Yazıyı Gönderen: apollon
Gönderilme Tarihi: Tue, 21-Nov-2006
Okunma: 5971 kez
Yazı Boyutu: 50.85 KB

Reklamlar

Aydınlanma ve Romantizm

3 Aydınlanma ve Romantizm

Fransa’da Aydınlanma dünyasallaşmış bir Katolik Kiliseyi ezdi. Protestan İngiltere’de rahipler çoktandır toplumsal varoluşun dışına çekilmiş, modern toplum için bir gözdağı olmaya son vermişlerdi. İspanya’da Aydınlanma bir mum alevi gibi parlamayı bile başaramazken, kısa bir süre için klasiklerin, romantiklerin ve idealistlerin estetik, duygusal ve ussal tılsımı altına düşen Almanya’da Aydınlanmanın kendisi bir tür Karanlık olarak göründü.

Eğer Aydınlanma çağına ‘Us Çağı’ demenin en küçük bir anlamı olmalıysa, bu anlam kırıntısını Aydınlanmanın kurumsallaşmış dine karşı çıkmasında aramak gerekir. Ama tıpkı ikiyüzlülüğe karşı çıkmanın kendinde büyük bir erdem olmaması gibi, boşinanca karşıçıkışı göklere çıkarmak da gülünçtür.

Ama Aydınlanma ciddiydi. Çünkü yalnızca boşinancı yadsımakla ilgilenmedi. Bütününde inancı reddetti. Bütününde değerleri, insan haklarını, insan özgürlüğünü ve insan sevgisini reddetti. Kendi sözde ‘ussallığının’ değerini yalnızca ve yalnızca köhnemiş bir kurumsallıkla karşılaştırma içinde ölçen Aydınlanma gerçekte en kararlı idealizm ve us düşmanı oldu. Aydınlanma ortadan kalkmış, ama kesinlikle yitmemiştir. Nerede olduğunu sorarsak, bugün — Reformasyon ile birlikte — kendini ‘Batı’ olarak adlandırdığımız kültürün tarihsel bileşeni olarak gösterir.

'İNSAN HAKLARI' BOŞ METAFİZİKTİR! HAK YALNIZCA POZİTİF HAKTIR!

Aydınlanma ‘insan hakları’ konusunda yüzyıllar önce bunlardan başka birşey söylemedi. Aydınlanma düşünürleri Ussalcılar değil, ama Kuşkuculardı — inançsızlar, nihilizmin ataları. İdealistler değil ama yararcılardı — pragmatizmin, pozitivizmin ataları. İngiliz yararcısı Bentham, “Hak yasanın çocuğudur, olgusal yasadan olgusal haklar gelir; ama imgesel yasalardan, ‘doğa yasası’ndan imgesel haklar gelir,” der. “Doğal hak bütünüyle saçmadır.” Kuşkucu Hume hiç kuşkusuz Bentham ile anlaşma içindedir: “Doğal yasa ve doğal haklar gerçek olmayan metafiziksel fenomenlerdir.”

‘Doğal Hak’ anlatımı pozitif olmayan, yazılı olmayan, henüz bir olgu olmayan ve gene de o sözde aydınlık yüzyılın bilincinde gün gibi açıkta yatan İNSAN HAKLARI kavramının anlatımıydı.

Aydınlanma Batıda modernleşmenin yolunu İdealizmden, Güzel Sanatlardan, İnsan Haklarından ve Değerlerden temizledi. Batının ‘dışında’ da Aydınlanmanın ‘us’ ve ‘bilgi’ imgeleri kendilerini Batının makineleri ve bombaları olarak gösterdiler, ve hiçbir duyunç direnci ile karşılaşmadan dünyayı hızla evrensel bir sömürü, türesizlik ve savaş durumuna uyarladılar. Bugün ‘Batı Uygarlığı’ dediğimiz ve hiçbir biçimde evrensel olmayan, İnsanlığı, Usu, Duyuncu temsil etmeyen kültürün temellerinde Aydınlanmanın iki yüz yıllık nihilistik emeğinin yattığını yalanlamak olanaksızdır: Boşinancın boş kalan yeri henüz doldurulmuş değildir.

1) Aydınlanmanın Kavramı. Her olgu durumunda olduğu gibi, Aydınlanma devimi de belirli bir kavramın mantıksal açınımı olarak kendinde olduğu gibi kavranmalı, popüler tasarımda ya da pop felsefelerde göründüğü gibi değil ama kristal duruluğundaki kavramı içinde anlaşılmalıdır. Bireysel temsilcilerinin kavrama ne ölçüde anlatım verebildiklerinden ayrı olarak, onda kişisel olarak görmeyi istedikleri herşeyden ayrı olarak, Aydınlanma kavramı iç tutarsızlıklarından temizlenmeli, tutarlı bir dünya görüşü olarak, şeylerin düzeninde önemli bir yeri olan bir bileşen olarak çözümlenmelidir. Bu yapıldığında, Aydınlanma kendini soyut bir us imgesi adına inancı çürütme girişimi olarak gösterir.

2) Aydınlanma Avrupa’da Descartes İle Başlayan Ussalcılığın Bir İlerlemesi Değildir. Tam tersine, ‘Us Çağı’ adlandırmasına karşın, Aydınlanmanın başyapıtları olan Fransız özdekçi ve İngiliz görgücü dizgelerinin dolaysızca gösterdikleri gibi, Aydınlanma Usa karşı derin bir güvensizliğe (kuşkuculuk), duyusal deneyime duyulan güçlü bir güvene (görgücülük), ve haz ve acı temelinde belirlendiği kabul edilen bir törelliğe (yararcılık) anlatım verir. Deizm bu kuşkucu temelde inanca verilebilecek biricik biçimdir. Aydınlanmanın ‘ussallık’ ile anladığı şeyin kendisi usun sınırlanmışlığıdır. Us sınırlarının ötesine geçerse, görüngünün ötesinde kendinde-şeye uzanırsa, saltık gerçeklik isteminde bulunursa, altyapıdan özerkliğini ileri sürerse tehlikeli olacaktır. Us haddini bilmelidir. Usu boşinanç ile karşıtlığı içinde ölçen, onu duyular karşısında ikincil gören Aydınlanma yerini aldığı Boşinançtan daha iyi olmayan bir us savurganlığıdır.

3) Aydınlanma Niçin Başarısız Oldu? En iyi yanında, Aydınlanma insanlığın kurtuluşu adına boşa çıkan girişimlerden biri olarak görünür. Aydınlanma bilimsel gelişimin gönençte sınırsız bir artışa götürerek yoksulluğu ortadan kaldıracağı, insanı doğa karşısındaki güçsüzlüğünden kurtaracağı gibi beklentilerinde bir iyimserlik tinine anlatım verdi. Hiçbirşey böyle umuttan daha haklı, daha ussal, daha anlamlı olamazdı. İnsan doğanın tüm gizlerini çözebilir, onun sınırsız güçlerini anlayabilir, ondan tüm insanlığın mutluluğu uğruna yararlanabilirdi.

Ama Aydınlanma tasarı beklenenin tam tersine sonuç verdi. İnsanlığın özdeksel kurtuluşunun hiçbir zaman olmadığı denli yakın göründüğü bir bir dönemde yeryüzüne insanlığın daha önce hiçbir zaman yaşamadığı bir yoksulluk yayıldı. İnsanlık için barışı ve türeyi yeryüzünde gerçekleştirmenin en gerekli ve olanaklı göründüğü bir zamanda daha önce hiç yaşanmamış bir saldırganlık ve türesizlik çağı başladı. İnsan ruhu korkaklaştı, duyarsızlaştı, duygusuzlaştı, ve Avrupa’nın her zamanki yalancı ‘felsefecileri’ insanın dünyaya fırlatılmış bir hiçlik, varoluşun anlamsız, yaşamın yaşamaya değmez olduğunu buyurmaya başladılar.

AMERİKA’DA AÇLIK: Aydınlanma özdeksel gönencin tinsel gönençten daha önemli olduğuna inandı. Ve başından bu yana ikisini de kazanamadı. Aydınlanmanın yaşayan kanıtı olan ABD özdekçiliğin, hırsın, bencilliğin, liberalizmin cennetidir. Tarihte böylesine bayağı ‘değerler’ temelinde varolan bir başka toplum daha yoktur, ve bu olgu gene de ABD’nin kendini model uygarlık biçimi olarak görmesinin önüne geçemez.
ABD, 1930’lar, ‘Büyük Çöküntü’ sırasında bir anne ve çocukları ABD, 1930’lar, Büyük Çöküntü  sırasında bir aile ABD ‘Büyük Çöküntü’ sırasında bir yoksul aile
4) Geleneksel Ve Modern Ayrımı. Hiç kuşkusuz geleneğin yüzyıllarında, Avrupa boşinançlar uğruna milyonların yokedilmesine, Hıristiyan duyunç adına duyuncun kendisinin, Skolastik us adına usun kendisinin çiğnenmesine tanık oldu. Ama Modern Avrupa da en az eşit ölçüde yokedici olduğunu gösterdi. Birinciler yaptıkları şeyleri kutsal eylemler olarak görürken, ikinciler kendi yaptıklarının us ve özgürlük dedikleri ilkeler adına olduğunu ileri sürdüler.

5) Aydınlanmanın Kalıtı. Aydınlanmanın Katolik boş-inanç karşısında duyulan bir tepki olması gerçekliğin yarısıdır. İkinci yarısı Aydınlanmanın kendisinin bu tepkisinde bile kavramsal içerikten yoksun bir boş-us olmasıdır. Aydınlanma Boşinancın imgeleri, putları, mitleri karşısında ona yaşamın olgularını, bilginin gücünü gösterdi. İnançtan saçmalamaya son vererek sağduyunun toprağına gelmesini istedi. Ama Aydınlanmanın boşinanca gerçekliğin kaynağı olarak gösterebildiği şey beş duyunun tanıklığından daha çoğu değildi. Duyusal temele bağlanan bilgi hiç kuşkusuz boşinancı çürütmenin etkili bir yoludur. Ama duyusal temele indirgenen bilgi bütününde gerçekliği de çürütür, bilimi olduğu gibi törelliği de duyusal bir sanı sorununa indirger, güzelliği olduğu gibi duyuncu da öznelleştirir, görelileştirir. Aydınlanma Felsefe değildir. Aydınlanma idealizmin anlamsız ve yararsız olduğuna, aslında zararlı, giderek tehlikeli olduğuna inanır. Anlamlı, değerli ve önemli olanın özdeksel olduğuna inanır. Onun için tinsel Değer değil ama özdeksel Yarar önemlidir.

Aydınlanma herşeyden önce boşinancın karşısına sürdüğü Bilimin kendi doğası konusunda bilgisizdi. Onu salt yararlı bir nesne olarak, bir güç olanağı olarak, bir denetim ve üstünlük sağlama aracı olarak gördü, bir amaç olarak, kendinde değeri olan bir erek olarak değil. Bu pragmatist yaklaşımın kendisinin bilimin yararlığını sınırladığını anlama yeteneği yoktu. Böyle dar kafalı, ruhsuz burjuvanın dünya görüşünü anlatan ve dar olduğu denli de töresiz olan bu özdekçi ilke modern ilerlemenin koşuludur. Ama o denli de onun bedelidir. Aydınlanma Avrupa’ya doğrudan çıkarları ve özdeksel kazanımları insan değerlerinin ve yüksek törel ilkelerin önüne koymayı öğretti. Duyuncun toplumsal ilerlemeye engel olmaması gerektiğini öğretti. İdealizmin politik yapıda hiçbir hakkının olmaması gerektiğini, modern toplumun örgütlenmesinde pazar ilkesinin en güvenilir etmen olduğunu, işleyimin gelişmesi için sömürünün ve türesizliğin göze alınması gerektiğini, ve acımasızca yarışmacı modern toplumu örgütlemenin en ussal yolunun denetimci bir bürokratik aygıta dayandığını öğretti.

6) Aydınlanma Henüz Aramızdadır. Aydınlanmanın dinamik ilericiliği geleneğin tutuculuğu ile karşılaştırma içinde çok anlamlı görülür ve doğrulanır. Bir çocuğun bile anlayacağı denli açık, duru ve yalındır. Aynı karşılaştırmalı mantık bugün Açık Toplum kuramcılığı tarafından da etkili olarak kullanılır ve Aydınlanma idealinin bir güncelleştirilmesi olan bu açık toplum biçimi de kendini kapalı totaliter biçimlerle karşıtlık içinde aklayıp paklar. Ama her ikisi de kendilerini ideal ölçünlerle karşılaştırmazlar çünkü görecidirler, çünkü bir insan özü kavramını, değişmez bir insan doğası kavramını, insanlık için bir erek kavramını reddederler. Gerçek ilerlemeyi, gerçek gelişmeyi anlatan böyle kavramların emeğini üstlenmek yerine, varoluşun sunduğu sınırsız olanaklar arasında seçim yaparak varoluşu özgürce belirlerler, göreci bir törellik zemininde hiçbir duyunç rahatsızlığı duymaksızın özel mülkiyet ve anamalcılık gibi modern değerleri insanların ve ulusların yaşamları üzerinde, insanların ve ulusların yazgıları üzerinde ilke yaparlar.

Modernizm idealizm değildir. Tam tersine, idealizmde yalnızca bir gözdağı görür.

Aydınlanma görgücüdür. Onun modern kılığı olan Pozitivizm de görgücüdür. Aydınlanma saltık bilgiyi, saltık gerçekliği yadsır. Pozitivizm de saltık bilgiyi, saltık gerçekliği yadsır. Aydınlanma insanlık tarihinde kapanmış bir defter değildir.



Voltaire — Zorunlu Bir philosophe: Modern Karakterin Prototipi
‘‘Si Dieu n’existait pas, il faudrait l’inventer :: Tanrı olmasaydı, onu yaratmak gerekirdi.’’

Aydınlanma Avrupa insanını bir boşinanç topluluğundan kurtarıp modern toplumun anlamsızlığına, değersizliğine, nihilizm ve pozitivizmine götüren ikinci büyük uslamlamadır.

Aydınlanmanın bilim ve gerçeklik ile ilgisi baştan sona gülünç, bön, ve kısırdır çünkü görgücülüğünden (göreciliğinden) ötürü saltık gerçekliği, bilginin kendisini reddeder: Aydınlanma tini bilimdışıdır, olgucudur, yararcıdır. Aydınlanmanın özgürlük ve demokrasi ile ilgisi de baştan sona olumsuzdur çünkü görgücülüğünden (göreciliğinden) ötürü evrensel insan haklarını reddeder: Aydınlanma tini kendi kavramı gereği baskıcı, denetimci, despotiktir. Her iki niteliğini de, sanıyı ve yararlıyı kuşkucu/duyumcu mantığından çıkarsar, bilgiyi ve değeri bir yana fırlatır, ve yararcı ve baskıcı bir zeminde İlerleme olarak anladığı sürece yönelir. Böyle ilerleme ancak türesizliği insan ilişkilerinin normal durumu olarak kabul edebilecek, ancak değersizliği insan ilişkilerinin normal durumu olarak kabul edebilecek bir ruhsal yapı üzerinde olanaklıdır. Böyle İlerleme inancında olduğu gibi biliminde de pozitif-duyusal öğenin ötesine geçememiş bir nüfus temelinde olanaklıdır. Böyle ilerleme ancak tarihsel olarak henüz duyunç kavramını geliştirmemiş bir toplumsal yapı temelinde olanaklıdır. Ve böyle uygarlığın kendini küresel model olarak, evrensel insanlığın varoluş biçimi olarak, tarihin sonu olarak sunması Batı değerlerinin insanlık değerleri olduğu düzeye dek ussal, anlaşılır ve gerçekleşebilir bir dilektir.

Aydınlanma modern toplumun büyük nihilist uslamlaması için materyalist öncülü sağlar.

Onu formüle eden düşünürlerin tüm tutarsız, giderek çelişkili kişiselliklerinin üstünde ve ötesinde, Aydınlanmanın özsel bir mantığı vardır, ve her tarihsel devim gibi Aydınlanma da ona katılan bireylerin geriye bakan özençlerinden bağımsız olarak kendi mantığını kristalize eder, onu daha öte tarihsel çıkarsamalara hazırlar. Hiç kuşkusuz Aydınlanma düşünürlerini kişisellikleri içinde almalı, onlara söylemediklerini söyletmemeli, yazmadıklarını yazdırmamalı, düşünmediklerini düşündürmemeliyiz. Ama gene de Aydınlanma tutarlı bir mantıksal yapıdır, bir dünya görüşüdür, ve sözcülüğünü üstlenen bireysel düşünürlerin yetersizlik ve tutarsızlıklarının üstünde ve ötesinde bir evrenseldir, mantığı onu yeterince kavramayı başaramayan bireysel mantıkların tözüdür.

Voltaire’in ‘Us’u

Deist (ya da daha tam olarak, ateist) Voltaire için Descartes’ın felsefesi Spinozacı panteizme, buna karşı Newton’un öğretisi ise Tanrının bilgisine götürüyordu. Usdışı öncülleri üzerine, bu hiç kuşkusuz güzel bir çözümlemeydi. Ama yalın bir mantıktan bile öylesine uzaktı ki Descartes’ın ve Spinoza’nın evrenlerinin ussal olduğunu ve evrenin ussallığını doğrulamanın panteizm demek olmadığını anlayamazdı. Bununla tutarlı olarak, Newton’un uzayı Tanrının duyu örgeni ve Yerçekimini Tanrının istenci yapan usdışı ‘doğal felsefe’sinin Hermetik bir boşinanç yapıtı olduğunu, aslında böyle bir evren yorumunun panteizm adına daha çok yakıştığını da düşünemezdi. Aslında Voltaire soğukkanlı düşünmeyi pek sevmezdi. Onun gözünde, Newton’u en büyük ‘felsefeci’ sayan ve barometre ve termometreye ‘felsefi aygıtlar’ diyen İngiliz düşünürleri Fransız aydınlarına örnek olmalıydı. Dünya halklarını köleleştirme, dünya ülkelerini sömürgeleştirme, işleyim devrimi adına acımasız bir sömürü düzenini başlatma yolunda olan İngiliz liberalizmi insanlığın geleceğin imrenilecek düzenini daha şimdiden yaratmaya başlamıştı. Voltaire henüz şekillenmekte olan kaotik bir dünyada duyunçsuz Anglo-Saxon tinin eline oynadı. Tarihsel önemini ve ününü doğru seçimine borçludur.

Descartes’ın felsefesi için, ‘‘yalnızca bilgisizi eğlendirmeye uygun dahice bir romanstan daha çoğu değildi,’’ diye buyurur Voltaire. Voltaire’in us düşmanlığı otomatikti. Soyut, duyarsız, ilgisiz, bireyci kişililği ile modern hafifliğin, entellektüel vakarsızlığın bir simgesi oldu. Aydınlanmanın öncü ‘filozofu’ olduğu, kafasında taşıdığı usun gerçekten de sözcüğün en açık ve seçik anlamında Aydınlanmanın usu olduğu su götürmez.

Voltaire’in ‘felsefesi’ne göre mutluluğun gizi ‘‘kişinin kendi bahçesini ekip biçmesinde yatar’’ (Candide). İdealizm gereksiz, aslında zararlıdır, Voltaire için ‘‘tüm olanaklı dünyaların en iyisi’’ olmayan bu dünyaya uyarlanmanın en iyi yolu, bu yalnız insanın dünya görüşü ile uyum içinde, belli bir ilgisizlik ve duyarsızlık ekini geliştirmeye bağlıydı.




Voltaire’den bir elyazması.

Voltaire de pekçok görgücü gibi bir ‘Felsefe Sözlüğü’ yazdı. Kapsamında antikçağ, hayvanlar, ateizm, iflas, piskopos, brahmanlar, şarlatan, iklim, sağduyu, sofu, bakan, amblem, son nedenler, tahıl, dolandırıcılık, öpüş, yasalar, dil, sevgi, lüks, evlilik, dağ, çıplaklık, doğa, zorunluk, güç, seyrek, us, gözyaşları vb. gibi girişler bulunur. (Voltaire’in ‘Felsefe Sözlüğü’nden ‘tahıl’ konusu bu sayfanın en sonunda.)

‘Felsefeciliğini’ bir yana bırakırsak, biraz daha çekilebilir bir Voltaire tablosu doğar. Tüm les Lumières gibi, o da sözde İnsan Hakları öğretisine inanıyordu. Ama gene de söz konusu Hakların kendisine ait olduğu İnsana inanmıyordu. Anlatım özgürlüğünü savunuyordu. Ama gene de duyumcu mantığı ile özgürlük ve belirlenim karşıtlığını birleştiremediği için, özgür istencin gizini çözüp evrensel istencin ussallığını doğrulayamadığı için, yönetimi halkın eline bırakma düşüncesini onaylamıyordu. Halkı her zaman olduğu gibi kalacak bir ayaktakımı olarak gördü. Eğer bundan böyle tarihi belirleyecekse, Aydın ayaktakımına bağımlı olamazdı. Düşmanı herşeyden önce Katolik dinadamları sınıfıydı, ve buna göre egemenliğin aydın bir tekerklikte olması kafasında üretebildiği en yüksek politik örgütleniş biçimi oldu.

Usun doğasını anlamayan her görgücü düşünür durumunda olduğu gibi, kafasındaki ilerleme tasarımı insanlığın törel bir büyümesini, gerçek özgürlüğü ilgilendirmiyordu. Anladığı ve doğruladığı ‘değerler’ tam olarak Rousseau’nun reddettiği ruhsuz özdeksel ilerlemenin değerleriydi. Görmediği değerler tam olarak Romantizmin varlık nedeni olan duyarlık ve duygu, güzellik ve sevgi, estetik ve törellik değerleriydi. Bu ruhsuzluk içinde üretilen yapıtları yalnızca tozlu kitaplıkları ve müzeleri doldursa da, içinde yaşadığı çağın zorunlu bir ‘felsefecisiydi.’ İnsanlığın en önemli sorunlarını hiciv konuları olarak gördü, ve modern yüzyıllar boyunca yeniden-üretilecek olan ölçün kuşkucu, inançsız, ciddiyetsiz karakter biçimini geliştirdi.

‘‘Voltaire belli reformları istemiş olmasına karşın gerçekte demokrasinin gelişimi konusunda hiçbir kaygı göstermedi. İlgilendiği şey kendisi ve dostları için anlatım özgürlüğüydü. İyiliksever despotizm, eğer iyilikseverlik özellikle le philosophesa yönelikse, onun için halk yönetiminden çok daha uygundu.’’
(F. Copleston, Aydınlanma.)

Voltaire, ya da François Marie Arouet (1694-1778).

Aşağı yukarı ailesiz büyüyen Voltaire ilkin bir Jeusit olarak yetiştirildi. Daha sonra iki yıl kaldığı İngiltere’de Locke ve Newton gibi görgücülerden etkilendi ve usdışı öğretilerini özdekçiliğe bütünüyle yatkın olan Fransız beynine aşıladı. Galileo, Kepler ve Descartes gibi ussalcıların geliştirdikleri Mekanik Kuramını bir hermetik ‘doğal felsefe’ altında gasbeden Newton’u modern fiziğin yaratıcısı olarak tanıtmada başka hiçbir birey Voltaire denli etkili olmamıştır. İngiltere’nin monarşisini doğrularken, Fransa için politik yapı olarak aydın despotizmini öneren Voltaire aristokratlarla atıştığı için iki kez Paris’ten sürüldü, ve iki kez Bastille zindanlarına atıldı.




‘‘Sevgi aptallığın us üzerindeki utkusudur.’’ — Voltaire, Not Defterleri’nden.

Modern Karakterin Mimarı. Ruhsuz bir işleyim uygarlığında bir anlam bulamayan, insan duygusunun, doğanın ve evrensel özgürlüğün değerini keşfetmekte olan Rousseau’yu bir ‘insanlık düşmanı’ olarak, bir tür ‘Açık Toplum Düşmanı’ olarak gören Voltaire, onu Cenova Tiyatrosunu yakmakla da suçladı. Her konuda her şeyi doğrulayabilen ve yadsıyabilen bu Aydınlanmacı düşünür tam olarak Rousseau’nun yaka silktiği modernist ikiyüzlülüğün, arkasında gizlediği kabalıkla doğru orantılı olarak artan sözde bir inceliğin temsilcisiydi.

Eğer Dünya Tarihinin yazgısı Voltaire gibi öncüler tarafından belirlenecek olsaydı, böyle Tarihin kendisi bir Hicivden daha iyi birşey olmazdı. Ama Voltaire’e haksızlık yapmak, gerçekten de önemli bir düzeye dek Avrupa-Tarihsel bir kişilik olduğunu yadsımak olanaksızdır. Bir bütün olarak görülebildiği düzeye dek, modern Avrupa tarihine Voltaire’in katkısı gün gibi ortadadır: Kıta Avrupasında Descartes’ın ve Spinoza’nın ussalcılıklarının etkisizleştirilmesinde ve Locke gibi, Newton gibi irrasyonalistlerin evrensel saygınlık kazanmalarında rolü olağanüstü önemlidir. Ve ortak bir Avrupalı karakterinden söz edilebildiği düzeye dek, onda Voltaire’in kişiliğinin çizgileri yadsınamayacak denli çarpıcıdır. Voltaire Anglo-Saxon tine gösterdiği duygudaşlığın, ona yaltaklanmalarının sonucu olarak bugün de modern popüler ekinde sayılan ve sevilen, bugün de iki buçuk yüzyıl önce olduğu gibi dipdiri ve taptaze kalan bir düşünürdür.




Sapık idealler, sapık değerler uğruna yüzyıllardır birbirlerini ve dünyayı doğruyan Avrupalıları durdurmanın yolunun ideallerden, değerlerden vazgeçmek olduğunu Voltaire postmodernist düşünürden yüzyıllar önce keşfetti.

Değerlerin Yeniden Değerlendirilmesi. Hiç kuşkusuz modern Avrupa’nın tarihine ve Dünya Tarihine etkileri Aydınlanma düşünürlerinin bilinçli ve amaçlı komploları değildir — tıpkı örneğin Jocobinlerin de niyetlerinin Terör uğruna Terör olmaması gibi. Ama açıktır ki, modern dönemde işleyim devrimi olarak bilinen acımasız bir sömürü sürecinden sömürgeciliğe, ırkçılıktan emperyalizme insan kötülüğü olarak gördüğümüz her trajedinin altında yatan şey insan değerleri, insan hakları, insan yaşamları karşısındaki aynı modern duyarsızlık, aynı modern duyunçsuzluk, ve aynı modern acımasızlıktır. Ve Aydınlanma tam olarak bu tinin mimarıdır.

Modern döneme dek, kendinde bir ‘değer’ olarak yüceltilen ve bir ‘yaratıcılık’ güdüsü olarak övülen tecim ilkesi üzerine, kâr uğruna kâr ilkesi üzerine bir uygarlık kurulmadı. Tarih kendi kavramı gereği böyle bir usdışını dışlar. Tanım gereği, böyle bir güdü üzerine bir uygarlık değil ama acak barbarlık kurulabilirdi. Bunu başka herkesten çok modern İngiltere tarihi doğruladı. Bütün bir Hindistan üzerinde egemenlik hakkı ileri süren East India Company ile özdeşleşen İngilizler dışında — ve bir de ‘muz cumhuriyetleri’ dışında — hiçbir halk hiçbir zaman kendini bir şirketin yurttaşları olarak görmedi, ve başka hiçbir halk salt beş çayını yudumlamak için milyonlarca Çinliyi afyon satın alıp içmeye zorlamadı. İngiliz tarihi böyle liberal tecim ve açık toplum eylemlerinin örnekleri ile dolup taşar. Voltaire’in hayran olduğu ve örnek alınmasını istediği İngilizler uygarlığı tam olarak özdeksel değerlerin birincilliğinde ve buna göre bencilliğin birincilliğinde görürken, dünya tarihi daha şimdiden, daha bin yıllar önce böyle modern ilkelliklerin üzerine yükselmişti. Anglo-Saxonlar uygarlığın çok çok uzaklarında, neredeyse Tarihin dışında yaşıyorlardı. Onları yüzyıllarca yöneten Romalılardan tek bir incelik, tek bir uygarlık öğesi kapamayan bu barbarlar daha sonra uygarlığın uygulayımsal başarımlarını bunlara eşlik eden törel olgunluğa ve duyunç büyüklüğüne ulaşmadan ele geçirdiler. Anglo-Saxon tinin yabanıl erkesine, içgüdüsel dürtüsünün gücüne bağlı olarak, Modern dönem değerlerin ortadan kaldırılması anlamında açıkça barbarlığa doğru gerilemeye başladı.

Uygarlık yabanıl Kuzeylilerin hiçbir zaman tanımadıkları bambaşka bir tinsellik boyutunda, bütünüyle ayrı bir ruhsal ve ussal düzlemde gelişen bir süreçti. Mısır ve Asur, Pers ve Hitit, Sümer ve Yunan uygarlıklarının yaratıları olan birikim öyle bir insan karakterinde somutlaştı ki, ne Locke ne de Voltaire, ne Adam Smith ne de David Hume böyle tinsel büyümeyi anlayabilirdi. Doğuda güzellik, sevgi ve bilgi büyüyordu. Kuzeyde barbarlar böyle uygarlaşmaya karşı çelik gibi direniyorlardı. Romalılar yüzyıllar boyunca ilişkide oldukları barbar Germenleri en küçük bir yolda uygarlaştırmayı başaramadılar. İngiltere’yi terketmek zorunda kaldıkları zaman, onlarla birlikte tüm uygarlık da oradan ayrıldı. Romalılar eski dünyanın bütününü barış içinde yüzyıllarca yönettiler, uygarlığın sağlığının güvencesi oldular. Daha sonra bir kez de Müslüman Araplar Avrupa’ya uygarlık ve barışı, bilim ve sanatı ve felsefeyi tanıtma girişiminde bulundular. Türkler tüm bu topraklarda insan dehası tarafından binlerce yıl boyunca üretilmiş bütün bir uygarlık birikimini üstlendiler, ona özellikle matematik ve gökbilimde olağanüstü önemi olan katkılarda bulundular, sanat ve türeleri ile, onur ve hoşgörüleri ile tarihsel süreklilikte yerlerini aldılar.


Nihilistin anlayamadğı şey sorunun değer olarak değerde değil ama ona verilen içerikte yattığı, ve insanlığın soyut değerle yetinmesinin onun özüne, onun insan doğasına aykırı olduğudur.


Aydın Despotizmi. ‘Halk yönetimi’ hiç kuşkusuz su geçirmez bir kavram değildir. Eğitimsiz halk kendini yönetemez, tersine her zaman egemenlere gereksinim duyar. Bu ona dışardan değil ama kendi içinden dayatılan bir haksızlıktır. Ancak bireysel özgürlük kavramını geliştiren halklar evrensel istenç kavramına da yeteneklidirler, ancak istençlerini mülkiyette küçültebilen ve duyunçlarını ödev bilincine pıhtılaştırabilen yurttaşlar bir devlet olarak örgütlenmelerini yasa egemenliğine yükseltebilirler.

Yeryüzünde henüz böyle özgürlükten de yoksun tutulan, henüz kendi hak, duyunç ve istençlerini efendilerine ait gören, henüz modern politik özgürlüğün dışında kalan geniş insanlık alanları vardır. Bir egemene, bir efendiye gereksinimleri olan böyle milyarları dolaysızca öz-yönetime götürmek olanaksızdır. Yetke yoluyla birarada tutulan topluluğu yetkeden ayırmak onun tözünü, iç-bağını ortadan kaldırmaktır. Yıkıma yol açmadan dönüşümün yolu görünürde Aydın despotların, feodal derebeylerinin, ortaklaşacı parti yöneticilerinin özençlerinden geçer. Ama bu sonuncuların kendilerinin modernist aydınlanmaya gereksinimleri vardır.

Henüz kendine egemen olma, kendini yönetme gibi sorunları olmayan, henüz ussal-evrensel istençlerinin bilincine yabancı ve böylece özgür olmanın değer ve anlam ve sorunlarından bağışık olan böyle halklar da hiç kuşkusuz eğitilmeye, özgürlük bilincini kazanmaya yeteneklidirler. Ama Aydınlanma bunu yadsır. Çünkü insan hakları kavramı boş bir metafiziktir.

Sağı ve solu arasında hiçbir ayrımı olmayan Aydının demokrasiden hoşnutsuzluğu raslantısal değildir, ve bir Aydın olarak kendini aydın-olmayan karşısında, boşinançlı olarak gördüğü eğitimsiz, aldatılmaktan başka bir erdemi olmayan halk karşısında belirler. Varlığını karşısavına borçludur. Aydınlanmanın demokrasi için kuşkusu halkın eğitimsizliğine dayansa da, bu kuşku Aydın olmanın mantığından gelir. Süreklidir.

Voltaire bir parkta Büyük Frederick’e okuma yapıyor. Bir İmparator pekala reformcu, hoşgörülü, sanatsever olabilirdi. Aydınlanma kavramı despotizm ile, feodal soyluluk ile çatışma gibi bir öğe içermez. Feodal bir devletler birliği olan Almanya’da modernizmin yolunu Dükler, Prensler ve İmparatorların kendileri açtılar.

Prusya İmparatoru II. Frederick ve Voltaire
Aydınlanma da — tıpkı Anarşizmin babası olan Liberalizm gibi — duyumcu ilkesi gereği, evrensel usu ve evrensel istenci yadsır. Tıpkı liberalin evrensel istençte yalnızca bireyciliğe, bencil özgürlüğe, anamalcılık ilkesinin denetimsiz egemenliğine bir gözdağı görmesi gibi, aydın da kendi yasasını kendisi yapabilen bir halkın egemenliğinde ışığının söndüğünü görür.

Herder, Johan Gottfried (1744-1803). Sturm und Drang deviminin öncülüğünü yaptı.

Romantizmin ve İdealizmin reddettiği, eleştirdiği, aslında tiksindiği ‘us’ Aydınlanmanın yalancı usuydu. Bu ‘Us’ La Mettrie ve d’Holbach ve Cabanis gibi utanç verici Özdekçilerin, Adam Smith ve John Locke ve David Hume gibi köleciliği, denetimsiz pazar ekonomisini, yabanıl anamalcı dürtüyü aklayan görgücü Liberallerin uslarıydı. Böyle ‘us’a, aslında usdışına saldırdığı için Romantizmi bugün de ‘us düşmanı’ olarak gören bakış açısı Aydınlanmacı sığlığın henüz dipdiri aramızda olduğuna tanıklık eder. Romantizmin yenilmesi Batı uygarlığının evrensel insan değerleri, evrensel insanlık kavramı üzerindeki utkusudur. İnsan Ruhunun Doğa ile birliğini yitirişi, Duygunun bastırılmasıdır.

Aydınlanmanın ideologları görgül olarak, deneysel olarak ‘tanıtlanamayacak’ hiçbirşeyin gerçek olamayacağını ileri sürdüler. Aydınlanma da her görgücülük türü gibi deneyim yoluyla, görgülenim yoluyla, gözü, kulağı, koku ve dokunma ve tatma duyuları yoluyla ‘bilgilendiği’ sanısı içindedir. Ama varoluşun anlam ve değerinin de kaynağı olması gereken bu ‘duyusal bilme’ bilmenin en alt biçimidir. Algı bile salt duyusal olandan daha çoğudur, evrensel kategorilerin uygulanışını içerir, ve görgücü bilge algıyı ussal bilgisinin kaynağı yaptığını sandığı zaman, us daha şimdiden görgül gerecini örgütlemiş, onu deneyim denilen şeye çevirmiştir. Kuramsal bilme bu kuşkuculuğun çok çok ötelerinde yatan bambaşka bir sorundur. Duyumcu bilge Evrenin bilgisinin teleskop yoluyla kazanılmadığını bilmez. Teleskopun ona gösterdiği görüngüyü bilgiye yükseltenin, doğa olayını denetleyici yasayı saptayanın Us olduğunu anlayamaz. Düşüncenin, ya da, daha tam olarak, Kavramın deneyim dünyasını, olgular dünyasını biçimlendirdiğini, görüngüyü belirleyen yasanın ussal olduğunu ve yalnızca us tarafından kavranabileceğini anlayamaz. Ve gene de Aydınlanmacı düşünür kendi tutumunun ‘ussalcılık’ olduğunda diretir. Aydınlanmanın ‘us’u ve o sözde ‘us’a bakarak insanın bilme yeteneğini bütününde reddedenlerin ustan anladıkları şey bir ve aynı us karikatürüdür: Positivizm böyle ‘us’a ellerinde kalan biricik anlamı, yalnızca sayısal ve görüngüsel anlamı yüklerken, Nihilizm tam olarak böyle ‘us’a umutsuzlukla bakar. Pozitivizm anlamsız bir evrende varoluştan doyum bulurken, Nihilizm tam olarak böyle anlamsızlaşmış varoluş karşısında yakınmasını başlatır.
 
Kant ile anlaşmazlığı bağlamında, Herder Aydın despotizmi üzerine şunları söylüyordu: ‘‘[B]ir efendiye gereksinen insan bir hayvandır; bir insan olur olmaz, bundan böyle bir efendiye gereksinim duymaz.’’ Bu Herder’in Kant’tan, aslında tüm Aydınlanmacılardan ayrıldığı bir noktaydı: Kant insan usuna biçtiği değerle tutarlı olarak bir devletin her zaman bir efendisi olması gerektiğini savunuyor, insan doğasının eksik ve dolayısıyla insanlığın eksiksizleşmesinin olanaksız olduğunu ileri sürüyordu — Voltaire tarafından da paylaşılan bir önyargı. Buna karşı, Herder’in ussalcılığı onu insanın doğal iyiliğini ve eksiksizleşme yeteneğini savunmaya götürdü — Rousseau tarafından da paylaşılan aynı iyimser vargı. Herder Erosun insan doğasının gerçek anlatımı olduğunu, ve Evrensel Usun insanın saltık olarak gelişmeye yazgılanmış özü olduğunu doğruladı. Tarih bilgi ve duygusu hiçbir sınır tanımayan Logos-Erosun, bir duygu ve düşünce birliği olan İnsanlığın anlamlı, ussal, anlaşılabilir gelişim süreciydi.
(Herder üzerine daha geniş bilgi sitenin ‘Adlar’ bölümünde bulunuyor.)

Beethoven, Ludwig van (1770-1827).

Romantikler temelleri Aydınlanma ve Reformasyon tarafından atılan Batı Uygarlığının insana yadsımak zorunda olduğu Anlam ve Değerin, Güzellik ve İdealizmin ölümsüz savunucuları oldular. Nihilizme doğru evrime hazırlanan bir kitle ekinine karşı, Romantikler insanı insan yapan gerçek Değerlere yöneldiler. Modern duygunun hiçbir zaman yeniden yaratamayacağı, ancak kitle ekinine yabancı bir öğe olarak, ancak yitik bir dünyanın anıları olarak bağlı kalacağıSaltık Güzellik Yapıtları ürettiler. Romantik tin modern Batı uygarlığına ait değildi. Tam tersine, bu uygarlığın varoluşu için insan duygusunun kendisinden kaynaklanan en büyük gözdağıydı.

Herder Almanları insanlığın aşağılık bir parçası, ya da İngiliz ve Fransızları insanlığın yüksek ırkları olarak görmedi. Herder’in uslamlamalarında insanlık her zaman bir BÜTÜN olarak yer alır. Heine’nin doğallıkla güzel anlatımında belirtildiği gibi, ‘‘tüm insanlığı büyük bir ustanın elindeki bir arp olarak’’ gördü. Onun için her ulus bir teldi, ve tüm tellerin uyumlu birliğinden yaşamın bengi melodileri doğdu. Herder’in kendisi bir romantik değildi. Ama şeylerin yalınlığı karşısındaki ilgisi, insan ruhunun Doğa ile ilişkisini anlayış yolu, yabancı halkların ve geçmiş çağların tinsel ekinleri ile derin duygudaşlığı onu Alman Romantiklerin çok yakınına getirdi. Herder onları yabancı yazın sanatının anlam ve değeri konusunda uyandırdı, Alman efsane ve folkloruna ilgilerini diriltti. Kısaca onlara uygarlığın kendisinin evrensel insanlığın bir değerler birikimi olduğunu anımsattı.

‘‘Kişi herşeyden önce insanlığın dehası konusunda yansız olmalı, yeryüzündeki şu ya da bu kabileyi yeğlememeli, şu ya da bu halkı kayırmamalıdır. Böyle bir yeğleme kişiyi kolayca kayırılan halka çok fazla iyilik, başkalarına çok fazla kötülük yükleme yanılgısına düşürür. Ve kayırılan halk yalnızca ortak bir adı tanıtladığı zaman (Keltler, Samiler, vb.), ki bu belki de hiçbir zaman varolmamıştır ve köken ve sürekliliği tanıtlanamaz, o zaman kişi gerçekten düşüncelerini kuma yazmış olur.’’


Hölderlin, Friedrich (1770-1843).

Hegel’in sınıf arkadaşı olan Hölderlin özgürlük istemlerinde tüm uluslara yardıma hazır olduğunu ileri süren Devrimci Fransa’nın 1792’de Avusturya’ya karşı savaşında Fransızları Avusturya’nın ‘‘egemen gücü kötüye kullanmasına’’ karşı ‘‘insan haklarının savucuları’’ olarak gördü ve destekledi. 1793’te Marseillaise’ı Almanca’ya çeviren Hegel, Hölderlin ve Schelling birlikte Tübingen’de bir özgürlük ağacı diktiler. Birkaç yıl sonra, 1796’da, Hölderlin kardeşine bir mektupta Fransız Devriminin hedefleri ®

Abbitte
Özür
Friedrich Hölderlin 
Heilig Wesen! gestört hab ich die goldene
Kutsal Doğa! sık sık senin altın
Götterruhe dir oft, und der geheimeren, 
Tanrısal dinginliğini bozardım ben, ve yaşamın 
Tieferen Schmerzen des Lebens 
daha gizli, daha derin acılarının 
Hast du manche gelernt von mir.
pek çoğunu benden öğrendin.

O vergiß es, vergib! gleich dem Gewölke dort
Ah unut bunları, bağışla! Barışçıl Ayın 
Vor dem friedlichen Mond, geh ich dahin, und du 
Önündeki bulutlar gibi geçip gideceğim ben, ve sen
Ruhst und glänzt in deiner 
Güzelliğin içinde yeniden dinginleşip 
Schöne wieder, du süßes Licht!
Parlayacaksın, ey tatlı Işık!

Bugün Aydınlanmanın ‘bilim sevgisi’nin kalıtçısı olan kaba akademizm uygun adım Aydınlanma duyumculuğunun izinde yürür. ‘Bilim felsefeciliği’ adını üstlenen aynı pozitivizm tüm gerçekliği, tüm ussallığı bir yanılsama olarak görür ve saltık olan, değişmez olan herşeyi doğa bilimlerinin alanından sonsuza dek sürer. Böyle bilimci görgül yöntemiyle, duyuları ve deneyimleri ve deneyleriyle pozitif bir zırha bürünerek yalnızca sayısal olanın, yalnızca ölçebildiğinin peşine düşer, ve kavram mantığına kafası basmaz. Bir deney ve gözlem nesnesi yapamadığı için, insan duygusunu, insan değerini, insan duyuncunu anlamsız görür.

® konusunda kuşku duymaya başladığını yazdı. ‘‘Beni daha az bir devrimci ruh durumunda bulacaksın. ... Politik sefillik konusunda fazla konuşmak istemiyorum.’’ Bir süre sonra Napoleon dünyaya İmparatorluğu yeğlediğini bildirirken, Fransız Devrimi denilen şey dünya ölçeğinde bir çapulculuğa ve yağmacılığa dönüştü, eşitlik, özgürlük ve kardeşlik ilkelerini çiğneyen modern toplumsal düzenin değerlerinde gerekli düzeltmeler yapılmaya başladı.


Yazının Devamı İçin : İdea Yayınevi
http://www.ideayayinevi.com/olgular_kavramlar/3_aydinlanma_romantizm/03_aydinlanma_romantizm.htm


Soğuk ve Sıcak Renkler

Renkler, şiddetlerine ve insanlar üzerindeki ruhsal etkisine göre ikiye ayrılırlar. . A) Sıcak Renkler (Kımızı, Turuncu, Sarı) Kırmızıda ateşin sıcaklığını, turuncuda güneş ışığının etkisini, sarıda da ışık ve aydınlığı duyarız. Bu renkler, havadaki titreşimi kuvvetli olduğu için diğer renklere 'göre gözü daha önce etkiler. Çocukta renk anlayışı başladığı zaman kırmızıya bakıp ona atılması  » Devamini Oku

Atatürkün Spor ve Sporcular Hakkında Söylediği Sözler

1. Ben sporcunun zeki, çevik ve aynı zamanda ahlaklısını severim. 2. Spor yalnız beden kabiliyetinin bir üstünlüğü sayılmaz. İdrak ve ahlâk da bu işe yardım eder. Zekâ ve kavrayışı kısa olan kuvvetliler , zekâ kavrayışı yerinde olan daha az kuvvetlilerle başa çıkamazlar. Ben Sporcunun zeki çevik aynı zamanda ahlâklısını severim. 3. Her çeşit spor faaliyetini Türk gençliğinin milli terbiyesin  » Devamini Oku

Haçlı Seferlerinin Nedenleri ve Sonuçları

Hıristiyanlık dininin peygamberi olan Hz. İsa Kudüs’te yaşamıştır. Bu yüzden Kudüs ve çevresi Hıristiyanlık için kutsal topraklardır. Kudüs, aynı zamanda Müslümanlar ve Yahudiler için de kutsaldır. Ancak, bu topraklar, 636 yılında Halife Hz. Ömer döneminde, ünlü komutan Halid bin Velid tarafından İslam devleti topraklarına katıldı. Avrupalı Hıristiyanlar, Müslümanların elinde bulunan bu kuts  » Devamini Oku

Servet-i Fünun

Edebiyat-ı Cedide Nedir ? (Servet-i Fünun) : Edebiyat-ı Cedide 1896’da Servet-i Fünun dergisini çıkaran şair ve yazarların meydana getirdiği canlı bir akımdır. İmparatorluğun baskıları sonucu dağılan bu şair ve yazarlar ayrı ayrı bağlı bulundukları fikirleri yaymaya devam etmişlerdir. Edebiyat-ı Cedide şairleri, yalnız aydınlara seslenmişler, (sanat için sanat) ilkesini benimsemişlerdir. Fra  » Devamini Oku

Trafik Kazaları ve Alınacak Önlemler

Karayolu üzerinde hareket halinde olan bir veya birden fazla aracın karıştığı ölüm, yaralanma ve maddi hasar sonuçlanan olaylara Trafik kazası denir. Örneğin: > Hareket halinde iki aracın çarpışması > Hareket halinde bir araç ile yayanın çarpışması > Hareket halinde bir araç ile hayvanın çarpışması > Hareket halinde bir aracın sabit bir nesneye çarpması > Hareket halinde bir arcın uçuruma y  » Devamini Oku

Romantizm

Klasik edebiyat akımına tepki olarak 18. yüzyılın sonlarında doğan ve Victor Hugo'yla birlikte büyük ün kazanan Romantizm, insanın yaratma özgürlüğü önündeki her şeye karşı durur. "En iyi kural, kuralsızlıktır" diyen romantikler, insanın duygularını, düş gücünü hayata geçimesini ve insanı düzeltmenin toplumu düzeltmekle olabileceğini savunurlar. 18. yüzyılın sonunda başlar ve 19. yüzyılın ortal  » Devamini Oku

Vehim

1. Kesinliği belli olmayan ancak gerçek olma olasılığı düşük olan düşünce-bilgi. 2. Evham, şüphe, kuruntu anlamına gelir. 3. Sözlükte şüphe ve tereddüt edilen nesnenin kendisine tercih olunan tarafına denir. Çoğulu evhamdır. 4. Bir bilgiye “zan” diyebilmemiz için bu bilginin gerçek olma ihtimalinin, zıddının gerçek olma ihtimalinden fazla olduğuna inanmamız gerekir. Gerçekleşme ihti  » Devamini Oku

Televizyonun Yararları ve Zararları

TELEVİZYON VE EĞİTİM Televizyonun çocuk açısından hem yararlı, hem zararlı sonuçları söz konusudur. A. Yararları a. Çocukları eve bağlayarak ailede ortak ilgiler yaratıp aile mutluluğunu gerçekleştirir. b. Çocuğun kültürünü geliştirir. c. Çocuğu düşünmeye tevşvik eder. d. Çocukların ilgi ve hayat alanlarım genişletir. e. Çocukların estetik zevklerini geliştirir. B. Zararları a. Çocuğ  » Devamini Oku

Soyut ve Somut Anlam

Somut anlam ve soyut anlam konusu hem Öss’de hem de Oks’de, sözcükte anlam ana başlığı altında işlenen bir konudur. Bu sebeple hem Öss’ye hazırlanan öğrencileri hem de Oks’ye hazırlanan öğrencileri yakından ilgilendirmektedir. Sözcükte anlamın zor konularından -daha doğrusu karışık- konularından birisi olan soyut ve somut anlamı dilimiz döndüğünce kolay ifade etmeye çalı  » Devamini Oku

Kavimler Göçünün Sebepleri ve Sonuçları

Kavimler göçü milattan sonra 375 senesinde Hunların karadenizin kuzey bölümünden Avrupaya giderken karşılarına çıkan barbar kavimler olan ostrogot, vizigot, süev, sakson, angıl, frank ve vandal kavimlerini yerlerinden etmesiyle sonuçlanan bir olaydır. Kavimler Göçünün Sebepleri: a) Büyük Hun Devleti'nin dağılmasından sonra As­ya'nın batısında (Hazar ve Aral Gölü arası) Hunlara katılımların ol  » Devamini Oku

Yorumlardan Yazarları Sorumludur. Yorumunuz Site Yönetimi Uygun Görürse Yayınlanır..!!..
Gönderen Başlık


  Puanı : 3.9 / 10 | Oy : 9 kişi | Toplam : 35

Bu yazıya puan ver..
» Üstadlar Özel Bölümü
» Ara Yoksa Sor Yanıtlayalım
Loading
» Reklamlar
» Alt-Kültür Başlıklar
Bi soru sor
İletişim