Toplumdusmani.Net *
Yeni

Yazıyı Gönderen: apollon
Gönderilme Tarihi: Mon, 20-Nov-2006
Okunma: 4760 kez
Yazı Boyutu: 22.57 KB

Ludwig Wittgenstein - Mantıksal-Felsefi İnceleme

Ludwig Wittgenstein
Tractatus logico-philosophicus

1 Die Welt ist alles, was der Fall ist.
Dünya durum olan herşeydir.

1.1 Die Welt ist die Gesamtheit der Tatsachen, nicht der Dinge.
Dünya olguların toplamıdır, şeylerin değil.

1.11 Die Welt ist durch die Tatsachen bestimmt und dadurch, das es alle Tatsachen sind.
Dünya olgular tarafından, ve bunların tüm olgular olmaları tarafından belirlenir.

1.12 Denn, die Gesamtheit der Tatsachen bestimmt, was der Fall ist und auch, was alles nicht der Fall ist.
Çünkü olguların toplamı durum olanı ve ayrıca durum olmayan herşeyi belirler.

1.13 Die Tatsachen im logisches Raum sind die Welt.
Mantıksal uzaydaki olgular dünyadır.

1.2 Die Welt zerfällt in Tatsachen.
Dünya olgulara bölünür.

1.21 Eines kann der Fall sein oder nicht der Fall sein und alles übrige gleich bleiben.
Biri durum olabilir ya da durum olmayabilir ve geri kalan herşey aynı kalabilir.

2. Was der Fall ist, die Tatsache ist, das Bestehen von Sachverhalten.
Durum olan, olgu olan, şeylerin durumunun sürmesidir.

2.01 Der Sachverhalt ist eine Verbindung von Gegenständen (Sachen, Dingen).
İşlerin-durumu nesnelerin (olgular, şeyler) bir bileşimidir.

2.011 Es ist dem Ding wesentlich, der Bestandteil eines Sachverhaltes sein zu können.
İşlerin bir durumunun bileşeni olabilmek şeye özseldir.

2.012 In der Logik ist nichts zufällig: Wenn das Ding im Sachverhalt vorkommen kann, so muß die Möglichkeit des Sachverhaltes im Ding bereits präjudiziert sein.
Mantıkta hiçbirşey olumsal değildir: Şey işlerin-durumunda bulunabilirse, işlerin-durumunun olanağı şeyde önceden yargılanmış olmalıdır.

2.0121 Er erschiene gleichsam als Zufall, wenn dem Ding, das allein für sich bestehen könnte, nachträglich eine Sachlage passen würde.
Wenn die Dinge in Sachverhalten vorkommen können, so muß dies schon in ihrer liegen.
(Etwas Logisches kann nicht nur möglich sein. Die Logik handelt von jeder Möglichkeit und alle Möglichkeiten sind ihre Tatsachen.)
Wie wir uns räumliche Gegenstände überhaupt nicht ausserhalb des Raumes, zeitliche nicht ausserhalb der Zeit denken können, so können wir uns keinen Gegenstand ausserhalb der Möglichkeit seiner Verbindung mit anderen denken.
Wenn ich mir den Gegenstand im Verbande des Sacheverhaltens denken kann, so kann ich ihn nicht ausserhalb der Möglichkeit dieses Verbandes denken.
Salt kendi başına kalabilen şeye sonradan bir durum uygun düşecek olsa bu bir bakıma raslantı olarak görünebilir.
Şeyler işlerin-durumunda bulunabilirlerse, bu daha önceden onlarda yatıyor olmalıdır.

(Mantıksal birşey salt olanaklı olamaz. Mantık her olanağı ele alır ve tüm olanaklar onun olgularıdır.)
Nasıl ki uzaysal nesneleri genel olarak uzayın dışında, zamansal nesneleri zamanın dışında düşünemezsek, hiçbir nesneyi başkaları ile bağlantısının olanağı dışında düşünemeyiz. Eğer nesneyi işlerin-durumunun bağı içinde düşünebilirsem, o zaman onu bu bağın olanağı dışında düşünemem.

2.0122 Das Ding ist selbständig, insofern es in allen möglichen Sachlagen vorkommen kann, aber diese Form der Selbständigkeit ist eine Form des Zusammenhangs mit dem Sachverhalt, eine Form der Unselbständigkeit. (Es ist unmöglich, dass Worte in zwei verschiedenen Weisen auftreten, allein und im Satz.)
Şey tüm olanaklı durumlarda bulunabiliyorsa bağımsızdır, ama bu bağımsızlık biçimi işlerin-durumu ile bir bağlantı biçimi, bir bağımlılık biçimidir. (Sözcüklerin iki değişik yolda, yalnız başına ve tümcede, ortaya çıkmaları olanaksızdır.)

2.0123 Wenn ich den Gegenstand kenne, so kenne ich auch sämtliche Möglichkeiten seines Vorkommen im Sachverhalten.
(Jede solche Möglichkeit muß in der Natur des Gegenstandes liegen.)
Es kann nicht nachträglich eine neue Möglichkeit gefunden werden.
Eğer nesneyi biliyorsam, işlerin-durumunda bulunumasının tüm olanaklarını da bilirim.
(Böyle her olanak nesnenin doğasında yatıyor olmalıdır.)
Sonradan yeni bir olanak bulunamaz.

2.01231 Um einen Gegenstand kennen, muß ich zwar nicht seine externen — aber ich muß alle seine internen Eigenschaften kennen.
Bir nesneyi bilebilmek için, hiç kuşkusuz dışsal değil ama tüm içsel özelliklerini bilmeliyim.

2.0124 Sind alle Gegenstände gegeben, so sind damit auch alle möglichen Sachverhalte gegeben.
Tüm nesneler verili olsa, bununla işlerin olanaklı tüm durumları da verilmiş olur.

2.013 Jedes Ding ist, gleichsam, in einem Raume möglicher Sachverhalte. Diesen Raum kann ich mir leer denken, nicht aber das Ding ohne den Raum.
Her şey bir bakıma işlerin olanaklı durumlarının bir uzayındadır. Bu uzayı boş düşünebilirim, ama şeyi uzay olmaksızın değil.

2.0131 Der räumliche Gegenstand muß im unendlichen Raume liegen. (Der Raumpunkt ist eine Argumentstelle.)
Der Fleck im Gesichtsfeld muß zwar nicht rot sein, aber eine Farbe muß er haben: er hat sozusagen den Farbenraum um sich. Der Ton muß eine Höhe haben, der Gegenstand des Tastsinnes eine Härte usw.
Uzaysal nesne sonsuz uzayda yatıyor olmalıdır. (Uzay noktası bir uslamlama konumudur.)
Görüş alanındaki bir leke kırmızı olmak zorunda değildir, ama bir rengi olmalıdır: deyim yerindeyse çevresinde bir renk uzayı vardır. Sesin bir yüksekliği olmalıdır, dokunma duyusunun nesnesinin bir sertliği vb.

2.014 Die Gegenstände enthalten die Möglichkeit aller Sachlagen.
Nesneler tüm durumların olanağını kapsar.

2.0141 Die Möglichkeit seines Vorkommens in Sachverhalten ist die Form des Gegenstandes.
İşlerin-durumunda bulunmasının olanağı nesnenin biçimidir.

2.02 Der Gegenstand ist einfach.
Nesne yalındır.

2.0201 Jede Aussage über Komplex laßt sich in eine Aussage über deren Bestandteile und in diejenigen Sätze zerlegen, welche die Komplexe vollständig beschreiben.
Karmaşıklar üzerine her bildirim onların bileşenleri üzerine bir bildirime ve karmaşıkları tam olarak betimleyen tümcelere ayrışır.

2.021. Die Gegenstände bilden die Substanz der Welt. Darum können sie nicht zusammengesetzt sein.
Nesneler dünyanın tözünü oluştururlar. Buna göre bileşik olamazlar.

2.0211. Hätte die Welt keine Substanz, so würde, ob ein Satz Sinn hat, davon abhängen, ob ein anderer Satz wahr ist.
Dünyanın hiçbir tözü olmasaydı, o zaman bir tümcenin anlamının olup olmadığı bir başka tümcenin doğru olup olmadığına bağımlı olurdu.

2.0212. Es wäre dann unmöglich, ein Bild der Welt (wahr oder falsch) zu entwerfen.
O zaman dünyanın bir imgesini (doğru ya da yanlış) tasarlamak olanaksız olurdu.

2.022 Es ist offenbar, daß auch eine von der wirklichen noch so verschieden gedachte Welt Etwas—eine Forme — mit der wirklichen gemein haben muß.
Açıktır ki, edimsel dünyadan öylesine ayrı bir düşünsel dünyanın edimsel dünya ile ortaklaşa birşeyi — bir biçim — olmalıdır.

2.023 Diese feste Form besteht eben aus Gegenständen.
Bu değişmez biçim tam olarak nesnelerden oluşur.

2.0231 Die Substanz der Welt kann nur eine Form und keine materiellen Eigenschaften bestimmen. Denn diese werden erst durch die Sätze dargestellt — erst durch die Konfiguration der Gegenstände selbst.
Dünyanın tözü hiçbir özdeksel özelliği değil ama yalnızca bir biçimi belirleyebilir. Çünkü özellikler ilkin tümceler tarafından, ilkin nesnelerin kendilerinin betilenimi tarafından ortaya koyulacaktır.

2.0232 Beiläufig gesprochen: Die Gegenstände sind farblos.
Kabaca konuşursak, nesneler renksizdir.

2.0233 Zwei Gegenstände von der gleichen logischen Form sind — abgesehen von ihren externen Eigenschaften — von einander nur dadurch unterschieden, dass sie verschieden sind.
Aynı mantıksal biçimli iki nesne — dışsal özelliklerine bakılmaksızın — birbirinden ancak türlü olmalarıyla ayrılırlar.

2.02331 Entweder ein Ding hat Eigenschaften, die kein anderes hat, dann kann man es ohne weiteres durch eine Beschreibung aus den anderen herausheben, und darauf hinweisen; oder aber, es gibt mehrere Dinge, die ihre sämtlichen Eigenschaften gemeinsam haben, dann ist es überhaupt unmöglich auf eines von ihnen zu zeigen.
Ya bir şeyin başka hiç birinde olmayan özellikleri vardır, ki bu durumda doğrudan doğruya bir betimleme yoluyla ötekilerden ayırılabilir ve belirtilebilir; ya da, tüm özelliklerini ortaklaşa taşıyan birçok şey vardır, ki bu durumda onlardan birini göstermek genel olarak olanaksızdır.

2.024 Die Substanz ist das, was unabhängig von dem was der Fall ist, bestehen.
Töz durum olandan bağımsız olarak kalıcı olandır.

2.025 Sie ist Form und Inhalt.
Töz biçim ve içeriktir.

2.0251. Raum, Zeit und Farbe (Färbigkeit) sind Formen der Gegenstände.
Uzay, zaman ve renk (renklilik) nesnelerin biçimleridir.

2.026 Nur wenn es Gegenstände gibt, kann es eine feste Form der Welt geben.
Ancak nesneler olduğu zaman dünyanın değişmez bir biçimi olabilir.

2.027 Das Feste, das Bestehende und der Gegenstand sind Eins.
Değişmez olan, kalıcı olan ve nesne olan birdir.

2.0271 Der Gegenstand is das Feste, Bestehende; die Konfiguration ist das Wechselnde, Unbeständige.
Nesne değişmez, kalıcı olandır; betilenim değişen, kalıcı olmayandır.

2.0272 Die Konfiguration der Gegenstände bildet den Sachverhalt.
Nesnelerin betilenimi işlerin-durumunu oluşturur.

2.03 Im Sachverhalt hängen die Gegenstände ineinander, wie die Glieder einer Kette.
İşlerin durumunda nesneler içiçe asılıdır, tıpkı bir zincirin halkaları gibi.

2.031 Im Sachverhalt verhalten sich die Gegenstände in bestimmter Art und Weise zueinander.
İşlerin durumunda nesneler birbirleri ile belirli tür ve yollarda ilişkilidir.

2.032 Die Art und Weise, wie die Gegenstände im Sachverhalt zusammenhängen, ist die Struktur des Sachverhaltes.
Nesnelerin işlerin-durumundaki bağlantılarının tür ve tarzı işlerin-durumunun yapısıdır.

2.033 Die Form ist die Möglichkeit der Struktur.
Biçim yapının olanağıdır.

2.034 Die Struktur der Tatsache besteht aus den Strukturen der Sachverhalte.
Olgunun yapısı işlerin durumlarının yapılarından oluşur.

2.04 Die Gesamtheit der bestehenden Sachverhalte ist die Welt.
İşlerin kalıcı durumlarının toplamı dünyadır.

2.05 Die Gesamtheit der bestehenden Sachverhalte bestimmt auch, welche Sachverhalte nicht bestehen.
İşlerin kalıcı durumlarının toplamı işlerin hangi durumlarının kalıcı olmadığını da belirler.

2.06 Das Bestehen und Nichtbestehen von Sachverhalten ist die Wirklichkeit.
Das Bestehen von Sachverhalten nennen wir auch eine positive, das Nichtbestehen eine negative Tatsache.)
İşlerin durumlarının kalıcı olmaları ve olmamaları edimselliktir.
(İşlerin durumlarının kalıcılığına olumlu, kalıcı olmamasına olumsuz bir olgu da deriz.)


2.061 Die Sachverhalte sind von einander unabhängig.
İşlerin durumları birbirlerinden bağımsızdır.

2.062 Aus dem Bestehen oder Nichtbestehen eines Sachverhaltes kann nicht auf das Bestehen oder Nichtbestehen eines anderen geschlossen werden.
İşlerin bir durumunun kalıcı olmasından ya da olmamasından bir başkasının kalıcı olması ya da olmaması çıkarsanamaz.

2.063 Die gesamte Wirklichkeit ist die Welt.
Toplam edimsellik dünyadır.

2.1 Wir machen uns Bilder der Tatsachen.
Olguların imgelerini oluşturuz.

2.11 Das Bild stellt die Sachlage im logischen Raume, das Bestehen und Nichtbestehen von Sachverhalten vor.
İmge mantıksal uzaydaki olgu durumlarını, işlerin durumlarının kalıcı olmasını ve olmamasını temsil eder.

2.12 Das Bild ist ein Modell der Wirklichkeit.
İmge bir edimsellik modelidir.

2.13 Den Gegenständen entsprechen im Bilde die Elemente des Bildes.
Nesneler imgede imgenin öğelerine karşılık düşer.

2.131 Die Elemente des Bildes vertreten im Bild die Gegenstände.
İmgenin öğeleri imgede nesnelerin yerini alır.

2.14 Das Bild besteht darin, dass sich seine Elemente in bestimmter Art und Weise zu einander verhalten.
İmge öğelerini birbirleri ile belirli bir türde ve yolda ilişkilendirmesinden oluşur.

2.141 Das Bild ist eine Tatsache.
İmge bir olgudur.

2.15 Dass sich die Elemente des Bildes in bestimmter Art und Weise zu einander verhalten, stellt vor, dass sich die Sachen so zu einander verhalten.
Dieser Zusammenhang der Elemente des Bildes heisse seine Struktur und ihre Möglichkeit seine Form der Abbildung.
İmgenin öğelerinin birbirleri ile belirli tür ve yolda ilişkili olmaları şeylerin birbirleri ile aynı yolda ilişkili olmalarını temsil eder.
İmgenin öğelerinin bu bağlantısına onun yapısı ve bu yapının olanağına imgenin imgelenme biçiminin olanağı diyelim.


2.151 Die Form der Abbildung ist die Möglichkeit, dass sich die Dinge so zu einander verhalten, wie die Elemente des Bildes.
İmgesel biçim şeylerin birbirleri ile imgenin öğeleri gibi ilişkili olmalarının olanağıdır.

2.1511 Das Bild ist so mit der Wirklichkeit verknüpft; es reicht bis zu ihr.
İmge edimsellik ile bu yolda bağlıdır; ona dek erişir.

2.1512 Es ist wie ein Masstab an die Wirklichkeit angelegt.
Bir cetvel ile edimselliğin yanına yatırılmıştır.

2.15121 Nur die äussersten Punkte der Teilstriche berühren den zu messenden Gegenstand.
Bölüm çizgilerinin yalnızca en dış noktaları ölçülecek nesneye dokunur.

2.1513 Nach dieser Auffassung gehört also zum Bilde auch noch die abbildende Beziehung, die es zum Bild macht.
Bu yoruma göre öyleyse imgeyi imge yapan imgesel bağıntı da ona aittir.

2.1514 Die abbildende Beziehung besteht aus den Zuordnungen der Elemente des Bildes und der Sachen.
İmgesel bağıntı imgenin öğelerinin ve şeyin eşgüdümlerinden oluşur.

2.1515 Diese Zuordnungen sind gleichsam die Fühler der Bildelemente, mit denen das Bild die Wirklichkeit berührt.
Bu eşgüdümler bir bakıma imge öğelerinin imgenin edimselliğe dokunmasını sağlayan duyargalarıdır.

2.16 Die Tatsache muß, um Bild zu sein, etwas mit dem Abgebildeten gemeinsam haben.
Olgu imge olabilmek için imgelenenle ortaklaşa birşey taşımalıdır.

2.161 In Bild und Abgebildeten muß etwas identisch sein, damit das eine überhaupt ein Bild des anderen sein kann.
İmgede ve imgelenende birşey özdeş olmalıdır ki bütününde biri ötekinin bir imgesi olabilsin.

2.17 Was das Bild mit der Wirklichkeit gemein haben muß, um sie auf seine Art und Weise — richtig oder falsch — abbilden zu können, ist seine Form der Abbildung.
İmgenin edimselliği kendi tür ve yolunda — doğru ya da yanlış olarak — temsil edebilmek için onunla ortaklaşa taşıması gereken şey onun imgesel biçimidir.

2.171 Das Bild kann jede Wirklichkeit abbilden, deren Form es hat.
Das räumliche Bild alles Räumliche, das fabrige alles Fabrige, etc.
İmge biçimini taşıdığı her edimselliği temsil edebilir.
Uzaysal imge uzaysal herşeyi, renkli imge renkli herşeyi vb.


2.172 Seine Form der Abbildung aber kann das Bild nicht abbilden; es weist sie auf.
Ama imgesel biçimi imgeyi temsil edemez; onu gösterir.

2.173 Das Bild stellt sein Objekt von ausserhalb dar (sein Standpunkt ist seine Form der Darstellung), darum stellt das Bild sein Objekt richtig oder falsch dar.
İmge nesnesini dışardan sunar (duruş noktası sunma biçimidir), bu yüzden imge nesnesini doğru ya da yanlış olarak sunar.

2.174 Das Bild kann sich aber nicht ausserhalb seiner Form der Darstellung stellen.
Ama imge kendini sunma biçiminin dışında sunamaz.

2.18 Was jedes Bild, welcher Form immer, mit der Wirklichkeit gemein haben muß, um sie überhaupt — richtig oder falsch — abbilden zu können, ist die logische Form, das ist, die Form der Wirklichkeit.
Hangi biçimde olursa olsun, her imgenin genelde edimselliği — doğru ya da yanlış olarak — temsil edebilmek için onunla ortaklaşa taşıması gereken şey her zaman mantıksal biçim, eş deyişle edimsellik biçimidir.

2.181 Ist die Form der Abbildung die logische Form, so heisst das Bild das logische Bild.
İmgesel biçim mantıksal biçimse, imgeye mantıksal imge denir.

2.182 Jedes Bild ist auch ein logisches. (Dagegen ist z.B. nicht jedes Bild ein räumliches.)
Her imge o denli de mantıksal bir imgedir. (Buna karşı örneğin her imge uzaysal bir imge değildir.)

2.19 Das logische Bild kann die Welt abbilden.
Mantıksal imge dünyayı temsil edebilir.

2.2 Das Bild hat mit dem Abgebildeten die logische Form der Abbildung gemein.
İmge mantıksal imgeleme biçimini imgelenenle ortaklaşa taşır.

2.201 Das Bild bildet die Wirklichkeit ab, indem es eine Möglichkeit des Bestehens und Nichtbestehens von Sachverhalten darstellt.
İmge işlerin-durumunun kalıcı olmasının ve olmamasının bir olanağını sunmakla edimselliği temsil eder.

2.202 Das Bild stellt eine mögliche Sachlage im logischen Raume dar.
İmge mantıksal bir uzaydaki olanaklı bir durumu sunar.

2.203 Das bild enthält die Möglichkeit der Sachlage, die es darstellt.
İmge sunduğu durumun olanağını kapsar.

2.21 Das Bild stimmt mit der Wirklichkeit überein oder nicht; es ist richtig oder unrichtig, wahr oder falsch.
İmge edimsellik ile bağdaşır ya da bağdaşmaz; doğrudur ya da değildir, gerçektir ya da yanlıştır.

2.22 Das Bild stellt dar, was es darstellt, unabhängig von seiner Wahr oder Falscheit, durch die Form der Abbildung.
İmge sunduğunu gerçeklik ya da yanlışlığından bağımsız olarak imgesel biçim yoluyla sunar.

2.221 Was das Bild darstellt, ist sein Sinn.
İmgenin sunduğu anlamıdır.

2.222 In der Übereinstimmung oder Nichtübereinstimmung seines Sinnes mit der Wirklichkeit besteht seine Wahrheit oder Falscheit.
Gerçeklik ya da yanlışlığı anlamının edimsellik ile bağdaşması ya da bağdaşmamasından oluşur.

2.223 Um zu erkennen, ob das Bild wahr oder falsch ist, müssen wir es mit der Wirklichkeit vergleichen.
İmgenin gerçek mi yoksa yanlış mı olduğunu bilebilmek için onu edimsellik ile karşılaştırmamız gerekir.

2.224 Aus dem Bild allein ist nicht zu erkennen, ob es wahr oder falsch ist.
Yalnızca imgeden onun gerçek mi yoksa yanlış mı olduğu bilinemez.

2.225 Ein a priori wahres Bild gibt es nicht.
Bir a priori gerçek imge yoktur.

Çeviren: Aziz Yardımlı http://www.ideayayinevi.com



Amaç-Sonuç Cümleleri

Eylemin hangi amaca bağlı olarak gerçekleştiği vurgulanır. Bu tür cümlelerde de "için, diye, üzere" gibi edatlardan yararlanılır. Öznenin işi, hareketi gerçekleştirme amacı ve sonucu cümle içinde verilir. Bu tür cümleler de ise iki yargının bir tanesi işin yapılma amacını anlatır ki.; yargılardan bir tanesi hâlâ yapılmamıştır. Amaç-Sonuç Cümlelerine Örnekler - Borçlarından kurtulmak için ev  » Devamini Oku

Sebep - Sonuç İlişkili Cümleler

Sebep - Sonuç İlişkili Cümleler : Bir cümlede ifade edilen yargılardan birinin sebep, diğerinin sonuç olabilecek biçimde kullanılmasıyla ortaya çıkan cümleler, sebep sonuç anlamı taşır. Bir cümlede sebep sonuç ilişkisi genellikle "için, ile, den dolayı, den ötürü" ilgeçleriyle kurulabileceği gibi "den / dan" eki ya da kimi bağlaç ve sözcüklerle de kurulabilir. Böyle cümlelerde "sebep" bildiren kı  » Devamini Oku

Neden-Sonuç Cümleleri

Bir cümlede ifade edilen yargılardan birinin neden, diğerinin sonuç olabilecek biçimde kullanılmasıyla ortaya çıkan cümleler, neden sonuç anlamı taşır. Bir cümlede neden sonuç ilişkisi genellikle "için, ile, den dolayı, den ötürü" ilgeçleriyle kurulabileceği gibi "den / dan" eki ya da kimi bağlaç ve sözcüklerle de kurulabilir. Böyle cümlelerde "neden" bildiren kısım başta ya da sonda olabilir.   » Devamini Oku

Dil - Kültür - Edebiyat İlişkisi

Dil, edebiyatın temel taşı olduğu gibi kültürün de taşıyıcısıdır.Bir milletin yarattığı edebiyat, o milletin kültür birikiminin bir yansımasıdır. Dil olmadan ne kültür ne de edebiyat olur. Bu üç öğe birbirini tamamlar. Kültür, bir toplumun tarihi gelişme süreci içinde meydana getirdigi maddi ve manevi degerlerin bütününü ifade eder.Bir dil sanatı olan edebiyat da kültürün içinde yer alır.   » Devamini Oku

Divan-ı Hümayun Görevleri / İşlevi

Divân-ı Hümâyun devlete ait siyasî idarî malî ve zamanla askerî işlerin görüşüldüğü incelenerek karara bağlandığı devletin en yüksek mercidir. Divân-ı Hümâyunda yetkiler şu şekilde temsil edilmektedir: 1. Vezir-i âzamın padişahın vekili olarak devletin egemenlik hakkını, 2. Kadıasker yargıyı, 3. Defterdarların maliyeyi, 4. Nişancının ise örfî hukuku temsil ettiğini görmekteyiz. Yine yür  » Devamini Oku

Servet-i Fünun

Edebiyat-ı Cedide Nedir ? (Servet-i Fünun) : Edebiyat-ı Cedide 1896’da Servet-i Fünun dergisini çıkaran şair ve yazarların meydana getirdiği canlı bir akımdır. İmparatorluğun baskıları sonucu dağılan bu şair ve yazarlar ayrı ayrı bağlı bulundukları fikirleri yaymaya devam etmişlerdir. Edebiyat-ı Cedide şairleri, yalnız aydınlara seslenmişler, (sanat için sanat) ilkesini benimsemişlerdir. Fra  » Devamini Oku

Mecaz-ı Mürsel

Mecaz-ı Mürsel (Ad Aktarması) : Benzetme amaç güdülmeden bir sözün ilgili olduğu başka bir söz yerine kullanılmasıdır. --- İşe alınman için dün şirketle görüştüm.(insan) --- Yarın sınıfı 9/H sınıfı yapacak.(öğrenci) --- Toplantıya milliyet gazetesinin güçlü kalemleri de geldi.(yazar) --- Nihatın golüyle tüm stat ayağa kalktı.(seyirci) --- O evine çok bağlı bir insandır.(ailesi) --- Bu olay  » Devamini Oku

Fecr-i Ati Şiiri ve Milli Edebiyat Şiirinin Benzerlikleri Farklılıkları

Benzerlikler: Milli edebiyat dönemi şairlerinin zaman zaman fecr i ati gibi modern şiirden faydalanmaları. Farklılıklar: SES VE AHENK Fecr-i Ati : Aruz ölçüsü ve sanatsal söyleyiş. Milli Edebiyat : Hece ölçüsü ve halk söyleyişi. TEMA Fecr-i Ati : Bireysel konular. Milli Edebiyat : Toplumsal ve milliyetçi konular. YAPI ÖZELLİKLERİ Fecr-i Ati : Temaya göre oluşturulan bir yapı.   » Devamini Oku

formel-enformel

formel-enformel : fransızcadan dilimize giren ve genellikle eğitim alanında kullanılan bu kelimelerden formel, "resmî, usule uygun; biçimsel, şeklî" anlamını taşımaktadır. kurulumuz bu söz için biçimsel veya şeklî karşılığının uygun olacağı görüşündedir. “en-" ön ekiyle kurulmuş olan "enformel" içinse biçimsel (veya şeklî) olmayan ve eğitim alanındaki kullanımı için de resmî olmayan eğitim k  » Devamini Oku

De Eki - De Bağlacı

Bağlaç Olan DE Da, de bağlacı ayrı yazılır; ancak, kendisinden önceki kelimenin son ünlüsüne bağlı olarak büyük ünlü uyumuna uyar ve da, de biçimini alır: Örnekler: Kızı da geldi gelini de. Orhan da biliyor. Oğluna da bildirdi. Sen de mi kardeşim? Güç de olsa. Konuşur da konuşur. İmlâmız, lisanımız düzelince, lisanımız da kafamız düzelince düzelecek, çünkü o da ancak onlar kadar bozu  » Devamini Oku

 
Yorumlardan Yazarları Sorumludur. Yorumunuz Site Yönetimi Uygun Görürse Yayınlanır..!!..
Gönderen Başlık

Resimleri

Sunumları

Henüz bu yazıya eklenmiş dosya (powerpoint,pdf,word) bulunmamaktadır.

Videoları

Henüz bu yazıya eklenmiş video bulunmamaktadır.
» Üstadlar Özel Bölümü
» Ara Yoksa Sor Yanıtlayalım
Loading
» Reklamlar
» Alt-Kültür Başlıklar

Çıkış yapmak istediğine emin misin?

Evet Vazgeç