Toplumdusmani.Net *
Yeni

Yazıyı Gönderen: apollon
Gönderilme Tarihi: Mon, 20-Nov-2006
Okunma: 6788 kez
Yazı Boyutu: 61.42 KB

Descartes Yaşamı ve Yapıtları

Descartes
Frederick Copleston


1. Yaşam ve Yapıtlar1


René Descartes 31 Mart 1596’da Touraine’de Brittany parlementosunun bir üyesinin üçüncü çocuğu olarak doğdu. 1604’de babası tarafından La Flëche kolejine gönderildi. Henry IV tarafından kurulan Kolej İsa Toplumunun Babaları [Jesuitler] tarafından yönetiliyordu. Descartes 1612’ye dek kolejde kaldı ve eğitiminin son birkaç yılı mantık, felsefe ve matematik çalışmalarına ayrıldı. Bize bilgi kazanmak için aşırı isteğinden söz eder,2 ve açıktır ki çok istekli ve yetenekli bir öğrenciydi. ‘‘Arkadaşım olan öğrencilerden aşağı sayıldığımı duymadım, gerçi aralarında yazgıları ustalarımızın yerini doldurmak olanlar olmuş olsa da.’’3 Descartes’ın geleneksel eğitimine karşı daha sonra oldukça sert bir eleştiri yönelttiğini ve daha bir öğrenciyken ona öğretilmiş olanlardan (matematik dışında) büyük bir hoşnutsuzluk duyduğunu, bu yüzden koleji bıraktıktan sonra bir süre için öğrenme ile ilgisini kestiğini anımsadığımız zaman, hocalarına karşı içerleme ve eğitim dizgeleri için bir küçümseme duymuş olduğu vargısını çıkarmaya yönelebiliriz. Ama durum böyle olmaktan çok uzaktı. La Flëche’in Jesuitlerinden bağlılık ve saygı ile söz etti ve eğitim dizgelerini başka eğitsel kurumların çoğunda sunulan karşısında büyük ölçüde üstün gördü. Yazılarından açıktır ki ona gelenek çerçevesi içersinde elde edilebilecek en iyi eğitim verilmişti. Gene de geriye baktığı zaman geleneksel eğitimin, en azından kimi dallarında, sağlam bir temel üzerine kurulu olmadığı vargısına ulaştı. Böylece alaylı bir dille belirtir ki ‘‘felsefe bize tüm şeyler konusunda bir gerçeklik görünüşü ile konuşmayı öğretir ve daha az eğitimli olanların bize hayranlık duymalarına neden olur,’’ ve gerçi en iyi kafalar tarafından yüzyıllar boyunca geliştirilmiş olsa da ‘‘onda tartışmaya açık olmayan ve sonuçta kuşkulu olmayan tek bir şey bulunamayacaktır.’’4 Matematik aslında pekinliği ve açıklığı ile ona haz veriyordu, ‘‘ama henüz gerçek yararını anlamış değilim.’’5

La Flëche’den ayrıldıktan sonra Descartes kısa bir süre önemsiz şeylerle oyalandı, ama çok geçmeden çalışmaya ve kendi deyişiyle, dünyanın kitabından öğrenmeye karar vererek yaşam için yararlı olacak bir bilgiyi aramaya başladı. Bu nedenle Nassau Prensi Maurice’in ordusuna katıldı. Bu biraz tuhaf bir davranış olarak görünebilir. Ama Descartes bir asker olarak ücret almayı kabul etmedi ve yeni mesleğini matematik çalışmaları ile birlikte yürüttü. Bir dizi deneme ve notlar yazdı, ve bunların arasında müzik üzerine bir inceleme, Compendium musicae de bulunuyordu ki ölümünden sonra yayımlanmıştır.

1619’da Descartes Prens Maurice’in hizmetinden ayrıldı ve Almanya’ya gitti. Orada İmparator Ferdinand’ın Frankfurt’ta taç giyme törenine tanık oldu. Bavyera’da Maximilian’ın ordusuna katıldı ve Tuna üzerinde Neuberg’de görevlendirildi. Orada yalnızlık içinde düşüncelere gömülü geçirdiği günler sırasındadır ki felsefesinin temellerini atmaya başladı. 10 Kasım 1619’da ardarda gördüğü üç düş onu görevinin us yoluyla gerçeği aramak olduğuna inandırdı, ve İtalya’da Loreto’daki Meryem Ana türbesini ziyaret etmeye ant içti. Bohemya ve Macaristan’da süren ordu hizmeti, ve Silezya, Kuzey Almanya ve Hollanda gezileri ve arkasından Rennes’de babasını ziyareti o sıralarda andını yerine getirmesini engelledi. Ama 1923’de İtalya’ya yola çıktı ve Roma’ya geçmeden önce Loreto’yu ziyaret etti.

Descartes birkaç yıl Paris’te kaldı ve orada La Flëche’deki okul arkadaşlarından olan Mersenne gibi insanlarla dostluk etti, Kardinal de Bérulle ile tanıştı ve onun tarafından [gerçeklik arayışı konusunda] yüreklendirildi. Ama Paris’teki yaşamın ilgisini dağıttığını gördü, ve 1628’de Hollanda’ya çekilerek 1644, 1647 ve 1648’de Fransa’ya yaptığı yolculuklar dışında 1649’a dek orada kaldı.

Traité du monde başlıklı çalışmasının yayımlanışı Galileo’nun kınanması nedeniyle askıya alındı, ve 1677’ye dek yayımlanmadı. Ama 1637’de Descartes Usu Doğru Olarak Yönetmenin ve Bilimlerde Gerçekliği Aramanın Yöntemi Üzerine Söylem başlıklı çalışmasını, göktaşları, dioptrik ve geometri üzerine denemeler ile birlikte Fransızca’da yayımladı. Anlığın Yönetimi İçin Kurallar görünürde 1628’de yazılmalarına karşın, ancak ölümünden sonra yayımlandı. 1641’de İlk Felsefe Üzerine Meditasyonlar Latince’de yayımlandı. Buna birçok tanrıbilimci ve felsefeci tarafından sunulan altı küme karşıçıkış ya da eleştiri ve Descartes’ın bunlara yanıtları eşlik ediyordu. İlk küme bir Hollandalı tanrıbilimci olan Caterus’un karşıçıkışlarından, ikincisi bir dizi tanrıbilimci ve felsefecinin eleştirisinden, üçüncü, dördüncü ve beşinciler sırasıyla Hobbes, Arnauld ve Gassendi’nin karşıçıkışlarından, ve altıncısı daha başka tanrıbilimci ve felsefecilerden gelen eleştirilerden oluşur. 1642’de Meditasyonlar’ın ikinci yayımı çıktı. Bunda ek olarak Jesuit Bourdin tarafından getirilen yedinci bir karşıçıkışlar kümesi, Descartes’ın bunlara yanıtları ve ayrıca Baba Dinet’ye mektubu da kapsanıyordu. Dinet de bir Jesuit idi ve Descartes’ın La Flëche’deki öğretmenlerinden biri olarak öğrencisinden sıcak bir saygı görmüştü. Meditasyonlar’ın Fransızca çevirisi 1647’de ve yedi karşıçıkış kümesini de kapsayan bir ikinci Fransızca yayımı 1661’de çıktı. Fransızca çeviri Descartes tarafından değil ama Duc de Luines tarafından yapılmıştı, ama ilk yayım felsefeci tarafından okunmuş ve yer yer düzeltilmişti.

Felsefenin İlkeleri 1644’de Latince’de yayımlandı. Fransızca’ya Abbë Claude Picot tarafından çevrildi, ve metin Descartes’ın okumasından sonra 1647’de yayımlandı ve yazardan çevirmene sunulan ve içinde çalışmasının tasarının açıklandığı bir mektup önsöz olarak kapsanıyordu. Ruhun Tutkuları başlığını taşıyan inceleme (1649) Fransızca’da yazıldı ve görünürde yazarın kendi isteğinden çok dostlarının dileklerine bağlı olarak Descartes’ın ölümünden kısa bir süre önce yayımlandı. Bunlara ek olarak bitmemiş bir diyaloğu, Doğanın Işığı Yoluyla Gerçeklik Arayışı da bulunur ki bunun bir Latince çevirisi 1701’de çıktı. Ve ayrıca Belli Bir izlenceye Karşı Yöneltilmiş Notlar başlığı altında Latince’de yazılan ve Descartes tarafından anlığın doğasına ilişkin bir bildiriye yanıt olarak tasarlanan bir çalışması daha vardır. Söz konusu bildiri felsefecinin ilkin bir dostu ve daha sonra bir karşıtı olan Utrechtli Regius ya da Le Roy tarafından kaleme alınmıştı. Son olarak, Descartes’ın çalışmaları bir mektuplaşmalar kütlesi kapsar ki bunlar düşüncesinin aydınlatılması için oldukça değerlidirler.


İsveç Kraliçesi Kristina ve Descartes
1649 Eylülünde Descartes felsefesi konusunda bilgi edinmek isteyen Kraliçe Kristiana’nın yineleyen çağrıları üzerine İsveç’e gitmek üzere Hollanda’dan ayrıldı. Ama İsveç kışının sertliği kraliçenin düşüncelere dalmış olarak yatakta uzun bir süre yatmaya alışmış Descartes’ın sabah beşte kütüphanesine gelmesini bekleme davranışı ile birleşince, bu zavallı adama çok ağır geldi. Ve Descartes 1650 Ocağının sonunda tutulduğu bir ateşe dayancak denli güçlü değildi. 15 Şubatta öldü.

Descartes ılımlı ve sevecen huylu bir insandı. Örneğin, hizmetçilerine ve ona yardımda bulunanlara karşı eliaçıktı ve iyilikleri için kaygı duyardı. Onlar da kendi paylarına efendilerine büyük bağlılık gösterirlerdi. Mersenne gibi kimi yakın dostları vardı, ama yalnız ve dingin bir yaşamın çalışması için özsel olduğunu görmüştü, ve hiç evlenmedi. Dinsel inançlarına gelince, her zaman bir Katolik olduğunu belirtirdi ve bu inançla dindar bir insan olarak öldü. Katolik inancı kabulünün içtenliği konusunda aslında biraz tartışma olmuştur. Ama benim görüşüme göre içtenliği konusundaki kuşkular ya olayların yetersiz bir değerlendirmesi üzerine dayanırlar—örneğin Traité du monde’un yayımını askıya almada gösterdiği ürkeklik ya da sağgörü gibi—, ya da bilinçli olarak ve bilerek yeni bir felsefi dizge kurmaya girişmiş bir felsefecinin gerçekten Katolik inaklara inanamayacağı biçimindeki a priori sayıltı üzerine dayanırlar. Descartes çoğunlukla yalnızca tanrıbilimsel sorunları ilgilendiren tartışmalardan kaçındı. Bakış açısı göğe giden yolun bilgiliye olduğu gibi bilgisize de açık olduğu ve bildirilmiş gizemlerin insan anlığının kavrayışını aştığı biçimindeydi. Böylece kendini kendi görüşünde yalnızca us tarafından çözülebilecek sorunlara verdi. Bir felsefeci ve bir matematikçi6 idi, bir tanrıbilimci değil; ve buna göre davrandı. Kişisel dinsel inançlarının söylemiş olduğu gibi olmadıkları vargısını çıkarmak doğru olmayacaktır.

 

2. Descartes’ın Amacı


Descartes’ın temel amacı, çok iyi bilindiği gibi, usun kullanımı yoluyla felsefi gerçekliğe ulaşmaktı. ‘‘Kendimi bütünüyle gerçeklik arayışına vermeyi istedim.’’7 Ve aramakta olduğu şey bir yalıtılmış gerçekler çokluğunu bulmak değil, ama içinde kendiliğinden-açık ve kuşkudan bağışık olmayan hiçbirşeyin varsayılamayacağı bir gerçek önermeler dizgesi geliştirmekti. O zaman dizgenin tüm parçaları arasında örgensel bir bağıntı olacak, ve bütün yapı sağlam bir temel üzerine dayanacaktı. Böylece kuşkuculuğun çürütücü ve yokedici etkisine karşı dayanıklı olacaktı.

Descartes felsefeden ne anlıyordu? ‘‘Felsefe bilgelik incelemesi [study of wisdom] demektir, ve bilgelik ile yalnızca sorunlar karşısında sağgörülü olmayı değil ama o denli de insanın hem kendi yaşamını yönetmek ve sağlığını korumak için hem de tüm sanatların yaratılması için bilebileceği her şeyin eksiksiz bir bilgisini anlıyoruz.’’8 Genel felsefe başlığı altına öyleyse Descartes yalnızca metafiziği değil ama ayrıca fiziği ya da doğal felsefeyi de katıyordu, ve bu ikincisi birinciye karşı tıpkı gövdenin köklere karşı durduğu gibi duruyordu. Ve bu gövdeden doğan dallar öteki bilimlerdir ki başlıca üçü tıp, mekanik, ve ahlaktır. Ahlak ile ‘‘demek istediğim şey en yüksek ve en eksiksiz ahlak bilimdir ki, öteki bilimlerin tam bir bilgisini varsayarsak, en son bilgelik derecesidir.’’9

Zaman zaman Descartes’ın felsefesinin kılgısal değeri üzerinde diretmesi şaşırtıcı değildir. Der ki, bir ulusun uygarlığı felsefesinin üstünlüğü ile orantılıdır, ve ‘‘bir Devlet için gerçek felsefeye iyelikten daha büyük bir iyilik olamaz.’’10 Yine, ‘‘herkes için öyle bir yol açılmalıdır ki, bununla yaşamının yönetimi için ona özsel olan tüm bilgiyi bir başkasından ödünç almaksızın kendi içinde bulabilmelidir’’11 der. Felsefenin bu kılgısal değeri en açık olarak gelişme düzeninin sonunda gelen parçada, özellikle törebilimde görünür. Çünkü ‘‘nasıl ki meyvayı ağaçların köklerinden ya da gövdelerinden değil ama ancak dallarının uçlarından topluyorsak, yine öyle felsefenin ana yararı da onun bizim ancak ondan öğrenebileceğimiz parçalarına bağlıdır.’’12 Kuramda, öyleyse, Descartes törebilim üzerine önemli bir vurgu getirdi. Ama hiçbir zaman bu tasarı ile uyum içinde dizgesel bir ahlak bilimi geliştirmedi; ve adı törebilim ile olmaktan çok bir yöntem ideası ile ve metafizik ile birlikte anılır.

Şimdi, en azından bir anlamda Descartes’ın bilinçli olarak ve bilerek geçmişten koptuğu yadsınamaz. İlk olarak, önceki herhangi bir felsefenin yetkesine güvenmeksizin bir bakıma baştan başlamaya karar vermişti. Aristotelescileri yalnızca Aristoteles’in yetkesi üzerine dayanmakla değil ama ayrıca onu doğru olarak anlamayı başaramamakla ve yazılarında ‘‘üzerlerinde hiçbirşey söylemediği ve belki de hiç şey düşünmemiş olduğu’’13 sorunlara çözümler buluyor gibi davranmakla suçladı. Descartes yetke üzerine değil ama kendi usu üzerine dayanmaya karar vermişti. İkinci olarak, açık ve seçik olanın sanısal ya da en iyisinden olası olan ile karıştırılmasından (ki Skolastikleri bununla suçluyordu) kaçınmaya karar vermişti. Onun için bilgi adını taşımaya yaraşır ancak bir tür bilgi, pekin bilgi vardı. Üçüncü olarak, Descartes açık ve seçik idealara erişmeye ve onlarla çalışmaya, ve, kimi zaman Skolastikleri suçlamasına neden olduğu gibi, terimleri açık bir anlam olmaksızın ya da giderek hiçbir anlam olmaksızın kullanmamaya kararlıydı. Örneğin ‘‘onlar [Skolastikler] tözü uzamdan ya da nicelikten ayırdettikleri zaman, ya töz sözcüğü ile hiçbirşey demek istemezler, ya da yalnızca kafalarında cisimsel-olmayan tözün karışık bir ideasını [a cofused idea] oluşturur ve bunu yanlış olarak cisimsel töze yüklerler.’’14 Karışık ideaların yerine Descartes açık ve seçik ideaları geçirecekti.

Descartes gerçekten de tarihsel öğrenime ya da genel olarak kitap-öğrenimine pek değer vermedi. Ve bu olguyu göz önüne aldığımızda, Aristotelesciliğe ve Skolastizme yönelik kınamalarının Yunan ve orta çağ dönemlerinin büyük düşünürleri üzerine derin bir inceleme üzerine değil de dahaçok yozlaştırılmış bir Aristotelescilik ve bir ders-kitabı Skolastizmi denebilecek olan şeyin onda bıraktığı izlenim üzerine dayanması şaşırtıcı değildir. Örneğin, Skolastikleri yetkeye başvurmakla suçladığı zaman, Aquinas’ın kendisinin yetkeye başvurmanın felsefedeki tüm uslamlamaların [argument] en zayıfı olduğunu açıkça bildirmiş olduğu olgusunu gözardı eder.* Ama böyle gözlemler Descartes’ın önceki ve çağdaş felsefeye karşı genel tutumunu değiştirmeksizin bırakırlar. Felsefenin İlkeleri’nin eğitim alanında en değerli olarak gördüğü Jesuitler tarafından bir felsefe ders kitabı olarak kabul edilmesi umudu içindeyken Skolastikler üzerine saldırılarını bir ölçüde azalttı ve yapma gözdağında bulunduğu cepheden saldırıdan vazgeçti. Ama geçmişten açık bir kopuşun yapılması gerektiği yolundaki bakış açısı değişmeden kaldı.

*[Not:(Aziz Yardımlı:) Gerçeklik söz konusu olduğu sürece ‘en zayıf’’ düzeyde de olsa, ‘‘yetkeye başvuru’’yu bir tanıtlama ‘‘türü’’ olarak göremeyiz. Tam tersine. Yetkeye başvuru olsa olsa özgür uslamlamayı engellemek için işe yarar, yetke özellikle bunun için amaçlanır—ve buna inakçılık denir. Bütün bir Skolastik gelenek varoluş güvencesini özgür düşüncenin yerine kurumsal yetkeyi geçirmede bulur. Yetke duyuncun bastırılmasında, moral ve törel değeri, insan değerini yokeden usdışı kişilikte sonuçlanır. Yetke altında alınan bilgi gerçek de olsa değersiz çünkü tanıtsızdır. Descartes’ın Avrupa düşüncesi için tüm değeri bütününde inakçılığı, bütününde yetkeciliği kendine özgü bir kuşkuculuk zemininde bir yana atarak dünyaya, yaşama, varoluşa o güne dek güvenilmeyen usun kendi yetkesi ile bakmasının önemini göstermesinde yatar — bir bakış açısı ki hem insanın hem de insanlığın onuruna sonuna dek götürülmeliydi.]

Gene de, bu demek değildir ki Descartes başka felsefecilerin doğru olarak görmüş oldukları herşeyi yadsıma amacındaydı. Önceki felsefeciler tarafından ileri sürülen önermelerin tümünün de sorgusuzca yanlış olduklarını kabul etmiyordu. Bunlardan hiç olmazsa kimileri pekala doğru olabilirdi. Aynı zamanda bunlar yeniden bulunmalıydılar, şu anlamda ki, gerçeklikleri temel ve kuşku-duyulamaz önermelerde başlayıp türetilmiş önermelere doğru dizgesel olarak ilerleyerek düzenli bir yolda tanıtlanmalıydı. Descartes gerçeklik arayışında doğru yöntemi bulmayı ve kullanmayı istiyordu—bir yöntem ki gerçekliklerin önceden kabul edilmiş olup olmadıklarına bakılmaksızın ona bu gerçeklikleri ussal ve dizgesel bir düzende tanıtlama yeteneğini verecekti. Birincil amacı, içerik söz konusu olduğu sürece, yeni bir felsefe üretmekten çok pekin ve iyi-düzenlenmiş bir felsefe üretmekti. Ve başlıca düşmanı Skolastizmden çok kuşkuculuktu. Buna göre, eğer pekin bilginin saptanması için bir öngerek olarak kuşku duyulabilecek herşeyden yöntemli olarak kuşku duyma kararını verdiyse, bu gene de başlangıçta kuşku duyduğu önermelerden hiç birinin daha sonra pekin olarak doğru çıkmayacağını kabul etmek demek değildi. ‘‘Kendi kendime ileri sürdüm ki herhangi bir özel bireyin Devleti doğru bir biçimde yeniden kurabilmek için herşeyi değiştirerek ve onu baştan sona altüst ederek yeniden biçimlendirme savında hiçbir usayatkınlık yoktu. Ne de, yine, bütün bir bilimler kütlesinin, ya da Okullar tarafından kurulan öğretim düzeninin yeniden biçimlendirilmesi olasıdır. Ama bu zamana dek benimsemiş olduğum tüm görüşler söz konusu olduğunda, onları bütünüyle bir yana atmaya, ve böylece daha sonra yerlerine daha iyi olanları geçirmeye ya da ussal bir şemaya uyumlu kıldıktan sonra yine onların kendilerini korumaya çabalamaktan daha iyisini yapamayacağımı düşündüm.’’15 Kartezyen kuşku yöntemine daha sonra ayrıntılı olarak döneceğiz; ama bu bağlamda bu son tümceyi gözden kaçırmamak önemlidir.

Öyleyse, eğer Descartes kendi felsefi görüşlerinden kimilerinin ya başka felsefeciler tarafından savunulmuş olanlara benzer oldukları ya da belli bir yolda onlardan ödünç alınmış oldukları gibi bir görüşle karşılaşacak olsaydı, bunun pek önemini olmayan bir nokta olduğu yanıtını verebilirdi. Çünkü hiçbir zaman doğru olan felsefi önermeleri ortaya çıkaran ilk insan kendisiymiş gibi davranmadı. İleri sürdüğü şey gerçeklikleri usun kendi gerekleri tarafından istenen düzene göre tanıtlamanın bir yöntemini geliştirmiş olduğuydu.

Yukarıda verilen alıntıda Descartes gerçeklikleri bir ussal şemaya uyumlu kılmaktan söz eder. Onun felsefe ideali bilimsel olarak saptanmış gerçekliklerin, eş deyişle anlığın kendiliğinden-açık temel gerçekliklerden bunlar tarafından imlenen başka açık gerçekliklere geçebileceği bir yolda düzenlenmiş gerçekliklerin örgensel olarak bağıntılı bir dizgesiydi. Bu ideal büyük ölçüde matematik tarafından esinlendirildi. Hem Kurallar’da hem de Söylem’de Descartes matematiğin düşüncesi üzerinde yarattığı etkiden açık olarak söz eder. Böylece bu ikinci çalışmada16 bize gençliğinde matematik, geometrik çözümleme ve cebir çalışmış olduğunu, başka inceleme dalları ile karşılaştırıldığında bu bilimlerin açıklık ve pekinliklerinden etkilendiğini, ve matematiğe üstünlüğünü veren yöntemin kendine özgü özelliklerini bu yöntemi başka bilim dallarına da uygulama amacıyla araştırmanın zorunlu olduğunu söyler. Ama bu, hiç kuşkusuz matematikte uygulanabilir olan yöntemin başka yerlerde de uygulanabilir olması anlamında tüm bilimlerin benzer olduklarını varsayar. Ve bu aslında Descartes’ın düşündüğü şeydir. Bir arada alındıklarında, tüm bilimler ‘‘ne denli değişik konulara uygulanırsa uygulansın her zaman bir ve aynı kalan insan bilgeliği ile özdeştirler.’’17 Yalnızca bir tür bilgi, pekin ve açık bilgi vardır. Ve en sonunda salt bir bilim vardır, gerçi aralarında bağıntılı dallara iye olsa da. Bu yüzden yalnızca tek bir bilimsel yöntem olabilir.

Tüm bilimlerin en sonunda tek bir bilim oldukları, ya da, daha doğrusu, bir bilimin örgensel olarak bağlantılı dalları olduğu düşüncesi (ki bu bilim insan bilgeliği ya da anlağı ile özdeşleştirilmiştir) hiç kuşkusuz önemli bir varsayımdır. Ama geçerliğinin tam tanıtı, Descartes’a göre, önceden verilemez. Ancak birleşik bir bilim kütlesini, bilimlerin sınırsızca ilerleyici bir gelişime açık düzenli bir dizgesini kurmada doğru yöntemi kullanaraktır ki geçerliğini gösterebiliriz.

Belirtmek gerek ki Descartes’ın tüm bilimler en sonunda tek bir bilimdir ve tek bir evrensel bilimsel yöntem vardır kuramı onu hemen Aristotelescilerden ayırır. Bu sonuncular değişik bilimlerin değişik konularının değişik yöntemleri gerekli kıldığına inanıyorlardı. Örneğin, törebilimde matematikte uygun olan yöntemi kullanamayız; çünkü konu ayrımı törebilimin matematiğe böyle herhangi bir benzeştirilmesini dışlar. Ama bu Descartes’ın kesin saldırısına uğrayan bir bakış açısıydı. Aslında Descartes bütünüyle anlığın bilişsel etkinliğine bağımlı olan bilimler ve bedenin alıştırma ve yatkınlığına bağlı olan sanatlar (örneğin harp-çalma gibi) arasında bir ayrımın bulunduğunu kabul ediyordu. Belki de diyebiliriz ki bilim ve beceri arasında, bilme ve nasıl yapıldığını bilme arasında bir ayrım bulunduğunu kabul ediyordu. Ama salt bir tür bilim vardır; ve konu ayrımları yoluyla değişik tiplere ayrımlaşmış olmaz. Descartes böylece Aristotelescilerin ve Skolastiklerin değişik işlem yöntemleri olan değişik bilim tipleri düşüncesine sırt çevirdi, ve bunun yerine tek bir evrensel bilim ve tek bir evrensel yöntem düşüncesini getirdi. Hiç kuşkusuz geometrik önermelerin aritmetiksel araçlar yoluyla tanımlanabileceklerini göstermedeki başarısı onu bu konuda yüreklendirmişti. Aristoteles, ki geometri ve aritmetiğin değişik bilimler olduklarını ileri sürmüştü, geometrik önermelerin aritmetiksel olarak tanıtlanabileceklerini yadsıyordu.18

Descartes’ın ideal amacı öyleyse bu kapsamlı bilimsel felsefeyi kurmaktı. Onun andırımına göre, ağacın kökleri olan metafizikte Descartes sonlu ‘kendi’nin sezgisel olarak ayrımsanan varoluşu ile başlar ve gerçekliğin ölçütünü, Tanrının varoluşunu ve özdeksel dünyanın varoluşunu doğrulamaya geçer. Fizik, ağacın gövdesi, metafiziğe bağımlıdır, en azından şu anlamda ki fizik enson ilkelerinin metafiziksel ilkelerden doğdukları gösterilinceye dek bilimin örgensel bir parçası olarak görülemez. Ve kılgısal bilimler, e.d. ağacın dalları, fiziğe ya da doğal felsefeye örgensel bağımlılıkları açığa çıkarılınca gerçek bilimler olacaklardır. Descartes aslında kendisinin bu amacı bütünlüğü içinde gerçekleştirmiş olduğunu ileri sürmedi; ama bir başlangıç yaptığını ve amacının tam yerine getirilişi için yolu gösterdiğini düşünüyordu.

Şimdi, bu noktaya dek söylenmiş olanlar Descartes’ın yalnızca daha şimdiden bildirilmiş olan gerçekliklerin bilimsel düzen ve tanıtları ile ilgilenmekte olduğu izlenimini vermiş olabilir. Ama bu yanlış bir izlenim olacaktır. Çünkü uygun yöntemin kullanımının felsefeciyi şimdiye dek bilinmeyen gerçeklikleri bulmaya yetenekli kılacağına da inanıyordu. Demiyordu ki Skolastik mantık değersizdir, ama onun görüşünde bu mantık ‘‘başkalarına yeni olanı öğretmekten çok bilinenleri açıklamada daha iyi hizmet eder.’’19 Birincil kullanımı didaktiktir [bulgulatıcı olmaktan çok öğreticidir]. Descartes’ın kendi mantığı, Skolastiklerin mantığının tersine, ‘‘bildiğimiz şeylerin nasıl başkaları tarafından anlaşılır kılınacağını ya da üstelik bilmediğimiz şeylerle ilgili birçok sözü üzerlerinde herhangi bir yargı oluşturmaksızın nasıl yineleyeceğimizi öğreten bir eytişim’’ değildir: tersine onun mantığı ‘‘bize bilmediğimiz gerçeklikleri bulabilmek için usumuzu en iyi yolda nasıl yöneteceğimizi öğreten mantıktır.’’20

Yeni ‘‘mantık’’ın bizi şimdiye dek bilinmeyen gerçeklikleri bulmaya yetenekli kıldığı yolundaki bu sav üzerine sonraki kesimde daha ileri gözlemler yapılacaktır. Ama burada savın ortaya çıkardığı soruna değinebiliriz. Varsayalım ki matematiksel yöntem kendiliğinden-açık ilkelerden bu ilkeler tarafından mantıksal olarak imlenen önermelerin tümdengelimi demektir. Şimdi, eğer dünyaya ilişkin olgusal gerçeklikleri bu yolda çıkarsayabileceğimizi ileri sürmek istersek, nedensel ilişkiyi mantıksal imlem ilişkisine benzetmemiz gerekecektir. O zaman ileri sürebiliriz ki, örneğin fiziğin gerçeklikleri a priori çıkarsanabilirler. Ama eğer nedenselliği mantıksal imlem ile özdeşleştirirsek, sonunda, örneğin Spinoza’nınki gibi birci bir dizgeyi kabul etmeye sürükleneceğiz ki bunda sonlu şeyler bir bakıma bir enson varlıkbilimsel ilkenin mantıksal sonuçlarıdırlar. Metafizik ve mantık birbirleri ile kaynaşacaklardır. Ve eğer fiziğin gerçekliklerinin a priori çıkarsanabileceğini ileri sürersek, deney fiziğin gelişiminde oynadığı bütünleyici rolü yitirecektir. Şu demek ki, fizikçinin gerçek vargıları deneysel doğrulama üzerine dayanmayacaktır. Deneyin oynadığı rol en çoğundan insanlara tüm deneyden bağımsız olarak a priori tümdengelim yoluyla ulaşılan vargıların gerçek olduklarını göstermenin bir aracı olacaktır. Ama, daha sonra görüleceği gibi, Descartes metafizikte varlık düzeninde önsel olan varlıkbilimsel ilke ile başlamadı. Spinoza’nın tersine, Tanrı ile değil ama sonlu ‘kendi’ ile başladı. Ne de yöntemi, Meditasyonlar’da örneklendirildiği gibi, matematikçinin yöntemini çok yakın denebilecek bir düzeyde andıran bir yöntemdi. Fiziğe gelince, Descartes gerçekte deneyin rolünü yadsımadı. Descartes’ın yüz yüze kaldığı sorun öyleyse uyguladığı işlem yolunu ideal bir evrensel bilim ve evrensel yarı-matematiksel bir yöntem tablosu ile uzlaştırmaktı. Ama bu soruna hiçir zaman doyurucu bir yanıt vermedi. Ne de aslında tüm bilimleri matematiğe benzeştirme ideali ve uyguladığı yollar arasındaki uyumsuzlukları açıkça görmüş gibi görünür. Bu hiç kuşkusuz Spinozacılığın Kartezyenizmin mantıksal bir gelişimi olduğu savının oldukça usayatkın görünmesinin nedenlerinden biridir. Aynı zamanda Descartes’ın felsefesi idealinin tüm-matematiksel yanını bütünüyle geliştirmiş olsaydı yapabileceğinden ya da belki de yapmması gerekenden çok, felsefeciliği sırasında edimsel olarak yapmış olduklarından oluşur. Ve eğer bir kez bunu kabul edersek, eklememiz gerek ki, somut felsefi sorunlarla ilgilenirken uygun gördüğü işlemlerin ışığında, bilim ve bilimsel yöntem idealini yeniden gözden geçirmiş olması gerekirdi.

 

3. Descartes’ın Yöntem Düşüncesi


Kartezyen yöntem nedir? Descartes bize der ki ‘‘yöntem ile belli ve kolay bir kurallar kümesini anlıyorum, öyle ki bunları sağın olarak izleyen biri hiçbir zaman yanlış birşeyi doğru olarak almayacak ve hiçbir ansal çaba savurganlığı olmaksızın ama bilgisini adım adım arttırarak sığasını aşmayan tüm şeyleri gerçekten anlamaya ulaşacaktır.’’21 Öyleyse söylediği şey yöntemin bir kurallar kümesinden oluştuğudur. Ama Descartes insan anlığının doğal yeteneklerinin ilgisiz olduğu bir yolda kullanılabilecek bir uygulayımın bulunduğunu söyleme amacında değildir. Tersine, kurallar anlığın doğal yeteneklerini ve işlemlerini doğru olarak kullanma kurallarıdır. Ve belirtir ki anlık daha şimdiden temel işlemlerini kullanma yeteneğinde olmadıkça, sorunun en yalın gereklerini ya da kurallarını bile anlama gücünde olmayacaktır.22 Kendi başına bırakıldığında, anlık yanılmazdır. Şu demek ki, eğer anlık başka etmenlerin bozucu etkisi olmaksızın kendi anlama sığasını aşmayan sorunlar açısından doğal ışığını ve yeteneklerini kullanırsa, yanılgıya düşmeyecektir. Eğer durum bu olmasaydı, hiçbir uygulayım anlığın kökensel eksikliğini gideremezdi. Oysa kendimizi önyargı, tutku, eğitimin etkisi, sonuçlara erişmede dayançsızlık ve aşırı-iveğenlik gibi etmenlerle ussal düşünmenin gerçek yolundan saptırılmaya bırakabiliriz; ve o zaman anlık bir bakıma körelir ve doğal işlemlerini doğru olarak kullanmaz. Bu yüzden bir kurallar kümesi çok yararlıdır, üstelik anlığın doğal yetenek ve işlemlerini öngerektirseler de.

Anlığın bu temel işlemleri nelerdir? Bunlar sayıca ikidir, yani sezgi ve tümdengelim; ‘‘iki ansal işlem ki, bunlar yoluyla hiçbir yanılsama korkusu olmaksızın şeylerin bilgisine varabiliriz.’’23 Birincisi ‘‘duyuların kararsız inancaları ya da imgelemin başına buyruk bileşiminden doğan aldatıcı yargı değil, ama duru ve dikkatli bir anlıkta kolayca ve seçik olarak doğan ve böylece bizi anlağımızın nesnesi konusunda kuşkudan tümüyle kurtaran kavram’’ olarak tanımlanır. ‘‘Ya da, yine aynı şey, sezgi duru ve dikkatli bir anlığın kuşku olmaksızın kavramıdır ki, yalnızca usun ışığından kaynaklanır.’’24 Sezgi ile öyleyse denmek istenen şey arı bir anlıksal etkinliktir, kuşku için hiçbir yer bırakmayacak denli açık ve seçik bir anlıksal görüştür [seeing or vision]. Tümdengelim ‘‘pekinlikle bilinen başka olgulardan tüm zorunlu çıkarsama’’25 olarak betimlenir. Sezginin tümdengelimli uslamlamada bile gerektiği doğrudur. Çünkü sonraki adıma geçmeden önce her önermenin gerçekliğini açık ve seçik olarak görmeliyiz. Aynı zamanda tümdengelimi sezgiden ayırdetmenin yolu ‘‘belli bir devimin ya da ardışıklığın’’26 sezgiye değil ama ona it olmasıdır.

Descartes tümdengelimi sezgiye indirgemek için yapabileceği herşeyi yapar. Örneğin, ilk ilkelerden dolaysızca çıkarsanan önermeler durumunda diyebiliriz ki bunların gerçeklikleri, benimsediğimiz görüş açısına göre, kimi zaman sezgi yoluyla, kimi zaman tümdengelim yoluyla bilinir. ‘‘Ama ilk ilkelerin kendileri yalnızca sezgi tarafından verilirken, uzak vargılar ise, tersine, ancak tümdengelim yoluyla sağlanır.’’27 Uzun tümdengelimli uslamlama süreçlerinde tümdengelimin pekinliği belli bir düzeye dek belleğin geçerliği üzerine dayanır; ve bu bir başka etmeni getirir. Böylece Descartes belirtir ki, uzak vargıların ilk ilkeler tarafından açıkça imlenen gerçekliklerinin en azından sezgisel bir kavrayışına yaklaşıncaya dek, sık sık süreç üzerinden geçmekle bellek tarafından oynanan rolü azaltabiliriz. Tüm bunlara karşın, Descartes tümdengelimi sezgiye güdümlü kılıyor olsa da, onlardan iki ansal işlem olarak söz etmeyi sürdürür.

Sezgi ve tümdengelimden ‘‘bilginin en pekin yolları olan iki yöntem’’28 olarak söz edilir. Ama bunlar pekin bilgiye erişmenin yolları olsalar da, Descartes’ın bu kesimin başında aktarılmış olan tanımında sözünü ettiği ‘‘yöntem’’ değildirler. Çünkü sezgi ve tümdengelim kurallar değildirler. Yöntem dahaçok bu iki ansal işlemi doğru olarak kullanmanın kurallarından oluşur. Ve yöntemin herşeyden önce düzenden oluştuğu söylenir. Şu demektir ki, düzenli düşünmenin kurallarını izlemeliyiz. Bu kurallar Anlığın Yönetimi İçin Kurallar ve Yöntem üzerine Söylem’de verilir. Bu ikinci çalışmada sıralanan dört kuraldan birincisi ‘‘açıkça gerçek olarak tanımadığım hiçbirşeyi gerçek olarak kabul etmemektir: eş deyişle, yargılarda iveğenlikten ve önyargılardan özenle kaçınmak ve onlarda anlığıma kuşku duymama fırsat bulamayacağım denli açık ve seçik olarak sunulandan daha öte hiçbirşeyi kabul etmemektir.’’29 Bu kuralın izlenmesi yöntemli kuşkunun kullanımını kapsar. Şu demek ki, daha şimdiden taşımakta olduğumuz tüm görüşlere karşı dizgesel olarak kuşku duymalıyız, öyle ki kuşku duyulmaz olanı ve böylece bilimin yapısı için bir temel olarak hizmet edebilecek olanı bulabilelim. Bu konuya bu bölümün beşinci kesiminde yeniden döneceğim için, şimdilik bu kadarıyla yetinebiliriz.

Anlığın Yönetimi İçin Kurallar’ın beşincisinde Descartes yönteminin bir özetini verir. ‘‘Yöntem bütünüyle eğer herhangi bir gerçekliği bulacaksak anlığın dikkatinin kendilerine yöneltilmesi gereken nesneleri düzenleme ve konumlandırmadan oluşur. Eğer karışık ve bulanık önermeleri adım adım yalın olanlara indirgersek, ve eğer sonra en yalın önermelerin sezgisel ayrımsanışı ile başlar ve geçtiğimiz yolu aynı adımlarla yeniden izleyerek tüm ötekilerin bilgisine tırmanmaya çalışırsak, bu yöntemi sağın olarak izlemiş oluruz.’’30 Bu kuralın anlamı ilk bakışta açık değildir. Ama böyle betimlenen düzenin iki yanı vardır; ve bunları şimdi kısaca açıklamamız gerekiyor.

Yöntemin ilk bölümüne göre karışık ve bulanık önermeleri adım adım daha yalın olanlara indirgememiz gerekir. Ve bu uyarının genel olarak Yöntem Üzerine Söylem’in ikinci ilkesine karşılık düştüğü söylenir. ‘‘İkinci (ilke) inceleyecek olduğum güçlüklerin her birini olanaklı olduğu ve gerekli göründüğü ölçüde çok sayıda parçaya bölmektir.’’31 Bu Descartes’ın daha sonra çözümleme ya da ayrıştırma yöntemi dediği yöntemdir. ‘‘Çözümleme’’ terimini her zaman tam olarak aynı anlamda kullanmış olduğunu söylemek güçtür; ama, burada betimlendiği biçimiyle, bir bakıma karmaşık bilgi verilerini en yalın öğelerine parçalamaktan oluşur. Descartes hiç kuşkusuz kendi yöntem düşüncesinde matematikten etkileniyordu. Ama örneğin Euklides geometrisinin bir dizi eksikliği olduğunu, eş deyişle belitlerin ve ilk ilkelerin ‘‘aklanmış’’ olmadıklarını düşünüyordu. Şu demek ki, geometrici ilk ilkelerine nasıl ulaşıldığını göstermez. Bununla birlikte, çözümleme ya da ayrıştırma yöntemi bir bilimin ilk ilkelerini onlara nasıl ulaşıldığını ve niçin ileri sürüldüklerini dizgesel olarak açıkça belirterek ‘‘aklar.’’ Bu anlamda çözümleme bir buluş mantığıdır. Ve Descartes karmaşık bilgi verilerini birincil varoluşsal önermeye, Cogito, ergo suma ayrıştırarak, ve metafiziğin temel gerçekliklerini nasıl doğru düzenleri içinde ortaya çıkardıklarını göstererek, Meditasyonlar’ında çözümleme yolunu izlediğine inanıyordu. İkinci Karşıçıkışlar kümesine yanıtlarında belirtir ki ‘‘çözümleme bir şeyin yöntemli olarak bir bakıma a priori bulunmasını ve türetilmesini sağlayan doğru yolu gösterir, öyle ki eğer okur onu izlemeye ve herşeye yeterince dikkat etmeye özen gösterirse, sorunu o denli eksiksiz olarak anlar ve onu sanki kendisi bulmuş gibi kendinin sayar. ... Ama Meditasyonlar’ımda yalnızca bana en iyi ve en doğru öğretme yöntemi olarak görünen çözümlemeyi kullandım.’’32

Beşinci Kuralda özetlenen yöntemin ikinci bölümüne göre ‘‘en yalın önermelerin sezgisel ayrımsaması ile başlamalı ve yolumuzu aynı adımlarla yeniden izleyerek tüm başkalarının bilgisine yükselmeye çalışmalıyız.’’ Bu Descartes’ın daha sonra bireşim ya da bileştirme yöntemi [synthesis or the method of composition] dediği şeydir. Bireşimde sezgisel olarak algılanan ilk ilkeler ya da en yalın önermeler ile başlarız (ki bunlara en sonunda çözümleme ile ulaşılmıştır) ve düzenli olarak çıkarsamaya geçer, ve hiçbir adımın atlanmamasına ve üretilen her önermenin gerçekte önceki önermeyi izlemesine özen gösteririz. Bu Euklides geometricileri tarafından kullanılan yöntemdir. Descartes’a göre, çözümleme buluş yöntemi iken, bireşim şimdiden bilineni tanıtlamak için en uygun yöntemdir; ve Felsefenin İlkeleri’nde kullanılan yöntemdir.

İkinci Karşıçıkışlar kümesine yanıtında Descartes ileri sürer ki ‘‘geometrik olarak yazma biçiminde ayırdettiğim iki şey vardır: tanıtlamanın düzeni ve yöntemi. Düzen yalnızca ilkin daha sonra gelecek olanın yardımı olmaksızın bilinmesi gerekenleri ortaya koymaktan ve tüm öteki sorunları tanıtlarının onları önceleyenler üzerine dayanacakları bir yolda düzenlemekten oluşur. Meditasyonlar’ımda hiç kuşkusuz bu düzeni olabildiğince doğru olarak izlemeye çalıştım ...’’33 Daha sonra tanıtlama yöntemini çözümleme ve bireşime bölmeye ve, daha önce aktarıldığı gibi, Meditasyonlar’da yalnızca çözümlemeyi kullandığını söylemeye geçer.

Şimdi, Descartes’a göre, çözümleme ‘‘yalın doğalar’’ın sezgisine varmamıza olanak sağlar. Ve bu terim ile ne demek istediği sorusu doğar. Belki de bunu göstermenin en iyi yolu kendi örneklerinden birini kullanmaktır. Bir cismin uzamı ve betisi vardır. Ve sözcüğün tam anlamıyla cisimsel doğa, uzam ve betiden oluştuğu söylenemez, ‘‘çünkü bu öğeler hiçbir zaman birbirlerinden yalıtılma içinde varolmuş değildirler. Ama kendi anlağımıza göre onu bu üç doğadan oluşmuş bir bileşim olarak adlandırırız.’’34 Cismi bu doğalara çözümleyebiliriz; ama, örneğin, betiyi daha öte öğelere çözümleyemeyiz. Yalın doğalar böylece çözümleme sürecinin ulaştığı enson öğelerdir, ve açık ve seçik idealarda bilinirler.

Beti, uzam, devim ve benzerlerinin yalnızca cisimlerde bulunmaları anlamında bir özdeksel yalın doğalar kümesi oluşturdukları söylenir. Ama isteme, düşünme ve kuşku duyma gibi bir ‘‘anlıksal’’ ya da tinsel [‘‘intellectual’’ or spritual] yalın doğalar kümesi de vardır. Bundan başka, bir yalın doğalar kümesi daha vardır ki tinsel ve özdeksel şeylere ortaktır—varoluş, birlik ve süre gibi. Ve Descartes bu kümeye bizim ‘‘ortak kavramlar [common notions]’’ dediğimiz şeyleri de katar ki, bunlar başka yalın doğaları biraraya bağlarlar ve çıkarsamanın ya da tümdengelimin geçerliği onlar üzerine dayanır. Verdiği örneklerden biri ‘‘bir üçüncü şey ile aynı olan şeyler birbirleri ile aynıdırlar.’’

Açık ve seçik idealar alanı içinde kaldığı sürece, çözümlemenin varış noktası enson öğeler olan bu ‘‘yalın doğalar’’dır. (Daha öte ilerlenebilir, ama ancak ansal karışıklığa düşme pahasına.) Ve bunlar tümdengelimli çıkarsamanın en son gereçleri ya da başlangıç noktalarıdır. Descartes’ın ayrıca ‘‘yalın önermeler’’den de söz etmesi tümdengelimin önermelerin önermelerden tümdengelimi olduğu düşünüldüğü zaman şaşırtıcı değildir. Ama Descartes’ın kendini yalın doğalardan önermeler olarak söz etmede nasıl aklanmış olarak düşünebildiği ilk bakışta açık değildir. Ne de Descartes’ın düşündüğü şeyi açık ve ikircimsiz bir yolda açıklamaya çalıştığı ileri sürülebilir. Eğer bunu yapmış olsaydı, bu konuda birbirinden ayrılan bir yorumlar türlülüğü ile karşılaşmamamız gerekirdi. Belki de sorunu sezgi edimi ve yargı edimi arasındaki ayrımın terimlerinde açıklayabiliriz. Yalın doğayı sezeriz, ama yalınlığını ve öteki yalın doğalardan seçikliğini önerme biçiminde doğrularız. Ama Descartes’ın yalın doğaların ilişkisiz olduklarını demek istediğini düşünmemiz güçtür. Gördüğümüz gibi betiden bir yalın doğa örneği olarak söz eder; ama onikinci kuralı tartışırken der ki beti uzam ile (bir başka yalın doğa) çakışıktır, çünkü betiyi uzam olmaksızın kavrayamayız. Ne de sezgi ediminin yalınlığı zorunlu olarak sezginin nesnesinin birarada bağlı olmaları zorunlu iki öğeyi kapsamadığı anlamına gelir—hiç kuşkusuz, bağıntının ayrımsanışının dolaysız olması koşuluyla. Çünkü eğer dolaysız olmasaydı, eş deyişle, eğer devim ya da ardışıklık bulunsaydı, önümüzde bir tümdengelim durumu olurdu. Bununla birlikte, belki de Descartes’ı anlamanın doğal yolu şöyledir. Herşeyden önce önermeleri sezgisel olarak ayrımsarız. Üçüncü Kuralı açıklamasında sezgi örnekleri verdiği zaman, gerçekte yalnızca önermelerden söz etmektedir. ‘‘Böylece her bir birey anlıksal sezgi yoluyla kendisinin varolduğunu, düşündüğünü, bir üçgenin yalnızca üç çizgi tarafından, bir kürenin tek bir yüzey tarafından sınırlandığını vb. algılayabilir.’’35 Varoluş gibi yalın doğalar bir tür soyutlama yoluyla bu tür önermelerden çözülüp çıkarılırlar. Ama yalınlıkları üzerine yargıda bulunduğumuz zaman, bu yargı bir önerme biçimini alır. Ve geriye kalan şey yalın doğalar arasındaki zorunlu ‘‘bitiştirme’’ ya da ayırma bağıntılarıdır ki, kendileri önermeler tarafından doğrulanırlar.

Kimi yorumcular yalın doğaların ideal düzende kaldıklarını ileri sürmüşlerdir. Onlara ister kavramlar isterse özler demeyi yeğleyelim, varoluşsal düzenden soyutlanır ve geometricinin eksiksiz çizgileri ve daireleri gibi matematiksel nesneler olurlar. Bu yüzden artık onlardan varoluşsal vargıları çıkarsamamız olanaksızdır, tıpkı üçgene ilişkin matematiksel bir önermeden somut olarak varolan üçgenlerin bulundukları vargısını çıkaramayacağımız gibi. Gene de Meditasyonlar’ında Descartes varoluşsal bir önermeyi, Cogito, ergo sumu temel ilke olarak ortaya sürer ve bu temel üzerinde Tanrının varoluşunu tanıtlamaya geçer. Öyleyse, kendi yöntemine sırtını döndüğünü söylememiz gerekir.

Belki de ileri sürülebilir ki, Descartes, tutarlı olabilmek için, varoluşsal düzenden uzak durmalıydı. Ama, yeterince açıktır ki, hiçbir varoluşsal göndermesi olmayan bir metafizik ya da varoluşsal göndermesi kuşkuda olan bir metafizik üretmeyi istemiyordu. Ve varoluşsal önermeleri getirmesinin matematiksel yöntemi ile uyum içinde olmadığını söylemek matematiğin Descartes’ın yöntem düşüncesindeki rolünü abartmak olacaktır. Descartes matematikte sezgi ve tümdengelimin düzenli kullanımının eldeki en açık örneğini görebileceğimize inanıyordu; ama bu demek değildir ki amacı metafiziği ideal düzene sınırlama anlamında metafiziği matematiğe benzeştirmekti. Ve gördüğümüz gibi Anlığın Yönetimi İçin Kurallar’da sezgi ile demek istediği şeye bir örnek olarak bir insanda o insanın varolduğu olgusunun sezgisel bilgisini verir.36 Meditasyonlar’da Tanrının varoluşunu ve ruhun ölümsüzlüğünü irdelenmesi gereken sorular ya da sorunlar olarak ileri sürer. Kuşku duyulabilecek herşeyi kuşku altına getirdikten sonra, ‘‘yalın’’ ve kuşku-duyulamaz önermeye, Cogito, ergo suma ulaşır. Daha sonra varoluşu doğrulanan ‘kendi’nin doğasını çözümlemeye geçer, ve buradan kökensel sezginin bir tür sürdürülüşü olarak Tanrının varoluşunu saptamaya yönelir. Oysa daha önce Kurallar’da bir zorunlu önerme örneği olarak ama birçok insan tarafından yanlış bir biçimde olumsal olduğu düşünülen ‘‘Ben varım, öyleyse Tanrı vardır’’37 önermesini vermişti. Ve Meditasyonlar’ın genel uslamlama çizgisi Yöntem üzerine Söylem’in dördüncü bölümünde sunulur. Bu yüzden, Descartes’ın genel yöntem düşüncesinin tüm özelliklerinin uyum içinde olup olmadığı tartışılabilir olsa da, ve bulanık ya da ikircimli pekçok şey kalsa da, öyle görünür ki Meditasyonlar’da edimsel olarak kullanılmış olan yöntem bu genel düşünceye yabancı değildir.

Eklemeye değer ki Clerselier’e bir mektupta Descartes ‘‘ilke’’ sözcüğünün değişik anlamlarda anlaşılabileceğini belirtir. Bu örneğin aynı şey için aynı zamanda olmanın ve olmamanın olanaksız olduğu bildirimi gibi soyut bir ilkeyi imleyebilir. Ve bunun gibi bir ilkeden herhangi birşeyin varoluşunu çıkarsayamayız. Ya da, örneğin, bir kimsenin varoluşunu ileri süren önermeyi imlemek için kullanılabilir. Ve bu ilkeden Tanrının ve o kişinin kendinden başka yaratıkların varoluşunu çıkarsayabiliriz. ‘‘Olabilir ki tüm şeylerin indirgenecekleri tek bir ilke yoktur; ve başka önermelerin ‘aynı şey için aynı zamanda olmak ve olmamak olanaksızdır’ önermesine indirgeniş yolu gerekiz ve yararsızdır. Öte yandan, kişi kendi varoluşunu düşünerek kendini Tanrının, ve sonra da tüm yaratıkların varoluşuna inandırmaya başlıyorsa, bunun büyük yararı vardır.’’38 Varoluşsal önermelerin soyut mantıksal ya da matematiksel önermelerden tümdengelimi diye birşey söz konusu değildir.

Belirtilmesi gereken bir başka nokta da çözümsel tanıtlama yöntemi dediği şeyi izlediği Meditasyonlar’da Descartes ordo cognoscendi ile, buluş düzeni ile ilgilenir, ordo essendi ile, varlık düzeni ile değil. Varlık düzeninde Tanrı önseldir; başka bir deyişle, varlıkbilimsel olarak önseldir. Ama buluş düzeninde kişinin kendi varoluşu önseldir. Sezgisel olarak bilirim ki varımdır, ve Cogito, ergo sum önermesinde anlatılan sezgisel gereci inceleme ya da çözümleme yoluyla ilkin bulurum ki Tanrı vardır ve daha sonra kendilerine ilişkin açık ve seçik idealarıma karşılık düşen özdeksel şeyler vardırlar.

Fiziğe döndüğümüz zaman, Descartes’ı sanki fizik metafizikten çıkarsanabilirmiş gibi konuşurken buluruz. Ama Tanrının yaratmayı seçmiş olabileceği bir özdeksel dünyayı yöneten yasalara ilişkin bilgimiz ve yaratmış olduğu özdeksel şeylerin varoluşuna ilişkin bilgimiz arasında bir ayrım yapmamız gerekir. Çözümleme yoluyla uzam ve devim gibi yalın doğalara varabiliriz. Ve bunlardan bir özdeksel dünyayı yöneten genel yasalar çıkarsanabilir; şu demek ki, fiziğin ya da doğal felsefenin en genel yasaları çıkarsanabilir. Bu anlamda fizik metafiziğe bağımlıdır. Yöntem Üzerine Söylem’de Descartes Traité du monde’un içeriğini özetleyerek belirtir ki ‘‘doğa yasalarının neler olduklarını belirttim, ve nedenlerimi Tanrının sonsuz eksiksizliklerinden başka hiçbir ilke üzerine dayandırmaksızın, kişinin kuşku duyabileceği tüm şeyleri tanıtlamaya, ve eğer Tanrı başka dünyalar yaratmış olsa bile içinde bu yasaların gözlenemeyecekleri bir dünya yaratmış olamayacağını göstermeye çalıştım.’’39 Oysa içinde bu yasaların örneklendiği bir dünyanın edimsel olarak varolmasının pekinlikle bilinmesi, daha sonra görüleceği gibi, yalnızca tanrısal gerçekliğin bizim özdeksel şeylere ilişkin açık ve seçik idealarımızın nesnelliğini güvence altına alması nedeniyledir.

Fiziğin bu tümdengelimli yorumu deneyin Descartes yönteminde herhangi bir rol oynayıp oynamadığı sorusuna neden olur. Ve bu soru Descartes’ın kendi mantığının bizi şimdiye dek bilinmeyen gerçeklikleri bulmaya yetenekli kıldığı savı ile daha da önem kazanır. Soru kuramını ilgilendir, kılgısını değil. Çünkü edimsel olarak deneysel çalışmalar yapmış olduğu tarihsel bir olgudur.40 İki tür metin kümesi ile karşı karşıyayız. Bir yandan Descartes ‘‘deneyimi gözardı eden ve gerçeğin beyinlerinden tıpkı Minerva’nın Jüpiter’in kafasından doğması gibi doğacağını düşleyen’’41 felsefecilerden küçümseyerek söz eder, ve Prenses Elizabeth’e ‘‘gerekli deneysel kanıtın eksikliği yüzünden’’42 insan örgenliğinin gelişimini açıklama görevini üstlenmeyi göze alamayacağını yazar. Öte yandan, 1638’de Mersenne’ye bir yazısında ‘‘benim fiziğim geometriden başka birşey değildir’’43 der, ve 1640’da ‘‘yalnızca şeylerin nasıl olabileceklerini açıklamaya yetenekli ve başka türlü olamayacaklarını tanıtlamaya yeteneksiz’’44 olsaydı kendini fizik konusunda bütünüyle bilgisiz sayacağını, çünkü fiziği matematik yasalarına indirgediğini yazar. Bu gene de 1638’de Mersenne’ye fiziğe bağımlı sorunların geometrik tanıtlamasını istemek olanaksızı istemektir diye yazmasını engellemez.45 Gerçekten, açıktır ki Descartes deneyime ve deneye bir tür rol yüklüyordu. Ama bu rolün ne olduğu eşit ölçüde açık değildir.

İlk olarak, Descartes tikel fiziksel şeylerin varoluşunu a priori çıkarsayabileceğimizi düşünmüyordu. Örneğin mıknatıs gibi birşeyin varolduğu deneyim yoluyla bilinir. Ama mıknatısın gerçek doğasını saptamak için Descartescı yöntemi uygulamak zorunludur. Hiç kuşkusuz, herşeyden önce felsefeci ona duyu deneyiminin sunduğu gözlemleri ‘‘toplamalıdır.’’ Çünkü bunlar onun araştıracağı görgül verilerdir, ve yöntem tarafından öngerektirilirler. Daha sonra ‘‘bu yalın doğalar karışımının ırasını çıkarsamaya (çözümleme yoluyla çıkarsamaya) çalışacaktır ki, bu ıra onun mıknatıs ile bağıntı içinde yer almış olduklarını gördüğü tüm etkilerin üretilmesi için zorunludur. Bu başarıldıktan sonra, felsefeci çekinmeden ileri sürebilir ki, insan anlığının ve verili deneysel gözlemlerin ona bu bilgiyi sağlayabilmesi ölçüsünde, mıknatısın gerçek doğasını bulmuştur.’’46 Felsefeci daha sonra, yalın doğalarla başlayarak ve etkileri çıkarsayarak, süreci tersine çevirebilir. Bunlar hiç kuşkusuz edimsel olarak gözlenen etkilerle tutarlı olmalıdırlar. Ve deneyim ya da deney bize bunların tutarlı olup olmadıklarını söyleyebilir.

İkinci olarak, Descartes bir yanda birincil ve daha genel etkiler ve öte yanda ilkelerden ya da ‘‘ilk nedenler’’den çıkarsanabilecek olan daha tikel etkiler arasında bir ayrım yapar. Birinciler ona göre büyük bir güçlük olmaksızın çıkarsanabilirler. Ama aynı ilk ilkelerden çıkarsanabilecek olan tikel etkilerin sayılamayacak denli çok olmaları gibi bir durum söz konusudur. Öyleyse edimsel olarak yer alan etkiler ve ortaya çıkabilecek olan ama Tanrı başka türlü istediği için ortaya çıkmayan etkiler arasında nasıl ayrım yapacağız? Bunu ancak görgül gözlem ya da deney ile yapabiliriz. ‘‘Daha tikel olan etkilere inmeyi istediğim zaman, karşıma değişik türlerden öyle çok nesne çıktı ki, insan anlığı için yeryüzünde bulunan cisimlerin biçimlerini ya da türlerini eğer Tanrının istenci onları oraya yerleştirmek olmuş olsaydı yeryüzünde bulunabilecek sayısız başkalarından ayırdetmenin, ya da daha sonra onları kendi yararımıza kullanmanın, eğer nedenlere etkiler yoluyla varmıyor ve birçok tikel deneyden yararlanmıyor olsaydık, olanaksız olacağını düşündüm.’’47 Descartes burada enson ilkeler ya da yalın doğalar verildiğinde yaratılabilmiş olacak değişik şeylerin türlerinden söz ediyor gibi görünür. Ama ayrıca der ki ‘‘ilkelerden değişik yollarda çıkarsanabileceğini kabul edemeyeceğim hiçbir tikel etki görmedim.’’48 Ve vargısı şudur ki, ‘‘yine sonucu belli bir yolda açıklanması gerektiğinde başka bir yolda açıklandığında ortaya çıkacak olanla aynı olmayan bir doğada deneyler bulmaya çalışmaktan başka bir tasar bilmiyorum.’’49

Descartes’ın ‘‘tüm-matematikçiliği’’ böylece saltık değildir: fizikte deneyime ve deneye bir rol vermeyi yadsımaz. Aynı zamanda dikkate değer ki doğrulayıcı deneye yüklediği rol insan anlığının sınırlarından doğan boşluğu gidermektir. Başka bir deyişle, gerçekte dünyaya ilişkin bilimsel bilgimizin gelişiminde deneye bir rol veriyor olmasına karşın, ve gerçekte fizikte duyusal-deneyimin yardımı olmaksızın yeni tikel gerçeklikleri bulamayacağımızı kabul etmesine karşın, ideali arı tümdengelim ideali olarak kalır. Deneyime başvuruyu önemsemeyen doğa felsefecilerinden küçümseyerek söz edebilir, çünkü gerçekte deneyimsiz yapamayacağımızı kabul eder. Ama bir görgücü olmaktan çok uzaktır. Fiziği matematiğe benzetme ideali her zaman gözlerinin önündedir; ve genel tutumu Francis Bacon’ınkinden çok uzaktır. Descartes’ın ‘‘tüm matematikçilik’’inden söz etmek biraz yanıltıcı olabilir; ama terimin kullanılışı gene de dikkati düşüncesinin genel çizgisine çeker ve doğal felsefe anlayışını Bacon’ınkinden ayırdetmeye yardımcı olur.


Notlar:
1Descartes’ın yazılarına göndermelerde aşağıdaki kısaltmalar kullanılmıştır. D.M. Discours on Method’u. R.D. Rules for the Direction of the Mind’ı, M. Meditations’ı, P.P. Principles of Philosophy’yi, S.T. Search after Truth’u, P.S. Passions of The Soul’u, O. ve R.O. sırasıyla Objections’ı ve Replies to Objections’ı belirtir. A.T. harfleri Descartes’ın çalışmalarının Charles Adam ve Paul Tannery tarafından düzenlenen yayımını gösterir; Paris, 13 cilt, 1897-1913.
2D.M., 1; A.T., VI, 3.
3D.M., 1; A.T.. VI, 5.
4D.M., 1; A.T., VI, 6 ve 8.
5D.M., 1; A.T., VI, 7.
6Descartes çözümsel ya da eş-güdümlü geometrinin gerçek kurucusu idi. En azından, Géométrie (1637) başlıklı yapıtı konu üzerine yayımlanan ilk kitaptı.
7D.M., 4; A.T., VI, 31.
8P.P., Prefatory Letter; A.T., IX B, 2.
9P.P., Prefatory Letter; A.T., IX B, 14.
10P.P., Prefatory Letter, A.T., IX B, 3.
11S.T., A.T., X, 496.
12P.P., Prefatory Letter; A.T., IX B, 15.
13D.M., 6. A.T., VI, 70.
14P.P., II, 9; A.T., IX B, 68.
15D.M., 2; A.T., VI, 13-14.
16D.M., 2; A.T., VI, 17.
17R.D., 1; A.T., X, 360.
18Anal Post., 1, 7.
19D.M., 2; A.T., VI, 17.
20P.P., Prefatory Letter; A.T., IX B, 13-14.
21R.D., 4; A.T., X, 371-2.
22R.D., 4; A.T., X, 372.
23R.D., 3; A.T., X, 368.
24A.g.y.
25R.D., 3; A.T., X, 369.
26R.D., 3; A.T., X, 370.
27A.g.y.
28A.g.y.

29A.T., VI, 18.
30R.D., 5; A.T., X, 379.
31D.M., 2; A.T., VI, 18.
32R.O., A.T., IX, 121-2, krş. VII, 155-6.

33
R.O., A.T., IX, 121, krş. VII, 155.
34R.D., 12; A.T., X, 418.
35R.D., 3; A.T., X, 368.
36A.g.y.
37R.D., 12; A.T., X, 422.
38A.T., IV, 445.
39D.M., 5; A.T., VI, 43.
40Descartes kadavra kesimini uyguladı ve kılgısal anatomi calışmaları ile ilgilendi. Ayrıca fizik alanında da deneyler yaptı.
41R.D., 5; A.T., X, 380.
42A.T., V, 112.
43A.g.y. II, 268.
44A.g.y., III, 39.
45A.g.y. II, 141.
46R.D., 12; A.T., X, 427.
47D.M., 6; A.T., VI, 64.
48D.M., 6; A.T., VI, 64-5.
49D.M., 6; A.T., VI, 65.
50D.M., 6; A.T., VI, 64.
51P.P., 2, 3; A.T., VIII, 42, krş. IX B, 65.
52Notes Against a Programme, 12; A.T., VIII B, 357.
53Notes Against a Programme, 12; A.T., VIII B, 358.
54Notes Against a Programme, 12; A.T., VIII B, 359.
55P.P., I, 49; A.T., VIII, 23-4.
56Notes Against a Programme, 13; A.T., VIII B 358-9.
57D.M., 4; A.T., VI, 31.
58M., 1; A.T., VII, 18, krş. IX, 14.
59M., 1; A.T., VII, 19, krş. IX, 15.
60M., 1; A.T., VII, 20, krş. IX, 16.
61M., 1; A.T., VII, 22, krş. IX. 17.
62R.O., 5; A.T., VII, 350-1.
63A.T., VII, 89, krş. IX, 71.
64A.T., VII, 77, krş. IX, 61.
65A.T., VIII B, 367.

[COPLESTON: DESCARTES: BÖLÜM İKİ: DESCARTES (1) ]
Çeviren Aziz Yardımlı • (C) İDEA YAYINEVİ 1986-1997

http://www.ideayayinevi.com



Atatürkün Spor ve Sporcular Hakkında Söylediği Sözler

1. Ben sporcunun zeki, çevik ve aynı zamanda ahlaklısını severim. 2. Spor yalnız beden kabiliyetinin bir üstünlüğü sayılmaz. İdrak ve ahlâk da bu işe yardım eder. Zekâ ve kavrayışı kısa olan kuvvetliler , zekâ kavrayışı yerinde olan daha az kuvvetlilerle başa çıkamazlar. Ben Sporcunun zeki çevik aynı zamanda ahlâklısını severim. 3. Her çeşit spor faaliyetini Türk gençliğinin milli terbiyesin  » Devamini Oku

Soğuk ve Sıcak Renkler

Renkler, şiddetlerine ve insanlar üzerindeki ruhsal etkisine göre ikiye ayrılırlar. . A) Sıcak Renkler (Kımızı, Turuncu, Sarı) Kırmızıda ateşin sıcaklığını, turuncuda güneş ışığının etkisini, sarıda da ışık ve aydınlığı duyarız. Bu renkler, havadaki titreşimi kuvvetli olduğu için diğer renklere 'göre gözü daha önce etkiler. Çocukta renk anlayışı başladığı zaman kırmızıya bakıp ona atılması  » Devamini Oku

Kavimler Göçünün Sebepleri ve Sonuçları

Kavimler göçü milattan sonra 375 senesinde Hunların karadenizin kuzey bölümünden Avrupaya giderken karşılarına çıkan barbar kavimler olan ostrogot, vizigot, süev, sakson, angıl, frank ve vandal kavimlerini yerlerinden etmesiyle sonuçlanan bir olaydır. Kavimler Göçünün Sebepleri: a) Büyük Hun Devleti'nin dağılmasından sonra As­ya'nın batısında (Hazar ve Aral Gölü arası) Hunlara katılımların ol  » Devamini Oku

Soyut ve Somut Anlam

Somut anlam ve soyut anlam konusu hem Öss’de hem de Oks’de, sözcükte anlam ana başlığı altında işlenen bir konudur. Bu sebeple hem Öss’ye hazırlanan öğrencileri hem de Oks’ye hazırlanan öğrencileri yakından ilgilendirmektedir. Sözcükte anlamın zor konularından -daha doğrusu karışık- konularından birisi olan soyut ve somut anlamı dilimiz döndüğünce kolay ifade etmeye çalı  » Devamini Oku

Haçlı Seferlerinin Nedenleri ve Sonuçları

Hıristiyanlık dininin peygamberi olan Hz. İsa Kudüs’te yaşamıştır. Bu yüzden Kudüs ve çevresi Hıristiyanlık için kutsal topraklardır. Kudüs, aynı zamanda Müslümanlar ve Yahudiler için de kutsaldır. Ancak, bu topraklar, 636 yılında Halife Hz. Ömer döneminde, ünlü komutan Halid bin Velid tarafından İslam devleti topraklarına katıldı. Avrupalı Hıristiyanlar, Müslümanların elinde bulunan bu kuts  » Devamini Oku

Homojen ve Hetorejen Karışımlara Örnekler

HOMOJEN KARIŞIMLARA ÖRNEKLER : • Çözeltiler • Şekerli Su • Tuzlu Su • Asitli Su • Bazlı Su • Alkol – İyot • Hava • Çay • Kola • Soda • Gazoz • Kolonya • Ter • Tükürük • Gözyaşı • Ham petrol • Cam (Si, Na2O) • Alaşımlar (Çelik, Lehim, Bronz, Pirinç) •  » Devamini Oku

Vehim

1. Kesinliği belli olmayan ancak gerçek olma olasılığı düşük olan düşünce-bilgi. 2. Evham, şüphe, kuruntu anlamına gelir. 3. Sözlükte şüphe ve tereddüt edilen nesnenin kendisine tercih olunan tarafına denir. Çoğulu evhamdır. 4. Bir bilgiye “zan” diyebilmemiz için bu bilginin gerçek olma ihtimalinin, zıddının gerçek olma ihtimalinden fazla olduğuna inanmamız gerekir. Gerçekleşme ihti  » Devamini Oku

Servet-i Fünun

Edebiyat-ı Cedide Nedir ? (Servet-i Fünun) : Edebiyat-ı Cedide 1896’da Servet-i Fünun dergisini çıkaran şair ve yazarların meydana getirdiği canlı bir akımdır. İmparatorluğun baskıları sonucu dağılan bu şair ve yazarlar ayrı ayrı bağlı bulundukları fikirleri yaymaya devam etmişlerdir. Edebiyat-ı Cedide şairleri, yalnız aydınlara seslenmişler, (sanat için sanat) ilkesini benimsemişlerdir. Fra  » Devamini Oku

Empirizm Nedir ve Empiristler Kimlerdir

Doğru ve genel geçer bilginin duyumlar yoluyla oluşan deneylerle kazanılabileceğini öne süren felsefe görüşüdür. Empirist anlayışa göre insan zihninde doğuştan getirilen hiçbir bilgi yoktur. İnsan zihni, bu nedenle boş bir levha gibidir. Empirist görüş, 17. ve 18. yüzyıllarda sistemli bir düşünce olarak felsefe tarihinde yerini almıştır. Empirizmi geliştirerek sistemli bir felsefe görüşü haline  » Devamini Oku

Dış Kuvvetlerin Oluşturduğu Yer Şekilleri

Dış kuvvetler iç kuvvetler sonuşu oluşan yerşekillerinin son düzeltmelerinin yapıldığı kaynağını güneşten alan kuvvetlere denir. Dış kuvvetlerin etkisiyle yüksek yerler aşındırılmaktadır. Böylece yeryüzü giderek düzleşmekte, iç kuvvetler tarafından oluşturulan yeryüzü şekilleri ortadan kalkmaktadır. Başka bir ifade ile iç kuvvetlerin etkisiyle oluşan yer şekilleri dış kuvvetlerin etkisiyle biçimle  » Devamini Oku

 
Yorumlardan Yazarları Sorumludur. Yorumunuz Site Yönetimi Uygun Görürse Yayınlanır..!!..
Gönderen Başlık

Resimleri

Sunumları

Henüz bu yazıya eklenmiş dosya (powerpoint,pdf,word) bulunmamaktadır.

Videoları

Henüz bu yazıya eklenmiş video bulunmamaktadır.
» Üstadlar Özel Bölümü
» Ara Yoksa Sor Yanıtlayalım
Loading
» Reklamlar
» Alt-Kültür Başlıklar

Çıkış yapmak istediğine emin misin?

Evet Vazgeç