Toplumdusmani.Net *
Yeni

Yazıyı Gönderen: BESTE
Gönderilme Tarihi: Thu, 12-Oct-2006
Okunma: 6752 kez
Yazı Boyutu: 30.91 KB

Julius Cesar

JULIUS CÆSAR


SHAKESPEARE’İN JÜL SEZARI HAKKINDA



William Shakespeare’le Yunanlı Tarihçi Plutarch’ın (Plutarch Miladdan sonra (46-120) Yunanlı Filozof ve tarihçi. Bir müddet Romada bulunmuş, birçok eser yazmıştır. Paralel Lives: Mütevazi Hayatlar) adı çok zaman beraber anılır. Hele Jül Sezar gibi Roma tarihinin en önemli simalarının sahneye çıktığı bir trajedide şüphesiz Stratford’lu Şaire Sir Thomas North’un (Sir Thomas North: [1535?-1601] Plutarch’ı İngilizceye tercüme eden zat.) İngilizceye çevirdiği Plutarch’ın “Paralel Hayatlar”ı (Hayatlar: Paralel Lives) tek mehaz olmuştur.

Plutarch’ın Roma ve Yunan büyüklerini mukayese eden eserinde karakterler o kadar iyi çizilmiştir ki, Shakespeare gibi usta bir tiyatrocu için bundan kıymetli bir kaynak tasavvur edilemez. Birçok pedagojik eserleriyle de meşhur olan Plutarch, eserinde ismi geçen Yunanlı ve Romalı meşhur adamların karakterlerini keskin hatlar ve veciz ifadelerle meydana çıkarmıştır: meselâ Romalı Jül Sezar’ı Makedonyalı Büyük İskender’le, Yunanın Theseus’unu Roma’nın Romus ve Romulus’u ile karşılaştırarak, tezatları tam bir tiyatrocunun işine yarıyacak gibi meydana çıkarmıştır.

Fakat Shakespeare bilhassa bu eseri yazarken, Plutarc’ın çizdiği karakterlere ve karakterler hakkındaki hükümlerine saplanıp kalmamış, bütün eseri iyice okumuş, işine gelen malzemeyi birinin hayatında bulamayınca ötekinin hal tercümesinden alıp ona eklemiş, Brutusta aradığını Antonius’un hayatından, onun eksiğini Sezar’dan çıkarmış; bütün bunların üstüne Elizabeth devri İngilteresinin cem’iyet geleneklerini kaplamıştır.

Bir tiyatro muharririnin nasıl çalıştığını tetkik etmek, onun eserlerini satır satır tahlil edip, oyundaki şahısların birbirleriyle münasebetlerinde hakikate uygunluklariyle aykırılıklarını incelemek, bütün eserin beşerî taraflarını bulup çıkarmakla kabil olur. Ufak bir fikir verebilmek için biz de Plutarch’ın metniyle Shakespeare’in yarattığı karakterleri karşılaştıralım. Shakespeare, Brutus’la Cassius arasındaki karakter tezadını Plutarch’ta “Brutus’un Hayatı” bahsindeki şu tahlilde buluyor: “Brutus zulme karşı zulüm yolunu tutardı, halbuki Cassius zalimin şahsından nefret ederdi.” Lâkin Shakespeare’in Brutus’u çok dürüst bir adamdır. Bunu dördüncü perdede Cassius’la münakaşaları âdeta kavga haline geldiği zaman söylediği şu sözlerde görüyoruz. “Martı hatırlayın, hatırlayın Martın onbeşini; Büyük Jül’ün kanı adalet için dökülmedi miydi? Eğer adalet için olmasaydı, ona kıyan hangi sefil vücuduna dokunurdu?” Daha ikinci perdede, “Ah keşke onun vücuduna dokunmadan ruhunu ele geçirebilsek!” diyor. Sonra üçüncü perdede, “Romayı kasıp kavuran haksızlıklar Sezar’ın başına bu işi açtı.” gibi sözlerle Shakespeare Brutus’a kendi karakterini kendi sözleriyle çizdirirken, ölümünden sonra, Antonius’a da Brutus hakkında şunları söyletiyor: “Hepsinin içinde en asîl Romalı buydu; yalnız bundan başka bütün öteki fesatçılar yaptıklarını Büyük Sezara karşı bir garazlarından yaptılar. Yalnız o, dürüst bir cumhur düşüncesi e halkın müşterek menfaati gayesiyle onların arasına katılmıştı.” Diye onu düşmanlarının bile takdirine mahzar olmuş gösteriyor.

Tarih meraklıları onu belki hakikati tahrif etmiş diye muaheze ederler, fakat dram tekniği, tezatları meydana çıkarmakla oyundaki şahısları işlemek bakımından bunu icabettirir. Zaten Shakespeare’in en büyük marifeti otuzyedi eserindeki binlerce şahsın biribirinden tamamiyle başka karakterde işlenmiş olmasıdır. Shakespeare için tarih, hakikat ve her mânasiyle mevzu, ressamın tualinden başka hiçbir şey değildir, mevzu belki hiç ehemmiyeti olmıyan bir şeydir.

Plutarch’ın Sezar’ı Brutus’tan da Cassius’tan da, Antonius’tan da emin değildir. Bunların hepsi Sezar’ın aleyhine dönebilir. Hele Brutus’la Cassius, vaktiyle Pompeius’un tarafını tutup Sezara karşı silâha karşı bile sarılmıştı. Pompeius’un katilinden sonra Sezar ikisini de afvetmişti; fakat bu onun Brutus’a itimad etmesi demek değildi; hele Sezarın “Koruyucu Meleği” olması tamamiyle Shakespeare’in ona izafe ettiği bir vasıftır. Plutarch’a göre, “Brutus’un iyi tabiatiyle Antonius’un rahatına düşkünlüğü, Sezara bunları zararlı faaliyetlere geçmiyeceği kanaatini veriyordu.” Marcus Brutus’un hayatı bahsinde Plutarch şöyle diyor: “Artık Sezar ona pek itimad etmiyordu, kendi aleyhindeki faaliyetlerine dair dedikodular Sezar’a kadar geliyordu: Sezar onu büyük fikirlerinden, nüfuzundan, tarafdarlarından korkuyordu. Diğer taraftan iyi huyu, dürüst hali emniyet veriyordu.

Antonius’un hayatında da Plutarch’ın şu sözleri dikkate değer: “Antonius’la Dolabella’yı itham eden birine cevap olarak Sezar, “Puh, benim korktuğum adamlar kellesi, kulağı yerinde etli, canlı adamlar değil, benim çekindiğim adamlar şu soluk benizli sıska adamlardır.” Diye, daha sonra (buradaki kelime okunamıyor) karşı süikast terdibedip ölümüne sebebolan Cassius’la Brutus kasdedilmiştir.”

Plutarch’ın sözlerinden Shakespeare tam mânasiyle istifade etmiştir. Yalnız, tiyatroyu bozabilecek birtakım hakikatleri değiştirmek lüzumunu görmüştür. Eğer Sezar Brutus’la Antonius’tan da şüphe eder görünseydi, o zaman oyundaki şahısların karakterleri biribirine çok yakın olur, relief meydana çıkmazdı. Bunun için Sezarın, fikirlerini açıklayabileceği, kendine sırdaş edineceği, gamsız, gussasız, kinsiz, kaygısız, etli, canlı bir adam lâzım; bu ancak Antonius olabilirdi; zaten Sezar da böyle adamlardan korkmadığını söylememiş miydi? Shakespeare’e bu kadarı kâfi; üst tarafını tarihçi düşünsün. Fakat yalnız Antonius’a itimad etmesiyle de iş bitmiyor, Brutus’a da itimad lâzım; belki Sezar hakikaten Brutus’a itimad eder gibi görünüyordu; fakat bizim bu hakikati bilmemize ne lüzum var? O zaman Cassius’la Brutus arasında hiç fark kalmaz. Biraz evvel sıska adamlardan korktuğunu, öğrendiğimiz Sezar’ın bütün endişelerini büyük fikirlerinden, düşüncelerinden, halk üzerindeki nüfuzundan çekindiği Cassius’un üzerinde teksif edilmekle Brutus’un dürüst cephesinin işlenmiş olduğu görülür. Shakespeare tarihe sadakatle, Sezarın bu üç şahıstan da şüphelendiğini meydana çıkarıp tipleri Plutarch’a göre işleseydi, keskin ve kontrastlı karakterlere muhtaç olan tiyatro zayıf kalırdı.

Shakespeare, Brutus’u, Cassius’u, Antonius’u idealleştirirken Sezar’ın şahsını kasdan düşürmüştür. Plutarch’ın Sezarı Shakespeare’in Sezar’ından çok farklıdır. Plutarch’ın Sezar’ında, belki de kendisiyle mukayese ettiği İskendere nisbetle hafifçe düşmüş gibi görülen şahsiyeti, Shakespeare’in eserinde âdeta karikatürleşmiştir. Yaşlanan Sezar’ın vücut zaaflarını mübalağalarla büyültmüş, kendi hayalinden ilâvelerle genişletmiştir: sar’a hastalığı, kulağının birinin sağır olması, sonra hurafelere inanması,Luperkalya Yortusunda koşucunun çarpmasiyle kısırlığın geçeceğine inanması, Calpurnia’nın rüyasında haykırmasından endişe duyması, kurban sunup neticesini beklemesi, Martın onbeşinci sabahı duyduğu sıkıntı. Bütün bunlardan sonra aynı Sezarın ağzından, “Kutup yıldızı gibi sabit” olduğunu, “Sapasağlam yerinde durduğunu” iddia etmesini garip görenler de var. Fakat mantık tiyatroda da, hayatta da pek işe yarıyan bir ölçü değildir. Eser Tiyatrocu göziyle kül halinde tetkik edilince, trajedinin ne kadar ustalıkla işlenmiş bir san’at eseri olduğu meydana çıkar. Tarihteki Sezar’ın seyirciye ihtiyacı yok; tiyatro muharririne tarih değil seyirci lâzım. Dünyaya hâkim olmuş, herkesi tir tir titretmiş bir Sezar’ın, aynı kudret ve aynı sağlamlıkla, eserin başından ölüm anına kadar gelmesi, bize büyük bir heyecan vermezdi; Romanın belli başlı adamlarını içine alan bir süikast haraketiyle eserin ortasında öldürülecek bir diktatör, seyirci için çok mühim bir şahıstır; onun öldürülmesi bir sürpriz değildir, seyircinin heyecanla beklediği şeydir; işte asıl bunun için seyirciyi bu adamın hususî ve mahrem hayatına, iç âlemine kadar yaklaştırmak, onun duyduğu şeyleri buna da duyurmak, onun başına gelecek şeylerden bunu da duyurmak, onun başına gelecek şeylerden bunu da ürpertmek lâzım. Shakespeare bunu büsbütün kendi muhayyilesinden icadetmiş de değildir; icadetmiş olsa bile ne lâzımgelir? O devirde birçok kuvvetlere birçok tanrılara tapan, bu yolda hurafelerin türlüleri içinde çalkanan Roma’nın bütün hayatında zaten bu yok mu? Klâsik düşünceli tenkid meraklıları buna itiraz ededursun, Shakespeare en doğru yolu bulmuş, Sezar’ın beşerî ruh halinin ta harimine, evinin karanlık bahçesinin içine, bütün asırların seyirci kütlelerini bir hamlede atıvermiştir. Shakespeare’in, seyirci hisleriyle bir sihirbaz gibi oynaması, onları yerden yere sürüklemesi bütün tiyatro yazarlarına bir derstir. Onun için hakikat ancak san’attir. Oyunun başından sonuna kadar nefret ettiğiniz, diş gıcırdattığınız adama oyunun sonunda acımanız, ağlamanız lâzım. Shakespeare işte bunun üstadıdır. Klâsik kafaların aradığı monoton birliği ondan istemek boştur. Başlı başına bir âlem olan insanın iç âlemini kendi karanlık bahçesinde görüp, nefes nefese aynı heyecanı duyarken suikastçıların gelmesi bir sadmedir. Bu sadme Sezar’ın alın yazısını bizim korka korka beklediğimiz bir sona doğru tekrar çevirmiştir. Tam bu noktada bütün suikastçılar içeri girmiştir. Zavallı adam için seyirciler üzüntü duymakta ve bir tesadüfün bu adamı kurtarmasını beklemektedir. Shakespeare, Kapitolda sanki bu tesadüf çıkacakmış gibi bir an seyircileri heyecana getirmeyi de ihmal etmez: Pupilius Lean, Cassius’a sokulup “bari bugün işinizi başarabilirseniz.” dedikten sonra Sezar’a yaklaşıp bir şeyler söyler. Bu bütün suikastçıları bir anda ürpertir; salondaki seyirciler de, tarihte Sezar’ın öldürüldüğünü bildikleri halde, bir an için ümide kapılır. Fakat Sezar yerine geçer, sâkindir, kendine taç giydirileceği için memnundur. Birden bire Metellus Cimber’in ortaya gelmesi ve Sezar’a kararını bozması için yalvarması, köpekleşmesi onu coşturur, köpürtür. İşte bizim tarihte bildiğimiz Sezar, işte diktatör Sezar. O baştan itibaren böyle olsaydı bu sahneni kıymeti kalır mıydı?

Tehlikeyle bir günde doğduğunu iddia eden Sezar, “Tehlikeler daima benim arkamdan bakmıştır, yüzümü görünce siliniverirler.” diye kendine güvenen Sezar, tam kendini Kutup Yıldızı gibi sabit, sapsağlam yerinde hissederken, Casca’nın kalıbına giren tehlike, onun yüzünü görüp de silinivermemek için geriden sinsi sinsi yaklaşıp arkasına saklanmıştır. Sezar tıpkı söylediği gibi, karşısındaki bütün tehlikeleri, bütün itirazları, hattâ en çekindiği Cassius’u bile şiddetle susturduğu, Kapitoldeki aslan gibi gür gür gürlediği, en fazla dehşet saçtığı bir anda, onun yüzüne bakmaya cesaret edemiyen tehlikenin elleri onun arkasına ilk darbeyi indirir. Başlarını zilletle aşağı indirmiş bekliyen suikastçılar bu aradan gelen darbenin kuvvetiyle kalkarlar, onu birer birer arkasından vururlar.

Önce hurafelere inanıp adaklar sunan, sıska adamlardan çekinen, bir kulağı sağır olmuş, sar’a nöbetleriyle ağzı köpüren bir diktatör diye karşımıza çıkarılan Sezar’ın nasıl olup da koskoca bir senato üyesine herkesin karşısında, “Seni ben köpek gibi tekmeyle kovarım.” diyebilecek, Kutup Yıldızı gibi sabit olduğunu avaz avaz haykıracak kudreti göstermesine akıl erdiremeyenler hep kitap üstünde bir şeyler arayan ve ne aradığını bilmiyen kimselerdir; maalesef kitapların çoğu bunların elinden çıkar. Bunlar sahnenin icabettirdiği tiyatro tesirlerini hesaba katmazlar. Bütün iç âlemin karışık tesirlerinden uzak, her zaman, her yerde, her sahnede diktatör hüviyetiyle görünen, kasıp kavurmaktan başka bir şey yapmıyan bir adam seyirciye yorgunluktan, bıkkınlıktan başka ne verir? Halbuki onu beşerî buhranları, sakin, kendi halinde bir adamın hayatında geçen üzüntülerle sevinçler kadar dar mesafeli değildir. Onun neş’esiyle kederi, endişeleriyle azmi arasındaki mesafe normal bir insanınkinden kat kat fazladır. Böyle bir adamın iç âlemi, herkesin bilmediği hayatı, ancak Kapitoldaki dehşet saçan sahnesinin kıymetini artırır; iki kutup arasında büyük bir meddücezir yaratır; iç âlemindeki bütün sırlarına yakından nüfuz ettiğimiz böyle bir adamın Kapitolda o kadar kudretil bir iradeyle herkesi susturduğu bir anda göçüp gitmesi elbette bize pürüzsüz bir vahdet içinde gördüğümüz bir adamın vurulmasından ziyade, tesir eder. Çünki Shakespeare’in Sezarı, bize bütün sırlarını açan, bütün iç âlemine samimî bir nüfuzla vakıf bulunduğumuz, bize yakın, bizden biridir.

Shakespeare, eserini ancak tiyatro gayesiyle yazardı, o kadar o maksatla yazardı ki eserlerinde birinci derecede ehemmiyeti olmıyan bir tek kelime bulmak kolay değildir. Meselâ Sezar Kapitola giderken Artemidorus’un suikastçıların isimlerini havi kâğıdı vermek için Sezar’ın yolunu kesmesi seyirciyi heyecana düşürürken suikastçıların buna mani olması, ve hemen Pupilius’un Cassius’a, “Bari bugün işinizi başarabilseniz.” demesi oradaki havayı birden bire değiştiren üst üste tesadüfler gibidir, işte bu tesadüfe benziyen ustalıklı buluşlar onun eserlerine müstesna başarılar kazandıran unsurlardır. Dramatik noktaların tesirini kuvvetlendirmekle öyle ince tertipleri vardır ki, sahnede uğraşmıyan bir seyirci bunları gayet tabiî bulur. Antonius’la Brutus’un nutuklarındaki tertip bunun güzel bir misalidir: Plutarch bize Antonius’un cenaze başında söz söylemek suretiyle halkı galeyana getirdiğini bildiriyor. Fakat Shakespeare Sezar’ın öldürülmesiyle zaten galeyana gelmiş bir halkın karşısına Antonius’u çıkarıp nutkunu hemen söyletse tiyatro bakımından büyük bir tesir yaratamazdı. Halk tabiatiyle kendilerine büyük ülkeler fethedip Romaya esirler ve kurtuluş akçeleri getiren bir fatih’in birden bire öldürülmesini hoş görmiyecek ve Antonius’un peşine kolaylıkla takılacaktı. Halbuki burada halk kaatillerden nefret duyup heyecan ve galeyan içindeyken, suikast faillerinin birden bire ortaya çıkması çetin bir mücadeledir; eğer Antonius o anda gelseydi, gelişi bir mücadele olmaz, oyun hikâye gibi seyrine pürüzsüzce devam eder giderdi. Halbuki Shakespeare’in Jül Sezar’ında, galeyan halinde, yumruk sallıyarak “Hesap isteriz!” diye kaatillerin etrafını alan Roma sokaklarından taşan coşkun halkın yavaş yavaş Brutus’un tesirli cümleleri karşısında koyun sürüsü gibi git gide onun tarafını tutması, nihayet “Yaşa Brutus, yaşa!” diye haykıra haykıra onu Sezar yapmaya kalkması; tam bu coşkunluk içinde aynı halkı kaatiller aleyhine ayaklandırmak istiyen Antonius’u müşkil duruma sokar. Antonius’un meşhur nutku ancak böyle bir muhalif topluluk karşısında kıymet bulabilir; en yüksek noktasına çıkıncaya kadar çalkalana çalkalana coşar, tutuşur, alevlenirdi. “Şu Sezar hainin biriymiş. Bakalım Antonius ne söyliyebilecek?” gibi alaylı sözlerle karşılaşınca, Antonius’un önce “Brutus şeref sahibidir.” diye başlayıp nihayet Sezar’ın harmaniyesini Plutarch’ın naklettiği gibi halka göstererek söz söylemesi müthiş bir kamçı tesiri yapar. Bu tahtaravalli nizamı oyunun kuruluşunda büyük bir rol oynar.

Daha birinci perdenin ilk sahnesinde Flavius’la Marullus’un Sezar’a şenlik yapmak için güle oynıya meydanlarda koşan halkı bastırması; Sezar’a taç teklif edilirken Cassius’un Brutus’la buluşması, Kâhinin muzikayı bastıran sesi, Fırtınalı havada Casca’nın önce Çiçeron’la sonra Cassius’la görüşmesi, Sezar’a ilk hançeri vuran Casca’nın hurafelerden ve fırtınadan dehşete kapılması; harbde Brutus’un Octavius’u, Antonius’un Cassius’u mağlubetmesi, dramatik meddücezirin hareket dolu devamı içinde seyircileri nefes aldırmadan sürüklemek için tertibedilmiştir.

Beş perdelik oyunun şimşekli, yıldırımlı çerçevesi içinde bu ihtilâl havasının bir an bırakılmamış olması, tıpkı lodosun poyraza, poyrazın lodosa galebesiyle günlerce süren meltemler gibi kasırgalar ortalığı kasıp kavururken, fırtına havasının zirve noktasında Cassius’un, “Es Rüzgâr es, coş dalga, coş, yüz tekne yüz! Fırtına kabardı, ya batarız, ya çıkarız.” diye kavganın içine gözü kapalı atılması, nihayet fırtınanın sonunda kayaya düşen kazazedeler gibi, mağlupların birer birer intihar etmesi üzerine, lodos rüzgârı kalmış, durgun bir hava içinde ortalık sükûna kavuşmuştur. Artık Octavius’la Antonius’un bile aralarında eksik olmayan gayz ve kin bir an için durmuştur. Bu sessizlik içinde yeni bir âleme başlamak üzere bir keşmekeş âlemi nihayete erer. Her fırtınanın sonu bir sükûn, her sükûnun sonu bir fırtınadır.

Eğer Shakespeare burada tarihî hakikate uyup Roma halkını düşünseydi; ve pekâla okuyup öğrendiği Romalıların şehir hayatını tasvir etseydi; bu sahne böyle sürükleyici, böyle canlı olmazdı. Çünki Roma halkı Sezardan evvel Cumhuriyet idaresini tatmış, kendi halklarını zorla tanıtmış bir halktı. Onları ancak kendilerine büyük menfaatler temin eder çok akıllı, çok kudretli, fatih bir diktatör susturuyordu. O ölünce ortalığa dökülen halk elbette Brutus’un iki söziyle susup Antonius’un heyecaniyle tekrar coşacak kadar uysal değildi. Shakespeare burada tamamiyle Elizabeth devri İngilteresini; sessiz, kendi halinde, nereye sevk edilirse oraya giden, yumuşak başlı İngiliz işçilerini muraddediyor; hattâ İngilterenin Tradeguilds dedikleri esnaf teşekküllerinin san’at alâmetlerini takmalarını; cedvel, pergel taşımaların söylemek suretiyle, hep İngiliz halkının yaşayışını ve tavru hareketini göz önünde bulunduruyor. Shakespeare’in böyle yapması cehlinden değil, bil’akis kendisi okuduklarından ayırabilecek kadar geniş ve mustakil görüşlü olmasındandır. Çünkü Jül Sezar’ı seyredecek halk İngilizdir, Romalı değil.

Shakespeare’in bu geniş kudretini bir türlü anlıyamayanlar arasında muasırları da vardır. Hattâ, “Biraz Lâtince ve daha az Yunancası” olduğundan bahsedip bu kadar az bilgiyle o büyük işleri başarmasına şaşan ve sağken onu takdir eden Ben Johnson bile şairin ölümünden sonra şunları yazmaktan kendini alamıyordu: “Aktörlerin çok zaman onun eserlerinden bahsederken, gûya Shakespeare için büyük bir şerefmiş gibi, ‘Kaleminden çıkan yazıların bir satırında bile silinmiş karalanmış bir şey bulunamazdı.’ dediklerini hatırlıyorum; ben de onlara,’Keşki binlerce satırını çizmiş olsaydı derim… Çok zekiydi, keşki bundan istifade edebilseydi. Meselâ Sezara biri gelip de ‘Bana karşı haksızlık ettiniz.’ diyor; Sezar da ‘Haklı bir sebep olmadan Sezar kimseye haksızlık etmiş değildir.’ cevabını veriyor; böyle şeyler gülünçtür.” Halbuki bu bir medrese mugalatasından başka bir şey değildir. Zira Cimber Sezara, “Sen haksızlık yaptın.” demez, doğrudan doğruya Sezarı dalkavukça övüp kardeşinin affını ister, Sezar da ona kızıp, “Know Caesar dont not wrong, nor without cause Will he be satifsfied.” Yani: “Bil ki Sezar haksızlık yapmaz, haklı bir sebep olmadan da tatmin edilemez” der. Bunun gülünçlük neresinde. Şu insanlarda kıskançlık olmasa…

Fakat o Klâsik bilgisiyle iftihara eden Ben Johnson, ahlâk ve tabiatini daima övdüğü, fakat üniversite tahsili görmediği için kendinden aşağı olduğunu imâ ettiği Shakespeare olmasaydı bugün kimsenin aklına bile gelmezdi. Shakespeare san’atin yegâne mektebi olan tiyatrodan yetiştiği için tiyatronun icabettirdiği bütün bilgileri elde etmiş ve tiyatroya değişmez sağlam kanunlar koymuştur. Asıl kesilmesi icabeden satırlar Ben Johnson’un eserlerinde, Çünki -bilhassa o zaman- Üniversite bilgisiyle tiyatro san’ati öğrenilmez… Halbuki Cassius’un ağzından: “Bu yüksek sahnemiz daha kaç asır, henüz doğmamış memleketlerde, daha bilinmiyen dillerde tekrar tekrar temsil edilecek.” diyen Shakespeare’in eseri ölümünden üç buçuk asra yakın bir zaman geçtiği halde her gün daha fazla bir tehalükle okunuyor, öğreniliyor, oynanıyor, seyrediliyor.

Plutarch Antonius’un nutkunu şöyle anlatıyor: “Sezar’ın cesedi çarşı meydanına getirilince, Antonius eski Roma âdetince ölüyü överek cenaze nutkunu söylerken, sözlerinin avam halkı müteessir edip galeyana getirdiğini gördü, onları daha fazla acındırmak için, belâğatini çerçevelemek maksadiyle, Sezar’ın kanlara bulanmış harmaniyesini eline aldı, hepsinin gözü önünde açarak, üzerindeki delikleri birer birer gösterdi. O anda bütün ahali öyle bir gazaplanış gaplandı, öyle bir ayaklanış ayaklandı ki ayak takımının zaptı raptı kalmadı.”

Shakespeare bu mâlumatı alıp bildiğimiz meşhur nutku kafiyesiz nazım halinde yazıyor. Shakespeare’in, bugün Diksiyon dediğimiz, söz tekniğine ne kadar meraklı olduğunu anlamak için 1623 de, yani ölümünden yedi sene sora çıkan ilk Folio tab’ından alınan şu sayfaya bakmak kâfidir. İşten anlamıyanlar bunu basanların büyük harfleri, noktaları, virgülleri bilmeyecek kadar cahil olduğuna hükmeder. Aktörün ısrarla ve ehemmiyetle söylemesi icabeden kelimeler büyük harflerle dizilmiş; hattâ has isim olduğu için zaten böyle büyük harfle yazılması gereken Caesar kelimesi ikinci satırda haddinden büyük bir C ile dizilmiş, çünki o Caesar hakikaten ısrarla söylenecek bir kelime: “Ben Sezarı gömmeye geldim övmeye değil.” Birkaç satır aşağıda, “Brutus’la diğerlerinin müsaadeleriyle.” cümlesinde Brutus’un büyük B’si o kadar küçük ki âdeta küçük harfler kadar, orada da hakikaten şöyle bir söyleyip geçivermek lâzım. Sonra Asîl Brutus” sözlerindeki “Noble” sifat olduğu halde kocaman bir N ile yazılmış, aktörün bunu mübalağayla söylemesi lâzım. Bugün bile italikleri, büyük harfleri, tenkit işaretlerini aktörce tetkik edecek olursak mükemmel bir diksiyon temrini olur. Şüphesiz ki ilim erbabı Shakespeare’in bu noktalaması yanlış bulur; esasen muasırlarından başka, kendine mahsus bir Shakespeare lûgati içinde yazı yazması, onun san’at için mevcutla yetinemiyecek geniş tabiatte olduğunu gösterir. İşte bunun için onu klâsik ilim göziyle değil san’atkâr anlayışiyle tetkik etmek lâzımdır.

Brutus’un nutku hakkında Plutarch’ta fazla bir şey yok, yalnız bir satırlık bir söz var: “Halkın sevgisini kazanmak için ve yaptıklarının doğru olduğunu isbat etmek için söz söyledi.” Halbuki tiyatrocu Shakespeare için orada çok ustalıklı bir hitabet lâzım; öyle bir hitabet ki halkı kandırsın, kazansın, sürüklesin. Fakat bunun için ortada bir model, bir örnek yoktu. Şair bunun da çaresini buluyor: Brutus’un Bergamalılarca yazdığı bir mektubun üslûbundan güzel bir nutuk nu olur? Plutarch mektubu şöyle naklediyor: “Anlıyorum ki Dolabellaya para vermişsiniz; eğer bunu istiyerek yaptınızsa,bana karşı suç işlediniz.”

Shakespeare’in diğer nutuklarına hiç benzemiyen bu nutku acaba niçin mensur yazmış diye merak edenler pek çok. “Die Prosa in Shakespeare’s Dramen” isimli eserinde bunu hallettiğini zanneden Jansen’in fikrini bazı İngiliz Shakespeare’cileri de kabul ediyor. Jansen, “Brutus bir idealisttir. O, halkı ideal olarak sever. Fakat onlarla karşılaşınca nutku tutulur. Belagat ve heyecan Antonius’un işi. Brutus onun aksine halkın anlıyacağı kupkuru bir lisanla konuşur. ‘Barış, kurtuluş, hürriyet!’ sözleri boğazına düğümlenir ve belagat yerine dürüstlüğünü riyazi bir ifadeyle isbata kalkar.” diyorsa da, Shakespeare, eserinin metninde kendi satırlariyle bunun böyle olmadığını pek güzel anlatıyor. Bir kere Antonius çarşı meydanında cenaze nutku söylemek için izin istediği zaman, Cassius şüphelenince, Brutus kendi belagatine güveniyor. O, halkı nasıl olsa kendine bend edeceğine kaanidir. Zaten bütün öteki fesatçılar ona bundan dolayı gelmişlerdir. Sonra Antonius cenaze nutkunda, “Ben Brutus gibi güzel söz söylemekte usta değilim. Eğer ben Brutus olsaydım, Brutus Antonius olsaydı o zaman bir Antonius, sizi tutuşturur, sizi isyan ettirirdi” diyor.

Brutus’un nutkunun nesir olması halkın karşısında külfetsizce konuşabileceğine kani olmasından. Kimseden korkusu olmadığı için, hazırlıksızca onları elde edebileceğine imanı, ve nefsine fazla itimadı olduğu; halkı, hattâ Antonius’u kendinden çok aşağı, çok âciz gördüğü için, demek daha doğru bir tefsir olabilir.

Diğer taraftan Antonius’un nutku elbette manzumdur; onunki hesaplı bir nutuktur. Antonius’un böyle hesaplı,ustalıklı plânlarla başlarına büyük işler açacağını Cassius mütemadiyen Brutus’a söyler. Antonius’un nutku da bunu pek güzel izah eder.

Shakespeare’in, her şeyi ne kadar bilerek yaptığını, duyurduğunu ne kadar duyarak işlediğini anlamak için onda harcıâlem ilmî hakikatler aramaktan vazgeçip, bütün eserlerini ilk sözlerinden son sözlerine kadar, başlı başına müstakil bir ilim olan tiyatro tekniğinin ve his fırtınalarının huzmesinden geçirmek lâzımdır, duygunun da, tekniğin de evveli, âhırı odur.

Başka muharrirlerin bir tiyatro eserine başlarken duyduğu, yahut duyurduğu teşhis sıkıntısını Shakespeare’de göremeyiz. O, her eserin havasını ta ilk perdenin ilk kelimesiyle yaratır. Koruyu açma külfeti hiç duyulmaz. Hamletteki hayalet havası daha eserin ilk sözü ile esmeye başlamıştır. Gecenin karanlığında ıslıklar çalan rüzgârın arasında ıslık gibi insan sesleri korkunç kale duvarları arasında duyulurken oyun başlar:



BERNARDO.

Kim o?

FRANCİSCO.

Durun, kimsiniz?

BERNARDO.

Yaşasın Kral.

FRANCİSCO.

Bernardo mu?

BERNARDO.

O.

FRANCİSCO.

Tam vaktinde geldiniz.

BERNARDO.

Duydun mu, onikiyi tam şimdi vurdu saat, gece yarısı oldu Francisco, haydi yat.




Ve bütün esere hâkim olan hayaletin esrarlı ürpertisi hemen yaratılmıştır. Bu Macbeth’de de böyledir: Cadıların Macbeth’e telkin ettikleri sabit fikir de harbin sonundaki korkunç durgunluğun içinde yarasaların tüyler ürperten ihtiraslı hışırtıları gibi esrarlı bir ifadeyle âkim olan hayaletin esrarlı ürpertisi hemen yaratılmıştır. Bu Macbeth’de de böyledir: Cadıların Macbeth’e telkin ettikleri sabit fikir de harbin sonundaki korkunç durgunluğun içinde yarasaların tüyler ürperten ihtiraslı hışırtıları gibi esrarlı bir ifadeyle âkim olan hayaletin esrarlı ürpertisi hemen yaratılmıştır. Bu Macbeth’de de böyledir: Cadıların Macbeth’e telkin ettikleri sabit fikir de harbin sonundaki korkunç durgunluğun içinde yarasaların tüyler ürperten ihtiraslı hışırtıları gibi esrarlı bir ifadeyle ilk satırında başlar, Macbeth’i de, seyircileri de o anda alın yazılarının büyülü ürpermesi kaplar.

Jül Sezar’da da ihtilâl ve suikast havası ilk hareket ve ilk kelimeyle başlar. Kalabalık halk coşkun bir hareketle, Sezara şenlik yapmak için bayramlıklarını giyip, sokaklara düşmüşken Marullus’la Flavius karşılarına çıkmıştır. İlk söz, halkı dağıtan, onları istenilen yola kuzu kigi sevkeden tepeden inme bir sestir: “Hadi eve, sizi tembel mahlûklar, evinize! Bayram günü mü bu! Bilmiyor musunuz ki amele kısmı mesleğinin alâmetini takmadan iş gününde gezinemez! Söyle, sen necisin?” Sezara saygı göstermek istiyen bu halkı dağıtarak onların üzerinde baskı yapan suikastçılar bizi ta oyunun başında Romanın göbeğinde ihtilâlin tam içine atar, ve Sezarı bekliyen mukadderatın bütün heyecanlarını seyircinin yüreğine kadar sokar.

Shakespeare’in herhangi bir eserini de, Jül Sezarı da okuyunca zevkine varmıyan belki bulunabilir, çünkü okumak için değil oynamak için yazılmıştır. Fakat onun iyi bir temsilini seyredip de heyecan duymıyan bir adam tasavvur edemem. Onun haraket dolu sahneciliğini göz önüne getiremiyenler yalnız okumakla Jül Sezar’ın katlinden sonra eserin düştüğünü zannederler. Fakat asıl ondan sonra haraket dolu bir mücadele başlar; tıpkı Cassius’un daha oyunun başında tutulduğu yıldırımlı, kasırgalı afet gibi bir mücadele. Ve eser tıpkı insan hayatı gibi, devletlerin, devirlerin hayatı gibi başlar, yükselir, yükselir, irkilir ve biter. Tıpkı Brutus’un Perde II Sahne I’de söylediği gibi: “Akılla fani vasıtalar o zaman müzakere halindedir: o zaman insan dediğimiz devlet de küçük bir krallık gibi bir isyan buhranı içindedir.” Jül Sezar ancak iyi yetişmiş aktörlerin tecrübeli ve bilgili rejisörlerin başarıyla meydana çıkaracağı bir eserdir. Mektepte senelerce, ritmik jimnastik, kılıç mubarezeleri, akrobasi gibi yardımcı dersler alamadan muharebe sahnelerini, mükemmel fonetik ve diksiyon temrinleriyle yetişmeden nutuk ve ihtilâl sahnelerini oynamaya kalkmak müzik bilmeden orkestrada keman çalmak gibidir. Bunun içindir ki oyunun meharet istiyen ikinci kısmı için başı kadar kuvvetli değil diyenler olmuştur. Kuvvetli eser ancak kuvvetli san’atkârlar elinde kuvvetini gösterir.

Jül Sezar’da Shakespeare, Cassius’un ağzından bütün dünyaya şu büyük dersi verir: “Pompeius gibi ben de bütün hak ve imtiyazlarımı bir tek muharebenin neticesine bağlamaya mecbur oldum.” Bu sözler Dünya hâkimiyetini İspanyadan alan Elizabeth İngilteresinin İspanyol hezimetinden aldığı büyük dersin akislerini haykırır. Bu sözler tedbirin talihe feda edilemiyeceğini bildirirken neticeye doğru ilk çözülüşün başlangıcını teşkil eder. Orda kahramanlar biribirini öldürür, burada kendi kendilerine kıyarlar. Orda kuzey ikliminin soğuk kanlı mücadelesini, burda Romanın Stoicien felsefesi hâkimdir. Orda da entrika ve zulüm havası baştan sona kadar sürer, gider, burda da; Hamlette, Danimarka Sarayının çökmesiyle yıkılan bir âlemi Fortinbras’ın kuracağı yeni âlem açacaktır; burada Octavius’la Antonius aynı vazifeyi görür. Fakat bu kuruluş benzerliği herkesin gözüne görünemiyecek kadar vak’aların, şahısların hususiyetlerinde gizlidir.

Jül Sezar’ı Shakespeare’in yarattığı bir eserdir diye seyredelim, okuyalım; çünki Shakespeare’in Jül Sezar’ı tarihî bir mevzu olduğu için seyredip okunmaz, Jül Sezarı Shakespeare yazdı diye tarih tetkik edilir. Zira “Sen de mi Brutus?” sözü (Sezar evlâtlığının da, korku içinde ona bir hançer vurarak suikastçılara yaranmak istediğini görünce son nefesini verirken “Sen de mi oğlum!” demiştir. Tesadüfen o çocuğun adı da Brutus’muş.) bile tarihin değil Shakespeare’in malıdır.





JULIUS CÆSAR
William SHAKESPEARE

Çevirmen; Nureddin SEVİN

Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları

19921, 2. Basım, Sf. 1-20



 
Yorumlardan Yazarları Sorumludur. Yorumunuz Site Yönetimi Uygun Görürse Yayınlanır..!!..
Gönderen Başlık

Resimleri

Sunumları

Henüz bu yazıya eklenmiş dosya (powerpoint,pdf,word) bulunmamaktadır.

Videoları

Henüz bu yazıya eklenmiş video bulunmamaktadır.
» Üstadlar Özel Bölümü
» Ara Yoksa Sor Yanıtlayalım
Loading
» Reklamlar
» Alt-Kültür Başlıklar

Çıkış yapmak istediğine emin misin?

Evet Vazgeç