Toplumdusmani.Net *
Yeni

Yazıyı Gönderen: apollon
Gönderilme Tarihi: Mon, 20-Nov-2006
Okunma: 6028 kez
Yazı Boyutu: 21.29 KB

Hegel Yaşamı ve Yazıları

Hegel
Frederick Copleston


1. Yaşam ve Yazılar

GEORG WILHELM FRIEDRICH HEGEL, Alman idealistlerinin en büyüğü ve batı felsefecilerinin en ünlülerinden biri, 27 Ağustos 1770’de Stuttgart’ta doğdu.1 Babası bir devlet memuruydu. Stuttgart’daki okul yıllarında geleceğin felsefecisi özel bir yolda kendini göstermedi, ama ilkin bu dönemdedir ki Yunan dehasının çekiciliğini duydu ve özellikle Sofokles’in oyunlarından, hepsinden önce Antigone’den etkilendi.

1778’de Hegel Tübingen Üniversitesinde Protestan tanrıbilim vakfına öğrenci olarak kabul edildi ve burada Schelling ve Hölderlin ile arkadaşlık ilişkileri geliştirdi. Birlikte Rousseau’yu incelediler ve Fransız Devriminin idealleri için ortak bir coşkuyu paylaştılar. Ama okuldaki durumuna bakıldığında Hegel hiç de olağanüstü bir yetenek izlenimini vermiyordu. Ve 1793’de üniversiteden ayrıldığı zaman bitirme belgesi iyi karakterinden, tanrıbilim ve filolojideki orta karar bilgisi ile yetersiz felsefe kavrayışından söz ediyordu. Hegel’in düşünsel gelişimi, Schelling’in tersine, erken bir parlaklık göstermiyordu: olgunlaşmak için daha uzun bir zamana gereksinimi vardı. Bununla birlikte, tablonun bir başka yanı daha vardır. Hegel daha şimdiden dikkatini felsefe ve tanrıbilim arasındaki ilişkiye çevirmeye başlamıştı, ama notlarını herhangi bir yolda dikkate değer görünmeyen ve kendilerine hiç kuşkusuz pek güven duymadığı hocalarına göstermedi.

Üniversiteden ayrıldıktan sonra Hegel yaşamını bir aile öğretmeni olarak sürdürdü,—ilkin İsviçre’de Berne’de (1793-6) ve daha sonra Frankfurt’ta (1797-1800). Görünüşte olaysız geçmiş olsalar da, bu yıllar Hegel’in felsefi gelişiminde önemli bir dönem oluşturacaklardı. O sıralar yazdığı denemeler ilk kez 1907’de Herman Nohl tarafından Hegel’in Erken Tanrıbilimsel Yazıları (Hegels theologische Jugendschriften) başlığı altında yayımlandılar. Bunların içeriklerine daha sonraki bölümde değineceğiz. Aslında eğer elimizde salt bu denemeler olmuş olsaydı, daha sonra geliştirmiş olduğu felsefi dizgeye ilişkin hiç bir şey düşünmezdik, ve bir felsefe tarihinde Hegel’e yer ayırmak için ciddi bir neden bulunmazdı. Bu anlamda denemeler pek önemli değildir. Ama Hegel’in erken yazılarına gelişmiş dizgesinin bilgisi ışığında dönüp baktığımız zaman, sorunsallarında belli bir sürekliliği bulup çıkarabilir ve dizgesine nasıl vardığını ve yol gösterici düşüncesinin ne olduğunu daha iyi anlayabiliriz. Gördüğümüz gibi erken yazılar ‘tanrıbilimsel’ olarak nitelendirilmişlerdir. Ve hiç kuşkusuz Hegel bir tanrıbilimci değil ama bir felsefeci olmuş olsa da, felsefesi belli bir anlamda her zaman bir tanrıbilimdi, çünkü konusu, kendisinin de açıkça direttiği gibi, tanrıbilimin konusuyla aynıydı, eş deyişle Saltık ya da, dinsel dilde, Tanrı, ve sonlunun sonsuz ile ilişkisi.

1801’de Hegel Jena Üniversitesinde bir görev elde etti ve yayımlanmış ilk çalışması olan Fichte ve Schelling’in Felsefi Dizgelerinin Ayrımı (Differnez des Fichteschen und Schellingschen Systems) da aynı yıl çıktı. Bu çalışma her şeye karşın onun bir Schelling izleyicisi olduğu izlenimini yarattı. Ve bu izlenim Eleştirel Felsefe Dergisi’nin (1802-3) yayımlanışında Schelling ile işbirliği tarafından güçlendirildi. Ama Hegel’in içinde bulunduğumuz yüzyıldan önce yayımlanmamış olan Jena dersleri onun daha o sıralar kendine özgü bağımsız bir konumu geliştirmekte olduğunu gösterirler. Ve Schelling’den uzaklaşması ilk büyük çalışmasında, 1807’de çıkan Tinin Görüngübilimi’nde (Phänomenologie des Geistes) açıkça günışığına çıktı. Bu dikkate değer kitaba bu bölümün beşinci kesiminde ayrıntılı olarak değineceğiz.

Üniversite yaşamını sona erdiren Jena savaşından sonra Hegel kendini aşağı yukarı tam bir yoksunluk durumu içinde buldu ve 1807’den 1808’e dek Bamberg’de bir gazetenin yayımcılığını üstlendi. Daha sonra Nürnberg’de Gymnasiumun müdürlüğüne atanarak 1816’ya dek bu konumda kaldı (1811’de evlendi). Gymnasiumun müdürü olarak Hegel eski klasiklerin incelenmesine ağırlık vermiş olsa da, bunu, söylendiğine göre, öğrencilerin ana dillerine zarar verecek bir yolda yürütmedi. Ayrıca öğrencilerini felsefenin temelleri konusunda da bilgilendiriyor, ama görünürde bunu felsefeyi okul izlencesi kapsamına getirme politikası için duyulan herhangi bir kişisel istekten çok üstü Niethammer’in dileğine uyarak yapıyordu. Ve öğrencilerden pek çoğunun Hegel’in demek istediklerini anlamada büyük güçlüklerle karşılaşmış oldukları düşünülebilir. Aynı zamanda felsefeci kendi çalışmalarını sürdürerek düşüncelerini derinleştiriyordu. Ve Nürnberg’deki kalışı sırasındadır ki başlıca çalışmalarından biri olan Mantık Bilimi’ni (Wissenschaft der Logik, 1812-16) üretti.

Bu çalışmanın ikinci ve son bölümünün çıktığı yıl Hegel bir felsefe kürsüsü kabul etmesi için Erlangen, Heidelberg ve Berlin olmak üzere üç ayrı yerden çağrı aldı ve Heidelberg’den gelen çağrıyı kabul etti. Genel öğrenci kitlesi üzerindeki etkisinin çok büyük olmuş olduğu söylenemez, ama bir felsefeci olarak ünü giderek artıyordu. Ve bu 1817’de Ana Çizgilerde Felsefi Bilimler Ansiklopedisi’nin (Enzyklopädie der philosophischen Wissenschaften im Grundrisse) yayımlanışı ile pekişti. Bu çalışmasında Hegel dizgesinin Mantık [Bilimi], Doğa Felsefesi ve Tin Felsefesi başlıklarını taşıyan üç ana bölümünün bir taslağını verdi. Yine belirtebiliriz ki Hegel estetik üzerine derslerini de ilkin Heidelberg’de verdi.

1818’de Hegel Berlin’den gelen yeni bir çağrıyı kabul etti ve 14 Kasım 1831’de koleradan ölümüne dek üniversitede felsefe kürsüsünde kaldı. Bu dönem sırasında yanlızca Berlin’in değil ama bir bütün olarak Almanya’nın felsefe dünyasında karşı rakipsiz bir konuma erişti. Belli bir düzeye dek bir tür resmi felsefeci olarak görülüyordu. Ama bir öğretmen olarak etkisi hiç kuşkusuz hükümet ile olan bağlantılarından kaynaklanmıyordu. Ne de bunun nedeni dili kullanmadaki çarpıcı yeteneği idi. Bir konuşmacı olarak Schelling’den daha gerideydi. Etkisi dahaçok arı düşünceye olan açık ve ödünsüz bağlılığı ve bunun yanısıra geniş bir bilgi alanını eytişiminin erim ve derinliği içersine almadaki gözalıcı yeteneğinden kaynaklanıyordu. Ve öğrencileri hiç kuşkusuz onun eğitimi altında insanın tarihini, politik yaşamını ve tinsel başarımlarını da kapsamak üzere olgusallığın iç doğasının ve sürecinin bilinçleri önüne serilmekte olduğunu duyuyorlardı.

Berlin’de felsefe kürsüsündeki görevi süresince Hegel’in yayımladığı çalışmalar göreli olarak azaldı. Tüze Felsefesinin Anaçizgileri (Grundlinien der Philosophie des Rechts) 1821’de çıktı ve Ansiklopedi’nin yeni düzenlemeleri 1827 ve 1830’da yayımlanıyorlardı. Ölümüne doğru Hegel Tinin Görüngübilimi’ni yeniden gözden geçiriyordu. Ama hiç kuşkusuz bütün bu dönem boyunca dersler vermekteydi. Ve derslerinin metinleri, belli bir ölçüde öğrencilerinin karşılaştırmalı notları üzerine dayalı olarak, ölümünden sonra yayımlanacaklardı. Bunların İngilizce çevirilerinde sanat felsefesi üzerine dersler dört cilt, din felsefesi ve felsefe tarihi üzerine olanlar üçer ve tarih felsefesi üzerine olanlar bir cilt oluşturur.

Hölderlin’in görüşünde Hegel dingin, düz kafalı bir insandı. En azından gündelik yaşamında hiçbir zaman taşkın bir dahi izlenimini vermiyordu. Özenli, yöntemli, duyunçlu, toplumcul özyapısı ile, bir bakış açısından en çok onurlu bir burjuva üniversite profesörü, iyi bir devlet memurunun değerli oğluydu. Aynı zamanda evren ve insan tarihinin devim ve imlemine yönelik derin bir sezgiden [vision] esinleniyordu ve yaşamını bu tarihin anlatımına verdi. Bu demek değildir ki Hegel’in kişiliğinde sezgici [visionary] olarak nitelendirilebilecek bir boyut vardı. Gizemli sezgilere [mystical intuitions] ve duygulara başvurmak her ne olursa olsun felsefe söz konusu olduğu sürece onun için tiksinti verici birşeydi. Biçim ve içeriğin birliğine sarsılmaz bir inancı vardı. İçeriğin, gerçekliğin felsefe için ancak dizgesel kavramsal biçimi içinde varolduğuna inanıyordu. Olgusal ussaldır ve ussal olgusaldır; ve olgusallık ancak ussal yeniden kuruluşu içinde anlaşılabilir. Ama Hegel’in gizemli içgörülere başvurarak bir bakıma kestirmeden gitmiş olan felsefeler için ya da, onun görüşünde, dizgesel bir kavrayıştan çok ruhsal yüceltmeyi amaçlayan felsefeler için küçümseyici bir hoşnutsuzluk göstermiş olmasına karşın, insanlığa felsefe tarihinde karşılaşılacak en görkemli ve etkileyici Evren tablolarından birini sunmuş olduğu olgusu ortadadır. Ve bu anlamda büyük bir sezgici idi.


2. Erken Tanrıbilimsel Yazılar

Hegel’in daha okul yıllarında Yunan dehasının çekiciliğine kapıldığını görmüştük. Ve üniversitede bu çekim Hıristiyan dinine karşı tutumu üzerinde belirgin bir etki yarattı. Tübingen’de hocalarından dinlediği tanrıbilim büyük ölçüde Aydınlanmanın düşüncelerine uyarlanmış Hıristiyanlık, daha açık bir deyişle İncil’deki doğaüstücülüğün belli bir düzeyde katıldığı ya da renklendirdiği ussalcı bir tanrıtanırcılık idi. Oysa Hegel’in deyişiyle bu ‘anlak dini’ ona yalnızca kuru ve yavan değil, ama onun kuşağının tininden ve gereksinimlerinden de kopmuş olarak görünüyordu. Böylece onu Yunan halkının tininde kökleşmiş ve ekininin bütünleyici bir parçasını oluşturmuş olan Yunan dini ile olumsuz bir karşılaştırma içine soktu. Ona göre Hıristiyanlık bir kitap diniydi, ve söz konusu kitap, eş deyişle İncil ise yabancı bir ırkın ürünü olarak Alman ruhuna bağdaşmıyordu. Hegel hiç kuşkusuz Hıristiyanlık yerine sözcüğün gerçek anlamında Yunan dininin geçirilmesini önermiyordu. Demek istediği şey Yunan dininin bir Volksreligion olmuş olmasıydı—bir din ki halkın tin ve dehasına içten bağlıyken ve bu halkın ekininin bir öğesini oluştururken, Hıristiyanlık ise, en azından ona hocaları tarafından sunulduğu biçimiyle, dışarıdan dayatılan birşeydi. Dahası, düşünüyordu ki Hıristiyanlık insan mutluluğuna ve özgürlüğüne düşman ve güzelliğe ilgisizdi.


TÜBİNGEN SEMİNERİ

Hegel’in Yunan dehası ve ekinine yönelik erken coşkusunun bu anlatımı çok geçmeden Kant’ı incelemesi ile belli bir değişime uğradı. Yunan tini için duyduğu hayranlığı bir yana bırakmazken, onu ahlaksal derinlik açısından eksik olarak görmeye başladı. Onun görüşünde bu ahlaksal derinlik ve dürüstlük öğesi Kant tarafından sağlanıyordu. Kant aynı zamanda törel bir din açıklamıştı ki, inaklar ve İncil tapınmaları gibi yüklerden kurtulmuştu. Açıktır ki, Hegel’in ahlaksal derinliğin doğuşu için insanlığın Kant’ın zamanını beklemesi gerektiğini söyleme gibi bir amacı yoktu. Tersine, Hıristiyanlığın kurucusunun da ahlak üzerine Kant’ınkine benzer bir vurgu getirdiğini düşünüyordu. Ve Berne’de bir aile öğretmeniyken yazdığı İsa’nın Yaşamı’nda (Das Leben Jesu, 1795) İsa’yı yalnızca bir ahlak öğretmeni olarak ve aşağı yukarı Kant törebiliminin bir açımlayıcısı olarak çizdi. Gerçekten de, İsa kişisel ödevi üzerinde diretmişti; ama Hegel’e göre yanlızca Yahudilerin tüm dinleri ve ahlaksal içgörüleri bildirilmiş olarak, tanrısal bir kaynaktan geliyor olarak düşünmeye alışmış olmaları nedeniyle böyle davranmak zorunda kalmıştı. Bu yüzden Yahudileri ne olursa olsun onu dinlemeye kandırmak için kendini Tanrının elçisi ya da iletmeni olarak sunmak zorundaydı. Oysa gerçekte kendini Tanrı ile insan arasındaki biricik aracı yapma ya da indirilmiş inaklar dayatma niyetinde değildi.

Öyleyse Hıristiyanlık nasıl yetkeci, kiliseci ve inakçı bir dizgeye dönüştü? Hegel bu soruyu Hıristiyan Dininin Olumluluğu’nda (Die Positivität der christlichen Religion) ele aldı. Çalışmanın ilk iki bölümü 1795-6’da ve üçüncüsü ise bir süre sonra 1798-9’da yazıldı. Bekleyebileceğimiz gibi, Hıristiyanlığın dönüşümü büyük ölçüde İsa’nın havarilerine ve daha başka izleyicilerine yüklenir. Ve dönüşümün sonucu insanın gerçek ‘kendi’sinden yabancılaşması olarak betimlenir. İnakların dayatılması ile düşünce özgürlüğü yitirildi, ve dışarıdan dayatılan bir ahlak yasası anlayışı ile ahlaksal özgürlük yok edildi. Dahası, insan Tanrıdan yabancılaşmış olarak görülüyordu. Ancak inanç yoluyla ve, en azından Katoliklikte, Kilisenin ayinleri ile kurtulabilecekti.

Bununla birlikte, Frankfurt dönemi sırasında Hegel’in Hıristiyanlığa karşı tutumu belli bir değişime uğradı ve bu değişim Hıristiyanlığın Tini ve Yazgısı (Der Geist des Christentums und sein Schicksal, 1800) başlıklı çalışmada anlatıldı. Bu denemede Yahudilik yasacı ahlakı ile yapıtın kötü kişisidir. Yahudiler için tanrı efendi ve insan ise efendisinin istencini yerine getirmesi gereken köle idi. İsa için Tanrı insanda yaşayan sevgidir; ve insanın Tanrıdan yabancılaşması da, tıpkı insanın insandan yabancılaşması gibi, sevgi birliği ve yaşamı ile yenilecektir. Kant’ın yasa ve ödev üzerinde diretmesi ve tutku ve dürtünün yenilmesi üzerine vurgusu şimdi Hegel’e yetersiz bir ahlak kavramını anlatıyor ve kendilerine özgü bir yolda yine Yahudi görüşünün ırasalı olan efendi-köle ilişkisinin kokusunu taşıyor olarak görünür. Oysa İsa hem Yahudi yasacılığının hem de Kantçı ahlakçılığın üzerine yükselir. Hiç kuşkusuz ahlaksal savaşımı tanır, ama ideali ahlakın bir yasaya boyuneğme sorunu olmaya son vermesi ve kendisi sonsuz tanrısal yaşamın parçası olan bir yaşamın kendiliğinden anlatımı olmasıdır. İsa ahlakı içeriği açısından ortadan kaldırmaz, ama yasaya boyun eğme güdüsü yerine sevgi güdüsünü geçirerek onu yasacı biçiminden kurtarır.

Belirtmek gerek ki, Hegel’in dikkati daha şimdiden yabancılaşma temalarına ve yitik bir birliğin yeniden kazanılmasına yönelmiştir. Hıristiyanlığı Yunan dini ile birincinin zararına karşılaştırmakta olduğu zamanlarda daha şimdiden tanrısal olgusallığı uzak ve salt aşkın bir varlık olarak alan görüşlerden hoşnutsuzluk duyuyordu. Berne’de kalışının son sıralarında yazmış olduğu ve Hölderlin’e adadığı Eleusis başlıklı şiirde sonsuz Bütünlük için duygularını anlatır. Ve Frakfurt’da İsa’yı sevgi yaşamı yoluyla insan ve Tanrı, sonsuz ve sonlu arasındaki uçurumu yenmek için dua ederken betimler. ‘Saltık’ sonsuz yaşamdır, ve sevgi bu yaşamın birliğinin, sonsuz yaşamın kendisi ile birliğin, ve başka insanlar ile bu yaşam yoluyla birliğin bilincidir.

1800’de, henüz Frankfurt’da iken, Hegel Hermann Nohl’un daha sonra Dizge Parçası (Systemfragment) başlığını verdiği bazı notlar yazmıştı. Hegel’den Schelling’e bir mektuptaki anıştırmanın gücüne dayanarak, Nohl ve Dilthey henüz yitmemiş olan notların tamamlanmış bir dizgenin taslağını temsil ettiklerini düşünüyorlardı. Bu vargı biraz elverişsiz bir kanıta dayalı gibi görünür, en azından ‘dizge’ sözcüğü Hegel’in gelişmiş felsefesinin terimlerinde anlaşılırsa. Aynı zamanda notlar oldukça ilginçtir ve sözleri edilmeye değer.

Hegel karşıtlıkların ya da karşısavların, herşeyden önce sonlu ve sonsuz arasındaki karşıtlığın üstesinden gelme sorunu ile uğraşır. Eğer kendimizi seyirci konumuna koyarsak, yaşam devimi bize sonlu bireylerin sonsuz bir örgütlü çoklukları olarak, eş deyişle Doğa olarak görünür. Gerçekten de, Doğa derin-düşünce ya da anlak için koyulmuş yaşam olarak betimlenebilir. Ama örgütlenişleri Doğa olan bireysel şeyler geçici ve yiticidirler. Öyleyse kendisi bir yaşam biçimi olan düşünce şeyler arasındaki birliği sonlu bireyleri etkileyen ölümlülükten özgür olan sonsuz, yaratıcı bir yaşam olarak düşünür. Ve salt kavramsal bir soyutlama olarak değil ama türlülüğü kendi içersinde taşıyor olarak düşünülen bu yaratıcı yaşama Tanrı denir. Bu ayrıca Tin (Geist) olarak da tanımlanmalıdır. Çünkü ne sonlu şeyler arasındaki dışsal bir halkadır, ne de salt soyut bir yaşamın kavramı, soyut bir evrenseldir. Sonsuz yaşam tüm sonlu şeyleri bir bakıma içerden birleştirir, ama onları ortadan kaldırmaksızın. O türlülüğün dirimli birliğidir.

Hegel böylece bir terimi, gelişmiş felsefesinde büyük bir önem taşıyan Tin sözcüğünü getirir. Ama şu soru ortaya çıkar: acaba kavramsal düşünce yoluyla sonsuzu ve sonluyu terimlerden hiçbiri ötekinde çözülmeden ama aynı zamanda bunlar gerçekten birleştirilerek birleştirebilir miyiz? Ve Dizge Parçası denilen yapıtta Hegel bunun olanaklı olmadığını ileri sürer. Başka bir deyişle, sonlu ve sonsuz arasındaki uçurumu yadsımakla kavramsal düşünce kaçınılmaz olarak onları ayrım olmaksızın kaynaştırmaya ya da birini ötekine indirgemeye yönelir, ama birliklerini onaylarken kaçınılmaz olarak ayrımlarını yadsıma eğilimine girer. İçinde birliğin ayrımı dışlamadığı bir bireşim için zorunluğu görebiliriz, ama onu gerçek anlamda düşünemeyiz. Çokun Bir içersinde birincinin çözülüşü olmaksızın birleştirilmesi ancak onu yaşayarak, eş deyişle, insanın sonludan sonsuz yaşama öz-yükselişi ile başarılabilir. Bu dirimli süreç dindir.

Bundan şu çıkar ki felsefe dinin gerisinde kalır ve bu anlamda dine altgüdümlüdür. Felsefe bize sonlu ile sonsuz arasındaki karşıtlığın yenilmesi için neyin isteneceğini gösterir, ama kendisi bu istemi yerine getiremez. Bunun yerine getirilmesi için dine, daha doğrusu Hıristiyan dinine dönmemiz gerekir. Yahudiler Tanrıyı sonlunun üzerinde ve dışında koyulmuş bir varlık olarak nesnelleştirdiler. Ve bu yanlış bir sonsuz düşüncesi, ‘kötü’ bir sonsuzluktur. Bununla birlikte, İsa sonsuz yaşamı kendi içersinde düşüncesinin ve eyleminin kaynağı olarak buluyordu. Ve bu ise sonsuzun doğru düşüncesidir: sonluda içkin olarak ve sonluyu kendi içersinde kapsıyor olarak sonsuz. Ama bu bireşim ancak İsa’nın onu yaşadığı gibi yaşanabilir: bireşim sevgi yaşamıdır. Sonlu ve sonsuz arasındaki aracılığın örgeni sevgidir, düşünce değil. Gerçekten, çalışmada Hegel’in daha sonraki eytişimsel yönteminin önbildirimi denebilecek bir pasaj vardır, ama aynı zamanda tam bireşimin düşünceyi aştığı ileri sürülür.

Gene de felsefenin kendi koyduğu karşıtlıkların üstesinden gelinmesini istediği varsayılırsa, beklenecek tek şey felsefenin kendisinin bu istemi yerine getirmeye çalışmasıdır. Ve sevgi yaşamının, dinsel yaşamın bu istemi yerine getirdiğini söylesek bile, felsefe dinin ne yaptığını ve bunu nasıl yaptığını anlamaya girişecektir. Böylece Hegel’in çok geçmeden daha önce olanaksız olarak ileri sürmüş olduğunu düşünme yoluyla başarmaya çalışmasında yadırganacak birşey yoktur. Ve bu görevin yerine getirilmesi için gerek duyduğu şey yeni bir mantık biçimidir, bir mantık ki yaşam devimini izlemeye yeteneklidir ve karşıt kavramları üstesinden gelinemez bir karşıtlık içinde bırakmayacaktır. Bu yeni mantığın benimsenmesi tanrıbilimci Hegel’den felsefeci Hegel’e geçişi, ya da, daha iyisi, dinin en yüksek olduğu ve felsefenin onun gerisinde kaldığı görüşünden kurgul felsefenin en yüksek gerçek olduğu görüşüne geçişi anlatır. Ama bu dönüşüme karşın sorun aynı kalır—sonlunun sonsuz ile ilişkisi. Ve Tin olarak sonsuz düşüncesi de yine değişmeksizin kalır.

http://www.ideayayinevi.com



Atatürkün Spor ve Sporcular Hakkında Söylediği Sözler

1. Ben sporcunun zeki, çevik ve aynı zamanda ahlaklısını severim. 2. Spor yalnız beden kabiliyetinin bir üstünlüğü sayılmaz. İdrak ve ahlâk da bu işe yardım eder. Zekâ ve kavrayışı kısa olan kuvvetliler , zekâ kavrayışı yerinde olan daha az kuvvetlilerle başa çıkamazlar. Ben Sporcunun zeki çevik aynı zamanda ahlâklısını severim. 3. Her çeşit spor faaliyetini Türk gençliğinin milli terbiyesin  » Devamini Oku

Soğuk ve Sıcak Renkler

Renkler, şiddetlerine ve insanlar üzerindeki ruhsal etkisine göre ikiye ayrılırlar. . A) Sıcak Renkler (Kımızı, Turuncu, Sarı) Kırmızıda ateşin sıcaklığını, turuncuda güneş ışığının etkisini, sarıda da ışık ve aydınlığı duyarız. Bu renkler, havadaki titreşimi kuvvetli olduğu için diğer renklere 'göre gözü daha önce etkiler. Çocukta renk anlayışı başladığı zaman kırmızıya bakıp ona atılması  » Devamini Oku

Kavimler Göçünün Sebepleri ve Sonuçları

Kavimler göçü milattan sonra 375 senesinde Hunların karadenizin kuzey bölümünden Avrupaya giderken karşılarına çıkan barbar kavimler olan ostrogot, vizigot, süev, sakson, angıl, frank ve vandal kavimlerini yerlerinden etmesiyle sonuçlanan bir olaydır. Kavimler Göçünün Sebepleri: a) Büyük Hun Devleti'nin dağılmasından sonra As­ya'nın batısında (Hazar ve Aral Gölü arası) Hunlara katılımların ol  » Devamini Oku

Soyut ve Somut Anlam

Somut anlam ve soyut anlam konusu hem Öss’de hem de Oks’de, sözcükte anlam ana başlığı altında işlenen bir konudur. Bu sebeple hem Öss’ye hazırlanan öğrencileri hem de Oks’ye hazırlanan öğrencileri yakından ilgilendirmektedir. Sözcükte anlamın zor konularından -daha doğrusu karışık- konularından birisi olan soyut ve somut anlamı dilimiz döndüğünce kolay ifade etmeye çalı  » Devamini Oku

Homojen ve Hetorejen Karışımlara Örnekler

HOMOJEN KARIŞIMLARA ÖRNEKLER : • Çözeltiler • Şekerli Su • Tuzlu Su • Asitli Su • Bazlı Su • Alkol – İyot • Hava • Çay • Kola • Soda • Gazoz • Kolonya • Ter • Tükürük • Gözyaşı • Ham petrol • Cam (Si, Na2O) • Alaşımlar (Çelik, Lehim, Bronz, Pirinç) •  » Devamini Oku

Haçlı Seferlerinin Nedenleri ve Sonuçları

Hıristiyanlık dininin peygamberi olan Hz. İsa Kudüs’te yaşamıştır. Bu yüzden Kudüs ve çevresi Hıristiyanlık için kutsal topraklardır. Kudüs, aynı zamanda Müslümanlar ve Yahudiler için de kutsaldır. Ancak, bu topraklar, 636 yılında Halife Hz. Ömer döneminde, ünlü komutan Halid bin Velid tarafından İslam devleti topraklarına katıldı. Avrupalı Hıristiyanlar, Müslümanların elinde bulunan bu kuts  » Devamini Oku

Dış Kuvvetlerin Oluşturduğu Yer Şekilleri

Dış kuvvetler iç kuvvetler sonuşu oluşan yerşekillerinin son düzeltmelerinin yapıldığı kaynağını güneşten alan kuvvetlere denir. Dış kuvvetlerin etkisiyle yüksek yerler aşındırılmaktadır. Böylece yeryüzü giderek düzleşmekte, iç kuvvetler tarafından oluşturulan yeryüzü şekilleri ortadan kalkmaktadır. Başka bir ifade ile iç kuvvetlerin etkisiyle oluşan yer şekilleri dış kuvvetlerin etkisiyle biçimle  » Devamini Oku

Servet-i Fünun

Edebiyat-ı Cedide Nedir ? (Servet-i Fünun) : Edebiyat-ı Cedide 1896’da Servet-i Fünun dergisini çıkaran şair ve yazarların meydana getirdiği canlı bir akımdır. İmparatorluğun baskıları sonucu dağılan bu şair ve yazarlar ayrı ayrı bağlı bulundukları fikirleri yaymaya devam etmişlerdir. Edebiyat-ı Cedide şairleri, yalnız aydınlara seslenmişler, (sanat için sanat) ilkesini benimsemişlerdir. Fra  » Devamini Oku

Vehim

1. Kesinliği belli olmayan ancak gerçek olma olasılığı düşük olan düşünce-bilgi. 2. Evham, şüphe, kuruntu anlamına gelir. 3. Sözlükte şüphe ve tereddüt edilen nesnenin kendisine tercih olunan tarafına denir. Çoğulu evhamdır. 4. Bir bilgiye “zan” diyebilmemiz için bu bilginin gerçek olma ihtimalinin, zıddının gerçek olma ihtimalinden fazla olduğuna inanmamız gerekir. Gerçekleşme ihti  » Devamini Oku

Empirizm Nedir ve Empiristler Kimlerdir

Doğru ve genel geçer bilginin duyumlar yoluyla oluşan deneylerle kazanılabileceğini öne süren felsefe görüşüdür. Empirist anlayışa göre insan zihninde doğuştan getirilen hiçbir bilgi yoktur. İnsan zihni, bu nedenle boş bir levha gibidir. Empirist görüş, 17. ve 18. yüzyıllarda sistemli bir düşünce olarak felsefe tarihinde yerini almıştır. Empirizmi geliştirerek sistemli bir felsefe görüşü haline  » Devamini Oku

 
Yorumlardan Yazarları Sorumludur. Yorumunuz Site Yönetimi Uygun Görürse Yayınlanır..!!..
Gönderen Başlık

Resimleri

Sunumları

Henüz bu yazıya eklenmiş dosya (powerpoint,pdf,word) bulunmamaktadır.

Videoları

Henüz bu yazıya eklenmiş video bulunmamaktadır.
» Üstadlar Özel Bölümü
» Ara Yoksa Sor Yanıtlayalım
Loading
» Reklamlar
» Alt-Kültür Başlıklar

Çıkış yapmak istediğine emin misin?

Evet Vazgeç