Yazıyı Gönderen: Deniz
Gönderilme Tarihi: Thu, 19-Jul-2007
Okunma: 1443 kez
Yazı Boyutu: 10.17 KB

Reklamlar
Sonuç : 3 adet ilgili yazı bulundu..

Koyun Masalı

Koyun Masalı



Bir zamanlar iri ağaçlı, uçsuz bucaksız bir ormanın kenarındaki

çayırlıkta, başında çobanı ve köpekleriyle, bir koyun

sürüsü yaşıyordu.



Çayırın otu her zaman bol ve taze, kenardan akan derenin

suyu bol ve temizdi; yazın gölgesine yatacak birkaç gür yapraklı

ağaç, kışın soğuktan kaçıp barınacak kuytu bir mağara,

sürünün rahatını tamamlıyordu.



Ama koyunların keyfi yolunda değildi. Çobandan şikayetleri

vardı. Sakalına kır düşmeye başlayan bu adam, sabahtan

akşama kadar bayırda uzanıp uyuklar, arada bir kavalını üfler,

köpeklere bağırır, yine uykusuna dalardı. Koyunların sütünü

sağıp içebildiğini içer, içemediğini satar, canı istedikçe bir kuzu

kesip kebap eder, yahut bir koyun boğazlayıp kışa kavurma hazırlar;

iki üç haftada bir gelen celebe en yağlı koyunları, kuzuları

satar, sonra yine yatıp uykusuna bakardı. Hepsi bir tarafa,

bu celebin eline düşenlerin eninde sonunda kasaba varacaklarını

bilen koyunlar, kanlı gözlü herif her göründükte korkudan

titreşirler, birbirlerine sokuluşurlar, karşı koymayı akıl edemezlerdi.

Ne yapsınlar? Bu dünyanın düzeni böyleydi.



Ama koyunların arasında bu işe bir türlü aklı ermeyenler,

günün birinde bıçak altına yatmak korkusuyla yaşamaktansa,

bu işi bir kökünden halletmek isteyenler türemişti, günden güne

de bunların sayısı çoğalıyordu. Mesela, bütün sürü kendi

halinde otlar görünürken aralarından gözü kızmış bir koç fırlıyor,

çobanın kaba etine bir boynuz yapıştırıyordu. Çoban onun

peşini kovalayıp köpeklerin yardımı ile yakalasa, bir ağaca sımsıkı

bağlayıp ilk gelen celebe bu hayvanı teslim etse bile, bu hal

öbürlerini yıldırmaya yetmiyor, -Sonu kasaba gitmek olduktan

sonra, bugün de bir, yarın da bir!- deyip boynuz savuran koyunların

sayısı günden güne artıyordu.



Eh, koyun deyip geçmeyelim. Onların içinde de ne koçlar,

ne yiğitler vardır. Dünya kuruldu kurulalı bütün koyunlar çobanla,

köpekle yaşamadılar ya! Onlar da bir zamanlar kasaptan,

celepten, çobandan, köpekten habersiz, yiyeceklerini kendileri

arayıp bulurlar, düşmanlarını kendi sert boynuzları ile

yıldırıp kaçırırlardı.



Ama onların yağlı etlerine göz dikenler, sütünden yağ ile

peynir, derisinden kürk ile çarık yapanlar, her şeyden önce koyunları,

çobansız kalırlarsa kurdun kuşun şikarı (av) olacaklarına,

kendi başlarına açlıktan öleceklerine inandırdılar. Bu böyle sürüp

gittikçe koyunlar da kendilerine inanamaz, kuvvetlerine

güvenemez oldular. Sandılar ki, çobanın onları canavardan koruması,

önlerine bir tutam ot atması, yumuşak etleri için değil,

kara gözleri içindir.



Ama dediğimiz gibi, yavaş yavaş koyunların aklı başına

gelmeye başladı. Çobanlar da günden güne kötüleşmişlerdi.

Hele bu sonuncusu iyice dalgacıydı. Keyfinden, rahatından

başka bir şey düşünmez, sürüye canavarlar saldırınca, eski çobanlar

gibi sopasını kapıp köpekleri peşine katarak onlara karşı

koyacağı yerde, birkaç koyun, kuzu atıp başından savmaya bakardı.



Günün birinde bitişik ormandaki yabani hayvanlar, canavarlar

birbirine girdiler. Çünkü o sene kış sert olmuş, kurtlar,

ayılar yiyecek bulamayınca azmışlardı. Onların ulumaları, kükremeleri

sürünün bulunduğu çayıra kadar gelince koyunlarla

beraber çoban da tir tir titriyordu. Bu aralık, ormandaki kavgadan

yaralanıp kaçan, yahut açlıktan pek zebun düştükleri için

kavgaya katılamayan birkaç sıska kurt, ormanın kenarına sığınmışlardı.

Korkudan şaşırmış koyunları görünce: -İşte dişimize

göre düşman!- diyerek ileriye atıldılar. Ama canavarların kıpkırmızı

açılan ağızlarıyla iri dişlerini görünce koyunlar işin şakaya

gelmeyeceğini anladılar. Köpekler de, koyunlar elden gidince

kendilerinin aç kalacaklarını düşünüp gayrete geldiler;

hep beraber bu sıska kurtlara saldırdılar. Koçlar başlarını öne

eğip iri boynuzlarıyla canavarların üstüne yürürlerken, köpekler

de bir hayli havlayıp gürültü ettiler. Zaten dermansızlıktan

dört ayakları üzerinde zor duran aç kurtların birkaçı gerisingeriye

ormana kaçtı, öbürleri cansız yere serildi.



Bu sırada saklandığı yerden çıkan çoban, sopasını savura

savura tekrar sürünün başına geçmek isteyince, koyunlar akıllarını

başlarına topladılar. Kasabı, celebi hatırladılar. Köpekler

de onun sopasından kurtulmanın ve koyunlarla baş başa kalmanın

sırası geldiğine hükmettiler. Hep birlikte çobanın üstüne

yürüdüler. Ödlek çoban kaçıp canını zor kurtardı, bir daha da

ortada görünmedi.



Bu kavgadan en karlı çıkan köpekler olmuştu. Hem çayırdaki

(yasak kelime kullandınız)leşlerini, hem de onlarla dövüşürken ölen beş on koyunu

yiyip iyice doymuşlardı. Kuyruklarını keyifli keyifli sallayıp

uzun, kırmızı dilleriyle yalanarak ortalıkta dolaşmaya,

-Gördünüz ya, sizi kurtlardan da, çobandan da kurtardık!- diye

koyunlara caka satmaya başladılar. Aradan zaman geçtikçe

daha da burunları büyüdü; meğer köpekleri köpekleten çoban

korkusuymuş, çobansız kalınca ondan beter oldular. Havladıkça

kendi seslerine hayran oluyorlar, -Koyunları gayrete getiren,

kurtları korkutup kaçıran bu sestir!- diye ulumalarını yükselttikçe

yükseltiyorlardı. Üstelik içlerine bir de büyüklük kurdu

düşmüştü: yaralı, sakat birkaç canavarı havlayıp kaçırdıklarını

sandıkları için, kendilerinin öyle rastgele köpeklerden olmadıklarına

inanıyorlar, -Köpek ne demek? Bizim de aslımız (yasak kelime kullandınız)değil mi?-

diye övünüyorlardı.



Yavaş yavaş bu kuruntu hepsini zihnini sardı. Koyunlara

tepeden bakmaya başladılar. Onların bir kere tadını aldıkları,

etlerini unutamadıkları için; kenarda köşede yakaladıkları kuzuları

parçalayıp yemeye, hatta biraz sürüden ayrılan iri koyunlara

bile saldırmaya kalktılar. -Bizim gibi soyu ormanlara

hükmetmiş kahramanların miskin miskin koyun bekçiliği etmesi

ne demek?- diye aralarında hayıflanıyorlar, tekrar vahşi

ormanlardaki saltanatlı günlere dönmek istiyorlardı.



Kendi gözlerinde büyüdükçe, koyunları daha da küçük

görmeye başlamışlardı. Onlar sadece etleri yenecek, sütleri sağılacak

mahluklardı:



-Biz havlayıp gayrete getirmesek bu sersemler boynuzlarını

bile kullanamazlardı- diyorlardı. -Yanı başımızdaki kocaman

ormanda bizim soyumuzdan kurtlar, hatta şu kırtıpil çakallar

hüküm yürütür, ortalığı kasıp kavururken, bizim bu çayırda

kuzu gibi yaşamamız ayıp, çok ayıp...-



Köpeklerden kurtulmak çobandan kurtulmak kadar kolay

değildi. Bunların hem sayısı çok, hem dişleri keskindi. Üstelik

bir niza çıksa fırsat bilip üç beş koyunu paralayıveriyorlardı.

Bunun için koyunlar, işin sonu neye varacak? diye telaş içinde

bekleşiyorlar, çobanı kovdukları gibi bu köpekleri de defetmeyi

bir türlü gözlerine kestiremiyorlardı. Ama köpekler en sonunda

hem kendilerinin, hem de koyunların başını nara yaktılar;

bir gün, daha fazla sabredemeyip, ormanı zapt etmeye karar

verdiler. Bu işi kendi başlarına yapamayacaklarını bildikleri

için koyunları da önlerine kattılar:



-Siz boynuzlarınızla yol açar, karşınıza çıkanları tepelersiniz,

biz de etrafınızda bağrışır, size cesaret verir, düşmanları

yıldırırız!- dediler. Bu seferin sonu hayıra varmayacağını ileri

sürerek katılmak istemeyenleri, -Alçak, korkak, miskin, hain!

Sen bizim gibi damarlarında asil (yasak kelime kullandınız)kanı taşıyan köpeklerle

bir arada yaşamaya layık değilsin!- diye parçaladılar ve... iştahla

yediler.



Ama daha ormanın kenarındaki çalılıklarda, dört taraftan

üzerlerine saldıran kurtlar, ayılar, parslar, hatta sırtlanlar ve

çakallar, sürüyü kısa zamanda perişan ettiler. Köpeklerin havlaması

ağaçların tepelerine varmadan boğuldu, koyunların sıcak

kanı yerdeki kuru yaprakların arasında çabucak kayboldu.



Hasta, yahut ihtiyar oldukları için bu sefere katılamayan

dört beş koyunla bir hayli körpe kuzu, çayırın kenarındaki mağarada

birbirlerine sokulmuşlar, ormandan gelen acı sesleri;

yürek paralayan melemeleri, ümitsiz havlamaları dinliyorlar,

korkudan titreşiyorlardı. Sesler kesilince birbirlerinin yüzüne

baktılar, ormanı zapt etmeye giden köpeklerle onların zorla sürükledikleri

koyunların başına geleni anladılar. Aralarındaki iki

ihtiyar koç, ağır ağır mağaranın kapısına doğru yürüdüler, kendilerini

beklemek üzere orada kalmış olan iki sakat köpeğe

yaklaştıkları, henüz kuvvetini büsbütün kaybetmemiş olan

boynuzlarını, şimdi karşılarında şaşkın şaşkın uluyan itlerin

karınlarına geçirdikleri gibi, ta ilerdeki dereye kadar fırlattılar.

Sonra mağaradaki kuzulara dönüp şöyle dediler:



-Bu dünyada çobansız da, köpeksiz de yaşanabilirmiş.

Ama bunu anlamak için her defasında bu kadar kanlı kurbanlar

verecek olursak pek çabuk neslimiz kurur. Bari siz gözünüzü

açın da, ilerde başınıza yeniden itler, hele kendilerini kurt

sanan palavracı itler musallat olursa, sürüyü canavarlara paralatmadan

onları defetmeye bakın!-



1946


Masalın Bölümleri

Masal üç bölümden oluşur: 1 - Serim (Döşeme) 2 - Düğüm (Gövde/Gelişme) 3 - Çözüm (Sonuç) 1 - Döşeme Bölümü Masalların baş kısmında yer alan, dinleyicinin ya da oyuncunun masal dinlemeye çağrıldığı bölümüdür.Bu bölüme masal başı ya da tekerleme bölümü de denilmektedir. Tekerlemeler niçin kullanılır? Tabii ki dinleyicilerin ilgisini çekmek ve masala hazırlık yapmak için. Ortadaki   » Devamini Oku

Halk Masalı

Yazarın kendi hayal güçlerine dayanarak oluşturdukları masallardır.Bu tür masalların amacı bir fikri.bir aksaklığı ve bozukluğu ortaya koymak ve ibret dersi vermektir.Sanat masalları,esasları önceden saptanmış bir plana göre yazılırlar.

Hayvan Masalı

Halkımızın görüş,davranış,inanış ve geleneklerini yansıtır.Halkımızın ortak malıdır.Bazı güçlü masal yazarları ,bunları daha sanatlı ve etkili bir dille anlatarak bir araya getirirler.Türk masal yazarlarının en büyüklerinden biri olan Eflatun Cem Güney bir çok masalımızı ustalıkla yazılı edebiyatımıza kazandırmıştır.

 
Yorumlardan Yazarları Sorumludur. Yorumunuz Site Yönetimi Uygun Görürse Yayınlanır..!!..
Gönderen Başlık


  Puanı : 5.9 / 10 | Oy : 38 kişi | Toplam : 226

Bu yazıya puan ver..
» Üstadlar Özel Bölümü
» Ara Yoksa Sor Yanıtlayalım
Loading
» Reklamlar
» Alt-Kültür Başlıklar
Sorun Yanıtlayalım İletişim