Toplumdusmani.Net *
Yeni

Yazıyı Gönderen: arpia
Gönderilme Tarihi: Sat, 04-Nov-2006
Okunma: 6271 kez
Yazı Boyutu: 56.35 KB

Duvar: Oda

DUVAR:ODA

Mme Darbedat parmaklarının arasında bir lokum tutuyordu. Lokumu sakına sakına
dudaklarına yaklaştırdı, lokumun bulandığı pudra şekeri tozlarının uçuşmasından korktuğu
için nefesini tuttu.

Kendi kendine Güllü, dedi. Bu billurlaşmış eti birden ısırdı ve ağzının içine beklemiş bir
su tadı yayıldı. Hastalık, duyguları nasıl da inceltiyor; ne garip bir şey. Camileri, saygılı
Doğuluları düşünmeye başladı (Düğünden sonra balayı gezilerinde Cezayir'e gitmişlerdi) ve
solgun dudaklarında hafif bir gülümseme belirdi.



Latilokum da saygılıydı. Elinin ayasını kitabının sayfalar üstünde birçok kereler
dolaştırması gerekti, çünkü, bütün sakınmalarına karşılık, sayfalara beyaz pudradan bir
tabakayla kaplanmıştı. Elleri, düz ve parlak kâğıt üstündeki küçük şeker taneciklerini
kaydırıyor, yuvarlıyor, gıcırdatıyordu. Bu bana Arcochon'u, kumsalda kitap okuduğum
zamanları hatırlatıyor. 1907 yazını deniz kıyısında geçirmişti. O zaman başında yeşil
kurdeleli büyük hasır şapkası vardı, elinde Gyp ya da Colette Yver'den bir roman, gidip
dalgakıranın hemen yanında bir yere oturuyordu. Rüzgâr dizlerine bir kum sağanağı
yağdırıyordu. Zaman zaman kitabını köşelerinden tutup silkelemek zorunda kalıyordu.

Bu da tamı tamına aynı duyumdu: Yalnızca kum taneleri kupkuruydular, oysa bu şeker
tanecikleri parmaklarının ucuna biraz yapışıyorlardı. Siyah bir denizin üzerindeki boz inci
rengindeki gök parçası tekrar canlandı gözünde. Eve, daha dünyaya gelmemişti. Kendini
hatıraların âğırlığı altında, sandal ağacından yapılma değerli bir çekmece gibi hissediyordu.
Derken, okuduğu romanın adı birdenbire aklına geldi: Adı Küçükhanım'dı ve sıkıcı değildi.
Ama bilinmeyen bir hastalık onu odasına bağladığından beri, Mme Darbedat, anıları ve
tarihsel yapıtları yeğliyordu. Acının, ağırbaşlı okumaların, anılarına, çok incelmiş duygularına
yönelmiş ve keskin bir dikkatin, onu güzel bir sera meyvesi gibi olgunlaştırmasını diliyordu.

Biraz da sinirlenerek, kocasının neredeyse gelip kapısını vuracağını düşündü. Haftanın öbür
günleri sadece akşama doğru geliyordu, kadını alnından sessizce öpüyor ve Temps'ını,
kadının karşısında, bir koltuğa oturup okuyordu. Ama perşembe günü M. Darbedat'ın
günüydü: Genellikle saat üçten dörde kadar bir saati gidip kızında geçiriyordu. Dışarı
çıkmadan önce karısının yanına giriyor ve ikisi damatlarından üzüntüyle söz ediyorlardı. Bu
perşembe söyleşileri, en ince ayrıntılarına kadar nereye varacağı bilinen bu konuşmalar,
Mme Darbedat'yı tüketiyordu. M. Darbedat sakin odayı bütün varlığıyla dolduruyordu.

Oturmuyor, bir aşağı bir yukarı yürüyor, kendi çevresinde dönüp duruyordu. Öfkeyle
söylediklerinin her biri Mme Darbedat'yı bir cam kırığı gibi yaralıyordu. Bu perşembe her
zamanki alışılmış perşembelerden daha da kötüydü: Şimdi Eve'in itiraflarını kocasına
tekrarlamak ve bu koca bedenin kızgınlıktan titrediğini görmek düşüncesi Mme Darbedat'yı
kan ter içinde bırakmıştı. Tabaktan bir lokum daha aldı, birkaç dakika tereddütle düşündü,
sonra kederli kederli gerisin geri koydu; kocasının onu lokum yerken görmesini istemiyordu.
Kapının vurulduğunu duyarak sıçradı.

Zayıf bir sesle:

-Girin, dedi.

M. Darbedat ayaklarının ucuna basarak içeri girdi, her perşembe olduğu gibi:

-Eve'i görmeye gidiyorum, dedi.

Mme Darbedat ona gülümsedi.

-Benim için de öp onu.

M. Darbedat karşılık vermedi, kaygılı bir tavırla alnı kırıştı. Her perşembe aynı saatte pis bir
öfke midesindeki hazımsızlıkla birbirine karışıyordu.

-Ondan çıkınca Franchot'yu görmeye gideceğini; hemen Eve ile ciddi ciddi konuşmasını ve
onu inandırmaya çalışmasını isteyeceğim.

Doktor Franchot'yla sık sık görüşüyordu. Ama boşuna. Mme Darbedat kaşlarını kaldırdı.
Eskiden, sağlığı yerindeyken, omuzlarını kaldırırdı. Ama hastalık bedenine bir ağırlık
verdiğinden beri, bedenini çok yorduğundan, beden hareketlerinin yerini yüz çizgileri
alıyordu. Gözleriyle evet, ağzının kenarlarıyla hayır diyordu. Omuzlarının yerini de kaşları
almıştı.

-Onu elinden alabilmek gerek.

-Ben sana bunun imkânsız olduğunu söylemiştim. Zaten yasa çok kötü yapılmış. Franchot,
geçen gün bana, hastaların aileleriyle kendi aralarında akıl almaz sorunlar doğduğunu
söyledi: karar veremeyenler, hastayı evde tutmak isteyenler.

Doktorlar da eli kolu bağlı kalıyorlar, düşüncelerini söylüyorlar, hepsi bu. Ya hastanın,
herkesin ortasında bir rezalet çıkarması ya da hastanın kendisinin `beni kapatın' demesi gerek.

-Bu da, dedi Mme Darbedat, bugünden yarına olmaz.

-Olmaz.

Adam aynaya doğru döndü, parmaklarını sakalına daldırarak taramaya koyuldu. Mme
Darbedat duygusuzca kocasının kuvvetli ve kırmızı ensesine bakıyordu.

-Kız böyle devam ederse, dedi M. Darbedat, ondan daha divane olacak, korkunç derecede
tehlikeli bir şey. Bir adım yanından ayrılmıyor, bir seni görmek için dışarı çıkıyor,
kimseyi kabul etmiyor. Odasının havası dayanılır gibi değil.

Pencereyi açmıyor, çünkü Pierre istemiyor. Sanki insan bir hastadan akıl almak zorundadır.
Kokular yakıyorlar, sanırım buhurdanda, pis bir şey. İnsan kilisede sanıyor kendini. Aman
Tanrım, bazı bazı kendi kendime soruyorum... bir garip gözleri var kızın, biliyorsun.

-Farkında değilim, dedi Mme Darbedat. Ben onu doğal buluyorum. Kederli bir hali var
elbette.

-Benzi ölü gibi. Uyur mu? Yer mi? Bu konularda ona soru sormamak gerekiyor. Ama Pierre
gibi bir adamın yanında geceleri gözünü kırpmamalı diye düşünüyorum.

Omuzlarını silkti: İnanılmaz bulduğum da, yani bizim, ana babasının onu kendine karşı
korumaya hakkımız olmayışı. Pierre'in, Frachot'nun yanında çok daha iyi bakılacağını da göz
önünde tut. Koskoca bir bahçe var. Sonra, diye biraz gülümseyerek ekledi, kendine benzer
insanlarla daha iyi anlaşır diye de düşünüyorum. Bu tür yaratıklar çocuk gibidirler, onları
kendi benzerleri arasında bırakmak gerekir, bir çeşit masonluk örgütü kuruyorlar. Daha ilk
günden onun oraya konması gerekirdi ve ben söyledim; kendisi için. Bu onun yararı için
elbette.

Bir süre sonra ekledi:

-Sana diyeceğim şu ki: onun bir başına Pierre'le birlikte olması, özellikle gece, hoşuma
gitmiyor. Düşünsene, dünyanın bin türlü hali var. Pierre fazlasıyla içinden pazarlıklı.

-Bilmem ama, dedi Mme Darbedat, pek kaygılanmaya gerek yok; çünkü onun her zamanki
hali bu. Herkesle alay eder gibi bir izlenim bırakıyor. Zavallı oğlan, önce çalım sat sonra da
bu hale gel, diye içini çekerek ekledi. Bizim hepimizden daha akıllı olduğunu sanıyor.
Tartışmayı kesmek için sana şöyle bir: `Haklısınız' deyişi vardı... Durumunu fark edememesi
onun için Tanrının bir lütfudur.

Her zaman bir parça yana eğik o uzun alaycı yüzü can sıkıntısıyla hatırlıyordu. Eve'in
evliliğinin ilk günlerinde, damadıyla biraz sıkı fıkı olmak Mme Darbedat'nın canına minnetti.
Ama adam çabalarını boşa çıkarmıştı; hemen hemen hiç konuşmuyordu, her zaman aşırı
hareketlerle ve dalgın bir tavırla başını sallıyordu.

M. Darbedat düşüncesini söylemeye devam etti:

-Franchot bana binasını gezdirdi. Mükemmel. Hastaların meşin koltuklu ve yatar koltuklu,
nasıl istersen öyle, özel odaları var.

Biliyorsun bir tenis alanı var, bir de yüzme havuzu yaptırıyor.

Pencerenin önünde dikilip duruyordu, bacaklarının üzerinde yaylanarak camdan dışarı
bakıyordu. Birden, omuzları inik, elleri ceplerinde topuklarının üstünde döndü. Mme
Darbiedat neredeyse terlemeye başlayacağını hissetti. Her seferinde aynı şeydi. Şimdi kafese
kapatılmış bir ayı gibi bir aşağı bir yukarı yürümeye başlar ve her adım atışında ayakkabıları
gıcırdardı.

-Dostum, dedi kadın, rica ederim otur, beni yoruyorsun.

Sakınarak ekledi: Sana söyleyeceğim önemli şeyler var. M. Darbedat geniş koltuğa oturdu,
ellerini dizlerine koydu. Mme Darbedat'nın sırtında hafif bir ürperti dolaştı. Zamanı gelmişti,
konuşması gerekiyordu.

-Biliyorsun, dedi sıkıntıyla öksürerek, salı günü Eve'i gördüm.

-Evet.

-Bir yığın şey üstüne gevezelik ettik, çok sevimliydi, uzun zamandan beri ben onu bu kadar
güven içinde görmemiştim.

Sonra ona bazı sorular sordum, Pierre'le ilgili konuşturdum. Uzatmayalım, dedi yeniden
sıkılarak, iyice ona tutkun olduğunu öğrendim.

-Hay Allah bunu ben de biliyorum, dedi M. Darbedat. Mme Darbedat'ın biraz canını
sıkıyordu. Sözcüklerin üzerine basa basa her şeyi enine boyuna ona açıklamak gerekiyordu.
Mme Darbedat, leb demeden leblebiyi anlayan ince duygulu kişilerin arasında yaşamayı hayâl
ediyordu.

-Ama ben demek istiyorum ki, diye yeniden söze başladı, kız bizim düşündüğümüzden
başka türlü tutkun ona. M. Darbedat, tanımlanan ya da anlatılan bir şeyin anlamını pek
kavrayamadığında yaptığı gibi gözlerini kızgınca ve kaygıyla kaydırdı:

-Ne demek istiyorsun yani?

-Charles, dedi. Mme Darbedat, beni yorma. Bir annenin bazı şeyleri söyleyebilmek için
güçlük çekeceğini anlamalısın.

-Bütün bu anlattıklarının tek sözcüğünü bile anlamıyorum, dedi M. Darbedat, öfkeyle.
Şimdi bana şey mi demek istiyorsun yoksa?

-Evet ya! dedi kadın.

-Onlar daha... daha şimdi?

Kadın sıkılarak kuru kuru üç kere:

-Evet! Evet! Evet! dedi.

M. Darbedat kollarını iki yana salıverdi, başını eğip sustu.

-Charles, dedi karısı kaygıyla, bunu sana söylememeliydim. Ama kendime de
saklayamazdım.

-Çocuğumuz, dedi adam ağır ağır. Bu deliyle! Üstelik adam onu tanımıyor artık, Agathe
diye sesleniyor. Kızın duyması gereken duyguyu kaybetmiş olması gerek.

Adam başını kaldırıp karısına baktı.

-İyi anlamış olduğuna emin misin?

-Ortada kuşkulanacak hiçbir şey yoktu. Ben de senin gibiyim, diye canla başla ekledi. Ona
inanamıyordum. Zaten onu anlamıyorum. Bana göre, bu zavallı bahtsız adam tarafından
etkilenmek düşüncesi yalnızca... İşte, diye içini çekti, sanırım adam onu buradan yakalıyor.

-Çok yazık! dedi M. Darbedat. Gelip kızı bizden istediği zaman sana söylediğimi hatırlıyor
musun? Sana: Eve'den fazlasıyla hoşlanıyor galiba, demiştim. Bana inanmak istememiştin.
Birden masaya vurdu ve kıpkırmızı oldu.

-Bu bir sapıklık! Kızı kollarının arasına alıyor, Agathe diyerek, onu, uçan heykeller, yok
bilmem ne üstüne bir yığın boş lâf geveleyerek kucaklıyor! Kız da kendini ona bırakıveriyor!
İyi, ama ne var aralarında? Kız ona bütün yüreğiyle acısın, ama uygun saatlerde onu her gün
gidip göreceği bir dinlenme evine koysun. Ama hiç düşünmemiştim... Kızı dul gibi kabul
ediyordum. Dinle, Janette, dedi ağır bir sesle, seninle açık konuşuyorum, bazı duyguları varsa,
bir sevgilisi olmasını yeğlerdim ben!

-Charles, sus! diye bağırdı Mme Darbedat.

M. Darbedat, girerken yuvarlak bir masanın üstüne bıraktığı şapkasını, bastonunu yorgun bir
tavırla aldı.

Sözlerini:

-Bana söylediklerinden sonra, benim pek umudum kalmıyor. Gidip şimdi yine de
onunla konuşacağım, çünkü bu benim ödevim, diye bitirdi.

Mme Darbedat, gitsin diye acele etti. Adamı yüreklendirmek için,

-Bilirsin, her şeye karşın, Eve'de her şeyden... çok dikkafalılık vardır sanıyorum. Adamın
hastalığının iyi olmayacağını bilir, ama dikkafalılık eder, bu yüzden başarısızlığa uğrayıp
utanmak istemez; dedi.

M. Darbedat dalgın dalgın sakalını okşuyordu.

-İnatçılık mı? Evet, belki. Peki, sen haklıysan, sonunda yorulacaktır. Adamın her gün keyfi
yerinde değil; hem sonra konuşmuyor. Günaydın dediğim zaman bana şöyle bir elini uzatıyor,
konuşmuyor. Yalnız kaldıklarında saplantılarına yeniden döndüğünü sanıyorum. Kız, bana,
onun boğazlanan bir adam gibi bağırdığını, çünkü sanrılar gördüğünü söylüyor. Heykeller
yüzünden. Onu korkutuyorlar, çünkü vızıldıyorlar. Çevresinde uçtuklarını, gözlerini
bulandırdıklarını söylüyor.

Eldivenlerini giydi, yeniden söze başladı:

-Bıkıp usanacak, demiyorum sana. Ama ya bu yakınlarda sapıtırsa? Biraz dışarı çıksın
istiyorum, dünyayı görsün. Birkaç kibar gençle karşılaşsın, Simplon'da mühendis olan
Schroder'i al işte; geleceği olan biri, birilerinde biraz görür, ötekilerde biraz görür ve
hayatını yeniden kurmak düşüncesine yavaş yavaş alışır.

Mme Darbedat, sözü uzatmaktan korktuğu için karşılık vermedi. Kocası üstüne doğru eğildi.

-Haydi, dedi, gitmem gerekiyor.

-Hoşça kal, tontonum, dedi Mme Darbedat, alnını ona uzatarak. Onu öp ve zavallı bir
kızcağız olduğunu benim tarafımdan söyle.

Kocası gidince Mme Darbedat koltuğunun içine gömüldü, bitkin bir halde gözlerini yumdu.
Ne canlılık, diye düşündü sitemle. Biraz kuvvet bulunca, el yordamıyla ve gözlerini
açmadan solgun elini yavaşça uzatıp tabaktan bir lokum aldı.

Eve, kocasıyla birlikte Bac Sokağında eski bir binanın beşinci katında oturuyordu. M.
Darbedat yüz on iki basamak merdiveni çevik adımlarla tırmandı. Zilin düğmesine uzandığı
zaman solumuyordu bile. Mme Dormoy'un sözü aklına geldi, hoşlandı: Yaşınıza göre
harkuladesiniz, Charles. Özellikle bu hızlı çıkışlardan sonra hiçbir zaman perşembe günü
olduğu kadar kendini sağlam ve sağlıklı hissetmiyordu.

Kapıyı açan Eve oldu. Doğru ya hizmetçi yok. Bu kızlar hiç kalamazlar. Kendimi onların
yerine koyuyorum da. Kızını öptü.

-Günaydın zavallı yavrum.

Eve de ona belirgin bir soğuklukla,

-Günaydın, dedi.

-Biraz solgunsun, dedi M. Darbedat, kızının yanağına dokunarak. Yeteri kadar hareketli
değilsin.

Bir sessizlik oldu.

-Annem iyi mi? diye sordu Eve.

-Şöyle böyle. Salı günü görmedin mi? İşte her zaman olduğu gibi. Louise Teyzen dün onu
görmeye geldi, hoşuna gitti annenin. Konuk gelmesinden pek hoşlanıyor, ama çok
kalmamaları koşuluyla. Louise Teyzen şu ipotek sorunu için çocuklarla birlikte gelmiş Paris'e.
Sana anlatmıştım, garip bir hikâye. Bana danışmak için işyerime geldi. Yapılacak tek şey
vardı: Satmak. Zaten alıcı da bulmuş. Şu Bretonnel. Bretonnel'i hatırlıyor musun? Şimdi işten
çekildi.

Birdenbire durdu. Eve onu şöylesine dinliyordu. Kızın artık hiçbir şeyle ilgilenmediğini
üzülerek düşündü. Kitaplar gibi. Eskiden kitapları elinden çekip almak gerekiyordu. Şimdi
okumuyor bile artık.

-Pierre nasıl?

-İyi, dedi Eve. Onu görmek ister misin? M. Darbedat, sevinçle,

-Elbette, dedi, onu görmeye geldim.

Bu zavallı çocuğa karşı içi acımayla doluydu. Ama iğrenmeden de ona bakamıyordu.
Hastalıklı yaratıklardan korkuyorum.

Gerçekte bu Pierre'in hatası değil: Alabildiğine soyuna çekmiş. M. Darbedat iç geçiriyordu:
Önlemler almak boşuna, bu gibi şeyler hep çok geç öğrenilir. Hayır, Pierre sorumlu değil.
Ama yine de bu kusuru her zaman içinde taşımıştı. İnsanı yargılamak istediğimiz zaman bu
hastalıkları hesaba katmayabiliriz; bu kusur kişiliğinin temelini oluşturuyordu. Bir kanser ya
da verem gibi değildi. Kızla aşk dönemini yaşadığı zamanlar, Eve'in bu kadar hoşuna giden,
bu sinirli çekicilik, bu incelik, bu delilik çiçekleriydi. Kızla evlendiği zaman zaten deliydi,
ama belli etmiyordu. İnsan kendi kendine sormalı, diye düşündü M. Darbedat, sorumluluk
nerede başlar, ya da daha çok nerede biter. Her an, kendini çok dinlerdi, her an içine
dönüktü. Ama bu onun hastalığının nedeni mi, sonucu mu? Uzun loş bir koridorda kızının
arkasından gidiyordu.

-Bu apartman sizin için çok büyük, dedi. Başka yere taşınmalısınız.

-Hep bunu söylersin, baba, dedi Eve. Sana, Pierre'in, odasından ayrılmak istemediğini
söyledim.

Eve şaşırtıcıydı. Bu yüzden, insan kocasının durumunu iyi bilip bilmediğini kendi kendine
soruyordu. Adam bağlanacak cinsten deliydi ve kadın, sanki sağduyu sahibiymiş gibi onun
kararlarına ve düşüncelerine saygı gösteriyordu.

M. Darbedat hafifçe canı sıkılmış olarak yeniden söze başladı:

-Bütün bu söylediklerim sana. Bana öyle geliyor ki, kadın olsaydım, kötü aydınlanan bu
eski odalardan korkardım.

Ben senin için aydınlık bir apartman olsun isterim, şu son yıllarda bu dediğimden bir tanesini
Auteuıl'ün köşesine yaptılar, iyice havadar üç küçük odası var. Kiracı bulamadıklarından
kirayı iyice indirdiler, tam zamanı.

Eve kapının tokmağını yavaşça döndürdü, odaya girdiler. M. Darbedat ağır bir günlük
kokusunun boğazını sardığını hissetti. Perdeler örtülmüştü. Yarı gölgede bir koltuğun
arkalığından gözüken zayıf bir ense fark etti. Pierre'in arkası dönüktü, yemek yiyordu.

-Günaydın Pierre, dedi M. Darbedat, sesini yükselterek.

Ee, bugün nasılsın bakalım?

M. Darbedat yaklaştı: Hasta, küçük bir masanın başına oturmuştu, sinsi bir tavrı vardı.

-Rafadan yumurta ha, dedi M. Darbedat, sesini daha yükselterek. Çok iyi!

Pierre tatlı bir sesle:

-Sağır değilim, dedi.

M. Darbedat, şaşkın şaşkın, işte gör gibilerden Eve'e çevirdi gözlerini. Ama Eve ona sertçe
baktı ve sustu. M. Darbedat onu kırdığını anladı. Pekâlâ, onun bileceği iş. Bu zavallı
çocukla konuşma biçimi bulmak olanaksızdı. Dört yaşında bir çocuktan daha
az aklı vardı. Eve ise onun bir adam yerine konmasını istiyordu.

M. Darbedat, bütün bu gülünç ilgilerin gereksiz olacağı zamanı sabırsızlıkla bekleyip sesini
çıkaramıyordu. Hastalar, hep onu biraz sıkardı, özellikle de deliler, çünkü haksızdılar.
Sözgelişi, zavallı Pierre her yönden haksızdı, düşünüp taşınmadan konuşuyordu,
gelgelelim ondan biraz alçakgönüllülük beklemek, hatlarını geçici olarak kabul etmesini
istemek boşunaydı.

Eve, kabukları ve yumurta fincanını kaldırdı. Pierre'in önüne çatal bıçakla, bir örtü koydu.

M. Darbedat neşeli neşeli:

-Şimdi ne yiyecek? diye sordu.

-Biftek.

Pierre çatalı eline almıştı, uzun solgun parmaklarının ucuyla tutuyordu. Çatalı dikkatle
inceledi, sonra hafifçe güldü:

-Bu kez bu olmayacak, diye mırıldandı çatalı koyarak. Önceden haberliydim.

Eve yaklaştı, çatala aşırı bir ilgiyle baktı.

-Agathe, dedi Pierre, bana bir başkasını ver.

Eve emri yerine getirdi ve Pierre yemeğini yemeye başladı. Kız kuşku uyandıran çatalı eline
almıştı, gözlerini ondan ayırmadan sıkıca elinde tutuyordu: Müthiş bir kuvvet harcıyor
gibiydi. M. Darbedat, Bütün hareketleri ve bütün ilişkileri ne kadar da karanlık! diye
düşündü. Rahatsız olmuştu.

-Dikkat, dedi Pierre, kıskaçları nedeniyle orta yerinden tut onu.

Eve içini çekti ve çatalı masanın üstüne koydu. M. Darbedat kafasının kızmaya başladığını
hissetti. Bu bahtsızın bütün zıpırlıklarına boyun eğmenin iyi olacağını düşünmüyordu, hatta
Pierre açısından da bu zararlıydı. Frachot ona iyi söylemişti: İnsan bir hastanın
taşkınlıklarına asla göz yummamalı. Ona bir başka çatal vermek yerine yavaş yavaş onu
düşünmeye zorlamak, ilk çatalın ötekilerin tıpkısı olduğunu anlatmak daha doğru olurdu.
Masaya doğru ilerledi, göz göre göre çatalı aldı, parmağının ucuyla çatalın dişlerine dokundu.
Sonra Pierre'e döndü.

Ama beriki sakin sakin etini kesiyordu. Kayınbabasına tatlı ve anlamsız bir bakışla baktı.

M. Darbedat, Eve'e,

-Seninle biraz gevezelik etsek iyi olur, dedi.

Eve sesini çıkarmadan onun peşinden salona gitti. Kanepeye otururken çatalı elinde
tuttuğunu fark etti M. Darbedat. Çatalı kızgınlıkla konsolun üstüne attı.

-Burası daha iyi, dedi.

-Hiç gelmiyorum buraya.

-Sigara içebilir miyim?

-Elbette baba, dedi aceleyle Eve. Puro ister misin? M. Darbedat sigarayı tercih etti. Birazdan
yapacağı konuşmayı düşünüyordu: Pierre'le konuşurken, bir dev, bir çocukla oynarken nasıl
zor duruma düşerse, aklı başında olmasından dolayı sıkıldığını hissediyordu. Kendinde
taşıdığı bütün aydınlık, açıklık, kesinlik nitelikleri ona sırt çeviriyorlardı. Benim zavallı
Jeannette'imle birlikte, kabul etmemiz gerekirse, durum yine aynı. Muhakkak ki Mme
Darbedat deli değildi, ama hastalık onu... yatıştırmıştı. Eve, aksine, babasına çekmişti, doğru
ve aklı başında bir yapısı vardı. Onunla konuşmak bir zevk olurdu.

İşte bunun için aramız bozulsun istemiyorum. M. Darbedat gözlerini kaldırdı, kızının akıllı
ve ince çizgilerini yeniden görmek istiyordu. Hayâl kırıklığına uğramıştı: Eskiden o kadar
anlamlı ve açık seçik olan bu yüzde bulanık ve donuk birşeyler vardı. Eve her zaman çok
güzeldi. M. Darbedat kızın özene bezene, hatta fazlasıyla boyanmış olduğunu fark etti.

Gözkapaklarını maviye boyamış, rimel uzun kirpiklerine kadar çıkmıştı. Bu eksiksiz ve
çarpıcı makyaj babasına dokundu:

-Boyanın altında yemyeşilsin, dedi kıza, hasta değilsin korkarım. Hem şimdi ne kadar da
çok boyanıyorsun! Eskiden daha ölçülüydün.

Eve yanıt vermedi. M. Darbedat, siyah saç yığınının altındaki bu parlak ve yıpranmış yüzü
bir an sıkıntıyla seyretti. Kızda bir trajedi oyuncusu havası var, diye düşündü. Kime
benzediğini de tam tamına biliyorum. Orange'da Phedre'i Fransızca oynayan şu kadına, şu
Romanyalıya.

Bu yersiz açıklamayı yaptığı için onu gücendirmiş olmaktan kaygılandı: Lâf olsun işte!
Küçük şeyler için tatsızlık en iyisi.

-Kusura bakma, dedi gülümseyerek, bilirsin ki ben yaşlı bir doğalcıyım. Günümüz
kadınlarının yüzlerine sıvadıkları bütün bu güzellik müstahzarlarını pek sevmiyorum. Ama
haksız olan benim, insan çağında yaşamalı.

Eve, sevimli sevimli güldü. M. Darbedat sigarasını yaktı, birkaç nefes çekti.

-Yavrucuğum, diye konuşmaya başladı, uzun lâfın kısası, ikimiz eskiden olduğu gibi gel
yine gevezelik edelim. Haydi gel, otur, akıllı uslu beni dinle. Şu yaşlı babacığına kulak
vermen gerek.

-Ayakta durayım daha iyi, dedi Eve. Bana söyleyecek neyin var ki?

-Sana basit bir soru soracağım, dedi M. Darbedat; biraz kuru bir tavırla. Bütün bunlar seni
nereye sürüklüyor?

-Bütün bunlar mı? diye şaşkın şaşkın tekrarladı Eve.

-Evet, tabii, bütün bu yaşadığın hayat. Dinle, diye yeniden başladı, seni anlamadığıma
kimse inanmaz (birden bir ilham gelmişti).
Ama senin de yapmak istediğin şey insanoğlunun gücünü aşıyor. Yalnızca hayâl kurarak
yaşamak istiyorsun, değil mi? Onun hasta olduğunu hiç düşünmüyor musun? Bugünün
Pierre'ini görmek istemiyorsun, öyle değil mi? Gözünün önünde eskinin Pierre'i var.
Yavrucuğum, kızım, bu olur şey değil, diye tekrarladı M. Darbedat. Bak sana belki bilmediğin
bir hikâyeyi anlatayım: Biz Sablesd' Olonne'dayken, sen üç yaşındaydın, annenin genç
sevimli bir hanım tanıdığı vardı, kadının da güzel ve gösterişli küçük bir oğlu. Bu küçük
oğlanla kumsalda oynuyordunuz, siz üç elma boyundaydınız, sen onun nişanlısıydın. Birkaç
zaman sonra, annen Paris'te bu genç kadını görmek istedi. Öğrendik ki kadının başına bir
felâket gelmiş: Bir otomobilin ön tarafı çocukcağızın başını koparmış. Annene: Haydi
git onu gör, ama çocuğunun ölümünden ona hiç söz açma, çocuğun öldüğüne inanmak
istemiyor, dediler. Annen kadının yanına gitti, yarı yarıya delişmen bir yaratıkla karşılaştı.

Sanki oğlu daha hayattaymış gibi yaşıyordu. Onunla konuşuyor, sofrada yerini hazırlıyordu.
Böylece öyle bir sinir bozukluğu içinde yaşadı ki altı ay sonra zorla bir dinlenme evine
yatırılması gerekti, orada üç yıl geçirmek zorunda kaldı.

Hayır yavrucuğum, dedi M. Darbedat, başını sallayarak, bu gibi şeyler olanaksızdır. Kadının
gerçeği cesaretle karşılaması daha yerinde olurdu. Gereği gibi acı duyardı ve sonra zaman
bunun üstüne bir sünger çekerdi. İnan bana, her şeye kendini kandırmaya çalışmadan bakmak,
en iyisidir.

-Yanılıyorsun, dedi Eve. Çok iyi biliyorum ki, Pierre...

Gerisi ağzından çıkmadı. Dimdik duruyordu ve elleri bir koltuğun arkalığındaydı. Yüzünün
alt kısmında kuru, çirkin bir anlam vardı.

-İyi ya... sonra? diye sordu M. Darbedat, şaşkın şaşkın.

-Sonrası ne?

-Sen?..

Eve, canı sıkılmış bir tavırla,

-Onu olduğu gibi seviyorum, dedi çabuk çabuk.

-Bu doğru değil, dedi M. Darbedat, üstüne basa basa. Doğru değil. Sen onu sevmiyorsun,
sen onu sevemezsin. Böylesi duygular ancak sağlam ve normal bir insana karşı duyulabilir.
Pierre'e gelince, sen ona ilgi duyup acıyorsun, bundan kuşkum yok; ona borçlu olduğun üç
mutlu yılın anısı var içinde. Ama bana onu sevdiğini söyleme, sana inanmayacağım.

Eve susup kalmıştı; orada değilmişçesine halıya dikmişti gözlerini.

-Bana yanıt verebilirsin, dedi M. Darbedat, soğuk soğuk. Bu konuşmanın senin için can
sıkıcı da benim için daha az can sıkıcı olduğunu sanma.

-Nasıl olsa bana inanmayacaksın.

-İyi öyleyse, onu seviyorsan, diye bağırdı çileden çıkarak, bu senin için, benim için, zavallı
annen için büyük bir felâket, çünkü gözlemeyi yeğ tuttuğum bir şeyi şimdi sana
söyleyeceğim: Üç yıla varmadan Pierre tam bir çılgınlığın içine düşecek, bir hayvan gibi
olacak.

Adam kızına gözlerini dikip baktı; inadıyla kendisini bu üzücü açıklamayı yapmaya
zorladığı için kızına öfkeleniyordu.

Eve, oralı olmadı, gözlerini bile kaldırmadı.

-Bunu biliyorum.

-Kim söyledi sana? diye şaşırarak sordu adam.

-Franchot. Bunu altı aydır biliyorum.

-Bense sana söylememesi için onu uyarmıştım, dedi M. Darbedat, acı acı. Neyse, böylesi
belki daha iyi. Ama bu durumda Pierre'i yanında tutman bağışlanır şey değil. Giriştiğin
mücadele başarısızlıkla sonuçlanmaya mahkum, onun hastalığı affetmez. Yapılacak bir şey
varsa, özen göstererek kurtarılabilecekse bir şey demem. Ama bak biraz; güzeldin, akıllıydın,
neşeliydin, kendini bile bile ve bir hiç uğruna harap ediyorsun. Evet, herkes biliyor, yaptığın
şey çok güzel, ama bak işte, bitti artık, ödevini tam yaptın, fazlasıyla yaptın, şimdi ısrar etmek
saçma. İnsanın kendine karşı yapması gereken ödevlerin var, yavrucuğum. Sonra bizi de
düşünmüyorsun.

Pierre'i, diye tane tane tekrar etti, Franchot'nun kliniğine göndermen gerekiyor. Sana
mutsuzluktan başka bir şey getirmeyen bu apartmanı da bırakıp yanımıza geleceksin.
Başkalarının acılarını dindirmek ve yararlı olmak istiyorsan işte annen. Zavallı kadın
hastabakıcıların elinde kaldı, yakınında birine ihtiyacı var. O kadın, diye ekledi, iyilikçiliğinle
ve ona yapacaklarınla senin değerini bilecek.

Uzun bir sessizlik oldu. M. Darbedat, yan odada Pierre'in şarkı söylediğini duydu. Bir şarkı
da değil, daha çok dokunaklı, hızlı bir şiir gibi bir şeydi. M. Darbedat gözlerini kızına
kaldırdı.

-Oldu mu?

-Pierre benimle kalacak, dedi kız, yavaşça, ben onunla iyi anlaşıyorum.

-Bütün gün alıkça şeyler yaparak mı?

Eve gülümsedi, babasına alaycı, daha çok da neşeli tuhaf bir bakışla baktı. Doğru, diye
düşündü M. Darbedat, öfkeyle, bundan başka bir şey yaptıkları yok; bir aradalar ya.

-Sen iyice delisin, dedi ayağa kalkarak.

Eve kederli kederli gülümsedi, o da kendi kendine mırıldanır gibi:

-Pek değil, dedi.

-Pek değil mi? Sana söyleyecek tek sözüm var yavrucuğum, beni korkutuyorsun.

Kızını çabucak öpüp çıktı. Merdivenlerden inerken: Bunlara şu zavallıyı yakalayıp
götürecek ve düşüncesini sormadan soğuk suyun altına sokacak iki tane esaslı adam
göndermek gerekiyor, diye düşündü.

Sakin ve güzel bir sonbahar günüydü. Güneş, geçenlerin yüzlerini altın sarısı bir renkle
aydınlatıyordu. M. Darbedat bu yüzlerin sadeliğiyle irkildi. Aralarında yüzleri karanlık olanlar
da vardı, ışıldayanlar da, ama bunlar hep kendisine yakın olan mutluluklardan ve
kederlerdendi.

Saint-Germain Bulvarında yürürken Eve'in kusurunu yüzüne vurduğumu çok iyi biliyorum.
Ona insanoğlunun dışında yaşadığı için kızıyorum. Pierre artık bir insan değil. Ona gösterdiği
bütün özeni, bütün sevgiyi, bütün bu insanlardan esirgiyor. İnsanları bir yana atmaya
kimsenin hakkı yok; zar zor da olsa toplum halinde yaşıyoruz.

Geçenlere sevgiyle, yakınlıkla bakıyordu. Onların ağırbaşlı ve duru bakışlarını seviyordu. Bu
güneşli sokaklarda, bu insanların arasında, insan sanki büyük bir aile kalabalığı içindeymiş
gibi, kendini güvencede hissediyor.

Gür saçlı bir kadın bir açık hava sergisinin önünde durmuştu. Küçük bir kızı elinden
tutuyordu.

Küçük bir kız radyo alıcısını göstererek sordu:

-Bu nedir?

-Hiçbir şeye dokunma, dedi annesi, bir alet; müzik aleti.

Bir süre hiç konuşmadan durdular. M. Darbedat sevecenlikle küçük kıza doğru, eğildi ve
gülümsedi.

2

Gitti. Giriş kapısı kuru bir gürültüyle kapanmıştı. Eve salonda yalnızdı. Keşke geberse.
Elleriyle koltuğun arkalığına tutunup gerindi. Babasının gözleri aklına geliyordu. M.
Darbedat, Pierre'in üstüne uzmanca bir tavırla eğilmişti. Ona: İyi iyi! demişti hastalarla
konuşmasını bilen biri gibi. Ona bakmış ve Pierre'in yüzü iri, fıldır fıldır gözlerinin dibinde
belirmişti. Babamdan nefret ediyorum Pierre'e baktığı zaman, onu gördüğünü düşünürken.
Eve'in elleri koltuktan aşağı doğru kaydı, pencereye döndü. Gözleri kamaşmıştı. Oda güneş
içindeydi, her yerde güneş vardı: Halının üstünde yusyuvarlak solgun ışıltılar halinde,
havada, kör edici bir toz gibiydi. Eve, bu her yere dalan, her köşeyi temizleyen, eşyaları silip
süpüren ve iyi bir hizmetçi kadın gibi onları pırıl pırıl yapan bu patavatsız ve hamarat ışığa
karşı alışkanlığını kaybetmişti. Yine de pencereye kadar gitti, camın önündeki muslin perdeyi
kaldırdı. O sırada M. Darbedat binadan çıkıyordu; Eve, birdenbire onun geniş omuzlarını
gördü. Adam başını kaldırdı, gözlerini kırparak gökyüzüne baktı, sonra genç bir adam gibi
geniş adımlarla uzaklaştı. Eve: Kendini zorluyor, şimdi göğüs sancısı tutacak, diye düşündü.

Artık ondan nefret etmiyordu. Onun kafasında, henüz genç görünmek gibi küçük kaygılar
vardı. Yine de babasının Saint-Germain Bulvarının köşesini dönüp kaybolduğunu görünce
kızdı. Pierre'i düşünüyor. Hayatlarının bir parçası kapalı odadan kaçmış ve güneşte,
insanların arasında sokaklarda sürükleniyordu. Bizi hiç akıllarından silmeyecekler mi?
Bac Sokağı hemen hemen bomboştu. Yaşlı bir kadın küçük adımlarla karşıdan karşıya
geçiyordu; üç genç kız gülerek geçip gittiler.

Sonra erkekler, ellerinde çantaları ve aralarında konuşarak geçen güçlü kuvvetli erkekler.
Normal insanlar, diye düşündü Eve, içinde böylesine kuvvetli bir kin olduğuna şaşırdı. Etine
dolgun güzel bir kadın şık bir adama doğru koştu. Adam, kadına sarıldı, dudaklarından öptü.
Eve, acı acı güldü, perdeyi indirdi.

Pierre artık şarkı söylemiyordu, ama üçüncü kattaki genç kadın piyanoya başlamıştı.
Chopin'in bir Etüd'ünü çalıyordu. Eve, kendini çok sakin hissediyordu. Pierre'in odasına
doğru bir adım attı, ama birden durdu, sıkıntıyla sırtını duvara dayadı. Odadan her çıkışında
oraya yeniden girmek düşüncesiyle korkuya kapılıyordu. Yine de bir başka yerde
yaşayamayacağını pekâlâ biliyordu: Odayı seviyordu. Cesaretini toplamak için durduğu bu
gölgesiz ve kokusuz odada, biraz zaman kazanmak istermiş gibi, soğuk bir ilgiyle bakışlarını
çevresinde dolaştırdı. Bir dişçinin bekleme odasına benziyor.

Gül kurusu renginde ipek koltuklar, divan, tabureler, insana yakın, babacan, loş ve
sessizdiler. Eve, pencereden gördüklerine benzer, ağırbaşlı ve açık renk elbise giymiş beylerin
başladıkları bir konuşmayı sürdürerek salona girişlerini gözünün önüne getirdi. Bulundukları
yerin neresi olduğuna aldırmadan odanın ortasına kadar dosdoğru ilerliyorlardı. İçlerinden
biri elini bir dümen gibi arkasına salıvermiş, yolu üstündeki yastıklara, masanın üstündeki
öteberiye hafifçe dokunuyor, bu ilintilerden hiç irkilmiyordu. Yollarına çıkan bir eşya oldu
mu da bu oturaklı adamlar çarpmamak için sakınacakları yerde eşyanın yerini sakin sakin
değiştiriyorlardı.

Sonunda, aralarındaki tartışmaya dalmış, arkalarına bir göz bile atmadan oturuyorlardı.
Normal insanlar için bir oda, diye düşündü Eve. Kapalı kapının tokmağına bakıyor, sıkıntı
boğazına yapışıyordu. Buraya girmeliyim. Onu bu kadar uzun zaman yalnız
bırakmamalıyım. Bu kapıyı açması gerekecek, sonunda gözlerini yarı karanlığa alıştırmaya
çalışarak Eve eşikte duracak ve oda onu bütün gücüyle itecekti. Eve'in bu direnişi yıkması ve
odanın ta içine kadar girmesi gerekiyordu. Birden içinde Pierre'i görmek isteği uyandı. Onun
M. Darbedat ile alay etmesinden hoşlanmıştı. Ama Pierre'in ona ihtiyacı yoktu. Eve adamın
onu nasıl karşılayacağını önceden bilemiyordu. Birden, bir çeşit gururla hiçbir yerde yeri
olmadığını düşündü. Sıradan insanlar benim onlardan olduğumu sanıyorlar. Ama ben onların
arasında bir saat bile yaşayamam. Benim orada, bu duvarın öte yanında yaşamaya ihtiyacım
var. Ama orada da beni isteyen yok. Çevresinde derin bir değişim olmuştu. Işık yaşlanmıştı;
kırçıllaşıyordu: Günlerdir değiştirilememiş bir vazodaki su gibi ağırlaşmıştı.

Eve, bu yaşlanan ışık altında eşyalarda, çoktandır unuttuğu bir hüznü yeniden buluyordu. Bu
biten bir sonbaharın hüznüydü. Biraz utanarak, çekinerek çevresine bakıyordu. Bütün bunlar
ne kadar uzaktı. Odada ne gündüz, ne gece, ne mevsim, ne de hüzün vardı. Çok eski
sonbaharları, çocukluğunun sonbaharlarını şöyle bir hatırladı, sonra birdenbire kendini
topladı: Anılardan korkmuştu.

Pierre'in sesini işitti.

-Agathe! Neredesin? Kadın:

-Geliyorum, diye bağırdı.

Gözlerini faltaşı gibi açıp ellerini öne doğru uzatırken ağır günlük kokusu burun deliklerini
ve ağzını doldurdu -koku ve yarı gölge, su, hava ya da ateş gibi ona bildik, basit
bir öğeydi; boğucu ve tiksindirici gelmiyorlardı- ve sis içinde yüzermiş gibi duran solgun bir
gölgeye doğru sakınarak ilerledi.

Bu Pierre'in yüzüydü. Pierre'in elbisesi (hasta olduğundan beri siyahlar giyiyordu) karanlığın
içinde eriyip gitmişti. Pierre başını geriye doğru atmış, gözlerini kapamıştı. Güzeldi. Eve onun
uzun kıvrık kirpiklerine baktı, sonra yanındaki alçak iskemleye oturdu.

Acı çeker gibi bir hali var, diye düşündü. Kadının gözleri yavaş yavaş alacakaranlığa
alışıyordu. İlk olarak yazı masası belirdi, sonra yatak, sonra koltuğun yanındaki halının üstüne
dağılmış Pierre'in kendi eşyaları: ustura, zamk kutusu, kitaplar, kuru ot koleksiyonu.

-Agathe, sen misin?

Pierre gözlerini açmıştı, ona gülerek bakıyordu.

-Çatal, biliyorsun değil mi? dedi. Bunu adamı korkutmak için yaptım. Çatalın hemen hemen
hiçbir şeysi yoktu. Eve'nin kaygıları silindi, hafifçe güldü.

-Çok iyi başardın, dedi. Çok şaşırdı. Pierre güldü.

-Gördün mü? Çatalı elinde uzun süre kurcaladı; avucunun içinde tutuyordu. Bu nesneleri
tutmasını bilmemekten, avuçluyorlar, dedi.

-Doğru, dedi Eve.

Pierre sol elinin ayasına sağ elinin başparmağıyla hafifçe vurdu.

-Bununla tutuyorlar. Parmaklarını yaklaştırıyorlar, nesneyi yakalayınca avuçlarını onu
gebertmek için üstüne bastırıyorlar.

Hızlı hızlı, dudaklarının ucuyla konuşuyordu. Şaşkın bir hali vardı. Sonra,

-Kendi kendime ne istediklerini soruyorum, dedi. Bu adam daha önce gelmişti. Niçin beni
oraya göndermek istiyorlar?

Ne yaptığımı öğrenmek istiyorlarsa, ancak perdede okumak zorundalar, evlerinden çıkmaları
da gerekmez. Hatalar yapıyorlar. Bense hiç hata yapmam, bu benim kozum. Hoffka, dedi,
hoffka: Uzun ellerini alnının önünde oynatıyordu: -Sürtük! Hoffka paffka suffka.
Daha da ister misin?

-Çan mı? diye sordu Eve.

-Evet. Çan gitti. Ağırbaşlılıkla yeniden konuşmaya başladı: -Bu herif bir ast dedi. Onu
tanıyorsun, onunla salona gittin. Eve karşılık vermedi.

-Ne istiyor? diye sordu Pierre. Sana söylemiş olmalı. Kadın bir an karar veremedi, sonra
birdenbire:

-Senin oraya kapatılmanı istiyor, dedi.

Pierre'e gerçek yavaş yavaş söylenince kuşkulanıyordu, şaşırtmak ve kuşkularını felç etmek
için gerçeği şiddetle yüzüne vurmak gerekiyordu. Eve onu aldatmaktansa, sert davranmayı
yeğ tutuyordu. Ona yalan söylediği ve adam buna inanmış göründüğü zaman, kadın ona karşı
hafif de olsa, üstün gelmiş gibi bir izlenimden kendini kurtaramıyor ve bu kendi kendisinden
tiksinmesine yol açıyordu.

-Beni kapatmak ha! diye alaycı bir tavırla yeniden söze başladı Pierre. Doğru yoldan
çıkıyorlar. Duvarlar bana ne yapabilir ki? Bunun beni durduracağını sanıyorlar. İki türlü
çete var mı yok mu diye, bazı kez soruyorum kendime: Doğru çete, yani Zencinin çetesi.
Öteki çete, karıştırıcının, burnunu her şeye sokan ve aptallık üstüne aptallık yapan
müsveddelerin çetesi.

Elini koltuğun kenarına doğru attı ve eline neşeli bir tavırla baktı:

-Duvarlar aşılır canım. Sen ona ne yanıt verdin? diye merakla Eve'e dönerek sordu.

-Seni kapatamayacaklarını. Adam omuzlarını silkti.

-Bunu söylememek gerekiyordu. Sen de yapmayacağın bir hatayı yaptın. Bırakalım
oyunlarını oynasınlar.

Adam sustu. Eve üzgün üzgün başını önüne eğdi. Tutup avuçluyorlar. Nasıl aşağılayıcı bir
tavırla söylemişti bunu ve doğru gibiydi. Ben de nesneleri sıkıyor muyum? Boşuna
gözlüyorum kendimi, hareketlerimin çoğu onun canını sıkıyor sanıyorum. Ama bana bunu
söylemiyor. Kadın kendini birdenbire zavallı hissetti, tıpkı on dört yaşındayken ve M.
Darbedat'nın, canlı ve hafifçe: İnsan sana bakınca, ellerini ne yapacağını bilemiyormuşsun
sanıyor, dediği zamanki gibi. Bir hareket yapmaya cesaret edemiyordu ve tam bu
anda, durumunu değiştirmek için dayanılmaz bir istek duydu. Ayaklarını halıya değdirerek
yavaşça iskemlenin altına götürdü. Masanın üstündeki lâmbaya, Pierre'in alt kısmını siyaha
boyadığı lâmbaya ve satranç takımına bakıyordu. Satranç tahtasının üstünde Pierre yalnızca
siyah taşları bırakmıştı. Bazı bazı ayağa kalkıyor, masaya kadar gidiyor, taşları bir bir eline
alıyordu. Onlarla konuşuyor, onlara Robot'lar diyor ve sanki parmaklarının arasında daha
gerçekleşmemiş bir hayata can veriyordu. Onları yerine koyunca sıra Eve'e geliyor, gidip o
dokunuyordu. (Biraz gülünç oluyordu bu.) Taşlar, ölü tahta parçaları haline dönüyorlardı, ama üstlerinde
değişik, kavranamaz birşeyler kalıyordu, anlam gibi birşeyler. Bunlar onun nesneleri, diye
düşündü. Odanın içinde bana bir şey kalmıyor. Eskiden onun birkaç mobilyası vardı. Ona
anneannesinden kalan markalı küçük bir tuvalet masası ve ayna. Pierre buna alay yollu senin
masan, diyordu. Pierre onları kendisiyle birlikte sürüklemişti; eşyalar gerçek yüzlerini
yalnız Pierre'e gösteriyorlardı. Eve onlara saatlerce bakabiliyordu.

Eşyalar, yorulmadan inatla onu hayâl kırıklığına uğratıyorlar, ona dış görünüşlerinden başka
birşeylerini açık etmiyorlardı. Franchot ve M. Darbedat'a da öyle olmalıydı. Eve kendi
kendine sıkıntıyla, Yine de ben onları tam babam gibi de görmüyorum. Tıpkı Pierre gibi
görmem de mümkün değil, dedi.

Eve birazcık dizlerini oynattı. Bacakları karıncalanmıştı. Bedeni sert ve gergindi, ona acı
veriyordu. Bedenini çok canlı, delişmen hissediyordu: Görünmez olmak ve orada kalmak
istiyorum; o beni görmeden, ben onu görmek istiyorum. Bana ihtiyacı yok; odada fazlalığım
ben. Biraz başını çevirdi ve Pierre'in üst tarafındaki duvara baktı. Duvarın üstünde tehlikeli
şeyler yazılıydı.

Eve biliyordu, ama onları okuyamıyordu. Gözlerinin önünde oynamaya başlayana kadar hep
duvar kâğıtlarındaki iri kırmızı güllere bakıyordu. Güller alacakaranlıkta alev alev
yanıyorlardı. Tehlike, çoğu zaman, yatağının sol üstünde, tavana yazılmıştı. Ama bazı bazı
yer değiştiriyordu.

Kalkmam gerekiyor. Uzun zaman oturamıyorum, olmuyor. Duvarda, soğan kesitlerine
benzeyen beyaz yuvarlaklar da vardı. Yuvarlaklar kendi çevrelerinde döndüler ve Eve'in elleri
titremeye başladı: Çılgına döndüğüm anlar oluyor. Ama hayır, diye düşündü acı acı, ben
deli olamam.

Sinirleniyorum o kadar. Birden elinin üstünde Pierre'in elini hissetti. Pierre tatlı tatlı,

-Agathe, dedi.

Ona gülümsüyordu, ama elini parmaklarının ucuyla, bir çeşit iğrenmeyle tutuyordu, sanki bir
yengeç yakalamıştı da yengecin kıskaçlarından korunmak istemişti.

-Agathe, dedi, sana fazlasıyla güvenmek isterdim:

Eve gözlerini yumdu ve göğsü kabardı: Hiç yanıt vermemek gerekiyor, yoksa hemen
kuşkulanacak, hiçbir şey söylemeyecek.

Pierre, elini bırakmıştı.

-Seni ne kadar seviyorum Agathe, dedi. Ama seni anlayamıyorum. Niçin her zaman odada
duruyorsun?

Eve, yanıt vermedi.

-Söyle bana, niçin?

Kadın kuru kuru:

-Seni sevdiğimi çok iyi biliyorsun, dedi.

-Sana inanmıyorum, dedi Pierre. Niçin beni sevecekmişsin?

Sana korku vermem gerek, ben kafadan sakatım. Güldü, ama birden ciddileşti.

-Seninle benim aramda bir duvar var. Seni görüyorum, seninle konuşuyorum, ama sen öte
yandasın. Bizi sevişmekten alıkoyan nedir? Bana öyle geliyor ki bu eskiden çok kolaydı.
Hamburg'dayken.

-Evet, dedi. Eve, acı acı. Hep Hamburg.

Gerçek geçmişlerinden hiç söz etmiyordu. Ne Eve, ne de o, hiçbir zaman Hamburg'da
olmuşlardı.

-Kanallar boyunca gezerdik. Bir mavna vardı, hatırlıyor musun? Mavna siyahtı. Kaptan
köşkünün üstünde bir köpek vardı.

Alabildiğine uyduruyordu, yapmacıklı bir hali vardı.

-Senin elinden tutuyordum, başka bir tenin vardı. Bana söylediklerinin hepsine
inanıyordum. Susunuz! diye bağırdı.

Bir an kulak kabarttı. Tasalı bir sesle:

-Şimdi geliyorlar, dedi.

Eve sıçradı:

-Geliyorlar mı? Artık hiç gelmeyeceklerini sanıyordum. Üç günden beri Pierre çok sakindi,
heykeller gelmemişti. Her ne kadar hiç kabullenmese de Pierre'in heykellere karşı müthiş bir
korkusu vardı.

Eve'in yoktu, ama gelip de odada vızıldayarak uçmaya başladılar mı kadın Pierre'den
korkuyordu. Pierre:

-Bana ziuthre'ü ver, dedi.

Eve ayağa kalktı ve zuithre'ü aldı. Bu Pierre'in kendi yapıştırdığı karton parçaları yığınıydı.
Bunu heykelleri savuşturmak için kullanıyordu. Ziuthre bir örümceğe benziyordu. Bu
kartonlardan birinin üstüne Pierre: Tuzağa karşı kuvvet, ötekinin üstüne: Kara, diye
yazmıştı. Bir üçüncüsünün üstüne de gözleri kırış kırış, gülen bir yüz resmi çizmişti. Bu
Voltaire'di. Pierre, ziuthre'ü bir ayağından yakaladı ve anlaşılmaz bir tavırla dikkatle baktı.

-Artık bana hizmet etmiyor, dedi.

-Niçin?

-Onu altüst etmişler. Kadına uzun uzun baktı. Dişlerinin arasından:

-Pek isterdin bunu, dedi.

Eve, Pierre'e kızmıştı. Her gelişlerinde, haberi oldu; nasıl yapıyor bunu? Hiç aldanmaz.
Ziuthre, Pierre'in parmaklarının ucundan acınacak bir halde sarkıyordu. Onu kullanmamak
için her defasında iyi bir bahane bulur. Pazar günü geldiklerinde ziuthre'ün kaybolmuş
olduğunu ileri sürüyordu, ama ben onun zamk kutusunun arkasında olduğunu görüyordum.
Pierre onu görmek istemiyordu. Heykelleri kendine çekenin yine kendisi mi, değil mi diye
kendi kendime soruyorum. İnsan onun içten olup olmadığını asla bilemiyordu.

Bazı zamanlar, Eve'e öyle geliyordu ki Pierre elinde olmadan düşünce ve görüşlerinde
hastalıklı bir bollukla dolup taşıyordu. Ama başka zamanlar, Pierre'in uydurur gibi bir hali
vardı. Acı çekiyor. Ama nereye kadar heykellere ve Zenciye inanıyor? Ne olursa olsun
heykelleri görmediğini biliyorum, yalnızca işitiyor. Onlar geçerken başını çeviriyor, -hemen
arkasından onları gördüğünü söylüyor, onları betimliyor. Birden Doktor Franchot'nun
kırmızı yüzünü hatırladı: Ama, hanımefendi, bütün akıl hastaları yalancıdırlar. Gerçekten
hissettikleriyle, hissettiklerini ileri sürdüklerini ayırdetmeye kalkarsanız zamanınızı boşa
harcarsınız, dediğini hatırladı. Sıçradı: Franchot niye dışarıdan gelip işe karışıyor? Ben
kendimi onun yerine koyup düşünemem.

Pierre ayağa kalkmıştı, zuithre'ü gidip kâğıt sepetine attı: İstediğim senin gibi
düşünmektir? diye mırıldandı kadın. Pierre mümkün olduğu kadar az yer kaplamak için
dirseklerini yanlarına yapıştırıp ayaklarının ucunda, küçük adımlar atarak yürüyordu.
Geri gelip oturdu ve anlaşılmaz bir tavırla Eve'e baktı.

-Siyah duvar kâğıtları yapıştırmak gerek, dedi. Bu odada yeteri kadar siyah yok.

Koltuğa yığılmıştı. Eve, her zaman çekilmeye, büzülmeye hazır bu cimri bedene kederle
baktı: Kollar, bacaklar, kafa, içeri çekilebilen uzuvlar gibiydiler. Saat altıyı vurdu, piyano
susmuştu. Eve içini çekti:

Heykeller hemen gelmiyorlardı, onları beklemek gerekiyordu.

-Işığı yakmamı ister misin?

Kadın, onları karanlıkta beklemeyi yeğliyordu.

-İstediğini yap, dedi Pierre.

Eve küçük masa lâmbasını yaktı ve odayı kırmızı bir sis kapladı. Pierre de bekliyordu.
Konuşmuyordu, ama dudakları kıpırdıyordu; kırmızı siste iki koyu gölge yapıyorlardı. Eve,
Pierre'in dudaklarını seviyordu. Eskiden coşturucu ve duygulandırıcıydılar, ama haz
vericiliklerini yitirmişlerdi.

Biraz titreyerek birbirlerinden ayrılıyorlar ve durmadan birleşiyorlardı, yeniden ayrılmak
için birbirlerini eziyorlardı. Bu içine kapanmış yüzde yalnızca onlar yaşıyorlardı; iki korkak
hayvan gibiydiler. Pierre ağzından tek bir ses çıkmadan saatlerce böyle mırıldanabiliyordu ve
çoklukla Eve, bu sürekli küçük hareketlerle büyüleniyordu. Ağzını seviyorum. Pierre
onu hiç öpmüyordu artık; dokunuşlardan korkuyordu: Geceleri Pierre'e, katı ve kuru erkek
elleri dokunuyordu, bütün bedenini çimdikliyorlardı; çok uzun tırnaklı kadın elleri iğrenç
iğrenç okşuyorlardı onu. Her zaman baştan aşağıya giyimli yatıyordu, ama eller elbiselerinin
altına giriyorlardı ve gömleğini çekiyorlardı. Bir kere, gülme duymuştu ve şişkin dudaklar
kendi dudakları üstüne gelip yapışmıştı.

O geceden beridir artık Eve'i öpmüyordu.

-Agathe, dedi Pierre, ağzıma bakma! Eve gözlerini indirdi.

Arkasından nobranca:

-Dudaklardan birşeyler okumanın öğrenilebileceğini bilmiyor değilim, dedi.

Eli koltuğun kolu üstünde titriyordu. İşaret parmağı gerildi, gelip başparmağa üç kere vurdu
ve öteki parmaklar kasıldılar:

Bu bir kötü ruhları kovma işaretiydi. Kadın Başlıyor, diye düşündü. Pierre'i kollarının
arasına almak istedi. Pierre yüksek sesle ve kibar bir tavırla konuşmaya başladı:

-San Pauli'yi hatırlıyor musun? Yanıt vermemeli. Belki bir tuzaktır.

-Ben seni orada tanımıştım, dedi hoşnutça. Bir Danimarkalı denizcinin elinden almıştım
seni. Az daha dövüşecektik, ama hesabını ödedim de seni götürmeme ses çıkarmadı.
Güldürüden başka bir şey değildi bu.

Yalan söylüyor, söylediklerinin birine inanmıyor. Adımın Agathe olmadığını biliyor. Yalan
söylediği zaman ondan nefret ediyorum. Ama kadın, onun sabit bakışlarını gördü ve
kızgınlığı eriyip gitti. Yalan söylemiyor, diye düşündü, tükenmiş bitmiş. Heykellerin
yaklaştığını hissediyor. Onları duymamak için konuşuyor. Pierre iki elini de koltuğun
kenarlarına yapıştırıyordu. Yüzü uçuktu, gülümsüyordu.

-Bu karşılamalar her zaman bir gariptir, dedi adam, ama ben rastlantı olduğuna
inanmıyorum. Seni kimin gönderdiğini sormuyorum, biliyorum ki yanıt vermeyeceksin. Ne
olursa olsun, sen beni çâtlatma konusunda oldukça beceriklisin.

İğneleyici ve aceleci bir sesle güçlükle konuşuyordu.

Doğru dürüst söyleyemediği ve ağzından yumuşak ve şekilsiz bir madde gibi çıkan
sözcükler vardı.

-Beni şenliğin orta yerine götürdün; siyah otomobillerin olduğu yere, ama ben sırtımı döner
dönmez kırmızı gözleri ışıl ışıl yanan bir kalabalık vardı otomobillerin arkasında. Benim
koluma girmiş, onlara işaret ettiğini düşünüyorum, ama ben bir şey görmüyordum. Ben
Kutlama Törenlerinin büyüsü içindeydim.

Kadının önüne doğru, gözleri iri iri açılmış, baktı. Elini, çabucak, kısa bir hareketle ve
konuşmasını kesmeksizin alnından geçirdi. Konuşmasını kesmek istemiyordu.

-Bu Cumhuriyeti kutlama törenleriydi, dedi keskin bir sesle. Sömürgelerin tören için
gönderdikleri cins cins hayvanlar nedeniyle ilgi çekici bir görüntü vardı. Sen maymunların
arasında kaybolmaktan korkuyordun. Maymunlar arasında dedim, diye çevresine bakarak
küstah bir sesle tekrarladı: Zenciler arasında diyebilirdim! Masaların altına kaçan ve
görünmediklerini sanan eciş bücüşler, benim bakışım tarafından hemen ortaya çıkarılmışlar
ve çivilenip kalmışlardır. Emir susmak'tır, diye bağırdı. Susmak. Herkes yerine ve heykellerin
girmesi için hazır ol, bu emirdir. Taralala -uluyor ve ellerini ağzına götürüp boru gibi
yapıyordu- tralala, trala-lalala.

Adam sustu ve Eve anladı ki heykeller odaya girmekteler. Solgun ve aşağılayıcı bir ifadeyle
dimdik ayakta duruyordu. Eve de kaskatı olmuştu ve ikisi birden sessizlik içinde beklediler.
Koridorda biri yürüyordu: Marie, hizmetçi kadındı bu, kuşkusuz şimdi gelmişti. Eve düşündü:
Gaz için ona para vermem gerekecek. Sonra heykeller uçmaya başladılar, Eve ile Pierre'in
arasından geçiyorlardı.

Pierre Hınk, yaptı ve ayaklarını altına alarak koltuğa büzüldü. Başını çeviriyordu, zaman
zaman sırıtıyordu, ama alnında ter damlaları boncuk boncuk beliriyordu. Eve, bu solgun
yüzün, yumuşak bir titremeyle şekil değiştiren bu ağzın görünüşüne dayanamadı, gözlerini
kapattı. Gözkapaklarının kırmızı fonunda yaldızlı çizgiler oynamaya başladılar.

Kendini yaşlı ve bitkin hissediyordu. Kadının hemen yanında Pierre gürültüyle soluyordu.
Heykeller uçuyorlar, vızıldıyorlar, onun üstüne doğru eğiliyorlar... Hafif bir gıdıklanma,
omzunda ve sağ böğründe bir ağrı duydu. İçgüdüsüyle, bedeni iğrenç bir şeye değmekten
sakınır gibi, ağır ve biçimsiz bir eşyanın geçişine yol verir gibi sola doğru eğildi. Birden yer
tahtası gıcırdadı, içinden, gözlerini açmak, elleriyle havayı yoklayarak sağına bakmak isteği
delice kabarmıştı.

Hiçbir şey yapmadı. Gözlerini kapalı tuttu ve yakıcı bir sevinç onu ürpertti: Ben de
korkuyorum, diye düşündü. Bütün yaşarlığı gelip sağ yanına sığınmıştı. Gözlerini açmadan
Pierre'e doğru eğildi. Küçücük bir çaba ona yetecek ve ilk kez bu dokunaklı evrene girecekti.
Heykellerden korkuyorum, diye düşündü. Bu şiddetli ve gözü kapalı bir kabullenme, bir dua
idi.

Kadın bütün gücüyle onların varlığına inanmak istiyordu. Sıkıntı sağ yanını
kötürümleştiriyordu. Bundan yeni bir duygu, bir dokunum çıkarmaya çalışıyordu. Kolunda,
böğründe ve omzunda onların geçişini hissediyordu.

Heykeller alçaktan ve yavaş uçuyorlardı. Vızıldıyorlardı. Eve onların kötücül bir tavırları
olduğunu ve gözlerini çevreleyen kirpiklerin taştan çıktığını biliyordu, ama onları çok kötü
canlandırabiliyordu. Onların tümüyle canlı olmadıklarını da biliyordu, ama koskoca
bedenlerin üstünde et tabakalarının, ılık pulların görüldüğünü de biliyordu; parmaklarının
ucunda taş, deri soyulur gibi soyuluyor ve avuç içleri onları kaşındırıyordu. Eve bütün bunları
göremiyordu. Devanası gibi iri, gösterişli ve gülünç kadınların, bir insanoğlu tavrı ve taşın
som inatçılığıyla, tam onu yalayıp geçtiklerini düşünüyordu yalnızca. Pierre'in üstüne
eğiliyorlar. Eve öyle bir güç harcıyordu ki elleri titremeye başladı.

Bana doğru eğiliyorlar... Korkunç bir çığlık birdenbire onu dondurdu. Pierre'e
dokundular. Kadın gözlerini açtı: Pierre başını ellerinin arasına almıştı, soluk soluğaydı. Eve
tükendiğini, bittiğini hissetti: Bir oyun, diye düşündü acı bir pişmanlıkla, bir oyundan
başka bir şey değil, bir an olsun buna içten inanmadım. Ama bu sırada Pierre gerçekten acı
çekmiştir.

Pierre yatıştı ve derin bir soluk aldı. Ama gözbebekleri garip bir şekilde iri iri duruyorlardı;
terliyordu.

-Onları gördün mü? diye sordu adam.

-Görmedim.

-Böylesi senin için daha iyi, seni korkuturlardı. Ben alıştım buna.

Eve'in elleri hep titriyordu, kanı başına çıkmıştı. Pierre cebinden bir sigara çıkarıp ağzına
götürdü. Ama sigarayı yakmadı.

-Benim için fark etmez onları görmek, dedi, ama bana dokunmalarını istemiyorum. Bana
sivilce bulaştırmalarından korkuyorum.

Bir an düşündü ve sordu:

-Onları işittin mi?

-Evet, dedi Eve, bir uçak motoru gibi.

(Pierre, geçen pazar, kadına tam böyle söylemişti.) Pierre biraz babacan bir tavırla
gülümsedi.

-Abartıyorsun, dedi. Ama solgundu. Eve'in ellerine baktı: Ellerin titriyor. Seni etkiledi bu.
Agathe'cığım. Ama sinirlenmenin gereği yok, yarından önce gelmeyecekler. Eve
konuşamıyordu, dişleri takırdıyordu ve Pierre'in bunu görmesinden korkuyordu. Pierre ona
uzun uzun baktı.

-Adamakıllı güzelsin, dedi başını sallayarak. Yazık, gerçekten yazık. Hızla elini uzattı ve
kulağını okşadı.

-Benim güzel şeytanım! Biraz canımı sıkıyorsun; çok güzelsin. Beni rahatsız ediyor bu.
Özetleme söz konusu olmasaydı...

Durdu ve şaşkın şaşkın Eve'e baktı:

-Bu sözcük olmadı... Dilimin ucunda... Dilimin ucunda, dedi belirsiz bir tavırla
gülümseyerek. Bir başka sözcük var dilimin ucunda... Şey canım... tam yerinde. Sana
söyleyeceğimi unuttum.

Bir an düşündü ve başını salladı:

-Haydi, dedi, ben uyuyorum. Çocuksu bir sesle ekledi: Biliyorsun Agathe, yoruldum.
Kafamı toparlayamıyorum. Sigarasını attı ve kaygıyla halıya baktı. Eve yastığı başının altına
koydu.

-Sen de uyuyabilirsin, dedi gözlerini kapayarak, gelmeyecekler.

ÖZETLEME. Pierre uyuyordu, dudaklarında saf bir yarım gülüş vardı, başını eğiyordu.
Yanağıyla omzunu okşamak istiyor gibiydi. Eve'in uykusu yoktu, düşünüyordu:

Özetleme. Pierre birden aptalca bir havaya bürünmüştü ve sözcük ağzından dışarı
dökülmüştü, uzun ve beyazımsı. Pierre şaşkın şaşkın önüne bakmıştı; sözcüğü görüyor ve onu
tanımıyor gibi. Ağzı yumuşaktı, açıktı. İçinde bir şey kırılmış gibiydi.
Geveledi. Bu ilk kez geliyor onun başına. Farkına vardı zaten.
Artık kafasını toplayamadığını söyledi. Pierre tatlı tatlı inledi ve eli belli belirsiz kıpırdadı.
Eve ona dik dik baktı: Nasıl uyanacak bakalım? Bu düşünce içini kemiriyordu. Pierre uyur
uyumaz, bunu düşünmesi gerekiyordu, bundan vazgeçemiyordu. Gözleri dönmüş bir halde
uyanmasından ve saçmalamaya başlamasından korkuyordu.
Ben aptalım, diye düşündü, bu bir yıldan önce başlamaz, Franchot söyledi ya. Ama
içinin sıkıntısı gitmiyordu. Bir yıl; bir kış, bir ilkbahar, bir yaz, bir başka sonbaharın
başlangıcı. Bir gün bu çizgiler bozulacaktı; çenesi sarkacaktı, sulu gözlerini yarım yamalak
aralayacaktı. Eve, Pierre'in elinin üstüne doğru eğildi ve dudaklarını değdirdi: Daha önce
öldürürüm seni.




Duvar kitabından


JEAN PAUL SARTRE



Feodalite

Feodalite Nedir ? (Özet) : Ortaçağ avrupa'sında toprağı ve üzerinde yaşayan köylüleri bir kişinin malı sayan rejim, derebeylik. Bu sisteme feodalizm denir. Avrupa’da 9. yüzyıldan ortaçağın sona kadar sürmüş olan ekonomik ve siyasi sistem. Devletli toplumlarda asker şeflerin toprağı paylaşarak ilkel köleyi toprak kölesine (serf) dönüştürerek oluşturdukları düzendir. Toprak kölesi ya efendi  » Devamini Oku

Feodalizm

Feodalizm Nedir ? (Özet) : Ortaçağ avrupa'sında toprağı ve üzerinde yaşayan köylüleri bir kişinin malı sayan rejim, derebeylik. Bu sisteme feodalizm denir. Avrupa’da 9. yüzyıldan ortaçağın sona kadar sürmüş olan ekonomik ve siyasi sistem. Devletli toplumlarda asker şeflerin toprağı paylaşarak ilkel köleyi toprak kölesine (serf) dönüştürerek oluşturdukları düzendir. Toprak kölesi ya efendi  » Devamini Oku

Feodalite Rejiminin Özellikleri

Siyasal ve askeri gücü elinde bulunduran, toprağın mülkiyetine veya imtiyazına sahip olan bir senyörler (derebeyler) sınıfı ile bu sınıfa bağımlı köleler sınıfının oluşturduğu idari düzene feodalite denir. Feodalite Rejiminin Özellikleri -Feodalite rejimin kurulmasından sonra Avrupa’da siyasal birlik bozulmuş, küçük yönetim birimleri ortaya çıkmıştır. -Derebeylik yönetimi, IX. yüzyılda Fra  » Devamini Oku

voyvoda

voyvoda : 1. eflak ve boğdan beylerinin unvanı, 2. kesime verilen yerlerin vergisini toplamakla görevlendirilen kimse

Feodal Rejimde Toplumsal Sınıflar

Feodalitenin sonucu olarak oluşan toplumsal sınıflar : 1. Soylular (Senyörler): -Soylular, oturdukları toprakların sahibiydiler. -Her türlü hakka sahip olan ve şatolarda oturan soylular, yönetim ve askerlik işleri ile ilgilenirlerdi. -Soyluluk babadan oğula geçerdi. -Soyluların en üstünde senyör denilen derebeyler yer alırdı. -Senyörlerin en büyüğü kral idi. Bundan sonra sırasıyla dük, kon  » Devamini Oku

Tiyatroda Dramaturginin ve Dramaturgun Yeri ve İşlevi

Tiyatroda Dramaturginin ve Dramaturgun Yeri ve İşlevi Dramaturgi, sadece metin seçme, inceleme ve çözümleme görevi yüklenmiş bir çalışma alanı olarak değil, bir yorum kaynağı olarak da görülmektedir artık; yani yorumun oluşturulmasında dramaturgi çalışmaları temel oluşturur. Bilinçli ve titiz bir dramaturgi çalışması yapılmadığında metin ile gösteri arasında ya bir kopukluk baş gösterir, ya da  » Devamini Oku

Feodal Zümreler

Feodal Zümreler Ortaçağ Avrupa feodal zümreleri üç önemli özelliğe sahipti.13 Bunlardan birisi, hukuken ifade edilmiş olmalarıydı. Her sınıf, hukuken, haklar ve görevler, ayrıcalık ve zorunlulukları kapsayan bir statüye sahipti. İkinci özellikleri, geniş bir işbölümünü temsil etmeleriydi. Üçüncü özellikleri siyasal birer grup olmalarıydı. Lordlar (İktidar sahibi askerî önderler), fethedil  » Devamini Oku

agathodaimon

agathodaimon - eski yunan aile inançlarında toprağa bereket, şehirlere bolluk veren lütuf tanrısıdır. yunanca agatha - iyi; daimon - ruh anlamına gelir. eski bir yunan yazarı onun bir elinde şarap kadehi, diğer elinde ise buğday başakları tutan bir insan şeklinde göründüğünü anlatır. sık sık agathodaimon'un yılan (eve bereket getiren sembol) şeklinde olduğu düşünülürdü.

Feodalitenin Yıkılışı

Feodalite Rejiminin Zayıflama Nedenleri 1. Haçlı Seferleri sırasında derebeylerin ölmesi veya ordularını kaybetmesi 2. Barutun ateşli silahlarda kullanılmaya başlanması 3. Avrupa’da sürekli orduların kurulması 4. Yeniçağ başlarında Coğrafi Keşiflerin yapılmasından sonra ticaretin gelişmesi ve tarımsal faaliyetlerin gerilemesi 5. Papa ile krallar arasındaki mücadelenin krallar lehine son  » Devamini Oku

Soda Karışım mıdır

İçilebilir nitelikteki herhangi bir suya karbondioksit eklendiğinde soda yapılmış olur. Maden suyu ise yerin en derin katmanlarından çıkar ve yeryüzüne çıkarken geçtikleri katmanlardan mineralleride alarak yol alırlar. Bu durumda maden suyu mineralce çok zengin iken soda mineral içermez. Maden suyu ve soda, ikisi de mideyi rahatlatma özelliğine sahiptir ancak sodanın bundan başka hiçbir işlevi   » Devamini Oku

 
Yorumlardan Yazarları Sorumludur. Yorumunuz Site Yönetimi Uygun Görürse Yayınlanır..!!..
Gönderen Başlık

Resimleri

Sunumları

Henüz bu yazıya eklenmiş dosya (powerpoint,pdf,word) bulunmamaktadır.

Videoları

Henüz bu yazıya eklenmiş video bulunmamaktadır.
» Üstadlar Özel Bölümü
» Ara Yoksa Sor Yanıtlayalım
Loading
» Reklamlar
» Alt-Kültür Başlıklar

Çıkış yapmak istediğine emin misin?

Evet Vazgeç