Toplumdusmani.Net *
Yeni

Yazıyı Gönderen: Aias
Gönderilme Tarihi: Sat, 01-Sep-2007
Okunma: 9530 kez
Yazı Boyutu: 51.8 KB

Michel Foucault - Düşünce Dünyası Üzerine Söyleşi

http://www.toplumdusmani.net/resim/foucault.gif
İktidar her yerdedir..
_______________________________________
Başlarken...

Çağımızın en önemli düşünürlerinden Michel Foucault'nun makale ve söyleşilerinden yapılmış tematik seçkinin oluşturduğu Seçme Yazılar tamamlandı. 2 bin sayfayı aşan 6 ciltlik seçki tam 10 yılda hazırlandı. İlk kez 1994 yılında Gallimard tarafından yayımlanan, Michel Foucault'nun asistanları olan Daniel Defert ve Francois Ewald tarafından hazırlanan Dits et ecrits (Söylenmiş ve Yazılmışlar) edebiyattan felsefeye, insani bilimlerden siyasete birçok alanda sayısız yapıt için çıkış noktası oldu.
Türkçeye Seçme Yazılar adıyla kazandırılan seçkinin yeterliliği orijinal metnin editörleri tarafından onaylandı. Ayrıntı Yayınları tarafından yayımlanan Seçme Yazılar Almanya, Japonya ve Brezilya'dan sonra dünyada yayımlanan en kapsamlı seçki sayılıyor.
Adalet, tıp, psikiyatri ve cinsellik açısından yeni bir siyaset tarzı ve entelektüel kavrayış öneren Foucault, Batı düşünce dünyasını sarsan bir düşünür. Özellikle, iktidar ilişkileri ve tekniklerinin delilikten suça, cinsellikten etiğe kadar en umulmadık noktalarda etkili olduğunu göstererek yeni siyaset tarzı önermesiyle tanınıyor.
Foucault iktidarı, merkezi, dışsal ve negatif bir yapı olarak tanımlayan kuramlardan farklı olarak; iktidarın, merkezi ve tektip değil, kılcal damarlarla topluma nüfuz eden, dışlayan değil içine alan, negatif değil pozitif mekanizmalar yoluyla işlediğini gösteriyor. ve modern bilgi/iktidar kalelerine karşı etkili bir siyasal karşı duruş için kişilerin etik temellere dayanan yeni ilişkiler kurmasını, bunu gündelik hayatlar ve kimlikler düzeyinde gerçekleştirebilmek için de yeni bir özgürlük etiği öneriyor.
Bülent Somay ile Seçme Yazılar'ı yayıma hazırlayan Ferda Keskin Foucault'nun düşünce dünyasında kısa bir gezinti yaptılar. Her iki arkadaş da Bilgi Üniversitesi'nde öğretim üyesi olarak çalışıyor. Yaklaşan seçimler nedeniyle Türkiye'deki iktidarın değişik yüzleri daha sık görünür olmaya, toplumsal temelleri daha sık sahneye çıkmaya başladı. Etnik, dinsel, militer ya da 'sol' vurgulu odakların milliyetçilikle kirlettikleri atmosfer yüzünden vahşi cinayetler normalleşmeye, iktidarın değişik yüzlerinin "kanlı senaryolar"ı devreye sokulmaya başlandı.
Hem oldukça kaygan bir zeminde cereyan eden politik hamlelerin kavranması hem de 'kışla' ve 'cami' dışında kalmanın ötesinde 'tahakküm içermeyen özgürlükçü bir toplumsallık' perspektifini edinebilmek için aşağıdaki dört günlük 'gezintinin' epeyce ipucu verdiğini düşünüyoruz. Ömer Faruk
---------------------------------------------------------------------------------------------------
Foucault, Türkiye'deki sorunlara bakarken bize perspektif sağlıyor..

Bülent Somay: Şimdi konuya girmemize bahane olan şey, Foucault'nun neredeyse tüm eserlerinin artık Türkçede yayımlanmış olması; ve sen de bunun önemli bir kısmına katkıda bulundun. Yeni biten, altı çildik, geniş Foucault seçkisini kastediyorum. Senin Foucault'yla bağlantın bundan ibaret değil. İlk olarak, zaten doktora tezini Foucault üzerine yaptın.
Yakında umarız bu tez Türkçe ve İngilizce bir kitap halinde yayımlanacak. Öte yandan Foucault çok güncelliği olan biri değil bugün, çünkü adamın ne ölüm yıldönümü ne de doğum günü. Fakat bugünün dünyasında bizi en çok ilgilendirmesi gereken kişilerden biri. Gerçi biraz sonra sorunsal-laştırma kavramı çerçevesinde konuşacağız ama, bizim çağdaş düşüncede kaçındığımız bir şeyi yapıyor bu adam, her şeyi sorunsallaştırıyor. Dolayısıyla günümüz devrimci düşüncesi için -devrimci derken spesifik bir şeyi değil, oldukça genel bir şeyi kastediyorum aslında- önemli bir yer kaplaması gerekir diye düşünüyorum.
Dolayısıyla şöyle bir soruyla başlayalım bu girizgâh ardından: Niye Foucault, Foucault bizim ne işimize yarar?
Ferda Keskin: Foucault birden fazla işimize yarar. Tabii bunu farklı katmanlarda tartışmak mümkün: Öncelikle, Foucault XX. yüzyılda felsefe ve sosyal bilimlere yapılmış en önemli katkılardan birini yaptı bence. Dolayısıyla çağdaş düşüncenin temel damarlarından birini takip etmek için mutlaka Foucault'yu bilmek lazım. Ama onun da ötesinde Foucault, yaptığı işin içeriği itibariyle, Türkiye'deki çeşitli sorunlara bakarken bir perspektif sağlıyor. Nedir bunlar?


MİLLİ KİMLİK, ETNİK KİMLİK, DİNİ KİMLİK...
Öncelikle Foucault'nun bunca ilgi görmesinin nedenlerinden biri modernite eleştirisi. Ardından "oryantalizm" ve "post-kolonyalizm" gibi daha yeni söylemlere yaklaşmayı sağlayacak teorik malzemeyi de geliştirmiş olması. Nitekim geçen hafta sonunda İstanbul'da bir "oryantalizm" tartışması yapıldı: "Edward Said'in Ardından." Edward Said'in kendi düşüncesi açısından Foucault'ya ne kadar borçlu olduğunu biliyoruz. Öte yandan Türkiye'de "F tipi" cezaevleri önemli bir sorun teşkil ediyor. Bununla ilgili tartışmalarda başvurulan temel kaynaklardan bir tanesi Foucault'nun Hapishanenin Doğuşu isimli kitabı. Yine aynı şekilde, Türkiye'nin en temel sorunlarından biri olarak karşımıza çıkan "kimlik" sorunu. Milli kimlik, etnik kimlik, dini kimlik... Bütün bu kimliklerin tartışılma sürecinde, Foucault belki de en zengin malzemelerden birisini sunuyor. Ve bunu sadece sosyal bilimler terimleri ile değil, felsefî terimlerle de veya felsefede temellendirdiği için bu tartışmalar için oldukça sağlam bir teorik malzeme sunuyor. Dolayısıyla bütün bu tartışmalar -kimlik tartışmaları, cezaevleri vb- yapılırken Foucault'nun yapacağı çok önemli katkılar olacağını düşünüyorum ve nitekim, tam da bu yüzden bir sürü insan Foucault'a Türkiye'de başvuruyor ister istemez.
B.S.: Peki şöyle bir soruyla devam edeceğim: XX. yüzyıl, özellikle XX. yüzyılın ikinci yarısı için "Fransız düşüncesi" oldukça önemli. Özellikle bizim gibi, ikinci dili İngilizce olan üçüncü dünya ülkelerinde, biraz geç kalınsa da, Lingua Franca diye İngilizce öğreniyoruz hep beraber, dolayısıyla Fransız düşüncesi bize geç geliyor. Fakat sonunda geliyor, İngilizce üzerinden geliyor tabii, ve karşımıza bir zorluk çıkıyor. Yani; Derrida, Nancy, Bourdieu... daha da sayılabilir, bu şahıslarla karşılaştığımızda mutlaka bir çevirmene ihtiyaç duyuyoruz; dilsel çevirmene de, kavramsal bir çevirmene de. Çünkü bu insanların, örneğin Derrida'nın evrenine girebilmek kolay değil. Çok önemli bir ön okumalar silsilesinden geçmek gerekiyor. Ama Foucault sanki bunlardan biri değil, O'nun evrenine girmek daha kolay. Foucault bize bir çevirmene ihtiyaç duyurmuyor sanki. Doğrudan doğruya bizimle konuşabiliyor. Yani, Fransızcamız varsa ya da iyi çevrilmiş bir İngilizce, iyi çevrilmiş Türkçe bir me tinle karşılaştığımızda, Foucault'nun, diyelim ki, hapishane üzerine söylediği ya da cinsellik üzerine söylediği şeyler için ayrıca bir çevirmen gereği duymuyoruz. Dolayısıyla, Foucault bu anlamda, bizim sık sık kötü anlamda kullandığımız felsefecilerden biri değil. Yani bizim için yazan biri. İlk sorumda da buna bir gönderme vardı, "Ne işimize yarar?" derken. Yani doğrudan doğruya gündelik hayatımıza ya da pratik ihtiyaçlarımıza cevap veren bir dili var Foucault'nun. Lacan gibi araya birkaç tane yorumlayıcı sokmadan, dille çok fazla oynamadan, kavramlar üzerine tantana etmeden bize pratik bir öneride bulunuyor.
F.K.: Belli bir dönemle ilgili olarak bunu söyleyebiliriz. Lakin bütün bir Foucault külliyatı için bunu söylemek o kadar kolay olmayabilir. Senin gönderme yaptığın kitaplar; Cinselliğin Tarihi, Hapishanenin Doğuşu... bunlar daha ziyade Foucault'nun 70'li yıllarda başladığı, 80'lerde tamamladığı bir sürece tekabül eden kitaplar. Ama ondan evvel, 60'larda yazdığı metinlerde tıpkı diğerleri gibi, yani Derrida, Deleuze, Lacan gibi, hatta biraz Heid-deger gibi Foucault da kendi terminolojisini yaratmak zorunda kalmış olan bir felsefeci. Bunun en güzel örneği, "arkeoloji" dediğimiz çalışmayı yaptığı zamandır. Bilginin Arkeolojisi diye, oturup bütün bir kitap yazıp, orada da daha önceki kitaplarında kullandığı yordamı açıklamak için çalışırken, var olan mevcut felsefî terminolojinin veya o zamanlarda var olan "yapısalcı" terminolojinin üzerine bir de kendisinin ürettiği yeni kavramları açıkladığını görüyoruz. Dolayısıyla söz konusu o dönem olduğunda, zaman zaman ne dediğini anlamak için bir yardımcıya ihtiyaç duyulabilir. Ama çok önemli bir fark var Foucault'yu diğerlerinden ayıran. O da, orda tamamen katılıyorum sana, Foucault, teknik bir terminoloji üretmiş olsa bile, o terminolojiyi açıklamak için özel olarak kitap yazmış birisi. Dolayısıyla orada artık, bir hermenötik çalışma yapmaya veya bu kavramla ne demek istediğini defalarca yorumlamaya gerek kalmıyor, çünkü Foucault, her ne kadar Fransız olsa da, analitik refleksleri olan bir felsefeci olduğu için kullandığı kavramları şu veya bu şekilde tanımlayan ve o tanımları takip ettiğimizde de ne demek istediği konusunda bize yol gösteren bir düşünürdür. O anlamda, evet, geçerli, tutarlı veya bütünsel bir Foucault okuması yapmış olan birisinin Foucault'yu şurada anlayamıyorum demesi mümkün değil bence. Şu anlamda: Katılmıyorum diyebilir, bu teori çok fazla anlamlı değil diyebilir ama Foucault'nun kullandığı kavramların içeriğini anlamıyorum diyemez. Çünkü o içeriği Foucault gayet net bir şekilde tanımlıyor.

NORMALİN 'SORUNSALLAŞTIRILMA'SI
B.S.: Peki, o zaman kuşkusuz Foucault'ya özgü olmayan, ama onun özel bir anlamda kullandığı bir kavrama gelelim ve buradan nasıl faydalı bir şey çıkarabileceğimizi görelim. O da "sorunsallaştırmak" ya da "problematizasyon." Sorunsallaştırma galiba tam olarak karşılıyor. Yani çok da rahatsız olmadan kullanabiliriz.
F.K : "Sorunlulaştırma" diye çevrilmesi gerektiğini düşünenler de var. Ama madem "problematik"i, "sorunsal" diye çevirdik Türkçeye, "problematizasyon"u "sorunsallaştırma" diye çevirmenin bir sakıncası yok. Ben de öyle çeviriyorum zaten.
B.S : Şimdi Foucault'nun yaptığı belki de en önemli şey, bizim "normal", "sıradan", "gündelik" olarak kabul ettiğimiz bir dizi kavram ve kurumu yeniden alıp, tam da bizim sandığımız gibi olmadıklarını göstermek. Ne olup olmadıklarını tam olarak gösterip göstermediğini, yani pozitif bir önerisi olup olmadığını tartışabiliriz, yani "şudur" diyor mu demiyor mu? Lakin, en azından ne olmadığını söylüyor.
Dolayısıyla elimizde dört tane kurum-kavram oluyor o zaman, Foucault'nun özellikle 70'li yıllardaki eserlerine baktığımızda. Bunlar da; Hastane, Tımarhane, Hapishane ve Cinsellik. Yani cinselliğe de bir kurum olarak bakacak olursak; yoksa cinsel ilişki ve evlilik diye de okuyabiliriz istersek.
F.K : Evlilik ve cinsellik üzerine bazı pratiklerin gerçekleştiği yer olarak, mesela, okul ve kilise de bunun içine katılabilir. Yani birçok kurumla ilgisi olan bir kavramdan bahsediyoruz aslında burada.


HAPİSHANE Mİ? 0 DA NE?
B.S : Cezalandırma, cinsellik, iyileştirme ve akıl-lılaştırma diyelim istersen bu dört temel kavrama. Biz bu dört temel kavramı kabul ediyoruz; bazı insanlar delirir, onları ya kapatmak ya da akıllarını başlarına getirmek gerekir; bazı insanlar hastadır, onları yatırıp iyileştirmek gerekir; bazı insanlar suçludur, onları ya suçlu olmaktan çıkartmak ya da en azından topluma zarar veremeyecek bir yere kapatmak gerekir ve cinsellik diye bir şey vardır, bu bizim hayatımızda çok önemli bir yere sahiptir, fakat bunu belli kurallara bağlayarak yaşamak durumundayız, onun üzerine belli sınırlar koymak zorundayız, bu da doğal bir şeydir...
Dolayısıyla, "içinde yaşadığımız toplumun kuralları neyse onların bazılarını eleştirsek bile kabul etmek zorundayız" rahatlığını bizim elimizden alıyor Foucault. "Hapishane mi? O ne?" diye sorguluyor bir kere. İstersen bunların dördünü şöyle kısaca üzerlerinden geçelim; niye bunları göründükleri kolaylıkta kabul etmememiz gerektiğini söylüyor Foucault bize, onu bir anlamaya çalışalım.
Foucault'yu safiyane bir okuyuşla bir anarşist olarak görmek mümkün..

Foucault sorusunu soruyor: Niye kapitalizm gibi kâr amacı güden sistem hâlâ bu kurumlarda ısrar ediyor? Niye hapishane sürekli reform edilmeye çalışılıyor da onun yerine bambaşka, radikal bir cezalandırma ya da ıslah biçimi düşünülmüyor?
* * *
Ferda Keskin: Şimdi 'sorunsallaştırma' kavramından başlayalım. Bence de bu kavram Foucault'yu anlamak için çok önemli. Foucault'nun kendisi de, özellikle 1980'lerde yapmış olduğu retrospektif söyleşilerde veya retrospektif yazılarında kendi metinlerinin bu sorunsallaştırma kavramı üzerinden okunması gerektiğini çok açık bir şekilde söylüyor. Fakat sorunsallaştırmayı iki düzeyde anlamak lazım.
Bunlardan biri, elbette Foucault'nun kendisinin mevcut birtakım pratikleri ve kurumları sorunsallaş-tırması, yani bir sorun olarak görmeye başlaması. Ve dolayısıyla, onların arkasında göremediğimiz, ilk bakışta anlayamadığımız birtakım mekanizmaları bulup ortaya çıkartması ve o mekanizmaların manipü-latif özelliklerini sergilemesi.
Ama bunu yaparken Foucault sorunsallaştırma kavramını başka bir anlamda daha kullanıyor. Diyor ki: Benim yaptığım tarih bir sorunsallaştırmalar tarihidir! Neyin sorunsallaştırılması? İnsan davranışının sorunsallaştırılması. Buradan da biraz önce sözünü ettiğimiz pratikler ve kurumlara geliyoruz. Sorunsallaştırma dediğimizde, buna, en kabaca, 'sorun olarak görmeye başlamak' diyebiliriz. Tarihin belli bir döneminden itibaren, Foucault'ya göre, Batı medeniyetinde belli türden davranış biçimleri sorun olarak görülmeye başlanıyor. O zaman, diyor Foucault, yapılan bir şey vardır. Ben de bunun tarihini yapıyorum diyor, yani o yapılan şeylerin, pratiklerin.
O sorunsallaştırılan davranış biçimi veya varlık biçiminin, belli birtakım söylemsel ve söylemsel olmayan pratikler üzerinden ele alınması, onun belli bir söylemle eklemlendirilmesi, yani o söyleme özgü birtakım kavramlar ile kavramsallaştırılması, ve bu şekilde Foucault'ya göre, o kavramsallaştırma sonrası o davranış biçiminin bir tür öznel deneyim olarak tanımlanması. Foucault'nun "sorunsallaştırma" adını verdiği şey tam da bu.

AKIL HASTALIĞI DENİLEN ÖZNEL DENEYİM.
Ayrıca anormal olduğu iddia edilen veya anormal diye tanımlanan birtakım davranış biçimleri giriyor. Bunun içine suçu da, delilik dediğimiz davranış biçimlerini de eklemek gerek. Ve bunlar alınıyorlar, belli birtakım söylemlerle eklemlendiriliyorlar ve arkasından da, Foucault'ya göre, bu eklemlendirme ve kavramsallaştırma sonucunda görüyoruz ki yüzyıllarca var olduğu gözlenen, ama farklı biçimlerde kav-ramsallaştırılan bir davranış biçimi, ki "delilik" adını verebiliriz buna, 'akıl hastalığı' adı verilen öznel bir deneyim olarak yeniden tanımlanmaya başlıyor.
Aynı şekilde, önceden suç olarak görülmeyen veya belki de tarihin her döneminde suç olarak görülmüş davranış biçimleri belli bir noktadan itibaren yepyeni bir gözle sorun olarak görülmeye başlanıyor. Yine belli birtakım söylemlerle bir araya getirilip, eklemlendirilerek. Ve onun hakkında konuşmaya başlandıktan sonra ortaya modern hapishane dediğimiz bir kurum çıkıyor. Ve o modern hapishanenin içine giren suçlunun belli birtakım süreçlerin nesnesi haline gelmesi ve üzerinde belli birtakım mekanizmaların çalışmalar yapması sonucunda ortaya yepyeni bir öznel deneyim çıkıyor ki buna verilen isim: 'suça eğilim' yine aynı şekilde insan vücudunun patolojik olduğu iddia edilen birtakım semptomlarının giderilebilmesi için kurulan modern klinik veya 'hastane' dediğimiz kurumlar. Bunun içinde insan bedeni belirli bir noktadan itibaren Batı tarihinde modern tıp söylemi ile eklemlendirilip, modern tıp söyleminin ürettiği yeni kavramlarla kavramsallaştırılmasından ve belli birtakım davranış biçimleri veya bedenin gösterdiği özellikler, hastalık olarak adlandırıldıktan sonra hastane adını verdiğimiz kurum içinde bunların tedavisine yönelik olarak birtakım çalışmalar devam ediyor. Aynı şekilde insanların bedenleri ile yaptığı birtakım şeyler var, az önce de söylediğim gibi. Buna, insanın biyolojik olarak üreme faaliyeti, diyebiliriz. Ama bunun çok ötesine giden, bedenden alman hazzın çeşitli versiyonlarını ve bunun hem bireysel hem toplumsal varyandarmı kapsayan geniş bir yelpaze var. Bunlar da yine belirli bir noktadan sonra yepyeni bir gözle sorun olarak görülmeye başlanıp, yeni birtakım söylemlerle ya da teorilerle eklemlendiriliyor ve sonuçta insanın bedeni ile yaptığı o şeyler belli isimler altında kav-ramsallaştırılmaya başlanıyor, belli ayrımlar yapılmaya başlanıyor. Bu cinsellik adını verdiğimiz davranış biçimlerinin bir kısmı normal, bir kısmı patolojik olarak yorumlanmaya ve sınıflandırılmaya başlıyor. Bunun yapıldığı bir dizi kurum var. Aile bunlardan bir tanesi, okul, hatta ordu bunlardan bir tanesi.
Bülent Somay: Psikiyatri de bunlardan bir tanesi.

HAKİKATİ SÖYLEMEK..
Ferda Keskin: Psikiyatri elbette bunlardan bir tanesi, psikanaliz de bunlardan bir tanesi. Ve dolayısıyla az önce söylediğim gibi bu sorunsallaştırma süreci hem belli birtakım söylemsel olmayan pratikleri, yani kurumlar ve o kurumlar içinde gerçekleşen fiili birtakım pratikleri; hem de söylemsel pratikleri, yani bilimsel söylemler ve teorileri kapsayan bir bütün. Bu bütün içinde ortaya davranış biçimlerine dair birtakım önermeler çıkmaya başlıyor. Bu önermelerin iddiası bizim varlığımız hakkında hakikati söylüyor olmak. Foucault da buna veridiction diyor. Veridiction'un Latince kökenine geri gidersek eğer, anlamı 'hakikati söylemek.' Neyin hakikati? Bizim bedenimizle yaptığımız şeylerin veya davranış biçimlerinin hakikatini söylemek.
Bu hakikat, böyle bir sorunsallaştırma ilk defa modernite ile olan bir şey değil elbette. İnsanın davranış biçimleri geçmişte dini söylemle, ahlaki söylemle veya başka birtakım söylemlerle eklem-lendirildiğinde, hukukla eklemlendirildiğinde mesela, yine ortaya birtakım önermeler çıkıyor. Ama bu önermeler bilimsel olma iddiasında olan önermeler değil, otoritelerini bambaşka bir kaynaktan alıyorlar.
Modernite ile beraber ise artık dinin, klasik anlamda ahlakın önemli ölçüde yaptırım gücünü kaybetmeye başladığı veya daha basit bir şekilde söylersek geleneksel biçimini kaybetmeye başladığı noktadan itibaren devreye, benim Foucault okumama göre, bilimsel söylemler giriyorlar. Bu bilimsel söylemler bize davranış biçimleri hakkındaki hakikati söylüyorlar.
Şimdi bunun ne gibi bir sakıncası var diye sormak mümkün elbette. İşte tam da orada Foucault'nun yaptığı katkı olarak ortaya sorunsallaştırma çıkıyor. Yani Foucault bu süreçlerin birer sorunsallaştırma olduğunu söyledikten sonra ikinci bir düzeyde kendisi bir sorunsallaştırmaya başlıyor ve iddiası şu: "Evet moderniteyle ortaya çıkan yepyeni birtakım söylemsel olan, olmayan pratikler -belki onları tasarlayan insanlar bunları iyi niyetle tasarlamışlardır- aydınlanma ideallerine ulaşabilme veya benzeri birtakım amaçlar güdüyorlardı. Ama belli bir noktadan itibaren müthiş manipülatif birer pratik haline, insanları uysallaştırmaya ve özellikle de modern endüstriyel kapitalizmin ihtiyaç duyduğu bir emek gücüne dönüştürmeye yönelik olarak çalışmaya başlayan pratikler haline geldiler.
Bülent Somay: Foucault'yu safiyane bir okuyuşla bir anarşist olarak görmek mümkün. Çünkü, klinik olsun, hapishane olsun, hastane olsun bütün bunlar bedenimizi kontrol altına alarak, bedenimizde normal olan ve olmayan diye iki alan yaratarak ve normal olmayanı zapturapt altına alarak bizi modern zaman kapitalizminin özneleri, aynı zamanda da temaları haline getiriyorlar demiş oluyor böylece Foucault. Fakat buradan şu çıkar mı o zaman: "Kahrolsun hastane, kahrolsun hapishane, delileri serbest bırakalım, hastalar kendi başlarının çarelerine baksınlar, katiller de ortada gezsinler." O zaman adam yeni cinayet işlemiş, fırsat bulursa bir daha işleyecek, ama bu adamı kapatmak bu adamın bedeni üzerinde bir denetim mekanizmasının işlerliğini sağlayacağı için kapatmayalım en iyisi gibi safiyane anarşist bir sonuca Foucault'dan varılır mı?

KAPİTALİZMİN ISRARI NİYE?
Ferda Keskin: Hayır, kesinlikle varılamaz. Tabii, Foucault'nun bunu düşündürecek bazı önermeleri, tavırları oldu zaman zaman. Şunu unutmamak lazım, Foucault politik bir düşünür olduğu için, özellikle 68'den sonra Fransa'ya yerleşip College de France'a seçildikten sonra, birçok politik faaliyette bulundu ve o faaliyetler içinde fazla düşünmeden söylediği şeylerle de bazı söyleşilerinde karşılaşıyoruz.
Foucault'ya bu kurumlar hakkında soru sorulduğu zaman, "Hapishaneler kapatılsın, seri katilleri dışarı salalım, akıl hastanelerini kapatalım, şizofrenleri bırakalım... vb demedim" diyor. "Benim söylediğim, bu değildir, ben Batı'nın epistemolojik tarihini yaparken, Batı'da birtakım söylemler hangi nedenlere, hangi ihtiyaçlara cevap vermek için ortaya çıktı ve bu söylemlerin çıkışı için gerekli kurumlar nasıl ortaya çıktı, bu kurumlarla bu söylemler birbirlerini nasıl beslediler gibi sorular bağlamında bir tarihsel epistemoloji yapıyordum. Bu, zorunlu olarak bahsettiğim kurumların işlevlerini iptal eden bir tavır değildir" diyor.
Foucault, hastane, hapishane, akıl hastanesi, okul baskıcı kurumlardır, bunların baskısını, manipülas-yonunu kaldırmak için bunları kapatalım, demiyor. Şunu söylüyor bana göre: Tarihin belli döneminde, Batı'da, belli bir ihtiyaçla ortaya bu kurumlar çıktı. Bu kurumlar birtakım amaçlara hizmet etmek üzere kuruldu. Hapishane insanların fizik olarak cezalandırıldığı bir dönemin ardından, yepyeni bir cezalandırma ideolojisi ile ortaya çıkan bir kurum. Islah etmek ve topluma kazandırmak bunun en temel argümanı. Akıl hastalarını da tedavi edelim ve topluma kazandıralım. Fakat bakıyoruz bunun gerçekleştiği yer Batı kapitalist toplumu. Kapitalist toplumun buradaki argümanı ne olabilir; bunları çalışma sürecine yeniden dahil edelim ve bunların emek gücünü kullanalım şeklinde bir yaklaşım. Bu, Foucault'nun kafadan attığı bir şey değil; örneğin, Deliliğin Tarihi kitabında, delilik denilen o davranış biçiminin sorunsallaştırılıp akıl hastalığı adı altında bir öznel deneyime dönüştürülme süreci çerçevesinde tarihini yaparken, bütün bu süreci argümante etmek, desteklemek ve savunmak için nasıl sürekli olarak bir çalışma etiği ilkesinin kullanıldığını gösteriyor. Batı'nın psikiyatri tarihine baktığımızda, "Onun da hakkı vardır insan gibi yaşamaya" gibi argümanlardan daha ziyade, en azından hastanın kendisini tedavi olmaya ikna ederken sürekli olarak hem Hıristiyan ahlakından hem de seküler ahlaktan beslenen, bir çalışma etiği, "mutlaka üretime katılmak gerekir vb" tarzında bir argümantasyon var.
Bütün bunları söylediğimizde ortaya şöyle bir tablo çıkıyor: Birincisi, amaç bu olsa bile bu hiçbir zaman gerçekleştirilebilecek bir amaç değil. İkincisi, gerçek-leştirilebilse dahi harcanan para ile bunun gerçekleştirilebilmesi sonucunda üretim sürecine dahil edilecek olan emeğin üretebileceği değer arasında büyük bir fark var. Yani kendi kendini amorti edebilecek bir süreç değil. Hapishanedeki insanların tamamını ıslah edip, topluma ve üretim sürecine dahil etsek bile, bunun için harcanan para, o insanlar ne kadar çalışırlarsa çalışsınlar, ne kadar değer üretebilirlerse üretsinler amorti olacak bir meblağ değil.
Foucault buradan hareketle soruyor, ben de buradan yapıyorum yorumumu: Niye kapitalizm gibi kâr amacı güden sistem hâlâ bu kurumlarda ısrar ediyor, niye hapishane sürekli reform edilmeye çalışılıyor da onun yerine bambaşka, radikal bir cezalandırma veya ıslah biçimi düşünülmüyor? Hastane veya hapishanedeki insanın topluma kazandırılmasının ardından onun emeğinin yaratacağı değer aslında kapitalizmin umurunda bile değil. Önemli olan, diyor Foucault, o mekânların birtakım disiplin tekniklerinin geliştirilmesi için bir tür laboratuvar olarak kullanılması ve orada geliştirilen tekniklerin genişletilmek suretiyle toplumda uygulanmaya başlanması. Bu anlamda Foucault'nun karşı çıktığı şey, o kurumlarda geliştirilen uysallaştırma, disipline etme, özneleştirme tekniklerinin sonra bütün bir topluma uygulanmaya çalışılması veya bu yönde birtakım teknolojilerin geliştirilmesi. O kurumların, bir tür manipülasyon, özneleştirme teknikleriyle bütünün geliştirilmesi için bir laboratuvar olarak kullanılmasına ve bu tekniklerin daha sonra topluma taşınmasına, bir Panopticon toplumu oluşturulmasına karşı çıkıyor...
Foucault 70'lerden sonra Marksistlerin ezberini bozdu..

Eskiden ne güzel -özgürlükçü Marksist ve anarşistler olarak-, "İktidar kötü bir şeydir" der, her şeyi iktidara yıkardık ve "Şu iktidar yıkılsa ne rahat ederdik" derdik. Foucault, 70'lerden sonra bu ezberimizi bozdu, şimdi iktidara rahat küfür edemez olduk...
* * *
Bülent Somay: Panopticon terimi herkes için çok tanıdık bir terim değil, aslen kendi bulduğu bir kavram olmasa da, politik olsun, felsefî olsun bizim zihniyetimize sunduğu bir kavram. Buna gelmeden önce, şunu sormak istiyorum: Hapishane, hastane, akıl hastanesi, aile, okul, kışla... Tüm bunlar kapitalizmin doğrudan doğruya işine yaramıyor. Hatta Foucault'nun ölümünden bu yana, bu daha da açıkça ortaya çıktı, örneğin hastane dediğimiz kurum, yani modern tıp, insan ömrünü o kadar uzattı ki, elimizde giderek artan sayıda, artık üretken olmaktan çıkmış, fakat toplumun bakmakla yükümlü olduğu büyük bir kalabalık birikmeye başladı. Yani bir anlamda bu iyice zarara çalışıyor.
Ortada kocaman bir emekliler kitlesi var, özellikle Avrupa'da ve merkez ülkelerde. Bu bahane ile ilaç şirketlerinin veya tıp kurumlarının bir sürü deney yapmasına, bir sürü kontrol ya da bir sürü egemenlik tekniği geliştirmesine izin veriyoruz öte yandan. İnsanları AİDS'ten kurtaracağız, böylece ömürlerini uzatacağız, ama koca bir kıtayı, Afrika'yı bir deney olarak kullanıyoruz. Dolayısıyla bu söylemiş olduğun şeyin giderek daha da görünür olduğu muhakkak.
Ferda Keskin: O yaşlıları da zaten Antalya ve Bodrum'a gönderiyoruz.
B.S.: Amerika'da da Florida'ya göndereceğiz, bir emekliler eyaleti oluşacak yakında. Emekli oluyorlar, Florida'ya gidiyorlar.
F.K.: Daha batıya, yakın birtakım bölgelere de gidiyorlar.
B.S.: Zaten var olan yaşlılık müessesesi gittikçe oturuyor ve bir beden kontrolü altında yaşayan bir insan grubu çıkıyor ortaya. Dolayısıyla Foucault'nun bu konudaki derdini anladık. Ekonomik olmaktan ziyade, politik olan bir sorunla karşı karşıyayız.
F.K.: Doğru.
B.S.: Gelelim 'Panopticon' meselesine. Panopticon derken tam olarak ne demek istiyor Foucault?
F.K.: Aslında, İngiliz felsefeci, Jeremy Bent-ham'ın ortaya attığı bir kavramdır. Bu kelimenin kökenine gittiğimizde, her şeyin görüldüğü bir mekân aslında. Bu mekân, Jeremy Bentham'ın tasarladığı bir hapishane. Bu hapishane daire biçiminde hazırlanmış, dairenin ortasında bir avlu, avluda da bir gözetleme kulesi var. Hücreler bu dairesel binada, bir tarafı avluya, bu kuleye doğru bakıyor, diğer tarafı ise binanın dışına bakıyor. Dışarıya bakan tarafın penceresinden hücreye ışık giriyor, diğer tarafta, kuleden bakılınca, bu dairesel binadaki tüm hücreler tam olarak bir görünebilirlik alanı içinde kalıyor. Kulenin içinde de bir gözlemci, gözeüeyen birisi var. Fakat hücreler gözetlene-bilen bir alandayken kulenin içi karanlık, dolayısıyla hücrelerdeki insanlar oradaki gözetleyen kişinin ne zaman ve kimi gözetlediğini bilmiyorlar.
Bilmedikleri için de sürekli gözetlenebiliyor olma ihtimali var ve mahkûmlar sürekli gözetleni-yorlarmış gibi davranmak zorundalar, çünkü ne zaman gözetlendiklerini bilemiyorlar. Hatta bu yapıyı kurup insanları her an gözetlendiklerine, gö-zetlenebileceklerine inandırırsanız, artık o kuleye gözetleyen kişiyi koymanıza gerek bile kalmaz, diyor Foucault; çünkü insanlar gözetleniyormuş gibi davranmak zorunda kalacaklardır, kendi kendilerini sınırlandırmaya başlayacaklardır. Bu anlamda da iktidarı kendi içlerine kaydedeceklerdir, iktidarın hem nesnesi hem de öznesi olacaklardır. Aslında bu bir metafor, bu ideal hapishane hiçbir zaman inşa edilmemiştir. Bunu gerçekleştirmek için kurulmuş, Foucault'nun da gezip gördüğü, belli birtakım binalar var elbette.
B.S.: Bizdeki F tipleri gibi yani?

GÖRÜNÜLEBİLİRLİK ALANI.
F.K.: Bizim F tiplerinde de buna çok benzer bir şey yapılmaya çalışılıyor. Bu bizim koğuş sistemimizin tam tersi olan bir şey. Koğuş görünülebilirli-ği olan bir yer değil, daha çok saklanabilecek bir yer, içinde kendi kurallarını uyguluyor cezalarını görenler. Dolayısıyla da bir görünülebilirlik alanı içinde değiller. Bu neyin metaforu, diyor Foucault Panopticon için, bu bir toplum metaforudur. Yani Panopticon'un kendisi bir bina olarak gerçekleş-mese bile, o gözetleme ve gözetlenen insanın kendi kendisini sınırlandırması adını verebileceğimiz
süreç Batı toplumunda bir noktaya kadar gerçekleşti. Panopticon Batı'ya yayıldı, Batı bir Panopticon toplumuna dönüştürüldü. Bu dönüşümün yolu da özneleştirmeden geçiyor. Ben şu örneği veririm, hapishaneyi ele alalım: Hapishaneye kapattığımız birtakım insanlar var, bu hapishanenin birinci işlevi. İkinci işlevi kapatmadıklarımıza gözdağı vermek, "Bak sen de yaparsan seni de kapatırız!" Ama dışarıda olup da, suç teşkil eden birtakım davranışları yapmayan insanlar da, fark edilmediği takdirde bunları yapabilirler. Kırmızı ışıkta gündüz gözüyle duruyoruz, ama bir sürü insan gece, ortada polis olmadığını bildiği zaman kırmızı ışıkta geçip gidiyor. Çünkü gözetlenmediğini, yakalanmayacağını, adli bir sürece girmeyeceğini düşünüyor. Dolayısıyla o suç diye tanımlanan, belki de cezaevine konmayı gerektiren davranışı o türden bir sürece maruz kalmamak için yapmayan insan, fark edilmeyeceğini bildiği zaman yapabilir.
Peki, o zaman üçüncü bir teknik daha gerekiyor. O teknik de biraz daha ileriye gitmek ve Foucault'nun esas kafayı taktığı başka bir mekanizmayı devreye sokmak. Şimdi şöyle bir örnek vereceğim: Diyelim ki, bir toplum var elimizde, bu toplumda suç olarak görülen bazı davranışlar aynı zamanda bir davranış bozukluğu, bir akıl hastalığı olarak tanımlansın. O davranış biçimlerini gösteren insanlar, cezalandırılmak yerine cezalandırılma denilen şeyin gerçekleştiği mekâna benzer, ama aslında tedavi etmeye yönelik bir kuruma kapatılsınlar. Yani bunlara bir tür akıl hastası densin. Denilebilir ki, bunun ne farkı var? Bunun farkı şu; eğer siz bir toplumu, o toplumun çoğunluğunu belli birtakım davranış biçiminin hastalık olduğuna ve tedavi gerektirdiğine inandırabilir s eniz eğer, o zaman o insanlar o davranış biçiminden sırf kendilerini hasta olarak görmek, kendilerine bu hastalığı yakıştırmak istemediklerinden, bu davranış biçiminden kendiliklerinden feragat edebilirler. Bunu yapmanın en iyi yöntemi de o davranış biçiminin bir hastalık olduğunu bilimsel bir tespit olarak söylemek ve insanları buna inandırmak.
Tabii ki oraya kapatılan insan, rejime muhalif olan insan buna inanmayabilir, ama onu zaten oraya kapattınız artık; önemli olan oraya kapatılmamış insanların bunun bir hastalık olduğuna inandırılması ve bu insanların, kendilerini hasta olarak görmek istemeyecekleri için, bu davranış biçiminden kendi istekleri ile, yani gönüllü olarak vazgeçmeleri. Başka türlü bunu açıklamak mümkün değil bence. Yani hapishane dururken bunun üzerine bir akıl hastanesi kurup, bu akıl hastanesinde bazı koğuşları özellikle rejime muhalif olanların tedavisine ayırmak, bunu bir literatür haline getirmek, yazmak çizmek, vesaire... Peki ne oluyor o zaman? Bence Foucault kendisi bunu hiçbir zaman böyle söylemedi, ama ben böyle yorumluyorum: Foucault'nun Batı toplumunun Panopticon bir toplum olduğunu söylemesi, Batı'da yaşayan insanların tıpkı Panopticon örneğinde olduğu gibi kendilerine uygulanmak istenen iktidarı kendi içlerine kaydetmeleri ve istenmeyen, arzu edilmeyen davranış biçimlerini, şu veya bu nedenle, sakıncalı, hastalıklı, patolojik olarak görmeleri ve onlardan kendi rızalarıyla vazgeçip kendi kendilerini sınırlandırmaları. Bunu gerçekleştirdiğinizde en ekonomik iktidar mekanizmasını da kurmuş oluyorsunuz, çünkü buna inanmış ve kendisine o hastalığı yakıştırmayan insanlar sınırlamayı kendiliklerinden getirdiklerinde bunun için hiçbir para harcamanıza gerek yok.
Dolayısıyla bu son derece ekonomik ve etkili bir iktidar mekanizmasıdır. Foucault'nun da söylediği şey tam bu, bunu açıkça söylemese bile.
B.S.: Bugün, gündelik hayatımızdan bir şeye bağlayalım istersen. Son zamanlarda basının çok durduğu şey, aile içi şiddet. Aile içi şiddet ev denilen mekânda oluyor ve ev denilen mekân bugüne kadar, en azından Türkiye'de, Panopticon'a kapalı bir yer, yani burası özel hayatım.
F.K.: Mahrem.


İKTİDAR KAVRAMINA KATKI
B.S.: İçeriye bakamazsın, içeriden gelen gürültüleri de duymazdan gelmelisin. Fakat son zamanlarda ne oldu, aile içi şiddet: Kocalar karılarını dövüyor, anneler-babalar çocuklarını dövüyorlar, işkence ediyorlar... Bunları giderek biz suç ve kötü davranış, hatta ruhsal bozukluk olarak lanse etmeye başladığımız sürece Panopticon evin içine de girmiş oluyor. Şimdi bunun iyi ve kötü yanları var. İyi yanı, kadına karşı şiddeti tabii ki belli bir şekilde denetim altında tutacak. Ama öte yandan, iktidar mekanizmalarını evin içine sokmuş olacak. Yani ben artık evimde de gözetleniyorum, bir şeyi yapmamam gerektiği için değil, gözetlenebiliyor olacağım için, başkasının şikâyeti ile yakalanabilir ve zapturapt altına alınabilir, hatta akıl hastası muamelesi görebileceğim için; yapmadığım sürece, ben aslında şiddeti topluca yok etmiş olmuyorum, şiddeti iktidarın denetimine vermiş oluyorum yalnızca.
Dolayısıyla gündelik hayatımıza işleyen bir şey bu. Şimdi iktidar dedik. Foucault denince akla gelen ilk kavramlardan birisi iktidar. Foucault ortaya çıkalı beri, en azından biz Marksistler açısından söylüyorum, iktidar kelimesini rahat kullanamaz olduk. Eskiden ne güzel -özgürlükçü Marksist ve anarşistler olarak tabii ki-, "İktidar kötü bir şeydir" der, her şeyi iktidara yıkardık ve "Şu iktidar yıkılsa
ne rahat ederdik" derdik. Foucault, 70'lerden sonra yavaş yavaş bu ezberimizi bozdu, şimdi rahat rahat iktidara küfür edemez olduk. İktidar artık şuradaki adamlar olmaktan çıktı. Peki Foucault bunu nasıl becerdi, ve bunun bizim bugünkü muhalif, başkaldırıcı pratiklerimiz açısından nasıl bir anlamı var? Niye iktidar aslında o iktidar değil?
F.K.: Bunun ontolojik bir temeli var Foucault'nun bakışında. Foucault geleneksel iktidar teorisine bakarken bir ontolojik hata yapıldığını söylüyor. Belki bir döneme kadar bunun ontolojik bir hata değil de bir tür ontolojik gerçekçilik olduğunu söylüyor, ama belli bir noktadan itibaren o iktidar ontolojisini mevcut iktidar ilişkilerini kavramsal-laştırmak için yetersiz, hatta yanlış buluyor. Klasik anlamda iktidar teorisi iktidarı tek tek herkesin sahip olduğu, alınıp verilebilen, uygulanmadığı zaman da bir şekilde bir kenarda duran bir şey olarak görüyor. Klasik teori bu ontolojik ön kabul üzerinde temellenmiş bir teori. Foucault ise bir nominalist, tözlere inanan birisi değil, diyor ki: İktidar bir ilişkiler ağıdır. Belli birtakım güç ilişkilerinin uygulandığı 'strateji'lerdir.
Dolayısıyla iktidar sadece uygulandığında var olan bir şeydir, bir ilişkidir, diyor. Bu ilişki, iki kişi veya bir grup, iki grup arasında uygulanan bir ilişki değil, iki tane eylem kümesi arasında olan bir ilişkidir. Ve bu eylem kümelerinin, karşılıklı olarak birbirlerini yapılandırma ilişkisidir. Ya da bunlar bir stratejik ilişki içindedirler, sürekli birbirlerini yapılandırırlar, tehdit ederler, birbirlerini tahakküm altına almaya çalışırlar, güçlendirirler, gerektiği zaman zayıf düşürürler; bu ve benzeri birçok ilişki içindedirler. Foucault'nun iktidar dediği şey tam da budur. Bunun, 18. yüzyıldan itibaren, Batı'da hâkim olan ilişkilerin açıklanmasını en sağlıklı biçimde açıklayacak model olduğunu söylüyor. İktidar, Foucault'ya göre kimsenin sahip olmadığı bir şey olduğu için, "Şu, iktidarı elinde bulunduruyor" diyemiyoruz. İktidar tabandan yukarıya doğru, kılcal damarlar şeklinde örgütienmiş olan, içinde sürekli yer değiştirmeler, taktik değişiklikler, sürekli yeni birtakım gerilimler, çelişkiler, çatışmalar barındıran, tahakküm altına alan, son derece dinamik bir ilişkiler ağı. Bu ilişkiler ağının aldığı bazı kristalleşme biçimleri var, devlet bunlardan bir tanesi, sınıf da öyle. Örneğin, bir eğitim kurumunda bir eğitim kadrosunun, kurulun, heyetin de iktidarın kristalleşme biçiminden birisi olduğunu söylemek mümkün elbette.
Bunlar sadece kristalleşme biçimleri, yerini daima başka biçimlere bırakabilecek olan biçimler. Dolayısıyla o kurumlar değil, o kurumlarda kristal-leşmiş olan iktidar ilişkileridir önemli olan, bu kurumların kişiliğini değiştirmek, kimliğini, oradaki insanları değiştirmek oradaki iktidarın ortadan kaldırılması ve iktidardan kurtulunması anlamına gelmez. Tam da bu sebeple Foucault diyor ki, klasik devrim kavramı aslında bugün mevcut olan iktidar ilişkilerinin değiştirilmesi için kullanılabilecek bir kavram değildir.
Siz devleti, devletin bazı kurumlarını, bazı politikalarını değiştirseniz bile iktidarın kendisine çok radikal bir müdahalede bulunmuş olmazsınız. Önemli olan iktidar ilişkilerinin doğasını veya stratejisini değiştirmek. Yoksa o iktidar ilişkilerinin kristalize olmuş biçimlerinin içeriğini değiştirmek değil.

İKTİDAR İLİŞKİLER AĞIDIR!
B.S.: Yani bu şu demek oldu o zaman: Var olan devlet yapısını değiştirmek, hükümeti devirmek, anayasayı değiştirmek bize yetmiyor, biz ders verdiğimiz sınıftaki ilişkiyi saklı tuttuğumuz sürece; "Ben buradayım, konuşuyorum, siz de dinlemek zorundasınız", "Hakikat burada, algılayacak olanlar orada" ilişkilerini kurduğumuz sürece, istediğimiz kadar anayasa değiştirelim, meclis değiştirelim, aslında bir şey değiştirmiş oluyoruz, ama tahakküm ilişkilerini değiştirmiş olmuyoruz.
F.K.: Daha doğrusu iktidar sadece biçim değiştiriyor, ama tahakküm ile iktidarı ayırmak çok önemli söz konusu Foucault olunca.
B.S.: Ben de bunu arıyordum.
F.K.: Nedir aradaki fark? Foucault'ya göre içinde bulunduğumuz ilişkilerin belki de tamamına yakını iktidar ilişkileri. Tam da burada Focault iktidar ilişkilerini zorunlu olarak kötü bir şey diye tanımlamaz. Her ilişki iktidar ilişkisidir demek, her iktidar ilişkisi kötüdür demek anlamına gelmiyor. İktidar, tarafların, iki tane eylem kümesinin, karşılıklı olarak birbirlerini yönlendirmesi, yapılandırması anlamına geliyor. Diyelim ki ben bir çömlek ustasıyım ve yanımda bir tane de çırağım var.
Çırağa çömleğin nasıl yapılacağını gösteriyorum. Çömlek yapmanın bir sürü yöntemi var, ama benim bildiğim bir tane yöntem var ve bu yöntemi çırağıma öğretmek suretiyle onun önünde açık olan çok zengin bir eylem alanını sınırlandırıyorum. Diyorum ki: "Şöyle tutacaksın, böyle bastıracaksın ve bu kadar süre bunu yapacaksın" ve ortaya o çömlek çıkacak...
'Köle ile efendi arasındaki ilişki, bir iktidar ilişkisidir'..

Ferda Keskin: Evet. Bu ne zaman kötü oluyor, tahakküme dönüştüğü zaman. Yani iktidar ilişkisine giren taraflardan biri, ötekinin önündeki eylem alanını aşırı derecede daralttığı ve kendisinin dikte ettiği eylemlerin dışındaki eylemlere izin vermediği sürece. Bir öğrenci bana gelip de, "Siz şu mantık problemini şöyle çözdünüz, ama böyle de bir çözüm yöntemi var" dediğinde, ben kabul ediyorsam, benim o öğrenciye mantık yordamlarını, yöntemlerini öğretmemin tahakkümle bir alakası yok. Ama ben başka bir insanın önündeki eylem alanını tek taraflı olarak manipü-le etmeye başladığım ve benim istediğimin dışında davranmasına izin vermediğim sürece, bunu ne kadar yoğunlaştırırsam aramızdaki iktidar ilişkisi o kadar tahakküme dönüşüyor.
Bülent Somay: Ama tersini yaparsam, örneğin karıma kendi 'doğrularımı' cinslerarası hiyerarşiyi kullanarak kabul ettirmeye çalışırsam...
* * *F.K.: Cinslerarası hiyerarşi ve fiziki avantajların, eğer karın senden kuvvetli değilse...
B.S.: Kuvvetli olsa bile o, bana vurmayı hayal edemiyorsa eğer...
F.K.: Evet tabii ki...
B.S.: Maalesef, Panopticon'dan hareketle buraya da geliyoruz. Onun gücü yetecek olsa bile, erkek dünyasına kendini fazla adapte etmişse, durumu içselleş-tirmişse, ona karşı çıkmak aklına bile gelmeyebilir. Bu bir tahakküm ilişkisidir.
F.K.: Evet. Tahakkümün dereceleri var. Fouca-ult'nun verdiği bir örnekten yola çıkarak, belki biraz da abartarak şunu söylemek mümkün: "Bir köle ile efendi arasındaki ilişki bir iktidar ilişkisidir. Nereye kadar? Köle intihar edebildiği sürece, yani efendinin kendisinden yapmasını istediği şeyleri yapmamanın, ondan kaçmanın bir yöntemi olarak, hâlâ bir eylem alanı yaratabildiği sürece, bu iktidar ilişkisi mutlak tahakküme çok yaklaşmış da olsa hâlâ iktidar ilişkisi. Eğer bu alanın tümü insanın elinden alınırsa, bu iktidar ilişkisinde mutlak tahakkümden bahsedebiliriz. Mesela, bu insanı kendisini öldüremeyecek kadar manipüle ediyorsam, vermişsem ilacı mesela... Bunun en güzel örneğini, ben derste, son yıllarda gördüğüm bir filmden hareketle anlatıyorum. Biraz vurucu bir örnek bu, Clint Eastwood'un A Million Dolar Baby isimli filmi.
O filmden bir sahneyi hatırlayalım: Kız felç olduktan, yani yapabilecek bir şeyi kalmadıktan sonra Clint Eastwood'a, "Öldür beni!" diyor. Clint Eastwood da öldürmek istemiyor. Kızı yaşamaya zorluyorlar, kızın önünde de bir tane seçenek kalıyor: Dilini ısırıp, kan kaybından ölmek. Bunu yapabildiği sürece, hastanedeki görevlilerin, ailesinin onun üzerinde kurduğu bir tahakküm ilişkisi tam anlamıyla mümkün olmuyor. Ama bir daha bunu yaparak kendini öldürmeye teşebbüs etmemesi için önlem alındığında artık mutlak tahakküm ilişkisi kurulmuş oluyor.
Kızın önüne de tek bir seçenek koyuyorlar, o da yaşamak, istemediği gibi yaşamak. Bu bir tahakküm, ama dilini ısırabildiği sürece o mutlak tahakküm değildir, tahakküme doğru giden bir iktidar ilişkisidir. Bu anlamda çok vurucu bir örnek olduğunu düşünüyorum. Allahtan Clint Eastwood kızı öldürüyor da...
B.S.: Hepimiz kurtuluyoruz.


ANARŞİZMİN SAĞA SAVRULDUĞU YERLER
F.K.: Onun da başka bir anlamı var benim için. Anarşizm dedin ya, anarşizm çoğu zaman sol bir siyasi görüş olarak düşünülür. Halbuki anarşizmin bir de sağ versiyonu vardır. Anarşizmi ben sadece kurumlara karşı çıkmak olarak değil, aynı zamanda bir tür nihilizm olarak da anlıyorum. Yani ahlak ve ahlaki kurumların değillenmesi anlamında da anlıyorum. Gerek bu filmde, gerekse de Mystic River'da olsun, Clint Eastwood'un yaptığı şey benim gördüğüm, Klasik Batı Ahlakı'nın değerlerini bütünüyle, hiçbir ka-tarsise yer bırakmayacak şekilde değillemesi, onları nihilize etmesi, hiçlemesi; ve bunu da tamamen hayatta kalma, yaşamaya devam etme ve buna benzer ilkel içgüdülerle ilişkilendirerek yapıyor olması.
Tamamen muhafazakâr bir perspektif bu, ama bu muhafazakâr perspektif içinde muhafaza edilen şey ahlakın değerleri değil. O bence çok ciddi bir anarşist. Bunu birkaç kişiye söyledim, anlamadılar, "anarşistin sağı mı olur!" diye. Halbuki bunun bir de teorisi var, Nozick'in teorisi mesela. Devleti sıfıra indirir-sen kurumsal olarak anarşizme varırsın, ama bunu, bizim, "ofsaytı kaldıracağım" diyen parti başkanı gibi yaparsan da bir anarşizm. Devleti sıfıra indirirsen kurumlar olmadığında bir anarşizm, özel sektör üzerinden kurgulanan bir anarşizm de var, devletin müdahalesinin olmadığı. Bundan daha da vurucu olan versiyon -devleti ve ekonomiyi bırakalım-, değerlerle ilgili olan kısım. Bu bir anarşist tavırdır, ama sağ tarafta kurgulanan.
B.S.: İstersen burada Foucault'nun Marksizm'le olan ilişkisini netleştirmeye çalışalım. Mesela çok genel anlamda Foucault'ya Marksist diyebilir miyiz?

MARKSİZM VE FOUCAULT.
F.K.: Ama çok genel anlamda Marksist'i tanımlamamız lazım. Tarihsel maddecilik, Marksizm'i tanımlayan bir şeyse Foucault bir Marksist değil. Tarihsel maddeciliği de, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı'nın önsözünde tanımlandığı biçimiyle düşünüyorum. Yani 'üstyapı'-'altyapı' ayrımı, 'üstya-pı'nın ideolojik, kültürel bir bütün olması ve bunun 'altyapı'daki üretim biçimi tarafından belirlenen bir şey olması.
Siyaset üstyapıya girdiği için, son kertede, Althus-ser bile bunu böyle okuyordu, belirleyici olan ekonomi. Ama Foucault'ya batağımız zaman, evet kapitalizm olmasaydı modern iktidar ilişkileri olmazdı, ama bu ilişkiler de aynı anda kapitalizmi değiştirdi, yepyeni taleplerle ortaya çıkmasına neden oldu. Dolayısıyla aralarında dairesel ve dinamik bir ilişki var, o kadar iç içe geçmiş şeyler, pratikler veya süreçler ki bunlar, böyle bir ayrım yapmak mümkün değil. Bu anlamda evet. Lakin Foucault'ya neden Marx'tan bahsetmediğini soruyorlar, O da, "Bir insan sürekli bahsettiği bir şeye gönderme yapmaz" diyor. Yani sürekli bahsediyorum ben, diyor.
B.S.: Şimdi soruyu biraz değiştirerek sorabilirim: Marx sermaye için, geçmiş, birikmiş, maddileşmiş emektir, der. Ama bu yetmez. Sermaye geçmiş, birikmiş, maddileşmiş emeğin, canlı emek üzerinde tahakküm kuran biçimidir. Marx bunu dediği anda Foucault'cu olmuyor mu aslında? Çünkü 'altyapı' dediğimiz, ekonomik temel dediğimiz yeri, aslında bir tahakküm ilişkisi ile tanımlıyor, sadece ekonomi ile tanımlamıyor. Dolayısıyla, sermaye; geçmiş, birikmiş, maddileşmiş emektir deseydi sadece, bu tam bir ekonomik ilişki olurdu.
Ekonomik temelleri var; bu da, siyasi, ideolojik vesaire gibi her türlü 'üstyapısal' şeyleri belirler, derdi. Ama Marx bununla yetinmiyor. Ekonomik bir ilişkidir, ama bu bir ekonomik tahakküm ilişkisidir, diyor. Burada Marx'in dediği ile, Foucault'nun dediği arasında bir uçurum kalıyor mu?
F.K.: Hayır, o anlamda elbette kalmıyor. Yani geçmişte birikmiş sermayenin veya servetin, o servete sahip olmayanların emeği üzerinde tahakküme dönüşmesi, o emeği onlardan çekip çıkartması ve bunu yaparken önlerine başka bir seçenek koymaması aslında daha önce bahsettiğimiz gibi, iktidar ilişkisinin tahakküme dönüşmesidir. Şöyle bir analoji de kurabiliriz: Bu anlamda Foucault'nun yaptığı eleştiriyi, Frankfurt Okulu'nun 'İçkin Eleştiri' adını verdiğimiz eleştirisiyle ilişkilendirmek mümkün.
Kapitalizmin ilk yeşerdiği zamanlardaki iddia nedir, ideal veya meşrulaştırma zemini nedir? Artık herkesin eşit ve özgür olduğu fikridir. Eşitlik ve özgürlük ideali. Hangi anlamda özgür: Herkes kendi emeğinin sahibi, ve kendi emeğini pazarda serbestçe satma özgürlüğüne sahip. Öte yandan eşdeğer emeklerin karşılığı da eşdeğerde olacak; aynı işi yapan insanlar, aynı sürede, aynı şekilde yapan insanlar aynı ücretle ödüllendirilecekler. Klasik ekonomi politiğin birtakım kurallarına göre o emeğin değeri saptanacak ve o değer verilecek. Ama Marcuse, bu soyut özgürlük ve eşitlik kısa bir süre içinde somut bir eşitsizlik ve esarete dönüşmüştür diyor. Çünkü bu ilişkiye giren insanlar arasında bir kısmı üretim araçlarının mülkiyetine sahip, bir kısmı değil.
Dolayısıyla istediği kadar kendini eşit ve özgür hissetsin, pazara emeği ile giren, emeğini satmak zorunda olan insan aslında ne özgürdür ne de diğerleriyle eşittir. Bu anlamda da neredeyse tahakküm altındadır ve seçenek yoktur önünde. Emeğini satmak zorunda ve satarken de fiyatını kendisi belirlemiyor, bu fiyatı belirleyen bir mekanizma var.
B.S.: Bu fiyatı üretim araçlarına sahip olanlar manipüle etme hakkına sahip, ben değilim yani.
F.K.: Marx'in kendi formülasyonunu kullanırsak eğer, klasik ekonomi politiğin belirleme ilkesi kabaca şudur: Bir işgünü içinde harcanan emeğin tekrar üretilebilmesi için gerekli olan değer miktarı. O da hayatta kalmadır, yani daily sustenance İngilizcesi ile, yani gündelik olarak insanın tekrar aynı emeği sarf edebilmesi için ihtiyacı olan şeyleri almasına yetecek kadar değerle ödüllendirilmesidir. Dolayısıyla burada bir 'artık değer' sürekli olarak diğer taraftan temellük edildiği için daha fazlasını alabilmesi, gündelik hayatta kalabilmek için gerekli olan değerin üstünde bir değeri elde edip de onu biriktirebilmesi mümkün değil. Bu tabii o dönemin kapitalizmine tekabül eden, onu tarifeden bir şey.
B.S.: Yani Marx'in Foucault'cu bir okuması mümkün diyebiliyoruz.
F.K.: Gayet mümkün tabii ki.
B.S.: Bu da, Marx'in eleştirel niteliğinden bir şey kaybettirmiyor, yani Marx'i birdenbire üniversitelerde rahat rahat okutulabilecek, yumuşak başlı bir adam haline getirmiyor. Foucault'cu okuması ile tam tersine radikalleştiriyor. Çünkü Marx'in bize anlattığı şeyin içinde ekonomik olanın yanı sıra esas olan tahakküm ilişkisini öne çıkartıyor.
Tahakküm ilişkisini öne çıkartıyor ki, bu da bize politik davranmak için daha fazla müşevvik oluyor. Halbuki salt ekonomiye çektiğimiz sürece, üniversitelerde rahat rahat okutulabilecek, "Bakın böyle de bir teori var" haline getiriyordu. Foucault, Marx'i uysal biri haline getirmiyor.
F.K.: Hayır, tam tersine. Hatta Foucault, ekonomik sömürü ile tahakküm denilen şeyin yakın ilişki içinde olduğunu, ama sömürünün ne olduğunu anlamak için Marx'a kadar beklemek zorunda kaldığımızı söyler. Dolayısıyla kendisinin getirdiği bu teori veya analiz, bir şekilde, işin ekonomik tarafını da iptal eden bir şey değil. Yani ekonomik alan içinde, artık değerin temellük edilmesi sonucunda ortaya çıkan durum örneğin, bu da ciddi bir tahakküm biçimi. Ve bunu kabul ediyor Foucault, yani Marx'in okumasını kabul ediyor. Ek olarak, senin dediğin gibi, bunu bir tahakküm ilişkisi şeklinde okuduğumuz zaman, ekonomiyle politika orada bir araya gelmiş oluyor.
B.S.: O zaman bu bağlamda Foucault'cu bir devrimcilik mümkün mü?

FOUCAULT'CU DEVRİMCİLİK
F.K.: Devrim kavramının içeriğini değiştirmek suretiyle, bence, Foucault'cu bir devrimcilik mümkün. Yani, öncelikli olarak tahakküm biçimlerine karşı çıkmak. Geçmişte de farklı tahakküm biçimleri vardı diyor Foucault'nun kendisi de zaten; dinsel tahakküm, etnik tahakküm, cinsel tahakküm vesaire.
Foucault bunu söylerken Avrupa'nın durumu farklı şimdikinden, biraz daha iyimser olunduğu bir dönem. Belli birtakım tahakküm biçimlerinin ortadan kaktığına dair olan iyimserlikten bahsediyorum. Halbuki ardından meydana gelen gelişmeler bunun çok da böyle olmadığını gösterdi, Balkanlar gibi...
B.S.: Etnik ve dinsel sanki geri döndü.
F.K.: Milliyetçilikler, mikro milliyetçilikler şeklinde geri döndü, daha etnik renkleri olan milliyetçilikler şeklinde. Ama onları geride bırakmış olsaydık bile yine de bir tahakküm biçimi hâlâ geçerliliğini sürdürüyor olacaktı. O da insan öznelliği üzerinde kurulan tahakküm, yani insanın kendi davranış biçimlerini kendi zihninde bu veya şu öznel deneyim şeklinde kavramsallaştırmasını sağlayan ve buna zorlayan bir tahakküm biçimi.
Bilimsel bir hakikat, doğruluk rejimi üzerinden, insanların kendi kendilerine belli birtakım söylemler üzerinden bakmalarını, kendilerini bu şekilde kav-ramsallaştırmalarını ve bu kavramsallaştırma içinde normatif olarak kötü, arzu edilmez, zararlı, suça eğilimli, sapık vb görülen birtakım deneyim biçimlerinden kendi rızaları ile vazgeçmelerini, kendi kendilerini engellemelerini sağlamak şeklindeki bir tahakküm. Buna karşı çıktığımız sürece devrimcilikten bahsetmek mümkün. Ama buna karşı çıkmak da, Foucault'nun kendi terimleri ile, hakikat rejimlerine karşı çıkmayı gerektiriyor.
Bu mücadele sadece kurumlara karşı değil, o kurumlarda geçerlilikte olan, onları meşrulaştıran ve içlerini dolduran söylemlerin hakikati söylüyor olma iddialarına karşı verilebilecek, devrimci mücadeledir.

Seçilmiş Kaynakça
- Entelektüelin Siyasi İşlevi/Seçme Yazılar I, Michel Foucault, çev.: Işık Ergüden-Osman Akınhay-Ferda Keskin, Ayrıntı Yayınları, 2005
- Özne ve İktidar/Seçme Yazılar II, Michel Foucault, çev.: Işık Ergüden-Osman Akınhay, Ayrıntı Yayınları, 2005
- Büyük Kapatılma/Seçme Yazılar III, Michel Foucault, çev.: Işık Ergüden-Ferda Keskin, Ayrıntı Yayınları, 2005
- İktidarın Gözü/Seçme Yazılar IV, Michel Foucault, çev.: Işık Ergüden, Ayrıntı Yayınları, 2003
- Felsefe Sahnesi/Seçme Yazılar V, Michel Foucault, çev.: Işık Ergüden, 2004
- Sonsuza Giden Dil/Seçme Yazılar VI, Michel Foucault, çev.: Işık Ergüden, Ayrıntı Yayınları, 2006
- Cinselliğin Tarihi, Michel Foucault, çev.: Hülya Uğur Tanrıöver, Ayrıntı Yayınları, 2003
- Doğruyu Söylemek, Michel Foucault çev.: Kerem Eksen, Ayrıntı Yayınları, 2005
- Foucault'nun Özgürlük Serüveni-Bir Düşünce Etiğine Doğru, James W. Bernauer, çev.: İsmail Türkmen, Ayrıntı Yayınları, 2005
- Yaşama Sanatı Felsefesi - Platon'dan Foucault'ya Sok-ratik Düşünümler, Alexander Nehamas, çev.: Cem Soy-demir, Ayrıntı

alıntı: felsefe ekibi



Amaç-Sonuç Cümleleri

Eylemin hangi amaca bağlı olarak gerçekleştiği vurgulanır. Bu tür cümlelerde de "için, diye, üzere" gibi edatlardan yararlanılır. Öznenin işi, hareketi gerçekleştirme amacı ve sonucu cümle içinde verilir. Bu tür cümleler de ise iki yargının bir tanesi işin yapılma amacını anlatır ki.; yargılardan bir tanesi hâlâ yapılmamıştır. Amaç-Sonuç Cümlelerine Örnekler - Borçlarından kurtulmak için ev  » Devamini Oku

Sebep - Sonuç İlişkili Cümleler

Sebep - Sonuç İlişkili Cümleler : Bir cümlede ifade edilen yargılardan birinin sebep, diğerinin sonuç olabilecek biçimde kullanılmasıyla ortaya çıkan cümleler, sebep sonuç anlamı taşır. Bir cümlede sebep sonuç ilişkisi genellikle "için, ile, den dolayı, den ötürü" ilgeçleriyle kurulabileceği gibi "den / dan" eki ya da kimi bağlaç ve sözcüklerle de kurulabilir. Böyle cümlelerde "sebep" bildiren kı  » Devamini Oku

Neden-Sonuç Cümleleri

Bir cümlede ifade edilen yargılardan birinin neden, diğerinin sonuç olabilecek biçimde kullanılmasıyla ortaya çıkan cümleler, neden sonuç anlamı taşır. Bir cümlede neden sonuç ilişkisi genellikle "için, ile, den dolayı, den ötürü" ilgeçleriyle kurulabileceği gibi "den / dan" eki ya da kimi bağlaç ve sözcüklerle de kurulabilir. Böyle cümlelerde "neden" bildiren kısım başta ya da sonda olabilir.   » Devamini Oku

Söyleşi

Bir yazarın, kişisel görüş ve düşüncelerini fazla derinleştirmeden, muhatabıyla konuşuyormuş hissini verecek bir üslûpla makale plânında yazdığı fikir yazısına sohbet (söyleşi) denir. Sohbet, makaleden üslûp yönüyle ayrılır. çoğunlukla, günlük konuların işlendiği sohbet yazılarında senli benli bir anlatım yolu seçilir, hatıralardan, halk fıkralarından, nüktelerden, özlü sözlerden yararlanılır.   » Devamini Oku

Dil - Kültür - Edebiyat İlişkisi

Dil, edebiyatın temel taşı olduğu gibi kültürün de taşıyıcısıdır.Bir milletin yarattığı edebiyat, o milletin kültür birikiminin bir yansımasıdır. Dil olmadan ne kültür ne de edebiyat olur. Bu üç öğe birbirini tamamlar. Kültür, bir toplumun tarihi gelişme süreci içinde meydana getirdigi maddi ve manevi degerlerin bütününü ifade eder.Bir dil sanatı olan edebiyat da kültürün içinde yer alır.   » Devamini Oku

Divan-ı Hümayun Görevleri / İşlevi

Divân-ı Hümâyun devlete ait siyasî idarî malî ve zamanla askerî işlerin görüşüldüğü incelenerek karara bağlandığı devletin en yüksek mercidir. Divân-ı Hümâyunda yetkiler şu şekilde temsil edilmektedir: 1. Vezir-i âzamın padişahın vekili olarak devletin egemenlik hakkını, 2. Kadıasker yargıyı, 3. Defterdarların maliyeyi, 4. Nişancının ise örfî hukuku temsil ettiğini görmekteyiz. Yine yür  » Devamini Oku

Düşünce Yazısı

Düşüncenin açıklanıp geliştirildiği düz yazılara düşünce yazıları denir. Düşünce yazılarında öznel cümlelere yer verilir. Okura birşeyler sezdirmek için yazılmıştır. Herhangi bir olay çerçevesinde gerçekleşmemiştir.Düşünce Yazısı NedirToplumu, bilimsel, siyasal, sanatsal ya da sosyal bir konu üzerinde düşündürmeyi, tartıştırmayı, bu yolla gerçeklere ulaştırmayı, heber vermeyi amaçlayan yazı türler  » Devamini Oku

Servet-i Fünun

Edebiyat-ı Cedide Nedir ? (Servet-i Fünun) : Edebiyat-ı Cedide 1896’da Servet-i Fünun dergisini çıkaran şair ve yazarların meydana getirdiği canlı bir akımdır. İmparatorluğun baskıları sonucu dağılan bu şair ve yazarlar ayrı ayrı bağlı bulundukları fikirleri yaymaya devam etmişlerdir. Edebiyat-ı Cedide şairleri, yalnız aydınlara seslenmişler, (sanat için sanat) ilkesini benimsemişlerdir. Fra  » Devamini Oku

Mecaz-ı Mürsel

Mecaz-ı Mürsel (Ad Aktarması) : Benzetme amaç güdülmeden bir sözün ilgili olduğu başka bir söz yerine kullanılmasıdır. --- İşe alınman için dün şirketle görüştüm.(insan) --- Yarın sınıfı 9/H sınıfı yapacak.(öğrenci) --- Toplantıya milliyet gazetesinin güçlü kalemleri de geldi.(yazar) --- Nihatın golüyle tüm stat ayağa kalktı.(seyirci) --- O evine çok bağlı bir insandır.(ailesi) --- Bu olay  » Devamini Oku

Fecr-i Ati Şiiri ve Milli Edebiyat Şiirinin Benzerlikleri Farklılıkları

Benzerlikler: Milli edebiyat dönemi şairlerinin zaman zaman fecr i ati gibi modern şiirden faydalanmaları. Farklılıklar: SES VE AHENK Fecr-i Ati : Aruz ölçüsü ve sanatsal söyleyiş. Milli Edebiyat : Hece ölçüsü ve halk söyleyişi. TEMA Fecr-i Ati : Bireysel konular. Milli Edebiyat : Toplumsal ve milliyetçi konular. YAPI ÖZELLİKLERİ Fecr-i Ati : Temaya göre oluşturulan bir yapı.   » Devamini Oku

 
Yorumlardan Yazarları Sorumludur. Yorumunuz Site Yönetimi Uygun Görürse Yayınlanır..!!..
Gönderen Başlık

Resimleri

Sunumları

Henüz bu yazıya eklenmiş dosya (powerpoint,pdf,word) bulunmamaktadır.

Videoları

Henüz bu yazıya eklenmiş video bulunmamaktadır.
» Üstadlar Özel Bölümü
» Reklamlar
» Alt-Kültür Başlıklar

Çıkış yapmak istediğine emin misin?

Evet Vazgeç