Yazıyı Gönderen: zeus
Gönderilme Tarihi: Mon, 20-Nov-2006
Okunma: 8477 kez
Yazı Boyutu: 26.44 KB

Reklamlar
Sonuç : 1 adet ilgili yazı bulundu..

Varoluşçuluk (Aziz Yardımlı)

Varoluşçuluk


varoluşçuluk existentialism


‘‘Parmağımı varoluşa batırıyorum — hiçbirşey kokmuyor. Neredeyim? Dünya denilen bu şey nedir? Beni buraya kandıran ve şimdi burada bırakan kimdir? Dünyaya nasıl geldim? Niçin bana danışılmadı?’’
— Søren Kierkegaard

‘‘I stick my finger into existence — It smells of nothing. Where am I? What is this thing called the world? Who is it who has lured me into the thing, and now leaves me here? How did I come into the world? Why was I not consulted?’’
— Søren Kierkegaard

Sören Kierkegaard

Kierkegaard varoluşa gelirken ona danışılmasını ister. Haklı olarak. Belli ki varolmadığını düşünmekte, ve buna göre ilkin yokluk kipinde iken kendisine danışılmasını istemektedir. Bu bir analitik tutarlık sorunudur. Hiç kuşkusuz yok olmayı ya da yok kalmayı istiyor değildir. Ama yalnızca birileri ona varoluşu isteyip istemediği konusunda danışmadıkça yokluğu yeğliyor olmalıdır. Ona dileğini sormayan, ona onaylayabileceği bir varoluş kipi sunmayan bir Tanrının yaptığını doğru bulmak güçtür. Sevgili, sevimli, komik Kierkegaard! Henüz ortalarda dolaşmazken, henüz varlık kipinde değilken de orada olduğunu, var olduğunu bilmek için bir varoluşçu olmak gerekirdi. Ama Tanrı varoluşçu değildir.

Eğer olanaklı dünyaların bu en iyisini beğenmediysen, önceki dünyan, orada yok olduğunu varsaydığın yer nasıl bir yerdi? Bundan daha mı iyiydi? Oraya gitmen için de önceden sana ne düşündüğünü soran oldu mu hiç? Ve ad infinitum.

Her tutarlı irrasyonalizm durumunda olduğu gibi, bu düşünürün dizgesinde de irrasyonalizm daha ilk adımlarında kendini göstermelidir. Böyle düşünürlerin biricik üstünlükleri budalalıklarının sorgulanmamasıdır. Bunda böyle yazarlar ve dalgın okurları ortaktırlar.

Pekçok varoluşçu yazar varoluşçu olmayı reddeder. Gerçekten de etiket ‘‘Marxizm Bir Hümanizmdir’’ başlıklı yazısında ‘‘felsefe yoktur, felsefeler vardır’’ diyen Sartre’a aittir, ve varoluşçu ve özdekçi yazarların kendileri bir ikiyüzlülük örneği olarak gördükleri bu insanla birlikte sınıflandırılmayı, başkalarına despotizmi önerirken, bu bana göre değildir diyen bu entelin kampında durmayı reddederler. Bir kural olarak bu reddedişin kendisi reddedilir. İster Sartre etiketli olsun, isterse olmasın, Varoluşçuluğun bir irrasyonalizm anlatımı olduğunu, bu olgunun varoluşçu düşünürün kendisi tarafından vurgulandığını belirtmenin gereği yoktur. Ve gene de popüler varoluşçuluk bu olguyu önemsemez, bilinçsiz bir kitle onayı varoluşçuluğun önemli bir ‘felsefi okul’ olarak güncelliğini korumasını sağlama bağlar. Varoluşçu düşünce, tüm nihilizm gibi, modern yaşamın sorunlarını bütününde bir us sorununa, daha doğrusu usun yokluğu savına bağlar, ve tüm sorunu varoluşun ussal olmadığını, hiçbir zaman ussal olmayacağını, çünkü usun bir mit olduğunu bildirerek çözdüğünü ya da askıya aldığını düşünür.

Jean-Paul Sartre

Sartre ‘‘varoluş özü önceler’’ diye buyurdu. (L’Etre et le Néant daha ilk sayfasında özün çürütülmesi ile açılır).

Bu özsüz bakış açısından, varoluşun ‘özgür seçimler’ yoluyla, belirlenimsiz seçimler yoluyla ‘belirlendiği’ düşünülür. Belirlenimsiz özgürlük ise başına buyrukluktan, özençten, keyfilikten, öznellikten başka birşey değildir. Böyle özgürlüğe ’belirlenim’ vermeye en yakın aday içgüdüdür, ve modern ekinde kimileri bu içgüdünün genellikle saldırganlık içgüdüsü, giderek Ölüm İçgüdüsü biçimini almış olduğunu söyler. Çünkü varoluş ne olursa olsun belirlidir, ve özsüz belirlilik cansıkıntısına götürür. Cansıkıntısı tehlikelidir. Sartre ‘‘şiddette çekci bir yan vardır’’ diyordu.

Bu varoluşçu ‘‘felsefe’’nin bir başka formülasyonu insan doğası diye birşeyin olmadığı, çünkü insan doğası olabilecek birşeyin değişmez bir yapıyı imleyeceği, bir a priori belirlenim anlamında ve değerinde olacağı biçimindedir. Buna göre, varoluşçu bilinçte insan plastik, ya da daha doğrusu sentetik birşeydir. Şöyle ya da böyle belirlenebilir, ve bir özden, bir özsel doğadan gelmediği düzeye dek herhangi bir belirlenim başka herhangi bir belirlenimden daha değerli değildir. Tümü de eşdeğerlidir. Peygamber ya da tiran olmak arasında bir ayrım yoktur.

Varoluşçu ruh duygusunu, günün koşullarına bağlı duygusunu temel alır. Düşüncesi yalnızca bu atrofik erosa, bu duygusuz yüreğe hizmet eder. Ona ‘felsefi’ uslamlamalar hazırlar. Onunla gri bir dünya daha da grileşir. Gerçeklik için, türe için, özgürlük için, us için en küçük bir eğilim duymaz. Eğer duyuyorsa, iki yüzlüdür. Kaçınılmaz olarak iki yüzlüdür. Sartre insanlara despotizmi önerirken, kendini bundan bağışık tutuyordu. Herkes, bir varoluşçu bile insanlık için umutlar besler, dünyanın durumu üzerine ‘‘herşey yolunda’’ demez. Sartre ortaklaşacılık düşüncesine döndü, istenci hiçe sayan, özgürlüğü hiçe sayan özdeksel bir ideale sarıldı, onu doğruladı ve onun uğruna yazdı. Ama normal insanı bile inandırmayı başaramadı. Satre onu tanıyanlar tarafından bir süre sonra güvenilmez biri olarak, giderek bir yalancı olarak görülür. Albert Camus’nün kızkardeşinin bir anısına göre, bir gün ortaklaşacı bir rejim altında yaşayıp yaşamayacağı sorulduğu zaman şu yanıtı verdi: ‘‘Hayır, başkaları için iyi birşey, ama benim için, hayır.’’


Evrensel insan doğasını ya da özünü yadsıyan bu analitik mantık tüm imlemleri ile birlikte bireysel olanı doğrular: Varoluş her zaman bireyseldir. Evrensel bastırılır, yadsınır: Birey yalnızdır, yabancı bir tinsellik tarafından kuşatılmıştır, karşısında benliğini dışlayan bir başkalık görür. Varoluşçu doğal olarak korku içinde olduğu duygusu içindedir. En iyi varoluşçu en korkak bireydir. Sevgi, sevecenlik, duygudaşlık gibi belirlenimler bu bilince kendi mantığı gereği kapalıdır. Paranoya, düşmanlık, saldırganlık, nefret vb. gibi kategoriler varoluşçu analitik mantığın mantıksal bağıntılarıdır.

Varoluşçu bilge onu ideolojiyi yadsımaya ını güdülendirecek doğal bir insanlık duygusuna bile onay veremez. Tam tersine, varoluşçu bilinç şiddet, baskı, tiranlık, diktatörlük vb. gibi kategorilere kapıyı sonuna dek açar.


Varoluşçuluk özsel olarak belirlenmişliği tanımaz, çünkü belirlenmek ‘öz’ün bir eytişimini öngerektirir. Böylece, varoluşçuluğun özel belirlenimsizlik ilkesine göre, ‘‘Herşey geçerlidir.’’ Belirlenimsiz olanaklar bir seçme özgürlüğü tasarımına götürür ve seçme ‘özgürlüğü’ mantıksal olarak üstenim ve sorumluluk gerektirir. Birey üsteniminin her adımında yeni yeni üstenimler edinerek onlar tarafından nereye götürülürse onu kabul etmelidir. Heidegger de bu plastik ‘mantığın’ izleyicisiydi (aslında Sartre Heidegger’den esinlendi), ve üstenimi onu Nazi saflarına götürdüğü zaman göreli varoluşunda bulabileceği en büyük anlamı keşfettiğine inandı, ve saltıkçılığı seçti. Buna karşı irrasyonalist Sartre sonunda almaşık despotizmi seçmede hiçbir duraksama göstermedi, tarihsel özdekçilği yeğledi, ve modern kötümserliğin sözcüsü olarak insanın ancak istencinin elinden alınmasıyla kurtarılabileceğini savunmada bir sorun görmedi. Buna özgürlük dedi. Ve amaç uğruna şiddete başvurmayı haklı ve vazgeçilmez gören, bir cinayet kuramı olan Marxizme Humanizm dedi.

Albert Camus

Yalnızca Camus totaliterliğe bütününde karşı çıkma duyuncunu ve duyarlığını gösterdi, üstelik usa, felsefeye, idealizme ağzına gelen herşeyle sövmesine karşın. Ve bu kadarı bile hemen tanrıtanırcılık ile flört etmekle kınanması için yeterli oldu. Çünkü varoluşçuluk için duyunç ve özgürlük kavramları, kurtuluş ve gerçeklik kavramları ‘dinsel’ kavramlar, ve din ise insanlığın bir sabuklamasıdır.

Varoluşçu düşünürlerle aynı irrasyonalist özselliği paylaşan postmodernist Jean Baudrillard geç şunları yazar (La Pensee Radicale / Köktenci Düşünce): ‘‘Gerçekliğe inanç dinsel yaşamın ilkel biçimlerinin parçasıdır. Anlağın, sağ duyunun bir zayıflığıdır.’’

Albert Camus’den birkaç anlam ve bilgelik örneği:
Deneyler yaparak deneyim kazanamazsınız. Deneyimi yaratamazsınız. Onu yaşamalısınız.

Önümde yürüme, izlemeyebilirim; arkamda yürüme, götürmeyebilirim; yanımda yürü, ve yalnızca dostum ol.

Sana büyük bir giz vereceğim, dostum. Son yargı için bekleme, her gün yer alır.

Başkaldıran insan kimdir? Hayır diyen bir insandır.

Bunlar sıradan bilince derin gelir, onu duygulandırırlar. Çünkü daha şimdiden onun kendi kanıları ve sanılarıdırlar.

Albert Camus

Varoluşçu bilinç için insan asılsız, değersiz, gereksiz bir varlıktır. Bir ideale, bir ereğe, bir anlama yeteneksiz bir şey gibi, dünyaya fırlatılmış bir nesne gibidir. Böyle saçma atomik bireyler arasında özsel hiçbir ilgi, hiçbir sevgi, hiçbir duygu anlamlı ve olanaklı değildir. Tersini ileri sürmek, bir özsellikten söz etmek varoluşçu ilkeyi çiğnemek olur.

Böyle bir bilinç herşeyden önce insanın kendisine yabancıdır. Başkalarında, başka insanlarda yalnızca kendi olumsuzlanmasını, kendi sınırını görür. Sonluluğa yakalandığını duyumsar. Karşıtı yalnızca karşıttır — onu yalnızca olumsuzlayan bir başka. Böylece insanın başka insanlarla birarada-varoluşunu bir ilenç, bir tutsaklık olarak görür. Bir Britannica alıntısına göre, Marcel için toplumda bireyin ötesinde varolan herşey ‘‘bir eksi imi tarafından anlatılabilir.’’ Nietzsche’nin insanlığı sürü olarak görmesi bundan hiçbir biçimde daha iyi değildir. Sartre Varlık ve Yokluk’ta (L’Être et le néant, 1943) ‘‘Başka benim olanaklarımın gizli ölümüdür’’ der, ve bir oyununda sorunu durulaştırır: ‘‘Cehennem başka insanlardır.’’ Bu adam humanisttir.

L’Homme révolté’de (1951), Camus ‘‘metafiziksel başkaldırı’’sını ‘‘bir insanın onu kendi durumuna karşı ve yaratılış bütününe karşı başkaldırıya götüren devim’’ olarak betimler. Bunun bir başka adı paranoyadır.

Le Mythe de Sisyphe’de Albert Camus şunları bildirir:

‘‘Gerçekten ciddi tek bir felsefi sorun vardır ve o da intihardır. Yaşamın yaşamaya değer olup olmadığını yargılama felsefenin temel sorusuna yanıt vermeye denk düşer.’’

Felsefenin olumlu yanıtı varoluşçuluğun çılgınlığa denk düştüğünü gösterir. İrrasyonalizm, us-düşmanlığı ilk kez Camus’de deliliğin sınırına gelmiş değildir. David Hume, Russell, Cantor, Gödel vb. de Nobel ödülünü hak etmişler çünkü aynı hastalığa yakalanmışlardı. Bunu ya çok açık ve doğrudan sözlerle yazılarında anlattılar, ya çıldırdılar, ya da eylemi uyguladılar.

Albert Camus

‘‘Bu içimdeki yüreği duyumsayabilirim, ve varolduğu yargısında bulunabilirim. Bu dünyaya dokunabilirim, ve benzer olarak varolduğu yargısında bulunabilirim. Tüm bilgim burada sona erer, ve gerisi kurgudur.’’

Böyle ‘felsefeci’ için yaşamın anlamsızlığı bütünüyle ussal vargıdır. Hume, Kant, Berkeley gibi irrasyonalist kuşkucular, bilimlerini duyusal algı üzerine kurduklarını ileri süren göreciler, olgucular, belirlenimsizciler, bunların tümü de Albert Camus’den yaptıkları herşeyin nasıl yalnızca ve yalnızca saçma olduğunu öğrenebilirlerdi. Varoluşçuluğun büyük bilgeliği ussal olmayan bir varoluşun saçma olduğu, us dışının usdışı olduğudur.

Albert Camus

‘‘Saçmalık insan gereksinimi ile dünyanın usa uygun olmayan sessizliği arasındaki bu çatışmadan doğar.’’ ... ‘‘Saçmalık insanda ya da dünyada değil, ama birlikte bulunuşlarındadır ... onları birleştiren biricik bağdır.’’

’Saçma’ insan gizilliği ile olgusallık arasındaki eşitsizliktir. İnsanı yokeden, yaralayan, sefil eden bu eşitsizlik duyarlı, duyunçlu insanı olgusallığı usa uygun kılma istencine, onu insan ‘gereksinimine’ uygun kılmaya yöneltir. Ama bu insanın kendisinin gelişiminden başka bir yolla olanaklı değildir çünkü olgusallık insanın kendi tinselliği, kendi ussallığıdır. Bu biçim yetersizdir, tüm gizilliğini tüketmesini sağlamaz.

Bu eşitsizliğin kavrayışı kişiyi Gerçekliğe, İdealizme yöneltir. Bu o denli de usun doğal dürtüsüdür, ve doğallığın ötesine, ussallığa yükselmelidir. Duyunç özgürlüğünü, iyiyi ve kötüyü ayırdedebilmeyi, değer kavramına yetenekli olabilmeyi gerektirir. Ve gene de böyle dürtü doğal biçiminde bile ancak etkin olarak durdurulabilir, ancak entellektüel bir çaba sonucunda bastırılabilir. Bu çabanın da çıkış noktası ruhsal bir dürtüdür, ve hiç kuşkusuz karanlık bir dürtüdür.

Albert Camus gene de kötümser olmadığında, intiharın doğru olmadığında diretti. Bir varoluşçu olduğu düşüncesine her zaman karşı çıktı. Bu saçmalıktan değer yaratabileceğimizi, ve bu değerin özgürlük olduğunu söyledi. Usa, düşünceye beş para değer vermese de, usdışına sarılsa da, ussal olmaya çalıştı.

Camus despotizmi, ortaklaşacı rejimi onaylamadığı için, toplama kamplarını Nazilerden önce keşfeden, köle emeği kullanan, insanlara salt bilinçlerinden ötürü işkence eden, ve tüm bunları ‘hümanizm’ adına yaptığına inanılan bir rejime karşı çıktığı için sol aydının düşmanlığını kazandı. Bu tepkisi ondaki sanatçıya dışsal birşeydi. Camus dışsal güdülerin ya da dürtülerin, övgülerin ve sövgülerin etkisi altında değildi. Kendi iç zorunluğunun baskısı altındaydı. Bütün bir yirminci yüzyıl Batı düşüncesini tüketen, bütün bir enteller hordasını yutan ideolojinin sadistik çekiciliği, ayartıcılığı onun duyuncu karşısında boşa çıktı. Herşeyden çok bu tutumu Batının duyunçsuzluğunu açığa sermesini sağladı. Çağından ayrı olmayı başardı. Saçma insan olsa da, en sonunda ‘‘herşey yolunda’’ demeyi göze aldı. Yaşamının sonlarına doğru usa ve duyunca her zaman olduğundan daha da yaklaşmıştı.


Sören Kierkegaard Erken bir tarihte, nihilist uslamlamaların henüz ince ayarlarının yapılmamış olduğu bir dönemde düşünen ve gerçekliğin ne denli ‘sakıncalı’ olduğunu henüz anlamamış olan Kierkegaard topluluğunu, evrenselini yitiren bireye avunçlar formüle etmeye çalışıyordu. Varoluşçuluğun henüz sonuna vardırılmamış biçimlerinde yalnız birey bir değerdir. Kierkegaard büyük bir kıskançlıkla, paylaşmayı istemediği bir ‘gerçeklik’ özlemini anlattı:

‘‘Yalnızca benim olabilecek bir gerçeklik’’ isteminde bulundu: ‘‘Uğruna yaşayabileceği ya da ölebileceği bir gerçeklik.’’

Bu özel bir gerçekliktir. Yalnızca onun olabilecek bir ‘gerçeklik’tir. Nesnel, kamusal, evrensel olmamalıdır. Ama ölüm niçin işe karıştırılır ya da vurgulanır?

Hiç kuşkusuz yaşamdan da değerli şeyler vardır, ve kişi pekala böyle değerleri uğruna, sevdikleri uğruna yaşamını vermeyi kabul edebilir. Bu hiç kuşkusuz istenebilir bir durum değildir. Tam tersine, olsa olsa bir zorunluktur. Ama Kierkegaard için istenebilir bir durum gibi görünür. Bunun güdüsü olsa olsa gizli bir nefret, bir yoketme isteği, bilinçsiz bir saldırganlık etmenidir.

Belirlenimsiz bir varoluşta, iyinin ve kötünün ötesindeki bir dünyada hiçbir doğruluk ölçütü, hiçbir saltık değer yoktur. Ölmeyi göze alabilecek bir değer ise hiç yoktur. Varoluşçu bilinç için sevgi bile anlamlı değildir, bir değer değildir. Ama işlerin durumu bundan da kötüdür. Eğer hiçbir öz yoksa, hiçbir erdem yoktur, ve İvan Karamazof’un sözleriyle, o zaman Herşey meşrudur!

Nihilizme bakışık pozitist kampta duran Wittgenstein edimsel olarak bütünüyle aynı değersizlik ve anlamsızlık konumunda ‘varoldu.’ Özgür seçimiyle işini gücünü bırakıp çürük olmasına karşın gönüllü olarak Dünya Savaşına katılmaya gitti, yaralılık dönemleri dışında sürekli olarak canla başla savaştı, bir ‘kahraman’ oldu ve göğsü madalyalarla donatıldı. ‘‘Uğruna yaşayabileceği ya da ölebileceği bir gerçeklik’’ bulmuştu.


Tüm bu tür irrasyonalist düşünürlerin kuramları aşağı yukarı aynı kılgısal vargılara götürdü: Tümü de saçmaya sarıldılar, ve saçmaya başkaldırılarının kendisi saçmalaştı, saçmanın savunusuna hizmet etti. Tümü de bütün bu yaptıklarının ve düşündüklerinin ve yazdıklarının anlamsızın, saçmanın, dahası, dünyada kötü olanın kendisi olduğunu gören ve gösteren bir Us yetisi taşıdıklarını unutmayı başardılar. Törelliğin, tüm iyi ve doğrunun, tüm hak ve türenin kaynağının Ölümsüzlüğe İnanç olduğunu, ve böyle inanç üzerine kurulu değerlerin aslında değerler olmadıkları sonucuna vardılar. Kimileri değerlerin korku üzerine, haz ve acı gibi, ödül ve ceza gibi dışsallıklar üzerine dayandığını düşündüler, ve gerçekte kendileri edimsel olarak korku içinde, Angst içinde, düşman saydıkları bir dünyanın ortasında yaşadılar.


Buna karşı, Dostoyevski romanında (Karamazof Kardeşler) Rakitine’e şunları söyletir:

‘‘İnsanlık ölümsüzlüğe inanmasa bile kendisinde erdem uğruna yaşayacak gücü bulacaktır. Onu özgürlük için, eşitlik için, kardeşlik için sevgide bulacaktır.’’

Modern varoluşçular Dostoyevski’de bulunan gerçeklik ve iyimserliği, insana duyulan güveni değil, ama İvan Karamozof’un değersiz, duyunçsuz, karanlık tinini sahnelerler.

Dostoyevski iyi, aslında oldukça iyi bir Hegel okuyucusuydu. Onun Tarih Felsefesi’ni Rusça’ya çevirmeyi tasarlıyordu.


AZİZ YARDIMLI - İDEA YAYINEVİ

Aziz Yardımlı http://www.ideayayinevi.com


Varoluşçuluk

Egzistansiyalizm (Varoluşçuluk) : Yirminci yüzyılın ilk yarısının sonlarına doğru fransa’da ortaya çıktı. Öncelikle bir felsefi akımdır. En önemli temsilcileri Martin Heidegger, Karl Jaspers, Jean-Paul Sartre, Gabriel Marcel ve Maurice Merleau-Ponty olmuştur. Felsefi bakımdan temelleri ise bunlardan önce Nietzsche, Kierkegaard ve Husserl gibi düşünürler tarafından atılmıştır. İnsanın ken  » Devamini Oku

 
Yorumlardan Yazarları Sorumludur. Yorumunuz Site Yönetimi Uygun Görürse Yayınlanır..!!..
Gönderen Başlık
dalimerie
Tarih: 13:47:14 08.26.2007  Güncelleme: 13:47:14 08.26.2007
Nevrotik Üye
Tarih: 08.26.2007
Nereden:
Gönderiler: 200

Karl Jaspers'ın Varoluşculuk Düşünceleri


Kierkegaard'ın varoluşla ilgili düşüncelerinden etkilenen Karl Jaspers'dan bahsetmek yerinde olacaktır...

Jaspers felsefesinin odağı, insanla bağlantılı varoluş sorunudur. Ona göre, felsefenin temeli insan benliğidir. Bu nedenle varoluşçuluk "bütün gerçek bilgilerden yararlanarak, bu bilgilerin stünde bulunan ve insanın birliğini kapsayan alanı kavrama felsefesidir." İnsan evren içinde ve evrene karşı soru sorma durumunda kalan, bu sorunun çözümünü kendi benliğinde arayan bir varlıktır. Soru sormanın amacı insanı anlamak, onun evren bütünündeki gerçek yerini bulmaktır. İnsanı anlamak için, insan davranışlarının dışa vuran yönlerinden önce içe, kişinin duygusal evrenine, bilinç alanından ortaya çıkan olaylara yönelmek gerekir. İnsanın, evren bütününü nesnel yapısıyla ve belli bir birlik içinde, kavrama olanağı yoktur. Bu nedenle evrenin bütünüyle ilgili sorunlar çözümsüz kalmaktadır. Yapılacak işin, varlığın kendisinden önce oluş nedenlerini araştırmak, oluş sorununa güvenilir bir açıklama getirilmesinde bulur. Çünkü evrene yönelik soruları soran insanın benliğinde, önce kendi oluşunu içeren, ona dolaylı olarak çözüm arayan bir eğilimin saklı olduğunu ve bu eğilimin insanı varoluş sorunuyla karşı karşıya getirdiğini açıklar.

Varoluş'u, "evrenin bütününe karşı duran varlık" diye açıklayan Jaspers'a göre varlık, gerçekte var değildir, olaiblir ve olması gereklidir. Çünkü varoluş ancak eylemde ortaya çıkabilir, "sınır durumlar" da gerçekleşir. Ölüm, acı, yanılgı, savaşım gibi insanı belli bir olayın sınırına götüren bu durumlar, tarihle ilgili bilinçte, özgürlük ve iletişimde gerçekleşir. Düşünceyle eylemin kökeni olan varoluş, bir nesne değildir, o kendi kendinedir, ancak kendisinden bir şey de göstermez. Buna karşın durağan ve katı da değildir, zaman içinde doğrulanabilir. Bu özellikte her türlü varoluşun kendine özgü bir süre içinde bulunmasından dolayıdır. Varoluşla ilgili diğer bir gerçeğin de bir duyuma bağlı olmadığını, yalnız kesin "an" içinde bulunan salt oluşla ilgili olduğunu açıklar. Varoluşla ilgili gerçekliğin tarihsel oluşu kendine özgü kökeninin, özgürlüğün sonucu olduğunu ancak hiçbir zaman gerçekleşemeyeceğini düşünür. Bu nedenle insan, gerçek anlamda, "tarihsel bir varoluş olarak olasıdır" demektedir ve bu varoluşun düşünce eylemi içinde doğrulanması onun aydınlatılması demek olduğunu eksprese eder.
Cevapla


  Puanı : 5.3 / 10 | Oy : 13 kişi | Toplam : 69

Bu yazıya puan ver..
» Üstadlar Özel Bölümü
» Ara Yoksa Sor Yanıtlayalım
Loading
» Reklamlar
» Alt-Kültür Başlıklar
Sorun Yanıtlayalım İletişim