seni ne yapayım a şeytan arabası?

Sat desen, satamam. At desen, atamam. Başıma tatlı bela kesildin.

(Bir düdük sesi duyulur. Kulak kabartır.)

Duydunuz mu? Gene onlar... Peşimi bırakmıyorlar ki sizinle rahat rahat konuşayım... Neyse, alt tarafını, maşallah, şey inşallah başka sefer anlatırım. Hoşça kalın!

(Pedalı çabuk çabuk çevirir, gider.)
zeus
Tarih: 11:04:10 12.01.2010  Güncelleme: 11:04:10 12.01.2010
Webmaster
Tarih: 02.24.2005
Nereden: antalya
Gönderiler: 1338

Cevaben: Monolog Örnekleri

ben:eeaaşşşşhhuuuu!!
ben:çok yaşa..
ben:hepberaber.


ve

- onunla yaşadığın monologtu
- ....
- tamam tamam bütün aşklarımız aslında monologtu
- sıgaran varmı?

veya

3."üzüldüğünde gökyüzüne bak. bulut varsa boşver olan biteni. gökyüzü ağlar senin için; ama bulut yoksa güneşle veya ayla beraber gülmeye çalış."
"onlar da yoksa?"
"eaa, onlar yoksa bulutludur hava."
"olmuyorlar bazen. ay, yeni ay evresinde ve gökte hiç bulut yok diyelim."
"?!...sus, yoksa kafanı keserim."
zeus
Tarih: 15:38:37 02.27.2011  Güncelleme: 15:38:37 02.27.2011
Webmaster
Tarih: 02.24.2005
Nereden: antalya
Gönderiler: 1338

Monolog Örnekleri ? Tetralog - Levent Gönenç



Çok güzel bir çalışma indirmek için tıklayın...


» Ara Yoksa Sor Yanıtlayalım
Loading
» Reklamlar
Sorun Yanıtlayalım
İletişim