Toplumdusmani.Net *
Yeni

Yazıyı Gönderen: ela
Gönderilme Tarihi: Mon, 05-Mar-2007
Okunma: 3600 kez
Yazı Boyutu: 13.76 KB

Slavoj Zizek

Slavoj Žižek(türkçe:slavoy jijek) (d. 21 Mart 1949 Ljubljana, Slovenya) Sloven Marksist sosyolog, psikanalist, filozof ve kültür eleştirmeni.

Ljubljana, Slovenya'da(o tarihte Yugoslavya'nın bir bölümüydü) doğdu ve felsefe doktorasını Ljubljana'da aldı ve Paris Üniversitesi'nde Psikanaliz eğitimi gördü.1990 yılında Slovenya Cumhuriyeti Başkanlığı için Slovenya Liberal Demokrat Partisi'nin adayıydı.
Žižek popüler kültürün yeniden okunmasında Jacques Lacan'ın çalışmalarını kullanmasıyla ünlüdür.Şu konuları da içeren sayısız konuda yazmaktadır; köktendincilik, hoşgörü, politik doğruluk, küreselleşme, öznellik, insan hakları, Lenin, mit, internet, postmodernizm, çok kültürlülük, post-marksizm, David Lynch ve Alfred Hitchcock

Hayatı

Žižek Sosyoloji Enstitüsü, Ljubljana Üniversitesi, Slovenya'da uzman araştırmacı olarak görev yapmaktadır. Aynı zamanda, burada sıralanan üniversitelerin yanısıra başka üniversitelerde de misafir profesör olarak ders vermektedir:the University of Chicago, Columbia, London Consortium, Princeton, The New School, the European Graduate School, the University of Minnesota, the University of California, Irvine and the University of Michigan. Bugünlerde Birkbeck Institute for the Humanities Birkbeck, University of London'da Uluslararası Yönetici olarak çalışmaktadır.
Žižek 2004 yılında 26 yaşındaki Arjantinli model Analia Hounie ile ikinci evliliğini yaptı; daha önce Renata Salecl ile evliydi.
Žižek mesleğinin başlangıcında 1970'lerin Yugoslavya'sının politik ortamında engellendi. 1975'de master tezinin siyasi açıdan şüpheli görülmesinden sonra Ljubljana Üniversitesi'nde bir yer sahibi olması önlendi. Takip eden yıllarda Yugoslav Ordusu'nda görev aldı ve sonunda Jacques Lacan'ın psikonalitik teorisine dönük kuramsal odaklanmaları olan bir grup Slovenyalı bilgin ile yakınlaştı.
Žižek'in büyük bir sosyal kuramcı olarak uluslararası tanınması 1989'da İngilizce basılan ilk kitabı The Sublime Object of Ideology'ye kadar sürdü. Žižek'in en dünya çapında en çok tartışılan kitabı The Ticklish Subject (1999), O'nu açıkça dekonstrüksiyonizmcilerin, Heideggercilerin, Habermascıların, bilişsel işlemlerle uğraşan bilimadamlarının, feministler in ve Žižek'in New Age "obskürantizmciler" olarak tanımladıklarının karşısına koyar.
Žižek'in çalışma ve düşünceleri belirlemedeki sorunlardan birisi O'nun kuramsal konumunu çok sık olarak kitapları arasında hatta bazen aynı kitabın farklı sayfalarında değiştirmesidir (mesela, Lacan'ın yapısalcı mı yoksa post-yapısalcı mı olduğu konusunda).Bu nedenden dolayı O'nu eleştiren bazı kişiler O'nu tutarsızlık ve entellektüel düzey eksikliği ile suçlamaktadır. Ne var ki, Ian Parker herhangi bir "Zizekyan" felsefe sistemi bulunmadığını öne sürmektedir çünkü Žižek, bütün tutarsızlığıyla beraber, bize, bizim bir tek yazardan neyi almak ve onda neye inanmak istediğimiz konusunda daha derinlemesine düşünmemiz konusunda yardımcı olmaya çalışıyor.(Parker, 2004) Aslında,Žižek'in kendisi, bir felsefecinin tavrının, bizim kendi ideolojik ön kabullerimizi sorgulamak yerine bize dünyayı anlatan Büyük Öteki gibi davranmak olmaması gerektiğini tartışarak, Jacques Lacan'ın kendi kuramlarını sürekli yenilemesini savunmaktadır.Žižek için felsefeci,soruları yanıtlamaya çalışan birisinden daha çok ,eleştiren birisidir.
En son olarak Žižek Abercrombie & Fitch için hazırlanan bir katalogda yer alan Bruce Weber'in fotoğraflarına eşlik edecek bir metin yazdı.Büyük bir entellektüelin reklam metni yazmasının uygun olup olmadığı sorulduğunda, Žižek Boston Globe'a şunları söyledi: "Eğer para kazanmak için bu tür işler yapmak veya tam zamanlı çalışan Amerikalı bir akademisyen olarak imtiyazlı bir yer kapmak için kıç öpmek zorunda kalmak arasında bir seçim yapmam istenseydi böyle yerlerde yazı yazmayı seçmekten zevk alırdım!"
Kendisine dönük ters ifadelerden utanmayan ateşli ve renkli bir öğretim üyesi olarak kabul edilmektedir. Üç bölümden oluşan 'The Pervert's Guide to Cinema' belgeseli İngiliz televizyonu More4 televizyonunda Temmuz 2006'da yayınlandı.

Düşünceleri

Ontolojisi


Žižek'in ontolojisi şahsına özgü bir materyalizmdir. Diyalektik materyalizm geleneği içinde kuram oluştururken, düşüncenin varolan sistemleri içerisindeki devamsızlıkları ve çelişkilerine vurgu yaparak,ontoloji ve epistemolojinin çağdaş kuramlarıyla bağlantılar kurar. Deleuze ve Alain Badiou gibi, Žižek hem bilincin materyalist temeline hem de düşüncenin "özerklik ve yararlılığına" sahip çıkan bir kuram dile getirir.
Žižek'in son kitabı, The Parallax View, şimdiye kadar ki en derin ontolojik yorumlama çalışmasıdır. Žižek ontolojinin farklı yüzlerinin idealist ve materyalist anlamlandırmalar açısından karşılaştırmalarını yapmaktadır. İdealizm ve materyalizm arasında bu anlamdaki karşılaştırmalardan biri, idealizmin Her Şeyi kuramsallaştırdığına dair iddia edilen yeteneği ile materyalizmin görünüşte Her Şeyin gerçekte Her Şey Olmayan olduğu şeklindeki anlamlandırmasının arasında Lacancı terimlerle ifade edilir.
Žižek’in idealizm ve materyalizm arasında karşılaştırma yapma tutkusu O’nun kendi çalışmasını paradoksal terimler içerecek şekilde tanımlamasına neden olur :“materyalist teoloji”. Teolojisi, materyalizmi gibi kendine özgüdür.Žižek gerçekte gerçekliğin temelde açık olduğunu ve materyalist “minicik bir fark” olduğunu ileri sürer, ontolojik açıdan, bir indirgemeci fiziksel işlemi tanımlaması ile bir insanın varoluş deneyimi arasında gerçeklikte görünen fark insan hayatının gerçeği ve ontolojinin kuramsallaştırmaya çalışması gereken en önemli alandır.Tüm insancıl Hıristiyan teolojisi ile denkleştirdiği bu alan radikal bir şüphe üstüne oturtulmuştur.Žižek, olumsuz ve sınırlandırıcı "düşünen şey" ifadesi ile farkı Freudçu ölüm içgüdüsü(tanatos)ile denkleştirir. Biyolojik psikoloji bir gün bir insanın beyninin tam bir modelini yapabilecek olsa da,hala geride açıklanamayan bir şey kalmış olacak, ve bu şey doğrudan Freudçu ölüm içgüdüsü ile ilişkili olacak. Žižek'e göre bu rolü üstlenenin, zevk ilkesi değil de ölüm içgüdüsü olduğunu belirtmek önemli. Temsil edilemeyen bütünlük üzerinde kırılmalar ve kararlar öneren bilincin olumsuz yüzü vurgulanır.Žižek bilincin opak olduğu gerçeğine işaret eder. Bilincin temel özelliklerinden biri bir şeyin gerçekten bilinçli veya sadece bir taklit mi olduğunu asla bilemeycek olmanızdır. Žižek Lacan'ı şunları belirterek eleştirir: "ne yazık ki, Lacan çok hızlı bir şekilde öz-bilinçlilik ile öz-saydamlığı özdeşleştirir, Alman İdealizmi'ndeki öz-bilinçlilik nosyonunun en önemli şartı insanın kendisine çok zor ulaştığı/hatta ulaşamadığıdır. Bu olumlu bir ontolojik şarttır."
Žižek'in metafiziği, önemli bir noktaya kadar anti-metafiziktir, çünkü Her Şeyi kuramsallaştırmanın saçma olduğuna inanmaktadır, çünkü daima kuramsallaştırılamayan bir şeyler kalacaktır. Bu Lacan'cı terimlerle Sembolik ve Gerçek arasındaki ilişkinin terimleri ile açıklanabilir. Žižek'e göre, bir insanı çeşitli yollarla gözlemleyebiliriz ancak bu yollar eş zamanlı varolmaz.Mesela,bir insanı ya kendi iradesi olan etik bir varlık olarak veya güdülere dayanan biyolojik bir yaratık olarak görebiliriz ama ikisi birden değil. Bunlar Gerçeğin Sembolik tercümeleri, tanım ile tam olarak anlaşılamayacak Her Şey Olmayanı anlamak için dili kullanma yollarıdır. Žižek'e göre , ne var ki, Gerçek sizin ona nasıl bakmaya karar verdiğinize bağlı olmayan farklı yollarda analaşılan bir şey değildir (etik bir varlık olarak insan biyolojik bir varlık olarak insana karşı mücadele verir); Gerçek bunun yerine daha üstün bir noktadan başka bir noktaya hareket etmektir - The Parallax View'da belirtildiği gibi. Kendisinin sıklıkla eleştirdiği postmodern kuramcıların tersine,Žižek,kendi iç öznelliklerine işaret eden ölçülemez diskurlar boyunca doğrudan bir ontolojik kesinin bulunduğunu iddia ederek görecelik konusunu açıklamaktan kendini kurtarır. Bu Gerçeğin çeşitli Sembolik tercümeleri olmasına rağmen, hepsinin göreceli olarak "doğru" değildir. Gerçek çelişkilerin birbiri içinden geçmesi işleminde ortaya çıkar; veya gerçek "minik bir farktır", indirgemeci materyalizmin sonsuz kararları ile yaşanan deneyim arasındaki fark.

Öznenin Oluşumu

Bilinçdışı, bir dil gibi yapılandığı için ("comme une langue"), bu kendisini iki durumda tutkuya doğru yönlendirecektir: Birincisi, Lacan'ın XI.ci Seminer'inde tutkunun "hedefi" olarak adlandırılan tutku nesneleri ve bilinçdışı, veya tutkunun "amacı" olarak adlandırılan kendi içinde tutkunun mekanizması ve Lacan'ın kendisi tutkunun işleyişinde bunu daha önemli bir durum olarak düşünmüştü.

Bibliyografisi

• Žižek, Slavoj (1989). The Sublime Object of Ideology (Print) (in English), London: Verso,Türkçe'de İdeolojinin Yüce Nesnesi, 2002
• Žižek, Slavoj (1990). Ernesto Laclau: Beyond Discourse Analysis (in New Reflections on the Revolution of Our Time) (Print) (in English), London: Verso. / Ernesto Laclau: Diskur Çözümnlemesinin Ötesi ( Günümüz Devrimi Üzerine Yeni Yansımalar serisinde)
• Žižek, Slavoj (1991). For They Know Not What They Do (Print) (in English), London: Verso. Ne Yaptıklarını Bilmedikleri İçin
• Žižek, Slavoj (1991). Looking Awry (Print) (in English), Cambridge, MA: MIT Press. / Yamuk Bakmak
• Žižek, Slavoj (1992). Enjoy Your Symptom! (Print) (in English), London: Routledge /Semptomunuzla Eğlenin!
• Žižek, Slavoj (1993). Tarrying with the Negative (Print) (in English), Durham, NC: Duke University Press. / Olumsuz ile Beklemek
• Žižek, Slavoj (1993). Everything You Always Wanted to Know About Lacan...But Were Afraid to Ask Hitchcock (Print) (in English), London: Verso / Daima Lacan hakkında sormak istediğiniz herşey...Ve Hitchcock'a Sormaya Korktuklarınız
• Žižek, Slavoj (1994). The Metastases of Enjoyment (Print) (in English), London: Verso. / Eğlenmenin Metastazı
• Žižek, Slavoj (1996). The Indivisible Remainder: Essays on Schelling and Related Matters (Print) (in English), London: Verso./ Görünmez Hatırlatıcı: Schelling Hakkında ve İlgili Konularda Denemeler
• Žižek, Slavoj (1997). The Abyss of Freedom (Print) (in English), Michigan: University of Michigan Press./ Özgürlüğün Tamusu
• Žižek, Slavoj (1997). The Plague of Fantasies (Print) (in English), London: Verso / Fantaziler Tabelası
• Žižek, Slavoj (1999). The Ticklish Subject (Print) (in English), London: Verso./ Türkçe'de Gıdıklanan Özne
• Žižek, Slavoj; Butler, Judith; Laclau, Ernesto (2000). Contingency, Hegemony, Universality (Print) (in English), London: Verso. / Olasılık, Hegemonya, Evrensellik
• Žižek, Slavoj (2000). The Fragile Absolute (Print) (in English), London: Verso./ Kırılgan Mutlak Türkçe'de Kırılgan Temas
• Žižek, Slavoj (2001). Did Somebody Say Totalitarianism? (Print) (in English), London: Verso./ Birisi Totalitercilik mi Dedi?
• Žižek, Slavoj (2001). The Fright of Real Tears: Kryzystof Kieślowski Between Theory and Post-Theory (Print) (in English), London: BFI. / Gerçek Yırtılmaların Korkusu: Kryzystof Kieślowski Kuram ve Post Kuram Arasında
• Žižek, Slavoj (2001). On Belief (Print) (in English), London: Routledge./ İnanç Hakkında
• Žižek, Slavoj (2001). Opera's Second Death (Print) (in English), London: Routledge./Opera'nın İkinci Ölümü
• Žižek, Slavoj (2002). Welcome to the Desert of the Real (Print) (in English), London: Verso./Gerçeğin Çölüne Hoşgeldiniz
• Žižek, Slavoj (2002). Revolution at the Gates: Žižek on Lenin, the 1917 Writings (Print) (in English), London: Verso. / Kapılarda Devrim: Žižek'ten Lenin, 1917 Yazmaları Hakkında Türkçe'de Lenin Üzerine
• Žižek, Slavoj (2003). Organs Without Bodies (Print) (in English), London: Routledge./ Vücutsuz Organlar
• Žižek, Slavoj (2003). The Puppet and the Dwarf (Print) (in English), Cambridge, MA: MIT Press./ Kukla ve Cüce
• Žižek, Slavoj (2004). Iraq: The Borrowed Kettle (Print) (in English), London: Verso. / Irak: Ödünç Alınan Çaydanlık
• Žižek, Slavoj (2005). Interrogating the Real (Print) (in English), Continuum Publishing. /Gerçeği Sorgulamak
• Žižek, Slavoj (2006). The Universal Exception (Print) (in English), Continuum Publishing/ Evrensel İstisna
• Žižek, Slavoj (2006). Neighbors and Other Monsters (in The Neighbor: Three Inquiries in Political Theology) (Print) (in English), Cambridge, MA: University of Chicago Press./ Komşular ve Diğer Canavarlar ( The Neighbor'da : Politik Teolojide Üç Sorgulama)
• Žižek, Slavoj (2006). The Parallax View (Print) (in English), Cambridge, MA: MIT Press. ISBN 0-262-24051-3. / Paralaks Bakış

Türkçe'ye çevrilen eserleri

• Gülünç Yücenin Sanatı: David Lynch'in Kayıp Otoban'ı Üzerine, 2001
• İdeolojinin Yüce Nesnesi, 2002
• Kırılgan Temas, 2002
• Yamuk Bakmak, 2004
• Ödünç Alınan Irak Çaydanlığı, 2004
• Lenin Üzerine, 2004
• Gıdıklanan Özne, 2005


(kayn.wiki)



 
Yorumlardan Yazarları Sorumludur. Yorumunuz Site Yönetimi Uygun Görürse Yayınlanır..!!..
Gönderen Başlık
dalimerie
Tarih: 18:25:10 09.13.2007  Güncelleme: 18:25:10 09.13.2007
Nevrotik Üye
Tarih: 08.26.2007
Nereden:
Gönderiler: 200

“Sadece Töz Olarak Değil, Özne Olarak da Yüceliğin Mantığı"

Yirmiahu Yovel, "Yücelik Dini" adlı yazısında (Yovel 1982), He­gel’in dinler sistematizasyonundaki belli bir tutarsızlığa işaret etmiş­tir: Doğrudan doğruya Hegel’in felsefesinin ilkelerinden kaynaklan­mayan, daha ziyade bir birey olarak Hegel’in olumsal, ampirik bir ön­yargısını ifade eden ve bu yüzden de sonradan Hegel’in kendi diyalek­tik yöntemi kullanılarak düzeltilebilecek bir tutarsızlıktır bu. Bu tutar­sızlık, Yahudi ve antik Grek dinlerinin her birinin işgal ettiği yerle il­gilidir: Hegel’in Din Felsefesi Üzerine Dersler’inde, Hıristiyanlığın hemen öncesinde "tinsel bireysellik dini"nin üç biçimi yer alır: Yahu­dilerin Yücelik (Erhabenheit) dini, Greklerin Güzellik dini ve Roma­lıların Anlayış (Verstand) dini. Bu sıralamada en aşağıdaki, ilk yer Yahudi dinine aittir - yani tinsel gelişiminde Grek dini Yahudi dininden daha yüksek bir aşama olarak görülür. Yovel’e göre Hegel burada ki­şisel antisemitik önyargılarına yenik düşmüştür, çünkü diyalektik sü­recin mantığıyla tutarlı olmak için, hiç şüphesiz Yahudi dini Grek di­ninden sonra gelmelidir.

Yovel’in savlarının ayrıntılarıyla ilgili bazı çekincelerim olmasına rağmen, vurguladığı temel nokta hedefi vuruyormuş gibi görünüyor: Grek, Yahudi ve Hıristiyan dinleri, diyalektik sürecin temel matrisi olan düşünce üçlüsüne (koyutlama [pasiting], dışsal ve belirli düşün­ce], tam tamına tekabül eden bir tür üçlü oluştururlar. Grek dini "ko­yutlayıcı düşünce" uğrağını cisimleştirir: Bu dinde, tinsel bireylerin (tanrıların) çoğulluğu, dolaysızca, dünyanın verili tinsel özü olarak "koyutlanır". Yahudi dini" dışsal düşünce" uğrağım getirir - yaklaşı­lamaz, aşkın Tanrı’ya, mutlak Efendi’ye, mutlak negatifliğin Bir’ine göndermede bulunarak her türlü pozitiflik ortadan kaldırılır; oysa Hı­ristiyanlık insanın bireyselliğini, Tanrı’ya dışsal bir şey olarak değil, Tanrı’ nın kendisinin "düşünümsel birbelirlenimi" olarak görür (İsa’ nın şahsında, Tann’nın kendisi "insanlaşır").

Yovel’in kendi lehine kullanabileceği en önemli savdan, yani "Gü­zellik" ve "Yücelik" kavramlarının iç içe geçmişliğinden niye bahset­mediğini anlamış değilim. Eğer Hegel’e göre Grek dini Güzelliğin di­ni, Yahudi dini de Yücelik dini ise, diyalektik sürecin mantığının bizi, onun kopma, dolayımlanma noktası, özgöndergesel negatiflik noktası olduğu için Yüceliğin Güzelliği takip etmesi gerektiği sonucuna var­maya ittiği açıktır. Hegel Güzellik/Yücelik çiftini kullanırken, Kant’ ın Yargıgücünün Eleştirisinden yola çıkar tabii ki; Kant bu kitapta Gü­zellik ile Yücelik’i nitelik-nicelik, biçimli-biçimsiz, sınırlı-sınırsız gi­bi anlamsal eksenler üzerinde birbiriyle karşıtlaştırır: Güzellik sakin­leştirir ve rahatlatır; Yücelik heyecanlandırır ve tahrik eder. "Güzel­lik" duyuüstü idea’nın maddi, duyumsal mecra içinde, kendi uyumlu oluşumu içinde ortaya çıktığı zaman uyarılan histir - idea ile onun ifadesinin duyumsal malzemesi arasında dolaysız bir uyum olduğu hissidir; oysa Yücelik hissi kaotik, korkutucu sınırsız olgulara (sert deniz, kayalık dağlar) bağlıdır.

Gelgelelim Güzellik ile Yücelik arasındaki birincil karşıtlık haz­hoşnutsuzluk ekseni üzerindeki karşıtlıktır: Güzel bir görüntü bize haz verir, oysa "nesne, ancak hoşnutsuzluğun dolayımıyla mümkün olan bir hazla yüce olarak alımlanır" (Kant 1964: 109). Kısacası Yüce "haz ilkesinin ötesinde"dir, hoşnutsuzluğun kendisinin verdiği para­doksal bir hazdır (bu tam da keyfin [jouissance] tanımıdır –Lacancı tanımlarından biri). Bu da demektir ki Güzelliğin Yücelikle olan iliş­kisi, dolayımsızlığın dolayımla olan ilişkisiyle örtüşür -onun dola­yımsızlığının dolayımlanma biçimi olarak Yüce’nin Güzelliği takip etmesi gerektiğinin bir başka kanıtı da budur. Daha yakından incelen­diğinde, Yüce’ye özgü bu dolayım neleri içerir? Kant’ın Yüce tanımı­m aktaralım:

Yüce şöyle tanımlanabilir: Yüce (doğaya ait) öyle bir nesnedir ki onun tem­sili (Vorstellung), zihni, doğanın bizim menzilimiz ötesine çıkarılmasını,fikirle­rin sunuluşuna (Darstellung) denk bir şey. olarak görmeye iter. (Kant 1964: 119)

Lacan’ın Psikanaliz Etiği hakkındaki Seminerinde yaptığı yüce nesne tanımını adeta önceleyen bir tanımdır bu: "(imkansız-gerçek) Şey dü­zeyine çıkarılmış bir nesne". Yani Kant’ta Yüce, iç dünyaya ait, ampi­rik, duyumsal bİr nesneninDing an sich’le, aşkın, fenomen-ötesi, ula­şılmaz kendinde-Şey’le ilişkisini adlandınr. Yüce’nin paradoksu şöy­ledir: Olgusal, ampirik deneyim nesnelerini kendinde-Şey’den ayıran mesafe, ilkesel larak aşılmazdır -yani hiçbir ampirik nesne, Şey’in hiçbir temsili (Vorstellung), Şey’i (duyuüstü İdea’yı) yeterli bir biçim­de sunamaz (darstellen); ama Yüce, bizim onun içinde bu imkansızlı­ğı, temsilin Şey’e ulaşmadaki bu başarısızlığını yaşayabileceğimiz bir nesnedir.Nitekim tam da temsilin başarısızlığı sayesinde, hakiki Şey boyutuna dair bir önsezi edinebiliriz. İşte bu yüzden bizde Yücelik dygusu uyandıran bir nesne aynı anda hem haz hem de hoşnutsuzluk verir: Şey-İdea karşısındaki yetersizliği yüzünden hoşnutsuzluk verir, ama tam da bu yetersizlik sayesinde, olası her olgusal, ampirik dene­yimi aşan Şey’in hakiki, kıyaslanmaz büyüklüğüne dikkat çekerek haz da verir:

Demek ki Yüce duygusu, hem büyüklüğün estetik kestiriminin bu kestirime akıl yoluyla ulaşmadaki tahayyül yetersizliğinden doğan bir huzursuzluk hissi, hem de aynı zamanda, tam bu en büyük duyu kabiliyetinin -bunlara ulaşma ça­bası bizim için bir yasa olduğu ölçüde- aklın fikirleriyle uyum içinde olma ye­tersizliği yargısının doğurduğu hazdır. (Kant 1964: 106)

İçimizde yüce duygusu uyandırmaya en yatkın şeyin neden tam da en kaotik, sınırsız, korkutucu boyutuyla doğa olduğunu artık anlayabili­riz: Burada estetik hayalgücüı.ıün azami miktarda kısıtlandığı, bütün sonlu belirlenimlerin çözündükleri yerde, başarısızlık en saf haliyle ortaya çıkar.Bu yüzden Yüce, tam da temsil alanında, negatif bir yoldan, temsil edilemeyenler boyutuna dair bir görüş sunan bir nesne paradoksudur. Kant’ın sisteminde benzeri olmayan bir noktadır bu, olgu ile kendin­de-Şey arasındaki yarığın, boşluğun olumsuz bir yoldan ortadan kal­dınldığı bir nokta, çünkü bu noktada olgunun Şey’i yeterli biçimde temsil etme kabiliyetinin olmaması, olgunun kendisinde kaydedilmiş­tir -ya da Kant’ın sözleriyle, "Aklın İdeaları [duyumsal_olgusal dün­yada] hiçbir biçimde yeterince temsil edilemeseler bile, duyumsal bir biçimde sunulabilecek bu yetersizlik sayesinde zihinde uyandırılabi­lir ya da canlandınlabilirler." Yüce’nin uyandırdığı şevki, hayalperest fanatizm’den (Schwiirmerei) ayıran şey, bu kabiliyetsizlik dolayımı­dır - başarısızlığın, yetersizliğin kendisinin yaptığı bu başarılı sunuş­tur: Fanatizm bütün anlaşılırlık sınırlarının ötesinde neler olduğunu dolaysızca görebileceğimiz ya da kavrayabileceğimiz şeklindeki çıl­gınca vehimdir, oysa şevk her türlü pozitif sunuma mani olur. Şevk salt negatif sunumun bir örneğidir - yani yüce nesne salt negatif bir yoldan haz uyandınr: Şey’in yerine, tam da temsilinin başarısızlığı yoluyla işaret edilir. Bizzat Kant böyle bir Yücelik anlayışı ile Yahu­dilik arasındaki bağlantıya işaret etmiştir:

Yüce duygusunun, duyumsal olan karşısında bütün bütüne negatif bir tavır takınan böyle soyut bir sunuş tarzının acısını çekeceğinden korkmamız için hiç­bir neden yoktur. Zira hayalgücü, uzanabildiği anlaşılır dünyanın ötesinde kuş­kusuz hiçbir şey bulmamasına rağmen, yine de anlaşılır engellerin bu şekilde bir kenara itilmesi ona bir sınırsız olma duygusu verir; nitekim bu çıkarma işle­mi sonsuzun bir sunumudur. Bu haliyle negatif bir sunumdan öte bir şey ola­maz - ama yine de ruhun menzilini genişletir. Yahudi Yasaları’nda şu emirden daha yüce bir bölüm yoktur belki de: Gökteki, yerdeki ya da yerin altındaki hiç­bir şeyin resmini kazımayacak, suretini yapmayacaksın, vb. Tek başına bu emir bile, Yahudi halkının, ahlaklı dönemlerinde, kendilerini diğerleriyle kıyaslar­ken dinleri için duydukları şevki açıklayabilir... (Kant 1964: 127)

O zaman, Hegel’in bu Kantçı Yüce anlayışına getirdiği eleştiri neleri içerir? Kant’ın bakış açısından, Hegel’in diyalektiği, olguları İdea’ dan ayıran uçurumu hesaba katmayı başaramayan ve idea’yı olgularla do­layımlıyormuş gibi yapan geleneksel metafiziğin fanatizmine tekrar düşmek, dönmek gibi görünür kuşkusuz (tıpkı Yahudilik için Hıristi­yanlığın, pagan çoktanrıcılığına ve Tanrı’nın birçok insan benzeri fi­gürde cisimleşmesine dönmek olarak görünmesi gibi).

Hegel’i savunurken, onun diyalektiğinde belirli, tikel olgulardan hiçbirinin duyuüstü İdea’yı yeterince temsil etmediğine -İdea’mn tam da bütün tikel belirlenimlerin alıkonarak-aşılması (Aujhebung) (ünlü Flüssigwerden’i, yani "tasfiyesi") hareketinin kendisi olduğuna- işa­ret etmek yetmez. Hege1ci eleştiri çok daha radikaldir: Kant’a karşı çıkmak için, İdea ile olgular arasında bir tür "uzlaşma"mn mümkün olduğunu, onları birbirinden ayıran mesafeyi aşmamanın, İdea-Şey’in ol­gular karşısındaki radikal "ötekiliği"ni, onlarla kurduğu radikal nega­tif ilişkiyi yıkmanın mümkün olduğunu savunmaz. Hegel’in Kant’a (ve bu arada Yahudiliğe) yönelttiği suçlama, tam tersine, hala temsil alanının tutsağı olarak kalanın Kant’ın kendisi olduğudur. Tam da Şey’i temsil edilebilenler alanının ötesindeki aşkın bir fazla olarak be­lirlediğimiz zaman, onu temsil alanından yola çıkarak, bu alanın ufku içinde, onun negatif sınırı olarak belirlemiş oluruz: (Yahudilere özgü) radikal öteki olarak, temsil edilemeyen olarak Tanrı anlayışı, hala temsil mantığımın uç noktası olarak kalır.

Ama burada da bu Hege1ci yaklaşım, onu -Şey’e tam da olgular alanının çökmesi yoluyla, temsil mantığım en uç noktasına kadar gö­türerek ulaşmaya çalışan Kant’ın tersine- diyalektik spekülasyonda, şey’i "kendi içinde", kendinden çıkarak, kendi halis Öte’sindeki haliy­le, temsil alanıyla negatif bir ilişki bile kurmadan, bu alana negatif bir gönderme bile yapmadan kavramamız gerektiği şeklinde bir iddia olarak okursak yanlış anlamalara yol açabilir. Hegel’in konumu bu değildir: Kantçı eleştiri burada işini yapmış durumdadır; Hegel’in ko­numu bu olsaydı, Hege1ci diyalektik fiilen Şey’e dolaysızca ulaşmayı amaçlayan geleneksel metafiziğe gerilemeyi gerektiriyor olurdu. As­lında Hegel’in konumu, "Kant’ın kendisinden daha Kantçı"dır - Kant­çı Yüce anlayışına hiçbir şey eklemez; sadece onu Kant’ın kendisin­den daha birebir ele alır.

Hegel şüphesiz temeldeki diyalektik Yüce uğrağını, İdea’ya sade­ce negatif sunum yoluyla ulaşılabileceği -olgusallığın Şey karşısında­ki yetersizliğinin, onu sunmanın tek uygun yolu olduğu- anlayışını korur. Gerçek sorun başka yerdedir: Kant hala, kendinde-Şey’in, tem­sil alanı, olgusallık alanı ötesinde, pozitif olarak verili bir şey olarak varolduğunu varsaymaktadır; olgusallığın çöküşü, olguların deneyi­mi, ona göre sadece bir "dışsal düşünce"dir; sadece olgusallık alanı içinde, olgusallığın ötesinde kendi başına varolan bu aşkın Şey boyu­tunu işaret etmenin bir yoludur.

Hegel’in konumu ise tersine, olgusallığın ötesinde, temsil alanının ötesinde hiçbir şeyin olmadığıdır. Radikal negatiflik deneyimi, her türlü olgunun İdea karşısındaki radikal yetersizliği deneyimi, bu ikisi arasındaki radikal yarığın deneyimi -bu deneyim zaten "saf’, radikal negatiflik olarak idea ’nın kendisidir. Kant’ın hala sadece Şey’in nega­tif bir sunumuyla uğraştığını sandığı yerde, çoktan kendinde-Şey’in ortasındayızdır - çünkü bu kendinde-Şey bu radikal negatiflikten baş­ka bir şey değildir_ Başka bir deyişle ve biraz fazlaca kullanılmış bir Hege1ci spekülatif kaydırmayla, Şey’in negatif deneyimi radikal nega­tiflik olarak kendinde-Şey’in deneyimine dönüşmelidir. Böylece Yü­ce deneyimi aynı kalır: Tek yapmamız gereken onun aşkın önvarsayı­mını -yani bu deneyimin negatifbir yoldan onun ötesinde kendi pozi­tifliği içinde varolmayı sürdüren bir aşkın kendinde-Şey’i işaret ettiği önvarsayımını- çıkarmaktır. Kısacası kendimizi bu deneyime içkin olan şeylerle, saf negatiflikle, temsilin kendi kendisiyle kurduğu ne­gatif ilişkiyle sınırlamamız gerekir.

Hegel’in pagan tanrının ölümü ile İsa’nın ölümü arasındaki farkı belirleyişine benzer biçimde (bunlardan ilki sadece Tanrı’nın dünyevi tecessümünün, dünyevi temsilinin ölümü iken, ikincisinde ölen, öte­nin Tanrısı, pozitif, aşkın, ulaşılmaz bir kendilik olarak Tanrı’dır), Kant’ın şunu hesaba katmayı başaramadığını söyleyebiliriz: Yüce his­sinde yaşadığımız o deneyim, yani temsilin olgusal dünyasının hü­kümsüzlüğü, yetersizliği deneyimi, aynı zamanda pozitif bir kendilik olarak aşkın kendinde-Şey’in hükümsüzlüğü, varolmayışı anlamına da gelir.

Yani temsil mantığının sınırı, "bütün içerikleri, temsillere", temsil edilebilen şeylere "indirgemek" değil, tam tersi olgusal temsilin öte­sinde pozitif bir kendilik (kendinde-Şey) olduğu varsayımının kendi­sidir. Olgusallığı, onun ötesine uzanarak değil, onun ötesinde hiçbir şeyolmadığını -onun ötesinde tam da mutlak negatifliğin, görünüşün kendi kavramı karşısındaki nihai yetersizliğinin bu Hiçliği olduğunu­yaşayarak alt ederiz. Duyuüstü öz "görünüş olarak görünüş"tür - yani görünüşün kendi özü karşısında hiçbir zaman yeterli olmadığını söy­lemek yetmez, bu "öz"ün kendisinin, görünüşün kendisi karşısındaki, kendi kavramı karşısındaki yetersizliğinden (onu "[sadece] bir görü­nüş"kılan yetersizliğinden) başka bir şey olmadığını da eklememiz gerekir.

Böylece yüce nesnenin statüsü neredeyse fark edilemeyecek ölçü­ de, ama yine de tayin edici bir biçimde değişir: Yüce artık tam da ye­tersizliği sayesinde aşkın bir kendinde-Şey (İdea) boyutuna işaret eden (ampirik) bir nesne değil, boşluk olarak, mutlak negatifliğin saf Hiçliği olarak Şey’in boş yerini işgal eden, dolduran bir nesnedir ­-Yüce, pozitif bedeni Hiçliğin cisimleşmiş halinden ibaret olan bir nes­nedir. Tam da yetersizliği sayesinde, İdea’nın mutlak negatifliğine "beden veren" bu nesne mantığı, Hegel’de mahut "sonsuz yargı" biçiminde dile getirilir; özne ile yüklemin radikal biçimde bağdaşmaz, kı­yaslanmaz olduğu bir yargıdır bu: "Tin bir kemiktir", "Servet Benlik­tir" , "Devlet Monarşik Hükümdardır", "Tanrı İsadır".

Kant’ta Yüce duygusu, sınırsız, ürkütücü, heybetli bir olgu (vahşi doğa, vb.) tarafından uyandırılır, oysa Hegel’de sefil "küçük bir ger­çek parçası"yla uğraşıyoruzdur - Tin atıl, ölü kafatasıdır; öznenin Benliği elimde tuttuğum şu ufak metal parçasıdır; toplumsal hayatın rasyonel örgütlenişi olarak Devlet Monarşik Hükümdar’ın aptal bede­nidir; dünyayı yaratan Tanrı İsa’dır, iki hırsızIa birlikte çarmıha geri­len şu sefil adam... Diyalektik spekülasyonun "son sırrı" buradadır iş­te: Her türlü olumsal, ampirik gerçekliğin diyalektik dolayımında­-yüceltiminde değil, her türlü gerçekliğin mutlak negatifliğin dolayım­layıcı hareketinden çıkarsanmasında da değil; bu negatifliğin, "kendi­-için-varlık" statüsüne ulaşabilmek için, kendini tekrar sefil, radikal bir biçimde olumsal, bedensel bir kalıntı içinde cisimleştirmek zorunda olmasındadır bu “son sır”.


Slavoj Zizek
İdeolojinin Yüce Nesnesi (Metis Yay, çev : Tuncay Birkan – syf : 214-220 )
Cevapla

Resimleri

Sunumları

Henüz bu yazıya eklenmiş dosya (powerpoint,pdf,word) bulunmamaktadır.

Videoları

Henüz bu yazıya eklenmiş video bulunmamaktadır.
» Üstadlar Özel Bölümü
» Ara Yoksa Sor Yanıtlayalım
Loading
» Reklamlar
» Alt-Kültür Başlıklar

Çıkış yapmak istediğine emin misin?

Evet Vazgeç