Anasayfa > Sözlük > E > Eleştiri


Eleştiri (Tenkid) Nedir : Bir şeye kıymet biçme, o şeyi kıymetlendirme demektir. Aslı Yunanca "Kritikos" kelimesinden gelen "Critic" (hükmetme) karşılığı olarak dilimizde kullandığımız "tenkit" kelimesi "nakd" kökünden türemiştir. "Nakd", bir şeyi satın alırken verilen akçe, kıymet ölçüsüdür ve tenkit, o şeyi kıymetlendirme anlamını taşır. (F. A. TANSEL, İyi ve Doğru Yazma Usûlleri, Cilt: I-II, s. 192)

Günümüzde Eleştiri eleştirme denilen bu türe eskiden tenkit, Eleştiri yazan kimseye de “münekkit” denilirdi. Bugün Eleştiri yazan kimseye; eleştirmen, eleştirici denilmektedir.

Tenkid sanat eserlerini konu almasına rağmen kendisi sanat eseri değildir. Ele aldığı her türün bir sistemi ve kuralları olduğundan eleştirmen bunları bilmek zorundadır. Bununla birlikte doğuşları büyük ölçüde edebiyat akımlarına bağlı olan başlıca Eleştiri yöntemleri şunlardır.

Alıntı:
Bir sanat ya da düşünce eserini tanıtırken, zayıf ve güçlü yönlerini belirtme, bir yazarın gerçek değerini yansıtma amacıyla yazılan yazılara eleştiri (tenkit) denir. (E. KANTEMİR, Yazılı ve Sözlü Anlatım, s. 237 - 241)


Eleştiri Yöntemleri

Tarihi Eleştiri

Bu yöntem; edebi eseri, yazarın hayatına, yetişme şartlarını ve devrin özelliklerine göre inceleme esasına dayanır. Burada eserden çok sanatçı önemlidir. Eser, buna bağlı olarak açıklanmaya çalışılır.

Sosyolojik Eleştiri

Bu görüş, edebiyatın kendi başına var olmadığı toplumla var olduğu ve toplumun bir ifadesi olduğu ilkesinden hareket eder. Buna göre eleştirmen; eseri ve okuyucuyu sosyal koşullardan soyutlamadan değerlendirme yapacaktır.

İzafi Eleştiri

Bu anlayışa göre eleştiriye sınır koymak mümkün değildir. Herkes kişisel zevkine ve düşüncesine göre eseri değerlendirir.

İzlenimci Eleştiri

Bu anlayışa göre Eleştiri “kitaplardan zevk almak, onlarla duyguları inceltmek ve zenginleştirmek sanatı”dır. Bu anlayışın belli bir yöntemi yoktur. Eserlerin ve türlerin sınıflaması da yoktur. Eseri okurken alınan zevk, eserin tek ölçüsüdür.

Yapısal Eleştiri

Bu görüş eserin bağımsız bir yapı, bir bütün olduğu anlayışından hareket eder ve eserin açıklanmasının ancak kendi yapısıyla mümkün olduğu görüşünü benimser. Buna göre her eserin kendine has bir yapısı vardır ve bu yapı çeşitli parçaların organik bir biçimde birleştirilmesiyle oluşur.

Eleştiri yazarken şu özelliklere dikkat etmek gerekir:
1 - Eserin (ya da yazının), gerçeği yansıtmadaki başarısı nedir?
2 - Eser (ya da yazı), okuyucu üzerinde nasıl bir etki bırakmıştır?
3 - Eserin (ya da yazının) olayı okuyucularına anlatmasında, aktar-masında başarısı nasıldır? Eserdeki içtenlik, özgünlük ve hayal gücü; başarıya nasıl katkıda bulunmuştur?
4 - Eserde (ya da yazıda) yansıtılan duygu ile sanatçı arasında nasıl bir ilgi vardır?
5 - Genel olarak eser (ya da yazı) başarılı mıdır? Başarılı olduğu yanlar, başarılı olmadığı yanlar var mıdır?
(E. KANTEMİR, Yazılı ve Sözlü Anlatım, s. 242/243)
(S. SARICA - M. GÜNDÜZ, Güzel Konuşma Yazma, s. 354/355)

Eleştiri en çok makaleye benzer. Her ikisinde de inceleme ve araştırmaya yani belgelere dayanarak değerlendirme yapılır. Makalede yazar bir fikri, bir görüşü açıklar, bildirir veya bir iddiayı kanıtlarken eleştirmen bir eseri veya sanatçıyı inceler, tanıtır, onlar hakkında okuyucuları bilgilendirir ya da eser veya sanatçıyla ilgili görüşler ileri sürer ve kanıtlar. Eleştiri ve makale türlerinin dilleri resmi, anlatım ciddi ve bilimseldir.

Eleştirinin bölümleri

Eleştirinin planı da makale gibi giriş, gelişme ve sonuç bölümlerinden oluşur:
Giriş: Eser tanıtılır ve eserle ilgili kişisel veya ortak görüşler belirtilir.
Eserin bağlı bulunduğu alana getirdiği yenilikler, orijinaliteler incelenir,
zamana göre açıklaması yapılır. Ayrıntıları göz önüne serilir.

Gelişme: Eserin ortak zevklerine, bağlı bulunduğu ortam ve alana uygun olup olmadığı araştırılır. Bu araştırma yapılırken yavaş yavaş bir değerlendirmeye doğru gidilir. Bu değerlendirmenin ilmî ve tarafsız olması için eserin diğer eserlerle karşılaştırması yapılır, ekoller ve akımlarla ilgisi üzerinde durulur.
Bu alanda eserin konusuna uygun belgesel açıklamalara başvurulur.

Sonuç: Eser üzerinde kesin bir yargıya varılır.
Bugünkü anlamda ilk Eleştiri örneğine tanzimat edebiyatında rastlanır. Şinasi, Namık Kemal, ziya paşa bu türde eser1er vermişlerdir. Daha sonra, Recaizade ile Muallim Naci arasında şiir Üzerine yapılan tartışmalar Eleştiri türünün gelişmesine hizmet etmiştir.

Eleştiri Türünün Tarihi Gelişimi ve Temsilcileri

Eleştiri de temeli düşünce olan yazı türüdür. Konu sınırlaması yoktur. Sanat, edebiyat ya da düşünce yazılarının içeriği ile bu içeriğin işlenişini, değerli ve değersiz yönlerini ortaya koyan bir yazı türüdür. Yazarın yazıyı kendine göre, yazıyı ilgilendiren topluma göre, kendi alanındaki diğer çalışmalara göre değerlendirdiği yazılardır.

Bir eseri değerlendirme amacıyla yazılan yazılara eleştiri denir.Eleştiride eserin ya da sanatçının gerçek değerinin belirtilmesi amaçlanır.

Eleştirmeci,bir sanat eserinin gerçek değerini,özünü yapılışını,değerli-değersiz yanlarını ortaya koyar.Eleştirmecinin görevi güzellik yaratmak değil,yaratılmış güzelliği yargılamak,okurlara tanıtmaktır. Eleştiriler; okura dönük eleştiri,topluma dönük eleştiri,sanatçıya dönük eleştiri,yapıta dönük eleştiri. olmak üzere türlere ayrılır.

Herhangi bir kişiyi, bir eseri, bir konuyu doğru ve yanlışlarını göstererek anlatmak amacıyla yazılan kısa metinlerdir. Hedeflenen öğeyi doğru ve yanlış yönleriyle tanıtmayı amaçlayabileceği gibi, bu öğenin doğru tanıtılmasını sağlamayı ve bir değerlendirmeyi de hedef alabilir. Edebiyat sorunlarını ve yapıtlarını konu alan inceleme, yorum ya da değerlendirme olarak da tanımlanabilir.İster şahsi zevklerle ister estetik prensiplere göre sistemli bir şekilde değerlendirmedir. Nazmın kururlarını bildiren ilim olarak da bilinir. Yazar; objektif olmalı eseri dikkatle inceleyebilmeli; analiz ve yorumlayabilmeli, geniş açılarla geniş bir bilgiyle ve hassasiyetle eseri değerlendirme kabibiliyetine sahip olmalıdır.

Eleştiri okulları üçe ayrılır: Yansıtma, yaratma, dil. Yansıtma, eserin doğaya benzediğini savunur. Yaratma, eserin iç dünyasıdır, yani sanatçı. Dil ise, Rus biçimcilerinin yöntemidir ve eseri dil sistemi olarak görür.

Servet-i Fünûn döneminde de Eleştiri türünde eserler verilmiştir. Hüseyin Cahit Cenap Şahabettin ve Ahmet Şuayip özellikle dikkat çeken isimlerdir. Millî edebiyat döneminde milli bir edebiyat ve sade türkçe üzerinde yoğunlaşan Eleştiri yazıları ile Fuat Köprülü, Ali Canip vb. önemli isimlerdir.

Cumhuriyet döneminde ve sonrasında Eleştiri türü diğer sanat dallarına da yönelerek gelişmiştir. Ahmet Hamdi Tanpınar, Nurullah Ataç, Refik Ahmet Sevengil, Mehmet Kaplan, Metin And, Rauf Mutluay, Fethi Naci, Doğan Hızlan gibi yazarlar Eleştiri türünde örnekler vermişlerdir.
Referans: Eleştirmek Nedir ?

Etiketler: Eleştiri Nedir | Eleştiri Nedir ? Eleştiri Ne Demek, Eleştiri Tanımı, Eleştiri Örnekleri, Eleştiri Türleri, Eleştiri Nelerdir, Eleştiri Hakkında Bilgi, Eleştiri Tarihi, Eleştiri Nerede, Eleştiri Ödevi.
Eleştiri | Ekleyen: | Tarih: 05-Jun-2013 11:59. | Bu yazı 53166 kez okundu..

Eleştiri ile ilgili diğer yazılar..


İlgili Yazilar

Tanzimat Edebiyatında Eleştiri

Tanzimat döneminden önceki edebiyatımızda batılı anlamda eleştiri yoktu. Bu alandaki eserler Tanzimat Edebiyatı'yla verilmeye başlanmıştır. 1860'tan sonra edebiyatımızı modernleştirmeyi amaçlayan sanatçılar, eski edebiyatı yıkmaya ve yerine yeni bir edebiyat kurmaya çalışmışlardır. Eleştiriler de bu yönde yoğunlaşır. Böylece bu türün öncülüğünü Ziya Paşa ve Namık Kemal yapar. Ziya Paşa, Hürriyet gazetesinde çıkan "Şiir ve İnşa" (1868) makalesinde Divan şiirini eleştirir. Bu şiirin ulusallıktan uzak, yapay bir edebiyat oldu­ğunu belirtir. Ona...

Batılı anlamda ilk eleştiriyi yazan

Bizde batılı anlamda ilk eleştiriyi yazan:Namık Kemal...

Türk Edebiyatında Eleştiri

TÜRK EDEBİYATINDA ELEŞTİRİ Hazırlayan: İzzet ŞEREF Eleştiri, (Os. Tenkid, Fr. Critique) sanat yapıtlarını tanıtmak, açıklamak, sınıflamak ve değerlendirmek amacıyla yazılan yazıların tümüne verilen isimdir. “Yargılama ve ayırt etme” anlamlarını dile getiren Yunanca “Kritike” deyiminden türemiştir. Antikçağ Yunanlıları bu anlamda eleştiri sanatına “Kritike tekhne” derlerdi. Kesinlikle yargılamak anlamındaki “krinein” kökünden türetilen eleştirel ve eleştirici anlamındaki “kritik...

Eleştiri Yöntemleri

Tarihi Eleştiri: Bu yöntem; edebi eseri, yazarın hayatına, yetişme şartlarını ve devrin özelliklerine göre inceleme esasına dayanır. Burada eserden çok sanatçı önemlidir. Eser, buna bağlı olarak açıklanmaya çalışılır. Sosyolojik Eleştiri: Bu görüş, edebiyatın kendi başına var olmadığı toplumla var olduğu ve toplumun bir ifadesi olduğu ilkesinden hareket eder. Buna göre eleştirmen; eseri ve okuyucuyu sosyal koşullardan soyutlamadan değerlendirme yapacaktır. İzafî Eleştiri: Bu anlayışa göre eleştiriye sınır koymak mümkün değildir. Herkes ki...

Özeleştiri

Bir kişinin kendi davranışları üzerine yönelttiği yargı, otokritik: "Bizim yanlışlarımızın sonuçları yalnız bizi ilgilendirir olarak kaldıkça öz eleştirimiz güzel karşılanabilir."- M. C. Anday Özeleştiri Nedir ? (Detay) : Özeleştiri, özün, nefsin, insanın kendisini eleştirmesidir; duygu, inanç, düşünce ve davranışlarını belli bir gerçeklik ve değerler tablosu/şablonu içine yerleştirerek test etmesi, denemesi ve değerlendirmesidir. Bunu, birey yaptığı gibi gurup, cemâat, millet, kültür ve medeniyet de yapabilir, yapmalıdır. Son günlerde İ...

Francis Bacon Aristotelesin Tümdengelim Metotunu Neden Eleştirir

Soru : Francis Bacon Aristoteles'in tümdengelim metotunu eleştirip neden tümevarımı kullanmıştır? Cevap : Francis Bacon deneye başvurmadığı, salt düşünsel bir uslamlama olduğu için tümdengelimi yadsımıştır. Bacon'a göre Aristoteles ve izleyicileri veri yığınım gelişi güzel, eleştirmeden ve test etmeden kullanmaktadırlar. Bu ifadede Bacon'ın amaçladığı, Roger Bacon'ın (1214-1292) ileri sürmüş olduğu "deneysel bilimin ikinci ön koşulu"nun, yani doğanın yeni bilgisini elde etmek için sistematik bir biçimde deneyin kullanılması ilkesinin, tam bi...

Baconun Aristotelesci Bilim Anlayışına Eleştirisi

ARİSTOTELESÇİ BİLİM ANLAYIŞININ ELEŞTİRİSİ Aristoteles'ten beri bilimin asıl amacının "nedensel açıklama" olduğu düşüncesi, Aristoteles'in bilim görüşünü benimsesin benimsemesin, bütün bilim ve düşün adamlarınca kabul edilen bir doğruluk haline gelmiştir. Bu durum, Aristotelesçi felsefeye ve ona dayanarak oluşturulmuş olan Skolastik düşünceye sert eleştiriler yönelten, Bacon için de geçerlidir. Ancak Bacon, Aristoteles'in savunduğu ve "sağlam bilginin" kaynağının tümdengelim olduğunu savlayan görüşü benimsemez ve bilginin elde edilmesinde daya...

Türk Edebiyatında Eleştiri

TÜRK EDEBİYATINDA ELEŞTİRİ Hazırlayan: İzzet ŞEREF Eleştiri, (Os. Tenkid, Fr. Critique) sanat yapıtlarını tanıtmak, açıklamak, sınıflamak ve değerlendirmek amacıyla yazılan yazıların tümüne verilen isimdir. “Yargılama ve ayırt etme” anlamlarını dile getiren Yunanca “Kritike” deyiminden türemiştir. Antikçağ Yunanlıları bu anlamda eleştiri sanatına “Kritike tekhne” derlerdi. Kesinlikle yargılamak anlamındaki “krinein” kökünden türetilen eleştirel ve eleştirici anlamındaki “kritikos” ...

Eleştirinin Önemi

Eleştirinin Varlığı Ve Önemi Eleştiri, yazının bulunuşunun ardından insanda var olan eleştiri duygusunun söz düzeyinden yazı düzeyine yükselmesiyle bugünkü konumuna gelmiştir. Özellikle yazılı kültürün batı toplumlarındaki gelişmesine paralel, eleştiri de gelişmiştir. 18. ve 19. yy.daki edebiyat akımları içinde eleştiri, ayrı bir önem ve değer kazanmış ancak, edebiyatta bir tür olarak belirlenmesi ise, 19.yy.ın ortalarında kendini eleştirmen olarak ortaya koyan ve eleştirinin kurallarını bulan Sainte-Beuve sayesinde olmuştur. Eleştiri, okuy...

Yorumlardan Yazarları Sorumludur. Yorumunuz Site Yönetimi Uygun Görürse Yayınlanır..!!..
Gönderen Başlık
zeus
Tarih: 11:12:59 03.25.2008  Güncelleme: 11:12:59 03.25.2008
Webmaster
Tarih: 02.24.2005
Nereden: antalya
Gönderiler: 1336

Eleştirinin Varlığı Ve Önemi

Eleştirinin Varlığı Ve Önemi

Eleştiri, yazının bulunuşunun ardından insanda var olan eleştiri duygusunun söz düzeyinden yazı düzeyine yükselmesiyle bugünkü konumuna gelmiştir. Özellikle yazılı kültürün batı toplumlarındaki gelişmesine paralel, eleştiri de gelişmiştir. 18. ve 19. yy.daki edebiyat akımları içinde eleştiri, ayrı bir önem ve değer kazanmış ancak, edebiyatta bir tür olarak belirlenmesi ise, 19.yy.ın ortalarında kendini eleştirmen olarak ortaya koyan ve eleştirinin kurallarını bulan Sainte-Beuve sayesinde olmuştur.

Eleştiri, okuyucunun bir kitaba ulaşmasında önemli bir köprü olma işlevinin yanısıra, nesnel ve bilimsel bulgularıyla da yazarına yeni boyut ve ufuklar sağlayabilir. Olumsuz koşullara karşın eleştiri, varlığını bugün de doğası gereği sürdürmektedir. Ayrıca yurdumuzda iyi eleştirmen yetişmiyor gibi savların bir ölçüde geçerliliği olsa da, bunda, bu işe gönül veren insanların bir kalemde, kolayca harcanmaya çalışılmasının da rol oynadığını görmek gerekir.

Esasen, adını salt eleştiri yazılarıyla duyurmuş ve kabul ettirmiş isimlerin azlığı; eleştirinin, bir gül bahçesinde, gül derlemek kadar zor olduğunu kolayca anlatır. Bir çok eleştirmen karşı eleştiri bombardırmanıyla küstürülmüş, yüreği dayanamayanların bu işten uzaklaşmalarına neden olunmuştur.

Edebiyat dergilerinde eleştiri yoğunluğu şiirde toplanmaktadır. Bunun başlıca nedeni, şiirin içeriğinin her türlü yoruma açık bir yapıda olmasından kaynaklanmaktadır. Şiirde biçim, içerik ve beğeni arayışlarının zamanla manifestolarla ortaya konuluşu, bu alanda çaba gösteren şairler arasında, dozu bazen aşırıya kaçan, uygar ölçüleri aşan hatta kimi zaman
kişilik haklarını ağır bir şekilde zedeleyen eleştirilere de rastlanmaktadır.

Bu olaya kısaca, belli dergiler çevresinde toplanmış benzer anlayışları savunan yazar-çizer gruplarının kavgası da denebilir. Her ne olursa olsun, bu edebi kavgaların varlığı iyiye işarettir. Çünkü, edebiyat, ancak onlarla, güncelliğini ve dinamizmini sürdürmektedir.
zeus
Tarih: 14:34:46 10.26.2009  Güncelleme: 14:34:46 10.26.2009
Webmaster
Tarih: 02.24.2005
Nereden: antalya
Gönderiler: 1336

Eleştirinin Belirleyici Özellikleri

Eleştiri : Bir sanat yapıtını veya bir sanatçıyı Bütün özellikleriyle tanıttıktan sonra onun olumlu ve olumsuz yönlerini somut verilere dayanarak yargılayıp değerlendiren yazı türüdür.

Eleştirinin belirleyici özellikleri :
Düşünsel plânla yazılır.

Konu, yazının sonuna dek değerlendirilmesi yapılan esere bağlı kalmalıdır. Eser ile ilgili, değerli ve değersiz diye gösterilen yargılar, eserden alınacak örneklere dayandırılmalıdır. Yazar, yargılarında belirli ölçülere bağlı kalmalı, eleştirileri nesnel olmalı, “beğendim, hoşuma gitti”… gibi öznel değerlendirmelerden kaçınmalıdır. Bunun yanında eleştiri yazısını okutacak olan elbette eleştir yazarının kendine özgü konuyu ele alış biçimi, kendine özgü yorumlayışı ve anlatımındaki üslûbudur. Eleştirisi yapılan çalışma, bütün boyutlarıyla ele alınmalı, kendi türü içindeki bilimsel, sanatsal, toplumsal yere oturtulmalıdır. Alanındaki diğer çalışmalarla karşılaştırılarak bu türe kattıklarıyla, kendisinden beklendiği halde katamadıklarıyla ele alınmalıdır. Bu da gösteriyor ki eleştiri yazarı, her konuda eleştiri yazısı yazamaz, ancak uzmanı olduğu alanda yazabilir. Eleştiri yazarının alan bilgisi, eleştirdiği çalışmayı yapanın alan bilgisi ile en azından aynı düzeyde olmalıdır.

Yazınsal Yaratmada Bireyin İşlevini Nasıl Anlamalı?
Bir yapıtın açıklanmasında yazarın yaşamöyküsü, yapıtın anlaşılmasında temel bir öğe değildir; yazarın düşünce ve niyetlerinin bilinmesi de bu yapıtın anlaşılmasında temel bir öğe olamaz. Yapıt, önemli bir yapıt olduğu ölçüde, kendi gücüyle yaşar ve anlaşılır ve çeşitli toplumsal sınıfların düşüncelerinin çözümlenmesiyle de doğrudan doğruya açıklanabilir. Bir yazın ya da felsefe yapıtında bireyin işlevini yadsımak, yadsımak mı demektir? Kuşkusuz hayır. Ne var ki, bütün gerçekler gibi bu işlev de eytişimseldir (diyalektiktir), dolayısıyla onu neyse öyle anlayıp kavramaya çalışmak gerekir.

Yazın ya da felsefe ürünlerinin, yazarlarının yapıtları olduğunu yadsımayı kimse düşünemez; ne ki bunların da kendi mantıkları vardır, dolayısıyle keyfe bağlı yaratmalar değillerdir hiç de. Yazınsal bir yapıtta hem kavramsal bir dizgenin iç bağlantısı, hem de bir canlı varlıklar dizgesinin iç bağlantısı vardır; bu bağlantı, bunların birtakım bütünler oluşturduğunu gösterir; bu bütünlerin parçaları, birbirlerine göre, birbirlerinin yardımıyle, özellikle temel özleri yardımıyle anlaşılıp kavrayabilirler.

Böylece, bir yandan şu sonuç çıkar ortaya:
Yapıt ne denli büyük olursa o denli de kişisel olur; çünkü, ancak çok zengin ve güçlü bireylik, henüz oluşmakta bulunan ve topluluğun bilincinde pek az belirlenmiş olan bir evreni düşünüp görebilir ve son ayrıntılarına dek bunu yaşayabilir. ama bir yandan da şu sonuç çıkar ortaya: Bir yapıt ne denli büyük bir düşünür ya da yazarın kaleminden çıkmışsa o denli de kendi gücüyle kendini anlatabilir; dolayısıyle tarihçinin, yapıtı yaratanın yaşam öyküsü ya da düşüncelerine baş vurmasına hiç gerek kalmaz. En güçlü kişilik, düşünsel yaşamla en iyi özdeşleşen kişiliktir, toplumsal bilincin etken ve yaratıcı bütün temel güçleriyle en çok özdeşleşen kişilik. Bir yapıtın güçsüz ve tutarsız yanlarını anlamak söz konusu olduğunda ancak, yazarın kişiliğine ve yaşamının dış koşullarına baş vurmak zorunluluğu doğar çok kez. Böylece, Goethe’nin pek yazınsal bir değer taşımayan bir sürü benzetme oyunları, hatta Faust’un birtakım cılız, güçsüz yanları, yazarın Weimar sarayında karşı karşıya bulunduğu zorunluklarla açıklanabilmektedir. Ama Goethe artık kendine yaraşır düzeyde bulunmadığı andadır ki Weimar bakanı yapıtta ön sıraya geçip varlığını duyurur.

Demek, toplumla bireyi, tinsel değerlerle toplumsal yaşamı birbirine karşıt görmek şöyle dursun, gerçek, bunun tam tersidir. Toplumsal yaşam, yaratma gücünün en son noktasına eriştiğinde, her ikisi de, en yüce biçimleri içinde birbirleriyle kaynaşmış olurlar; yazın alanında bu böyledir, felsefede, siyasal alanında da böyle. Racine ya da Pascal’ı Port-Royal’dan nasıl ayırabilirsiniz. Munzer’i Köylüler Savaşından, Luther’i din devriminden, Napoléon’u imparatorluktan ve Fransız Devrimiyle eski rejim arasındaki sürekli kavgadan?

Tersine, topluluk ortaklığa dönüştüğünde, birey güçsüzleşip göze batar duruma geldiğinde aradaki karşıtlık iyice derinleşir. Ama o zaman da, yazınsal yaratma tarihinde, derin bilginleri çok ama yazınsal düşünce tarihçisini pek az ilgilendirebilecek olan yazılarla karşı karşıya bulunuruz artık..
zeus
Tarih: 17:15:27 10.04.2010  Güncelleme: 17:15:42 10.04.2010
Webmaster
Tarih: 02.24.2005
Nereden: antalya
Gönderiler: 1336

Cevaben: Eleştiri

TÜRK EDEBİYATINDA ELEŞTİRİ
Hazırlayan: İzzet ŞEREF



Eleştiri, (Os. Tenkid, Fr. Critique) sanat yapıtlarını tanıtmak, açıklamak, sınıflamak ve değerlendirmek amacıyla yazılan yazıların tümüne verilen isimdir. “Yargılama ve ayırt etme” anlamlarını dile getiren Yunanca “Kritike” deyiminden türemiştir. Antikçağ Yunanlıları bu anlamda eleştiri sanatına “Kritike tekhne” derlerdi. Kesinlikle yargılamak anlamındaki “krinein” kökünden türetilen eleştirel ve eleştirici anlamındaki “kritikos” sözcüğü Latince’ye “critucus” biçimiyle geçmiş ve bu yolla Avrupa dillerine yayılmıştır. Eleştiri terimi, eleştirme ve eleştirim biçimlerinde de kullanılmaktadır. Terim, herhangi bir şeyi iyi ve kötü yanlarıyla değerlendirme anlamını kapsadığı halde bir şeyin sadece kötü yanını gösterme ( Os. Taan, Muaheze) anlamında da tanımlanmıştır.

Edebiyat eleştirisinin tarihi ilk çağlara kadar götürülebilirse de, bir yazı türü olarak eleştirinin 19. yy.da doğup geliştiği bilinmektedir. Rönesans’ a kadar, edebiyat eleştirisi yazma kurallarını, söz sanatlarını açıklayan, bu yolda öğütler veren bir bilgi dalından öteye geçememiştir. Rönesans’taki eski yazarların değerlendirme eğilimi de, aslında dil bilgisi sınırlarını aşamamıştır. Tek tek yazarların, yapıtların değişik açılardan ilk kez incelendiği 17. yy.da ise Aristo’nun “Poetika” sı ile Horatius’un “Art Poetika” sından çıkarılan kurallar, dogmalar biçiminde değer ölçütü sayılmış, farklılıklar göz önüne alınmadan her yapıta ve her yazara uygulanabileceği kabullenilmiş, ayrıca bir yapıt ahlaki etkileri açısından da değerlendirilmiştir.

Bu tutuma tepkiler, konulan kurallara karşı çıkışlar 18. yy.da görülür. 19. yy.da sisteme oturtulur. Edebiyatın toplum bilimde veri olarak kullanılması, edebiyat tarihi çalışmalarının başlaması eleştirel bir bakışı zorunlu kılmakta, edebiyat yapıtını oluşturan nedenleri açıklamayı gerektirmektedir. Berna Moran bu durumu şöyle açıklar: “Eleştiride eserin nedenlerine eğilen yöntemin 19. yy.da rağbet görmesi bir rastlantı sayılmamalıdır. Unutmamalı ki 19. yy, bilim alanında büyük başarıların sağlandığı ve bilimsel yöntemlerin büyük hayranlık ve saygı yarattığı bir dönemdir. Eleştiri tarihçileri 19. yy.da gelişen bu eleştiri çeşidinin bilim alanındaki başarıdan esinlendiğini ve edebiyat tartışmalarındaki bitmez tükenmez anlaşmazlıklardan ve öznelcilikten kurtularak sağlam sonuçlara varma ihtiyacından doğduğunu söyler.

Bir tür olarak eleştiri bizde Tanzimat’tan sonra görülür. Daha önce ise Divan edebiyatımızda eleştiri fikri ikinci ve üçüncü derecede yer almıştır. Şüphesiz eskiler de eleştiriyorlardı. Fakat bu daima sözlü ifadede kalmış ve bazı teknik dikkatlerin ötesine geçememiştir. Yani şiirin iyisiyle kötüsünü ayırmak için gerekli kurallar üzerinde duruyordu, ama bunlar da Arap ve İran edebiyatlarından alınmışlardı. Üstelik bunlar öze girilmeden şiir tekniği, diğer bir deyişle söz ve anlam sanatları, aruz, kafiye gibi söyleyişle ilgili kurallardı. Yanlış kullanılan bir sözcük, vezinde düşüklük, vb. şiirin kusurlu sayılmasına yetmekteydi. Yalnız, şuara tezkirelerinde, sınırlı da olsa bu tutumun dışına çıkıldığı görülmektedir. Ama bunlar da basmakalıp yargılardır, çözümlemeye dayanmazlar. Tezkire yazarı, şairin yaşam öyküsünü özetledikten sonra, bol sıfatlı birkaç cümleyle şiirinin özelliklerini sıralamakla yetinir. Bir tutum olarak vardır eleştiri, değerlendirme eylemi olarak gerçekleşmez. Bu nedenle gelişiminden de söz edilemez.

Edebiyatımızı ve şiirimizi daha ilk devirlerden milli bir gurur meselesi addeden şairlerimizde bu hükümlerin türlü görünüşleri vardır.

Ama burada şunu da belirtelim ki yalnız bir tek şairimiz bu kadarıyla kalmamış, eleştirinin yolunu değiştirmiştir. Şeyh Galib’ in “Hüsn ü Aşk”ının baş tarafındaki Nâbi tenkidinde konusunun modern tenkitte( eleştiride) olduğu gibi “insan” la değilse bile “an’ ane” ile münasebetini araştıran bir edâ vardır. İnsan ile diyoruz; çünkü eleştiri, insanî, fikrî alakaların ve kültürlerin içinde doğar, gelişir.

Türk edebiyatında gerçek edebi tenkidin, Tanzimat’ tan sonra başlamış olduğunu söylemek gerekir. Tenkit, Avrupa fikir ve sanat âlemi ile temastan sonra memleketimize gelen nevi’lerden biridir. Batılı bir Türk edebiyatının kurulmasına başlandıktan sonra, zamanla, karşılaşılan ve çözülmesi gereken bazı mühim meseleler üzerinde bir düşünme, açıklama ve tenkit dönemi de başlamış oldu. Batıdaki gelişim göz önüne alınırsa bir gecikme söz konusu değildir. Ama bu zamansal koşutluk özdeki başkalığı, bir gelişim sürecinin yokluğunu unutturmamalıdır. 19. yy.da Batı’da hemen bütün eleştiri yöntemleri kullanılır, bu yolda hem kuramsal hem de uygulamalı ürünler verilirken Tanzimat döneminin bir eleştirmen yetiştirememiş olması, eleştiri adı verilen yazıların bir yönteme dayanmaması, eskiyi değerlendirirken muaheze ( kötü yanlarını gösterme, bir düşünceyi çürütmeye çalışma) sınırlarını aşamaması başka türlü açıklanamaz. Önce de belirtildiği gibi eleştiri, bir düşünce birikiminin, toplumsal gelişime sıkı sıkıya bağlı bir kültür ortamının ürünüdür. Üstelik bir edebiyat türü olarak anlatım yolu düzyazıdır. Bu nedenle gelişmiş bir düzyazıya, başka bir deyişle düzyazı geleneğine dayanmak zorundadır. Oysa Türk edebiyatında başlangıçta bu iki olgunun varlığından da söz edilemez. Bir düzyazı geleneği varsa da Tanzimatçılarla bu gelenek arasında organik bir bağ yoktur.

Dayanılan Divan nesridir. Yeni bir düzyazı oluşturmanın gereği anlaşılınca da örnek olarak Fransızca alınmıştır. Kısacası, öykü, roman vb. öteki yeni türlerde olduğu gibi eleştiride de, türün kendi doğal gelişimi değil, aktarılanın gelişimi söz konusudur. Ayrıca 19. yy.da Batı edebiyatlarının sorunları ve koşullarıyla Türk edebiyatının sorunları ve koşulları çok başkadır.

Konuya bu açıdan yaklaşınca Tanzimat eleştirisindeki ilkesizlik ve yöntemsizlik anlaşılır, açıklanır olmakta, doğal karşılanabilmektedir. Nitekim kökenini eski Yunana kadar çıkarabildiğimiz Fransızca critique sözcüğünün karşılığı olarak Tanzimatçıların muaheze sözcüğünü yeğlemeleri, Arapça nakd kökünden uydurulan tenkid sözcüğünün ancak Edebiyat-ı Cedide ( Servet-i Fünun) döneminde yaygınlaşması da buna bağlanabilir. Çünkü yeni bir edebiyat oluşturmak isteyen Tanzimat sanatçılarının önündeki en önemli sorun kuralları, söz oyunları, dayandığı düşünce sistemi ve hayal dünyasıyla Divan edebiyatının ortadan kaldırılması sorunuydu. Çünkü onlara göre bu edebiyat, sanatçının kişiliğini boğan, ifade unsurlarıyla klişeleşmiş, hayatla ve gerçekle ilgisiz, devrini tamamlamış, skolâstik karakterde bir edebiyattı. (Bu görüşler, bugünkü bilgimizle tabii ki pek o kadar da doğru sayılamaz.)

Böyle olunca da eleştirinin, Divan edebiyatının kötü yanlarını gösterme görevini yüklenmesi kaçınılmazdı. Öncesizlik, bilimsellik ve nesnellik gibi kavramlara yabancı oluş, tarihsel ve toplumsal bakış açılarının gelişmemişliği, eleştirinin besleneceği düşünsel ve kültürel ortamdan yoksunluk bu tutumu pekiştirdi. Karşı olmak, yadsımak, bir düşünceyi çürütmeye çalışmak eleştiriyle bir tutuldu.

Tanzimat’ tan sonra ilk rastlanan eleştiri yazısı Şinasi’ nindir. Şinasi’nin edebiyat eleştirisi olarak anılabilecek yazısı temelde bir dil tartışması olan “ mebhûsetü’n anha, terceme-i sâlifetü’z-zikr, tûl ü dıraz” sözcükleri çevresindeki dizi yazısıdır. (Tasvir-i Efkâr, sa. 249–260, 1864).

Bu sahada Şinasi ile Sait Efendi arasındaki tartışma başkalarının da katılmasıyla büyüdü. Ama asıl önemli olan, tartışma boyunca Şinasi’ nin benimsediği tutumdu. Kişiselliğe sapmayan, söz konusu sözcüklerin yanlış kullanıldığını göstermek için kanıtlara dayanan, örnekler getiren bir tutumdu bu. Şinasi bununla da yetinmiyor, dil ve edebiyata ilgili düşüncelerini de yeri geldikçe açıklıyordu. Egemen edebiyat anlayışını değiştiren ve edebiyata eğitici bir görev yükleyen ünlü tanımı da bu yazılarından birinde geçiyordu. Ayrıca Şinasi’de edebi nevi olarak eleştiriye ancak “Fatin Tezkiresi” nin ikinci tab’ ını ilan eden fırkasında tesadüf ederiz. Çünkü o, Prof. Dr. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın, dediği gibi, geçtiği yoldan ziyade vardığı neticeleri bize veren bir insandır. Bununla beraber bu ilk devirde “ mebhûsetü’n anha” meselesinde dil bakımından dahi olsa tenkide ilk maruz kalan Şinasi olduğu gibi karşıtına verdiği cevaplarla da ister istemez kendisi de tenkit yapmış oluyordu. Ayrıca hemen her makalesi de birer tenkittir.

Ondan sonra gelen ilk yenilenme şairleri ve yazarları şiir ve edebiyat hakkındaki fikirlerini, bir nevi “essai” diyebileceğimiz müstakil makalelerle anlattıkları gibi, Fransız romantiklerinin de sık sık başvurdukları beyanname mahiyetindeki mukaddimelerle de söylüyorlardı. Namık Kemal, Ziya Paşa, Ahmet Midhat Efendi, Hâmid, Recâi-zâde, Sezâi Bey bilhassa mukaddimelerinde, yapmak istedikleri şeyi okuyucuya anlatırken edebiyatımız hakkında toplu görüşlerini söyleme fırsatını buldular.

Bu sahada ilk anılacak yazarımız Namık Kemal’dir. Edebiyatı halkı eğitmek için bir araç sayan, toplumun ilerlemesinde edebiyata büyük görev düştüğünü savunan Namık Kemal, yeni edebiyatı kurmak için eskinin yıkılması gerektiği inancındadır. Bu yolda da eleştiriden yararlanır. Seçtiği sözcük ise muaheze’dir. Nitekim bu tür yazılarında Divan edebiyatının kötü yanlarını, kendi edebiyat anlayışı açısından( Batı edebiyatından örneklerle açıklar) olumsuz yanlarını sergiler. O bir taraftan eskiyi yıkarken, diğer taraftan yeninin, kendi anladığı gibi yeninin temelini atıyordu. Nasıl kendisi eskiyle yeni arasında bir çeşit “muvazaa” ise, tenkidi de öyle kaldı.

Hakikatte tenkit, kendi şahsiyetinin içinden bir türlü çıkamayan ve dünyası tahmin ettiğimizden çok dar olan bu yazarın en az yapabileceği şeydi.

Namık Kemal niçin iyi romancı ve iyi tiyatro yazarı olamadı ise onun için iyi tenkitçi olamadı. Hayatın sezişi yoktu. Zihni hayatı dardı. Edebiyatı, sadece anladığı gibi bir edebiyatın ve insanı adeta silen bir takım içtimai fikirlerin arasından görmekle kaldı.

Ayrıca Namık Kemal, kendi zevk ve alışkanlıklarını bir yana iterek, Divan edebiyatı hakkındaki düşüncelerinde sonuna kadar direnmiştir. 1866’da Tasvir-i Efkâr’da çıkan “Lisan-i Osmanî ’nin Edebiyatı Hakkında Bazı Mülâhazâtı Şâmildir” adlı uzun makalesinde ileriye sürdüğü Divan edebiyatı hakkındaki küçültücü düşüncelerini, Harâbât’ı tenkit maksadıyla yazdığı Tahrîb-i Harâbât (1876) ve Ta’kib (1886) adlı eserlerinde daha şiddetle savunur.

Namık Kemal, gerek Divan edebiyatı alışkanlıklarının giderilmesini hedef tutan yazılarında ve gerekse doğrudan doğruya yeni edebiyatın esaslarını açıklayan ve savunan yazılarında, Batı edebiyatı hakkında da gerekli bilgileri vermekteydi. Bu görüşlerini, Mukaddime-i Celal (1883) de, Bahâr-ı Daniş (1885) adlı tercümesinin ve İntibah (1876) ın önsözlerinde, tiyatro hakkındaki makalelerinde ve sonradan bulunup Necmeddin Halil Onan tarafından bastırılan “Namık Kemal’in Ta’lim-i Edebiyat Üzerine Bir Risalesi” adlı eserinde Batı edebiyatına dair görüşlerini açıklamıştır. Bunların yanında, “İrfan Paşa’ya Mektup” unu, Ekrem Bey’in “Mes Prisons (Mahpusluk hayatım)” tercümesi hakkındaki tenkidini, Ekrem’e, Hâmid’e, Sezâi Bey’e ve Ebuzziya’ya yazdığı birçok mektupları da sayılmalıdır.

Namık Kemal’in yeniye olan sevgisi ne kadar yüzeysel, üstünkörü ise, bu tenkitlerinde de eskiye bulduğu kusurlar da o kadar yüzeysel ve üstünkörüdür.

Yine kronoloji sırasıyla Türkçe üzerine ikinci büyük düşünüş Ziya Paşa’nın “Şiir ve İnşa” makalesidir. ( Hürriyet, S.11, 7 Eylül 1868). Bu makalesi Divan edebiyatına yöneltilmiş eleştirileri kapsar. Nesrimize ve şiirimize örnek olarak halk şiirini gösteren Ziya Paşa bu makaleden sonra edebiyat ve sanattan uzun zaman bir daha bahsetmemiş, yalnız “Harâbât Mukaddimesi”nde Batı dünyasının şiir ve sanat anlayışıyla bizimki arasında bulunan adeta bir kıymetler muhasebesini yapmıştır. “Harâbât Mukaddimesi” ile “Şiir ve İnşa” makalesinin birbirine zıt tarafları vardır. Ziya Paşa’nın bu tutumu, Namık Kemal’in yukarda anılan ( Tahrib-i Harâbât, Ta’kib) yazılarına yol açmıştır.

Bu iki yazarımızdan sonra Abdülhak Hâmid’in “Duhter-i Hindû” mukaddimesini, Recai-zade Ekrem Bey’in “Üçüncü Zemzeme mukaddimesi” ile “Takdir-i Elhân” ını sayacak olursak, Namık Kemal mektebinin tenkit ve Denemedeki çalışmasını hülâsa etmiş oluruz. Bun lara Ahmet Midhat’ın bazı romanlarının mukaddimelerini de ilave etmeliyiz. Diğer yandan Sâmi Paşa-zâde Sezâi Bey’in “Küçük Şeyler” mukaddimesi daha sonraki faaliyetlerin müjdecisidir ve görüş tarzıyla Namık Kemal-Hâmid neslinden ayrılır. 1876’dan sonra yetişenler arasında Beşir Fuad Bey’in “Victor Hugo” ve “Voltaire” adlı iki -tercüme ve iktibas ( olduğu gibi aktarma) şeklinde- biyografisi, yine Beşir Fuad Bey ile Muallim Nâci ve Ahmet Midhat arasındaki mektuplaşmalar, Nâbi- zâde Nazım’ın meşhur makalesi, Halid Ziya’nın “Hikaye” adlı kitabı Sezâi Bey’in eserine bağlıdır. Bu yazarlar az çok daha realist bir edebiyatın peşinde idiler. Hattâ Beşir Fuad Bey daha ileriye giderek şiiri ve şiir terbiyesini itham ediyor, sadece ilmî zihniyetle yazılmış eser istiyordu. İntihar ederken, can çekişme esnasında duyduklarını kaydetmekten çekinmeyen ve cesedini Tıbbiye’ye hediye eden bu ilim mistiği ayrıca “İlim” ve “Beşer” adlı iki kitap da bırakmıştır.

Ayrıca Beşir Fuad’ın “Voltaire” ve “Victor Hugo” adlı eserleri sadece Türkçede bir yabancı edebiyatına dair çıkmış ilk etütler ( benzerleri olmadığı için hala da biraz böyledirler) olmakla kalmazlar, aynı zamanda hayal ve insanla sanat arasındaki muvazene, alakayı ciddiyetle araştıran tecrübeler olmak itibariyle de ehemmiyetlidirler. Voltaire’de Beşir Fuad’ı hurafelere karşı doludizgin mücadele halinde görürüz. Ayrıca insana hakikatler namına girişilen mücadelenin zevkini tattırmağa çalışır. Victor Hugo’sunda ise 19. yy Fransa’sını bu gerçekten büyük şairinin sanatını Emile Zola’nın sanatı ile karşılaştırır. Daha ziyade romantizmin realizme mağlubiyetinin hikâyesi üzerinde ısrar eden bu kitapta bilhassa hücum edilen taraf Hugo’nun tiyatrosu, yani en zayıf tarafıdır. Böylece bugün realizm, natüralizm diye tanıdığımız edebiyat meslekleri Türkçede tanınmış olurlar.

Eski ve yeni edebiyat üzerindeki mücadele de en şiddetli safhasına girmiştir. Bu safhanın en gürültülü çatışması ise, Recâi-zâde Ekrem ile Muallim Nâci arasında, şiir dili ve nazım tekniği üzerine yapılan ve ancak hükümetin araya girmesiyle kapanmış olan münakaşadır.(1886)

Nâci, Ekrem’in edebi görüşlerine karşı Saadet gazetesinde çıkan cevaplarını “Demdeme” (1886) adı ile ayrıca yayımladı. Nâci’nin tenkide dair eserleri arasında, bazı makalelerini toplayan “Yazmış bulundum” (1884) Tercemân-ı Hakikat’in edebi sütununda genç şairlerin gönderdikleri şiirleri Muallim imzasıyla düzelten yazılarını taşıyan “Muallim” (1886) ve edebi kaide, terim ve şekiller hakkında bilgi veren Istılâhât-ı Edebiyye (1891) kaydedilir.

Nâci’nin eski yazı kaidelerine dayanan ve yalnız gramer ve sentaks yanlışlıklarını belirten basit tenkit metodunun yanında, Ekrem, tamamıyla Batılı bir metoda sahiptir. Yazı kaidelerinden bahseden Doğu eserleriyle yetinmeyerek Ta’lim-i Edebiyyât (1879) bu devirde Avrupai Türk edebiyatının esaslarını açıklayan en mühim eser olduğu gibi, Tanzimat eleştirisinin örnekleri arasındadır. Ama bu eserde sadece Dil ve nazım tekniği konularını değişik bakış açılarıyla ele alır. Bu yüzden belli bir yönteme dayanmaz. Ayrıca “Üçüncü Zemzeme” nin(1885) önsözü, Takdir-i Elhan(1886) , Pejmürde(1895)’ deki bazı parçalar ve Takrizât (1898)’ da Recâi-zâde’nin şiir ve sanat hakkındaki dikkate değer düşüncelerini açıklar.

Böylelikle Tanzimat devrinde tenkit, daha çok, bazı ananeleri inkârla başlayıp, Divan edebiyatı için yıkıcı ve Avrupai Türk edebiyatı için yapıcı bir karakter göstermektedir. Kenan Akyüz bu dönemdeki eleştirinin özellikleri konusunda şunları söyler: “Tanzimat devrinin ilk safhasında Avrupalılaşma işlemi, zaruri olarak, Divan edebiyatına hücum edip onu itibardan düşürme yeni Avrupai Türk edebiyatına alan açma, Batı edebiyatının başlıca türlerini getirme, Fransız klasik ve romantik okullarının başlıca şahsiyetlerini tanıtma yönlerinde gelişmiş ve ikinci safhasında ise Fransız edebiyatının daha çok estetik ve teknik esasları üzerinde durulmuş, realist ve natüralist romanın kısmen tanıtılmasına çalışılmış ve yeni bir edebiyat dili kurulması için büyük çaba gösterilmiştir.

Servet-i Fünun ( Edebiyat-ı Cedide) döneminde aynı durum söz konusu değildir. Belirli bir yönteme dayanmaya çalışan, açıklama ya da yorumlama, değerlendirme işlevinin bu dönemde geliştiğini söylemek yanlış olmaz. Ayrıca bu dönemde Divan edebiyatının kötülenmesine de gerek kalmamıştır. Batılılaşma sürecinde eski, yalnız edebiyatıyla değil bütün üstyapı kurumlarıyla yenik düşmüştür.

Şimdi sıra yeni edebiyatın ilkelerinin, niteliklerinin açıklanmasında, eskiyi savunanların saldırılarını püskürtmeye, yeni düşünce ve kültür ortamının temellerinin sağlamlaştırılmasına gelmiştir. Servet-i Fünun esaslarını kamuoyuna açıklamak için yazılmış birçok yazı arasında en mühimleri: Hüseyin Cahid’in Edebiyat-ı Cedide: Menşe ve Esasları (1898), H. Hâzım’ın Edebiyat-ı Cedide’nin özelliklerini Osmanlı edebiyatının özellikleriyle karşılaştırmak suretiyle belirtmeğe çalışan Mesâlik-i Edebiye(1898) adlı incelemeleri ve Ali Ekrem’in Şiirimiz( 1900) adındaki uzun otokritiğidir. Hepsi de Servet-i Fünun’da yayımlanmış bu genel tahlil ve açıklamalardan sonra, yine aynı dergide, Edebiyat-ı Cedide’nin dil anlayışını inceleyen ( Tevfik Fikret: Lisân-ı Şi’r(1896), Ecnebiler ve Türkçemiz(1898), Cenap Şahabeddin: Yeni Ta’bîrât(1897), Yeni Elfâz(1897), Hâlid Ziyâ: Yeni Lisân(1900).

Servet-i Fünuncuların kaynaklarına bakıldığında, bu devrin yazarlarında Tanzimat yazarlarına göre nasıl bir ufuk genişliği bulunduğu, onların sanat ve edebiyat meselelerine nasıl değişik açılardan baktıklarını göstermeğe yeter. Bu ufuk ve açı farkı, şüphesiz, onların edebi kültürlerindeki farktan ileri geliyordu. Tanzimat devri yazarlarının Fransız edebiyatı hakkındaki bilgileri, zaruri olarak, dar ve zayıftı.

Oysa Servet-i Fünuncuları gerçekçilerden başlayarak çağdaşları sembolistlere kadar Batıyı hemen hemen günü gününe izledikleri bilinmektedir. Ayrıca Hippolyte Taine, Anatole France, Jules Lemaitre, Emile Faguet, Fréderic Brunetiere gibi değişik eleştiri yöntemleri geliştiren yazarları da tanıyorlar, onlardan etkilenerek yeni “tenkit” anlayışlarını tanıtan yazılar da yazıyorlardı. Bu alanda da en iyi örnekleri Ahmet Şuayb’ın yazılarında buluruz. Dönemin salt eleştiriyle uğraşan yazarıdır ve Taine’nin etkisinde kaldığı gibi, “Hayat ve Kitaplar” başlığıyla yayımlanan yazılarında da Batılı sanatçıları, düşünürleri konu alır; edebiyat yapıtlarının bilimsel yöntemlerle, bir kültür birikimine dayanılarak incelenmesi, özellikle toplumbilim ve psikolojiden yararlanılması gerektiğini savunur. Servet-i Fünun’da kendisine ayrılan Esmar-ı Matbuat sütununda Fransız basınını, dergilerini izleyerek haftanın sanat, edebiyat verilerini, olaylarını aktarır.

Sonuç olarak Türk edebiyatında bit tür olarak eleştirinin, Servet-i Fünun döneminden başlayarak, Batı’da ortaya çıkıp sistemleşen eleştiri anlayışlarının etkisinde geliştiğidir. Bu gelişimin, birbiriyle zaman zaman kesişen iki ayrı çizgide sürdüğü söylenebilir: Edebiyat tarihi, inceleme ve araştırma alanında; yeni edebiyat akımlarının ( Fecr-i Atî, Milli Edebiyat, Garip akımı, İkinci Yeni gibi) ilkelerinin, niteliğinin açıklanması ve savunulmasında. Yeni yayımlanan edebiyat yapıtlarını tanıtmayı amaçlayan edebiyat eleştiri yazılarını ise bu iki gelişim çizgisinin tamamlayıcısı olarak görmek gerekir.

Çağdaş eleştiri anlayışına uygun çalışmalarsa ancak 1940’tan sonra gelişmiştir. Burada akla şu soru geliyor: Eleştiriyi belli bir biçimi, yapısı olan bir edebiyat türü olarak tanımlamak olası mıdır? Yapılan açıklamalar bakımında bu sorunun yanıtı hayır’dır. Görüldüğü gibi geçmişteki bir yazarı ve yapıtlarını değerlendiren, kendi edebiyat anlayışını savunurken karşıt anlayışı çürütmeyi amaçlayan ya da yayımlanan yeni yapıtları konu edinip okura tanıtma görevini yüklenen yazılar eleştiri sayılabilmektedir. Bu ise bizi eleştirinin var olmasının bir işleve bağlı olduğu konusuna getirmektedir. Öyleyse eleştiriyi bir yaratma, bir sanat saymamak gerekir. Doğru mudur bu? Mantıksal olarak belki. Ama bir öğretinin ya da bilimsel bir çalışmanın, yani bir buluşun eleştirisinin edebiyat eleştirisiyle bir tutulması söz konusu olabilir mi? Eleştiri tarihinde, kullanılacak yöntemler ve değer ölçütleri konusunda sürdürülen(bugün de süren) tartışmaların yanı sıra edebiyat eleştirisinin sanat olup olmadığı da en çok tartışılan sorunlardan biridir. Bu soruya birbirine bütünüyle karşıt yanıtlar verildiği gibi verilen yanıtlar da günümüzde de anlaşılabilmiş değildir. Yalnız unutulmaması gereken şudur: Felsefe eleştirisi, bilim eleştirisi nasıl felsefenin, bilimin dilini kullanmak zorundaysa edebiyat eleştirisi de edebiyatın diliyle var olur, onunla biçimlenir.

KAYNAKÇA

· TANPINAR AHMET HAMDİ, 19. ASIR TÜRK EDEBİYATI TARİHİ

· TANPINAR AHMET HAMDİ, EDEBİYAT ÜZERİNE MAKALELER

· AKYÜZ KENAN, MODERN TÜRK EDEBİYATININ ANA ÇİZGİLERİ (1860–1923)

· TÜRK DİL KURUMU, ELEŞTİRİ ÖZEL SAYISI

· ÖZKIRIMLI ATİLLA, TÜRK EDEBİYATI ANSİKLOPEDİSİ


Eleştiri
» Eleştiri resimleri

  Puanı : 6.2 / 10 | Oy : 19 kişi | Toplam : 117

» Bu yazıya puan ver..
» Ara Yoksa Sor Yanıtlayalım
Loading
» Reklamlar
» Dış Bağlantılar
Bi soru sor
İletişim