Anasayfa > Sözlük > T > Türk Harf İnkılabı


Türk Harf İnkılâbı
Dr. Neriman TONGUL*


ÖZET
Türkler, İslam dinini kabul ettikten sonra, Arap alfabesi Türkler arasında
yayılmış ve Türkçe'ye uygulanmıştır. Arap alfabesinin Türkçe'ye uygulanması
sırasında, yazım kuralları sürekli değişmiş, ancak Türkçe için kullanışlı bir yazı
oluşturulamamıştır. Bu nedenle 19. yüzyılın ikinci yansında, basın ve yayın
hayatının gelişmesine paralel olarak alfabe tartışmaları başlamıştır. Yazının
kolaylaştırılması ya da alfabenin değiştirilmesi yönünde başlayan tartışmalar,
Cumhuriyet dönemine kadar -zaman zaman yoğunlaşarak- devam etmiştir.
Cumhuriyetsin ilk yıllarında devam eden tartışmaların sonunda Atatürk, alfabe
konusunu inkılapları arasına alarak, 1928 yılında harf inkılabım gerçekleştirmiştir.
O kuma-yazmayı kolaylaştırmak, Türk milletinin eğitim ve kültür düzeyini
yükseltmek, milli kültürü oluşturmak ve çağdaş uygarlığa yönelmek amacıyla
yapılan harf inkılabı, başarıyla gerçekleştirilmiş ve bu amaçlara ulaşılmıştır.

Türk Harf İnkılabı Özel Bölümü

Türk Harf İnkılabı Özet
Türk Harf İnkılabı Abstract
Cumhuriyetten Önceki Gelişmeler
Cumhuriyetin İlk Yıllarında Alfabe Tartışmaları
Atatürk'ün Alfabe, Eğitim ve Kültür Konusundaki Görüşleri
1923-1928 Yılları Arasındaki Fikri Hazırlıklar ve Tartışmalar
Latin Harflerini Savunanların Gerekçeleri
Harf İnkılâbı'nın 1928 Yılında Gerçekleşmesinin Nedenleri
İnönü'nün Harf İnkılâbı Hakkında Görüşleri
Harf İnkılabının Gerçekleşmesi
Atatürk'un Harf İnkılabını Başlattığı Konuşma
Harf İnkılabının Uygulanması
Harf İnkılabının Sonuçları
Kısaltmalar
Kaynaklar

ABSTRACT
Follovving the acception of the islam religion by the Turks, the Arabic alphabet
started to be used. The adaption of the Arabic alphabet brought the Arabic rules. As
well some of these rules were not suitable to express the Turkish language.
Therefore in the second half of the I9'1' century debates on the simplifıcation of the
Turkish alphabet and the vvriting rules begun. These debates continued untill the
first years of the republic.
Atatürk solved the problem by alphabet revolution in 1928.
The main goal of the alphabet revolution is to improve the education of the
Turkish people and to bring the national culture to the contemporary level by
making the people literate. Today, this goal has been achieved succesfully.
" Bilkent Üniversitesi Cumhuriyet Tarihi Bölümü.


CUMHURtYET'TEN ÖNCEKİ GELİŞMELER


Türkler, tarih boyunca anayurtlarında ve yaptıkları akınlarda çeşitli
topluluklarla ilişki kurmuş, bunlardan birçoğunu egemenlikleri altına almış,
Şamanlıktan Müslümanlığa kadar ardarda çeşitli dinleri kabul etmişlerdir.
Bunun sonucu olarak da Türkçe'yi yazmak için, dillerinin kuruluşuna uygun
olsun olmasın çeşitli etkiler altında birçok yazı sistemleri kullanmışlardır.
Bunların ilki, Türklerin kendi buluşu olan Kök-Türk alfabesidir. 500
yıllarında oluşturulduğu sanılan bu alfabe ile yazılı ve tarih taşıyan ilk anıt,
Orhun Irmağı çevresindeki Kültigin Anıtı'dır.1
Bu yazı, Kök-Türk Devleti yıkıldıktan sonra (745), Yenisey ve Talaş
ırmakları çevresinde -bozuk bir biçimde- X. yüzyıla kadar kullanılmıştır.
Batı'da da Hazar Türkleri tarafından XI. yüzyıla kadar kullanıldığı
görülmektedir. Şaman dinine mensup Kök-Türkler'den sonra Uygur
Türkleri, yeni bir Türk devleti kurduklarında (747-840), Soğdak, Mani ve
Brahmi alfabelerinden oluşan Uygur Türkçesi geliştirmişlerdir. Orta
Asya'da, Türkler arasında Uygur yazısı XI. yüzyıla kadar kullanılmış,
Karahanlı Türklerinin X. yüzyılda İslamiyeti kabul etmeleri sonucu Arap
harfleri benimsenerek Türkler arasında XI. yüzyılda yerleşmeye başlamıştır.
Türkçe'nin yazıya geçirilmesinde hiç de elverişli olmamakla birlikte, Arap
alfabesi Türkler arasında yüzyıllarca kullanılmıştır. Müslüman Türkler
arasında Arap alfabesi yanında varlığını birkaç yüzyıl daha koruyabilen
yalnızca Uygur Alfabesi olmuştur.2
Osmanlı Devleti genişledikçe dilimizde Arapça ve Farsça'nın etkisi
giderek artmıştır. İstanbul, hilafet merkezi olunca, Osmanlı Devleti daha çok
İslam karakterini almış, bunun sonucunda Arapça'ya daha çok önem
verilmiştir. Medreselerde Arapça'nın önemi artarken, Farsça da edebiyat dili
olarak tutunmuştur.1
Osmanlı Devleti genişledikçe Arapça ve Farsça kelimeler dilimize daha
çok girmiş, bunun sonucunda Arapça, Farsça ve Türkçe'den oluşan
Osmanlıca ortaya çıkmıştır. Türkçe gitgide önemini kaybederek Anadolu'da
yaşayan Türk halkının konuşma dili olarak kalmış, buna karşılık Osmanlıca,
devletin resmi dili ve aydın zümresinin kullandığı bir dil haline gelmiştir.
Osmanlıca ağdalı, zor bir dil olduğu için, ancak çok uzun yıllar medrese
öğrenimi gören aydınlar okuyup yazabiliyor ve konuşabiliyordu. Kırsal
kesimde yaşayan Türk halkının büyük bir kesimi ise Osmanlıca'yı anlamak
bir yana, kendi dilini bile yazıp okuyamıyordu.
Osmanlı Devleti'nde 1727 yılında matbaanın kurulması, Türkçe'nin
önem kazanmasında etkili olmuştur. XVIII. yüzyılın ilk yarısında, orduya
teknik eleman yetiştirmek amacıyla sivil okullar açılmış ve bu okullarda
dersler Türkçe olarak verilmiştir. III. Selim ve II. Mahmut dönemlerinde
askeri okullarda, çeşitli Avrupa dilleri arasında Türkçe'ye de yer verilmiştir.
Arap harflerinin değiştirilmesiyle ilgili ilk ciddi tartışmalar ve
girişimler, 1860 yılından sonra başlamıştır. Çünkü Tanzimat döneminde
yetişen ilk Türk aydın kuşağı, bilgilerini birikimlerini, fikirlerini halka
yaymak amacıyla basın-yayın konusuna büyük önem vermiş ve ilk sivil
gazetecilik girişimleri de bu dönemde başlamıştır. Basın-yayın hayatının
doğmasıyla birlikte, ülkedeki okuma-yazma, dil, eğitim ve kültür sorunları
gündeme gelmiş, dolayısıyla bu konulardaki en önemli araç olan alfabe ve
dil aydınlar arasında tartışılmıştır.4
Arap alfabesinin iyileştirilmesi konusunda ilk ciddi girişim, Münif Paşa
tarafından başlatılmıştır. Münif Paşa, üyesi olduğu Cemiyet-i İlmiye-i
Osmaniye'de 1862'de verdiği konferansta; hareke kullanılmadığı için bir
kelimenin çeşitli biçimlerde okunabildiğim, anlamları bilinmeyen bazı
kelime ve özel isimlerin okunmasının mümkün olmadığını, dilimizdeki
Arapça-Farsça kelimelerin terkiplerinin çokluğunun, okuma-yazmayı
büsbütün zorlaştırdığını, büyük harf olmadığı için özel isimlerin
diğerlerinden ayırdedilmediğini, Avrupalıların ise yazılarında böyle
zorluklar olmadığı için, 6-7 yaşından başlayarak her insanın okuyup
yazabildiğini, bizde ise yazımızı öğrenmenin zorluğu yüzünden halkın fikren
terbiyesinin mümkün olmadığını belirtmiştir. Ayrıca, Arap harflerinin kitap
basımı için de uygun olmadığını, diğer milletlerin 30-40 harfle istedikleri
kitabı basabildiklerini, bizde düzyazı ile kitap basabilmek için bile, yüzlerce
işarete ihtiyaç bulunduğunu savunmuş,5 aynı konferansta, Latin harflerinin
kolayca okunup yazılmasındaki yararları belirtmekle birlikte, bu konuya
fazla değinmeyip, yazı sistemindeki zorlukları gidermek için şu önerilerde
bulunmuştur: Alfabenin kolay okunabilmesi için harflere işaretler konulmalı,
yeni sesli harfler bulunmalı, harfler ayrık yazılmalı. Bu şekilde birkaç basit
kitap yazılır ve bunların faydaları görülürse, yaygınlaştırılabilir.
Konferanstan 14 ay sonra Azerbaycanlı şair Ahunzade Feth Ali,
Cemiyet-i İlmiye-i Osmaniye'ye bir tasarı sunmuştur. Bu tasarıda; Arap
harflerinin zorluğu, Arap harflerinin kullanılması için dini bir zorunluluk
olmadığı ve yeni bir yazı sisteminin alınabileceği belirtilmiş, ancak Cemiyet
bir rapor hazırlayarak, yüzyıllardır kullanılan bir yazının değiştirilmesinin
zor bir iş olduğu sonucuna varmıştır. Bu konu üzerinde çalışan Encümen-i
Daniş, 1763-1864 yılında Namık Kemal ile İran elçisi Melkum Han, bu
konuyu Hürriyet gazetesinde tartışmışlardır.6 Melkum Han, ülkede eğitimin
çok geri bir düzeyde olduğundan sözederek, Arap harflerinin sakıncalarını
belirtmiş ve düzeltilmesi gerektiğini savunmuştur. Namık Kemal ise verdiği
cevapta; alfabedeki değişikliğin zor olacağını, birçok kötülüklerin alfabeden
değil, bilgi eksikliğinden kaynaklandığını, İngiliz, Amerikalı gibi milletlerin
alfabeleri zor olmasına rağmen eğitimlerinin yüksek olduğunu belirtmiştir.
Bununla birlikte, harflerin biçimlerini bütünüyle bozmadan, iyileştirmeye
karşı olmadığını, ama devletin, böyle birşeye yanaşmak istemediğini
kaydetmiştir.

Harflerin sadeleştirilmesi ve kolaylaştırılmasını savunanların arasına,
Terakki gazetesi yazarı Hayrettin Bey, Ebüzziya Tevfik ve Ali Suavi de
katılır. İbrahim Şinasi 1869'da Avrupa'dan döndükten sonra bu konuyu ele
almış, Arap harfleriyle nesih ve kûfi denilen yazı çeşitleri karması bir tür
geliştirerek, matbaada kullanılan 500'den çok harf kasasını 112'ye indirmiş
ve kendi matbaasında eserlerini bu şekilde bastırmıştır.
Arap alfabesinin iyileştirilmesi konusunda, 1862-1876 yılları arasında
yapılan tartışmalar ve girişimler incelendiğinde, harflerin değiştirilmesini
savunanlara göre, iyileştirme yanlılarının çoğunlukta olduğu görülmektedir.
Tanzimat dönemi aydınları Arap yazısının yetersizliğini ve düzeltilmesi
gerektiği konusunu tartışılabilir bir duruma getirmekten öte bir şey
yapamamışlardır.7 Yapılan birşey daha varsa o da; Tasvir-i Efkâr'da birtakım
yeni işaretlerin kullanılmış olmasıdır. Böylece kalıplaşan yazım kuralları ilk
yarayı almıştır. Alfabe ile ilgili birşeyler yapmak gerektiği ortaya çıkmış,
kullanılan yazıya karşı bir kuşku doğmuş ve bundan sonraki alfabe
çalışmalarına zemin hazırlamıştır.

II. Abdülhamit döneminde, 1878 yılında Sivas Mebusu Mehmet Ali
Bey'in Eğitimle ilgili tasarıyı Meclis'e sunması tartışmaları yeniden
başlatmıştır.
Namık Kemal, basın hayatına atıldığı yıllardan başlayarak, gazetelerde,
yazdığı makalelerde ve mektuplarında Arap harflerinin iyileştirilmesini
savunurken, yazı değişikliğinin, özellikle Latin harfleri kullanılmasının
şiddetle karşısında olmuştur. Bu dönemde tartışmalara katılanlar arasında
Ebüzziya Tevfik, Hüseyin Cahit, Şemseddin Sami, Halit Ziya ve Mahmut
Esat Efendi de yer alır.

Alfabe tartışmalarının sürdürülmesi sonucunda, bu dönemde yazım
kuralları değişmeye başlamış, Türkçe sözcüklerde ünlülerin yazılması
yoluna gidilmiş, her yazar kendine göre bir yazı sistemi geliştirmeye
çalışmıştır. Bunların sonucunda, Edebiyat-ı Cedide dönemine (1896-1901)
geçiş yıllarına rastlayan bir karışıklık ortaya çıkmıştır ki; artık işin özü genel
ilkeler bir yana bırakılarak, tek tek sözcükler tartışılır hale gelmiştir.
1876-1908 yılları arasında, alfabe konusundaki tartışmaların ve
görüşlerin geliştirilememesinin nedeni, siyasi koşulların elverişsizliği
olmuştur. II. Abdülhamit'in istibdat yıllarında Arap harflerinde değişiklik ve
yenilikler yapılması engellenmiştir.

II. Meşrutiyet döneminin başlamasıyla alfabe ve harf tartışmalarının
yeniden şiddetlendiği görülmektedir. II. Meşrutiyet'in ilanından bir süre
sonra, harf ve yazım kurallarını düzeltmek ve düzenlemek için, Maarif
Bakanlığı tarafından komisyonlar oluşturulmuş, bunların yanısıra Islah-ı
Huruf Cemiyeti gibi özel dernekler de kurulmuştur. Zamanla alfabe konusu,
ülkedeki bütün aydınları ilgilendiren bir sorun haline gelmiştir. Bu alandaki
görüşler; Arap harflerinin iyileştirilmesi ya da Arap harfleri bırakılarak Latin
harflerinin kabul edilmesi olarak iki gruba ayrılmaktadır.8
Huruf-ı Munfasıla denilen harflerin ayrıklığı sistemini, Dr. Milaslı
Hakkı Bey, Cihangirli M. Şinasi, İsmail Hakkı, Edebiyatçı Ali Nusret,
Ahmet Hikmet ve Celal Esad yazdıkları kitap ve makalelerle
desteklemişlerdir.

Enver Paşa, 1913 yılında Harbiye Bakanı olunca, özellikle Ordu'da
uyguladığı yazı reformu, Paşa'nın tehditlerine rağmen yürütülememiştir.
Ayrık harflerle yazılan bu yazıya "Ordu Elifbası", "Hatt-ı Cedit", "Enver
Paşa Yazısı" gibi adlar da verilmiştir. Harbiye Bakanlığı tarafından, bazı
resmi genelgeler bu yazı ile yazılıp orduya gönderilmiş ve askerliğe ait
birtakım küçük kitaplar basılıp yayınlanmıştır.9 Ordu'da bir süre uygulanan
bu yazı sisteminden, savaş yıllarında eski alışkanlığı bozduğu ve bu yüzden
işleri geciktirdiği şikayetleri üzerine vazgeçilmiştir.

Huruf-ı Munfasıla girişimlerinin başarısız olmasının nedenleri; bu
konudaki önerilerin mantıklı bir temele dayanmaması, farklı bir nitelik
taşımaması ve öğrenimde kolaylığı sağlayamamasıdır.
Bu dönemde, harflerin ayrık yazılması ya da iyileştirilmesi çabalarının
yanısıra Arap harflerinin bırakılarak, yerine Latin harflerinin kabul edilmesi
görüşü de ortaya atılmıştır. Bu konuda; Hüseyin Cahit, Abdullah Cevdet,
Celal Nuri İleri, Kılıçzade Hakkı gibi yazarlar, Latin harfleri ve buna
dayanan yeni bir alfabe sistemi konusunda hayli cesur yayınlar yapmışlardır.
O dönemde bunları yazmak, büyük bir medeni cesarettir. Bir yandan; Arap
harflerinin sanki Allah tarafından gönderilmiş olduğu, onunla okumayazmanın
bir din gereği bulunduğu gibi boş bir inanç, öte yandan; Latin
harfleri kabul edilirse, eski bilim ve kültürümüzün mahvolacağı, eski ile olan
bağlarımızın büsbütün kopacağı fikri yaygındır.10 Bu sıralarda, Musullu Dr.
Davut Bey, Mebusan Meclisi'ne bir tasarı sunmuş ve Latin harflerinin
kabulünü önermiştir.

1910 yılında Tiranlı Arnavutlar, Latin harflerini kullanmak için
sadrazamlığa başvurup izin isterler. Başvuru Şeyhülislamlığa gönderilerek
fikri sorulur. Verilen cevapta; Kuran'ın Arap yazısından başka bir yazı ile
yazılamayacağı ve okullarda okutulamayacağı bildirilir. Hüseyin Cahit, aynı
yıl Tanin gazetesinde yazdığı "Arnavut Hurûfatı" başlıklı yazıda özetle;
kullanmakta olduğumuz harflerin Türklük ve Müslümanlık'la ilgisi
olmadığını, Türklerin kendi yazılarını bırakıp bunları sonradan kabul
ettiğini, şimdiki Arap harflerinin Peygamber zamanında bile
kullanılmadığını, Arnavutların Latin yazısını kullanmalarına izin
verilmesini, ona engel olmak bir yana, mümkünse bizimde bu yazıyı
kullanmamızın yerinde bir hareket olacağını yazmıştır."
Yine devlet baskısı olmakla birlikte, 1910-191 i yıllarında Latin yazısı
iyice savunulabilir duruma gelmiş, II. Meşrutiyet döneminin ilk beş yılında
(1908-1913), bu konudaki tartışmalar ve fikirler daha da genişlemiştir.
Bunda; "Maarifin terakkisi", "Halkın cehaletten kurtarılması" konularının
bir devlet politikası olarak kabul edilmesinin rolü büyüktür.
Kılıçzade Hakkı ve arkadaşlarının çıkardığı Hürriyet-i Fikriye
dergisinde,12 "Latin Harfleri" başlığı altında bütünüyle Latin harflerinin
kabulünü destekleyip öneren bir seri makale yayınlanmıştır. Bu
makalelerdeki bazı örnekler şöyledir: " madem ki, esaslı bir inkılâp
yapılacaktır, gayrimükemmel ve uydurma harflerle Araplıktan çıkmış bir
elifba yerine, her cihetçe mükemmel ve hususiyle el yazısında daima
sadeliğini ve ittisalini muhafaza edebilen Latin harflerinin kabulü hem
kestirme bir yol olur, hem de bunu takip edecek makalelerimde sırası
geldikçe söyleyeceğim çeşitli faideleri temin eder "
" Şeyhülislâm yahut Fetva Emini hazretlerinden şu sualime bir
cevap almayı pek arzu ederdim. Fransızlar, İslamiyet'in esaslarını pek makul
bularak milletçe ihtida etmek istiyorlar. Acaba onları Müslüman edebilmek
için o pek zarif dillerinin Arap harfleriyle yazılması şart-ı esasi mi ittihaz
edilecek? "Evet" cevabını beklemediğim halde alırsam kemal-i cesaretle,
"Siz bu zihniyetle dünyayı Müslüman edemezsiniz" mukabelesinde
bulunurum. Hayır, "beis yok" cevabını alırsam, biz Türklerin de Latin
harflerini kullanmamıza müsaade bahşeder bir fetva veriniz, ricasını serd
edeceğim. Hayır, Fransızlar ne kadar az Arap iseler, biz de o kadar az
Arabız."13

Bu dönemde hız kazanan Türk milliyetçiliği düşüncesinin bir sonucu
olarak dönemin aydınları arasında, kültürün en önemli ifade ve anlaşma aracı
olan dilin ve yazının millileştirilmesi eğilimine açıkça rastlanmaktadır.
Dönemin önemli düşünürlerinden olan Ziya Gökalp özellikle dil konusunda,
Arapça'ya karşı Türkçe'yi savunanların başında yer almış ve "
farzımuhal olarak birtakım müstebitçe kanunlarla İstanbul ahalisi bu acayip
yazı diliyle konuşmaya başlamış olsaydı bile bu yazı dili gerçekten milli dil
olmazdı." Diyerek bütün Türkiye'ye bu dilin zorla kabul ettirilemeyeceğini
savunmuştur.14

Arap harflerinin iyileştirilmesi ve Latin harflerinin kabulü gibi iki
grupta yoğunlaşan görüşlerden birincisi, sonunda pek bir başarı
sağlayamamıştır. Çünkü bu konudaki fikir ve öneriler, alfabe ve eğitim
sorunun büyüklüğü yanında kısır ve zayıf kalmıştır. Harflerin iyileştirilmesi
çabalarının sonuç vermediğini ve vermeyeceğini, aydınların çoğu anlamıştır.
Latin harflerinin kabulü yönündeki görüş ise aydınlar arasında daha çok
benimsenmiş, gazete ve dergilerde yıllarca savunulmuş, Cumhuriyet
döneminde gelişecek olan alfabe konusuna önemli ölçüde zemin
hazırlanmıştır.

Milli Mücadele döneminde, 7-8 Ağustos 1919 gecesi Mustafa Kemal,
Mazhar Müfit (Kansu)'i hatıra defteri ile birlikte yanına çağırarak ileride,
Kurtuluş Savaşı kazanıldıktan sonra ülkede yapılacak olan yenilikleri
yazdırırken, Latin harflerinin kabul edileceğine dair notu da yazdırmıştır.15
Alfabe konusu, Azerbaycan Hükümeti'nin Latin kökenli bir yazıyı 22
Temmuz 1922 tarihinde kabul etmesi üzerine, ülkede canlanıp yeniden ön
plana geçmiştir. Azerbaycan Hükümeti'nin bu konudaki karan ile ilgili yazı,
31 Temmuz 1922'de Ankara'ya ulaşmıştır. Bu yazının gelmesinden bir ay
kadar önce (Haziran 1922) Gazi Mustafa Kemal Paşa Halide Edip'e,
batılılaşmaktan ve Latin harflerini kabul etme olanaklarından söz etmiştir.16
12 Eylül 1922'de, aralarında Hüseyin Cahit ve Yakup Kadri'nin de
bulunduğu İstanbul gazetecileri temsilcileri, İzmir'e giderek Gazi ile
görüşmüşler ve Hüseyin Cahit'in "Niçin Latin yazısını almıyoruz?" sorusuna
Gazi, "Zamanı daha gelmemiştir." cevabını vermiş, bu konuda düşünerek ve
acele etmeden adım adım ilerleme, "Harf İnkılâbının zamanını bekleme"
yolunu tutmuştur. 1922 Ekiminde Bursa öğretmenleri ile yaptığı bir
görüşmede ise Türkçe'yi Arapça kalıplarından kurtarmak gerektiği fikrini
savunmuştur.

Milli Mücadele dönemi, I. Dünya Savaşı'nın getirdiği olağanüstü
koşullar sonucu, ülkede topyekün bir kurtuluş savaşının verildiği dönem
olduğu için savaş dışındaki konular arka planda kalmış, dolayısıyla alfabe
konusu, bu dönemde bir canlılık gösterememiştir.


2. CUMHURİYETİN İLK YILLARINDA ALFABE TARTIŞMALARI



A — Atatürk'ün Alfabe, Eğitim ve Kültür Konusundaki Görüşleri



Son derece zor koşullar içinde kazanılan zafer sonunda kurulan yeni
devletin, varlığını sürdürebilmesi ve sonsuza dek yaşaması, ancak çağın
gereklerine ayak uydurabilmekle mümkündü. Atatürk'e göre, kurtuluşun tek
yolu; bilimi, teknolojisi, kültürü ile yani "hayata bakış şekliyle" Batı
uygarlığını herşeyi ile almaktı. Çünkü Atatürk, çağdaş uygarlığa yönelirken
onun budanarak alınmasına kesinlikle karşı çıkmaktadır ve kesin sonuca
ulaşabilmek için bütünüyle çağdaşlaşmak fikrindedir. Gerçekten O, daha
Milli Mücadele'nin en karanlık günlerinden başlayarak, sürekli "asrileşmek"
ve "medenileşmek" zorunluluğundan bahsettiği gibi, zaferden iki ay sonra
da, dünyadan kayıtsız yaşanamayacağını, modern ve çağdaş yaşamın bilim
ve tekniği almayı gerektirdiğini belirtmiş, Lozan'dan kısa bir süre sonra,
elde edilen başarının Türkiye'ye uygarlık yolunu açtığını, gerekli olanın bu
yol üzerinde durmadan ilerlemek olduğunu ifade etmiştir.17

Atatürk, "asrilik" ve "medenilik" kavramlarının anlam ve önemini,
Türkiye Cumhuriyeti'ni dayandırdığı temellerden biri olan inkılâpçılık ilkesi
ile işaret etmiştir. Bu ilkeyi uygulamak için giriştiği eylemler, Türk
toplumunu bir kültür çeşidinden modern kültür kimliğine ulaştırma
çabalarıdır. Kısaca; Atatürk inkılâplarının amacı, Türk insanını ve
toplumunu bir an önce bugünkü uygarlığın bir ortağı haline getirmektir.
Böylelikle Türkiye Cumhuriyeti'nin bağımsızlığı, Türk halkının huzur ve
güven içinde yaşaması sonsuza dek sağlanabilecektir.

Atatürk, çağdaşlaşma yönünde değişimlerin ortaya çıkması, yani yeni
kültür öğelerinin alınması ve toplumca kabul görmesi için, zamanındaki
yetersiz, geleneksel kültür öğelerinin büyük bir çoğunluğunun terkedilmesi
üzerinde ısrarla durmuştur. Örneğin; yönetim, ikili eğitim, Osmanlı yazısı,
geleneksel kıyafetler, toplum hayatı, evlilik, dini kurallara dayalı her türlü
siyasi, hukuki davranışlar, v.s.18

Cumhuriyet'in ilk yıllarından başlayarak Atatürk ve arkadaşlarının
üzerinde en yoğun çalıştıkları konuların başında, eğitimin gelmesinin
nedenlerinden biri, hızlı gelişme isteği idi. Okur-yazarlığın çabucak
yayılabilmesi için kolay ve basit bir alfabeye ihtiyaç vardı. Okuma-yazmayı
kolaylaştırmak ve yaymak, modern eğitim ve öğretimi gerçekleştirmek
ancak harf değişikliği ile sağlanabilirdi. Atatürk, harf değişikliğini, Türk
kültürünün millileşmesi ve gelişmesini amaçlayan girişimin büyük bir adımı,
bir parçası olarak görüyordu. Cumhuriyet döneminin çağdaşlaşma, Batı
uygarlığına ulaşma ülküsü, harfler sorununu zorunlu olarak gündeme
getirmişti.

1918 yıllarına ait anılarında Atatürk şunları yazmaktadır:
"Benim elime büyük bir salahiyet ve kudret geçerse ben içtimai
hayatımızda istenilen inkılâbı bir anda bir "coup" ile tahakkuk ettireceğimi
zannederim.

Halkı yeni fikirlerle eğitmek ve öğrenim durumunu yükseltmek
gerekir. Aydınlar halkı kendi seviyelerine çıkarmalıdırlar. Bunun anlamı,
toplumun eğitimini yeni ve kolay yöntemlerle sağlamaktır."19
1 Mart 1922'de Atatürk, T.B.M.M.'nin üçüncü toplantı yılını açarken
şunları söylemiştir:
" Binaenaleyh, bizim takip edeceğimiz maarif siyasetinin temeli,
evvela mevcut cehli izale etmektir. Teferruata girmekten ictinaben bu fikrimi
birkaç kelime ile tavzih etmek için diyebilirim ki, genel olarak umum
köylüye okumak, yazmak ve vatanını, milletini, dinini, dünyasını tanıtacak
kadar coğrafi, tarihi, dini ve ahlaki malûmat vermek ve dört işlemi öğretmek,
maarif programımızın ilk hedefidir."20

Büyük zaferden sonra TBMM'de konuşurken de;
" Efendiler; Artık vatan imar istiyor, zenginlik ve refah istiyor, ilmi
marifet, yüksek medeniyet. Hür fikir, hür zihniyet istiyor." diyerek sözlerini
şöyle sürdürmüştür:
" Bütün bu hakikatlerin milletçe hüsnü telakki ve hüsnü
hazmedilebilmesi için herşeyden evvel maarif programımızın, maarif
sistemimizin temel taşı cehlin izalesidir. Bu izale edilmedikçe yerimizdeyiz.
Yerinde duran bir şey ise geriye gidiyor demektir."21
Özetle, Atatürk, harf inkılâbını, Türk toplumunu çağdaşlaştırmak
yolunda bir araç, önemli bir basamak olarak görmüş ve Türk kültürünü halk
kitlelerine yaymak, geliştirmek ve Türk halkının eğitim seviyesini
yükseltmek, halk arasında kültür birliğini sağlamak amacıyla yeni Türk
alfabesinin gerekliliği üzerinde önemle durmuştur.

B - 1923-1928 Yılları Arasındaki Fikri Hazırlıklar ve Tartışmalar



Milli Mücadele kazanıldıktan sonra, Şubat 1923'te toplanan İktisat
Kongresi'nde işçi delegelerinden İzmirli Nazmi ile iki arkadaşı tarafından
Latin harflerinin kabulü hakkında bir önerge verildi. Ancak bu önerge,
Kongre Başkanı Kâzım Karabekir Paşa tarafından, "Konunun daha çok
maarifi ilgilendirdiği" ve "Latin harfleri İslâm birliğini bozacak"
gerekçesiyle toplantıda okunmayarak reddedildi. Paşa, bu konudaki
görüşlerini, kısa bir süre sonra basına "Latin Harflerini Kabul Edemeyiz"
başlığı altında demeç vererek açıklamıştır. O'na göre; Latin harflerini
savunanlar yabancıların propagandalarından etkilenmekte ve ülkeye zararlı
bir fikir sokmaya çalışmaktadırlar. Türk dilini ifade edecek hiçbir Latin harfi
yoktur. Bu fikirler Türk toplumunu etkilerse bütün İslâm alemi üzerimize
hücum eder ve birbirimizi yeriz."22

Paşa'nın demeci, alfabe tartışmalarını yeniden başlattı. Latin harflerini
istemeyenler, Paşa'dan aldıkları cesaretle yeniden güçlü bir yayına
başladılar. Bu yayınlara karşı, Latin harflerini savunanlardan Kılıçzade
Hakkı, İçtihad dergisinde, "İzmir Kongresinde Latin Harfleri" başlıklı üç
makale yazarak, Paşa'ya verdiği cevapta şu görüşleri ileri sürmektedir:23
"Ne gariptir ki, yüksek bir tahsil görmüş çok zeki bir Kâzım Karabekir
Paşa, o kadar fecayi-i tarihiye ve içtimaiyeden sonra, sırf îlmi bir mesele
olan Latin harflerinin kabulü arzusunu takbih ediyor ve buna sebep olarak,
hülasaten alem-i İslâm ne der? diyor. Evet alem-i İslâm ne der, işte bu
kâbus!!! Bu tafsilattan sonra kendilerine bir sual iradına müsaade
buyurmalarını Karabekir Paşa hazretlerinden rica ederim. Biz yalnız
Müslüman mıyız? Yoksa hem Türk, hem Müslüman mıyız? Eğer biz yalnız
Müslüman isek bize Arap harfleri ve Arap dili lâzımdır ve ilim olarak Kuran
yetişir. Bunun yanında hakimiyet ve milliyet kavgaları ve davaları yoktur ve
olamaz. Eğer Türk isek, bir Türk harsına muhtacız. Bu hars ise, herşeyden
evvel dilimizden başlayacaktır.

Herkesi korkutan ve softalara, avama karşı büyük bir silah teşkil eden
meseleye geliyorum. Kuran Latin harfleriyle yazılır mı?"

Kılıçzade Hakkı, bir Türk'ün Kuran'ı bir Arap gibi okumasının
mümkün olmadığını söyledikten ve Kuran'dan bir ayeti Latin harfleriyle
yazdıktan sonra, "Bunu Latin harfleriyle şu şekilde yazmakta ne sakınca
var?" diye sorar ve yazısını şöyle bitirir: "Lakin şurasını kafaya yerleştirmek
şecaatini edinebilmelidir. Arabî harflerinden gayri harflerle Kuran yazmak
küfür değildir ve böyle yapan küfür ve itaba layık olamaz, işte meselenin
ruhu buradadır."

O günler, yeni kurulan Türkiye için kritik bir geçiş dönemi idi.
Saltanatın kaldırılmasının yankıları hala devam etmekteydi. Nitekim
İzmir'den Hüseyin Cahit'in, neden Latin harflerinin alınmadığı konusundaki
soruya Gazi, " zamanı daha gelmemiştir." diye cevap vermişti.24 Latin
yazısı aleyhtarlığı ülkede hala çok güçlüydü. Ancak, iyi bir zamanlama
ustası olan Gazi, bu konuda da uygun bir zamanı bekliyordu.
Hüseyin Cahit, ayın yıl yazdığı yazıda şu görüşleri ileri sürmektedir:
" Bütün Türk matbuatının bastıkları gazetelerin yekunu,
Avrupa'nın bir vilayet merkezindeki tek bir gazetenin adedi tab'ına uzaktan
bile yaklaşamaz biz de okuyup yazma bilenler nüfus sayımıza nispetle
pek azdır Şu halde bu memleketi cehalet içinde hüsnü idare
edebileceğimize nasıl ihtimal verebiliriz? Böyle bir hülyaya kapılacak
olursak daha ilmin, fennin, sanatın lüzumunu bile anlamamış olduğumuzu
ispat etmekten başka birşey yapmamış oluruz Biz memlekette ümmîliği
azaltmıyoruz. Çünkü harflerimiz buna manidir. Çocuklarımız mekteplerde
üç sene, dört sene çalıştıktan sonra da doğru okuyamazlar. Çocuklarımız
değil hiçbirimiz her kelimeyi doğru telaffuz ettiğimizi iddia edemeyiz.
Böyle lisan, böyle tahsil olur mu? Bir köylü çocuğu senelerce mektebe
gidip te, hiçbir şey öğrenemezse niçin vakit kaybetsin Gazeteler
okunamıyor, kitaplar okunamıyor, basılamıyor. Bizi şimdiki harflere
rapteden şey nedir? Bu harfleri kullanmak için hiçbir mecburiyet-i diniye
yoktur. Milli harflerimiz de değildir. Bu halde Latin harflerini kabul ederek,
biran içinde herkese okuyup yazma öğretmek suretiyle elde edebileceğimiz
namütenahi faydaları neden istihfaf ediyoruz?"25

TBMM'nin açıldığı günlerden başlayarak devam eden Türkçe dil
konusu üzerindeki görüşler; 1923 yılında Tunalı Hilmi Bey tarafından
verilen "Türkçe Kanun Teklifi" konusundaki öneriler, tutum ve davranışlar,
Türk yazısı, Türk harfleri ve toplumun okuma-yazma sorunu olarak, ilk kez
1924 yılında Meclis'te açıkça tartışılmıştır.26
25 Mart 1924'te TBMM'de söz alan İzmir Milletvekili Şükrü
(Saraçoğlu) Bey, okuma-yazma konusuna değinerek, Arap harflerinin Türk
dilini yazmaya uygun olmadığını, halkın okuma-yazma oranının
düşüklüğünün sebebinin Arap harfleri olduğunu, İslâm dininin okumayı
teşvik eden bir din olduğu halde, harfler yüzünden halkın okuyamadığını ve
bunun büyük bir dert olduğunu belirtip, Maarif Vekaleti'nin bu konuda ne
düşündüğünü ve ne yapabileceğini sormuştur. Bu sözler Meclis'te büyük bir
gürültüye neden olmuş ve tutucuların saldırısına uğramıştır. Şükrü Bey'in
sözleri basında ve kamuoyunda da tartışılmıştır.

3 Mart 1924'te, Tevhid'i Tedrisat Kanunu'nun kabul edilmesi ile bütün
öğretim kurumları birleştirilip Milli Eğitim Bakanlığı'na bağlanmıştır. Aynı
tarihte, Teşkilât-ı Esasiye'ye eklenen bir madde ile kız çocuklarının devlet
okullarında ücretsiz eğitim görmeleri zorunlu hale getirilmiştir.
Aynı yıl, İkdam gazetesinde Mehmet Ali Tevfik, Resimli Gazete'de
İbrahim Alâaddin (Gövsa), Gönül Hanım isimli kitabında yazar Müftüoğlu
Hikmet, Latin harflerine karşı çıkan yazılar yayınlamışlardır. Yine aynı yıl,
Berlin'de bulunan Türk öğrenciler, Latin harflerinin kabulünü isteyen bir
dernek kurarak, "Yeni Yazı" dergisini çıkarmışlardır. Latin harflerinin
lehinde ve aleyhinde yayınlar birbirini izlerken 25 Şubat 1925'te TBMM'de
bu kez Milli Eğitim Bakanı olarak bulunan Şükrü (Saraçoğlu) Bey, harfler
sorunu konusunda fikrini soranlara şu cevabı vermiştir:27 "Efendiler,
bendeniz Maarif vekiliyim ve Maarif vekili olmak hasebiyle
memleketimizde harfler hakkında birçok cereyanlar olduğu için bu
cereyanlardan herhangi birisine kuvvet verecek bir şekilde bu millet
kürsüsünde söz söylemeyi faydalı değil, zararlı görüyorum."
1925 yılında, Cenab Şahabeddin, Servet-i Fünun dergisinde Latin
harflerini savunmuş, 1926 yılında, Türkçü liderlerden Ayaz İshaki Türk
Yurdu dergisinde yazdığı "Arap ve Latin Harfleri" başlıklı yazısında şunları
yazmıştır:28 "Birkaç ay sonra Bakû'de toplanacak olan kongrede Latin
harfleri kabul edilir ve Rusya Türkleri arasında uygulanırsa, bizim Anadolu
Türkleri'nin önüne de gayet önemli bir hars meselesi çıkacaktır. Bu, büyük
Türk milletinin ikiye bölünmesi, istikbalde birbirini anlamama meselesidir."
Mart 1926'da, Bakû'de toplanan I. Türkoloji Kongresi'nde yapılan
görüşmeler ve tartışmalar sonunda, Latin alfabesine geçiş prensibi
benimsenmiş ve sonuç olarak her Türk kolu için Latin kökenli ayrı ayrı
alfabeler oluşturulmuş, Kongre'yi izleyen yıllarda da uygulanmıştır.29 Aynı
yıl Türkiye'de harfler sorunu yeniden canlanmış, Akşam gazetesinin 28 Mart
1926 tarihli "Latin Harflerini Kabul Etmeli mi, Etmemeli mi?" başlıklı
anketi ülkede geniş yankılar uyandırmıştır. Dönemin ünlü yazar ve bilim
adamlarından Halit Ziya, Necip Asım, Veled Çelebi, Ali Canip, İbrahim
Alaaddin, Prof. Zeki Velidi Togan, Avni Başman, Yusuf Semih, Ali Şeydi,
Prof. Köpriilüzade Mehmet Fuat gibi kişiler Arap harflerini savunurken,
Refet Avni, Abdullah Cevdet, Mustafa Hamit gibi aydınlar da Latin
harflerini savunmuşlardır.
Savunanların gerekçeleri şunlardır:
1 . Halka okuma-yazmayı daha kolay öğretecek bir yazı sistemini almak.
2 . Türkçe'nin zenginliğini ve canlılığını daha iyi ortaya koyup gelişmesini sağlamak.
3. Uygar milletlerle iletişim sağlamak.

Alfabe tartışmaları ile ilgili daha birçok yazılar yayınlanmıştır. Latin
harflerinin lehinde yazılan yazılardan birisi de Kılıçzade Hakkı'nın Hür Fikir
dergisinde çıkan "Arap Harflerini de Cebrail Getirmedi Ya!" başlıklı
makalesidir.30

3 Haziran 1927'de, Bakû Kongresi'nde oluşturulan Merkezi Komite,
Moskova'da yaptığı toplantıda, Latin alfabesinin nasıl kullanılacağına karar
vermiş ve bu karar Paris'teki bir sergi ile bütün dünyaya duyurulmuştur.
Böylece Müslüman Arnavutluk'tan sonra, Asya Türkleri de Latin alfabesini
kabul etmişlerdir. Bu kararla, Latin harflerinin Müslüman Türkler arasında
ayrılık yaratacağını savunanlar da önemli ölçüde tatmin edilmişlerdir.31
Arap harflerini bırakmak istemeyenlerin korkusu, yüzyılların ortaya
çıkarmış olduğu eserlerin bir anda unutulacağı ve geçmişle olan manevi
bağın kopacağı noktasında toplanmış bulunuyordu. Halbuki Türk İnkılâbı bir
bütündü. Batı uygarlığına girmek amaç olduğuna göre, yaşama araçları gibi,
yazma, okuma ve düşünme araçlarını da bu uygarlığa göre ayarlamak
gerekiyordu. Latin harfleri uzun bir süre Fransız harfleri sanıldığı için birçok
itirazlara yol açtı. Aslında yapılmak istenen Latin kökünden Türkçe'nin
kendi yapısına uygun yeni bir alfabe oluşturmaktı.

1927 yılının sonları ve 1928 yılının ilk yarısı, Latin harflerinin
Türkçe'ye uygulanması yolunda, çok hareketli bir dönem olmuştur.
Hakimiyet-i Milliye'de Falih Rıfkı, Cumhuriyet'te Yunus Nadi, İkdam'da
Celal Nuri, Tanin'de Hüseyin Cahit, Latin harflerini savunarak bu fikri
yaymaya çalışmışlar, bu konu ile uğraşanlar, fikir ve önerilerini açıkça
ortaya koymuşlardır. Ahmet Cevat'ın Vakit gazetesinde, 1927 sonundan
1928 başına dek yazdığı yazılar32 ve İbrahim Necmi (Dilmen)'nin Milliyet
gazetesinde Mayıs-Ağustos 1928'de yazdığı "Latin Harfleriyle Türk
Alfabesi" başlıklı yazıları, harf inkılâbından önceki son denemelerdir.

C - Harf İnkılâbı' nın 1928 Yılında Gerçekleşmesinin Nedenleri



Yeni Türk harflerinin kabulünün 1928 yılında gerçekleşmesi rastlantı
değildir. Bunun önemli nedenleri vardır. Yazı değişikliği, herşeyden önce
yeni kurulan Türk devletinin gerektirdiği yeniliklerden biridir. Çünkü
Cumhuriyet, köklü bir düzen ve siyasal yapı değişikliğidir. Osmanlı
Devleti'nin çağdışı kurumlarını yıkmak, kültürel değerlerini, millileşme ve
çağdaşlaşma doğrultusunda değiştirmek girişimleridir. Bu girişimlerin
gerçekleşmesi, büyük ölçüde Türk toplumunun, Cumhuriyet'in getirdiği yeni
değerleri benimsemesine, yaşantısını bu değerlere göre düzenlemesine
bağlıdır. Yazı, çağdaş uygarlık değerlerini Türk insanının yaşantısına
geçirmede bir araçtır. Başka bir deyişle, toplumun hem alt yapısını hem de
üst yapısını belirleyen çok boyutlu bir araçtır. Bu anlamda, eski kültür
değerlerini bırakıp yenilerini alabilmek için harf inkılâbı zorunlu olmuştur.
Ancak, bu yolda bilinçlenme kolay olmamış, alfabe sorunu geçirmesi
gerekli aşamaları bir bir yaşamıştır. Her kültür değişikliği olayının ardında
olduğu gibi, bu sorunun ardında da altmış yılı aşkın önemli bir geçmiş ve
birikim vardır. Buna rağmen, Cumhuriyet'in ilk yıllarında harf inkılâbını
gerçekleştirmek mümkün olamamıştır. Çünkü yazı, kültürün en belirgin ve
etkin araçlarından biri olduğundan, yazının değişmesi, bir toplumun bütün
kültür değerlerinin yok olması anlamına gelir ki; yaklaşık bin yıldır
kullanılan ve kök salan Arap yazısının atılması, bu bakımdan hiç de kolay
olmamıştır. Arap alfabesine dayalı olan yazı, eski toplumun ve eski kültürün
bir simgesidir. Dolayısıyla eski siyasal iktidarın da ayrılmaz bir parçasıdır.
Ayrıca Arap yazısı Kuran'ın yazısı niteliğini taşıdığı için Türk toplumunun
gözünde kutsal bir anlamı da vardır.

Bunlara karşılık, Atatürk'ün çağdaşlaşmak amacıyla yaptığı girişimleri
açıklayan "inkılâp" kavramının temelinde önemli bir bilimsel ilke
bulunmaktadır. Bu, bir toplumda kültürel yapının değişmesi için yeni kabul
edilecek kültür değerlerinin, alıcı toplumun eski kültür değerleri ile
uyuşması gerektiğidir. Atatürk, bu bilimsel gerçeği tüm eylemlerinde en
başta dikkate almıştır. Bu nedenle, Batılı kültürle uyuşmayacak olan İslâm
dinine dayalı kültür değerlerinin terkedilmesini istemiş ve bunların yerine
alınacak yenilikler ile uyuşmayı sağlayacak yeni bir temel kültür öğesini
"Laiklik" ilkesini ve kavramını getirmiştir.
Nitekim Atatürk, bu uyuşmazlığı şöyle açıklamıştır: "Türk toplumunun
üzerindeki dini baskının olumsuz etkilerini kaldırmak suretiyle, Türkiye'de
radikal bir batılılaşma ve modernleşme sağlanabilir."33

O halde Türk toplumunu geleneksel kültür tipinden, modern kültür
tipine doğru dönüştürme çabalarında herşeyden evvel, laiklik ilkesine
dayanmanın zorunlu olduğu açıktır. Başka bir deyişle laiklik gerçekleşmeden
köklü yeniliklerin yapılması mümkün değildir.

M. Canbolat'a göre; " 1862 dolaylarında başlayan ve oldukça uzun
bir serüven geçirdikten sonra, Cumhuriyet dönemine değin gelen Latin
harfleri konusu, Büyük Atatürk'ün işe el koymasıyla, çok kısa bir süre
içerisinde çözüme ulaşmıştır. Daha önce olabilir miydi? sorusu akla
gelebilir. Yanıtım, olamazdı biçiminde olacaktır. Yazı değişimi gerçekte
Atatürk devriminin bir parçasıdır. Laiklik ilkesi benimsenmeden bir yazı
değişikliği yapılamazdı. Ekin siyasamızda köklü değişiklikler yapılmadan
bir yazı değişikliği yapılamazdı. İmparatorluk düzeni içerisinde bir yazı
değişikliği yapılamazdı. Ulusçuluk akımı gelişmeden bir yazı değişikliği
yapılamazdı. Kısacası Cumhuriyet kurulup, Atatürk ilkeleri birer birer
kurumlaşmaya başlamadan bir yazı değişikliği yapılamazdı."34
Gerçekten de harf İnkılâbı'na kadar geçen süre içinde "laiklik" ilkesine
bağlı kalınarak, ülkede yapılması tasarlanan yeniliklerin büyük bir bölümü
tamamlanmıştır. 1924'te Hilafet ile Şer'îye ve Evkaf Vekaleti kaldırılmış,
bütün okullar Milli Eğitim Bakanlığı'na bağlanmış, 1925'te tekke ve
zaviyeler kapatılmış, kılık-kıyafet değiştirilmiş, 1926'da Medeni Kanun
kabul edilmiştir. 1926'da eğitim işleri yeniden düzenlenmiş, ilk ve orta
öğretimin esasları saptanmış, çağdışı bütün dersler kaldırılmış, çağdaş eğitim
ve öğretim yapacak okullar açılmıştır.

Bütün bu atılımlarla Harf İnkılâbı'na geçişi kolaylaştıracak olanaklar
yaratılmıştır. 1925 yılından 1929 yılına kadar süren Takrir-i Sükûn dönemi
de, gerek diğer inkılâpların, gerekse Harf İnkılâbı'nın gerçekleşmesi için
uygun ortamın hazırlanmasında önemli bir etken olmuştur.
İsmet İnönü, "Hatıralar"ında Harf İnkılâbı ile ilgili Atatürk'le arasında
geçen konuşmaları şöyle aktarmaktadır:35

"Harf İnkılâbı ilân edilmeden iki sene evvel Atatürk'e söyledim:
- Bu kolay değildir. Sen Harp zamanı karargâhta çalıştın mı?
- Hayır, dedi.
- Ben bilirim dedim. Bunu tecrübe ettim. Bütün devlet muamelâtı
herşey bozulacak. Herkes iki yazı kullanacak. Kabul edildi diye kendisini
mecbur hissedecek, yeni harfleri kullanacak, bir de asıl işidir, kıymetli işidir
diye eski harfleri kullanacak. Başa çıkamayız iyi düşün.

Atatürk'e bunları söyledim ve benim ikazım cesaretini kırdı. Harf
İnkılâbı'nı iki sene sürükledi. Resmi beyanlarında, grupta, partide yaptığı
konuşmalarda, yeni harfleri düşünüyoruz diyordu."


İnönü aynı eserinde Harf İnkılâbı ile ilgili şunları da yazmıştır:



" Harf İnkılâbı bir okuma-yazma kolaylığına bağlanamaz. Okumayazma
kolaylığı, Enver Paşa'yı tahrik eden sebeptir. Ama Harf İnkılâbı'nın
bizde tesiri ve büyük faydası, kültür değişmesini kolaylaştırmasıdır. İster
istemez Arap kültüründen koptuk. Arap kültürünün ve Arap dilinin tesiri
hakkında yeni nesiller bizim kadar fikir edinemezler. Bir misal olarak
söylemek isterim. Benim çocukluğumda kültür sahibi adamlar Türk dilinin
kifayetsizliğinden, eksikliğinden meyis olarak bahsederlerdi ve bunun için
cemiyet içinde, hem Türk diye bir millet olarak, Arap'tan ayrılığı
kaldırmalıydık, hem de sağlam bir dile kavuşmak maksadıyla Arapça'yı
kabul etmeliydik derlerdi. Yani vaktiyle devleti kurarken ve Türk dilini
yaparken Arap dilini kabul etmek doğru olacaktı, görüşünü hararetle
savunurlardı."

H. Eren'e göre; "Atatürk belki Rusya'daki çalışmalarını düşünmeden
de, eskiden beri bu konularda fikir beyan etmiştir. Fakat bu fikirlerin
birdenbire 1928'de gerçekleştirilmesi, hiç olmazsa Bakû'deki çalışmalarla
ilgilidir sanırım. Baku Kongresi, bu reformun bir an önce ele alınmasını
çabuklaştırmıştır."36

Bernard Lewis ise, Sovyetlerin ülkelerindeki Türkler için Latin yazısını
kabul etme nedenlerinin, Türkiye ile teması kesmek olduğunu, ama bunun
Türkiye'de ters bir etki yaratıp Latin harflerinin kabulünü desteklediğini,
Türkiye'deki Azerbaycanlı sürgünlerin Latin harfleri propagandası yaptığını,
bunun da, Gazi'nin politikasına uyduğunu, ancak Gazi'nin asıl amacının,
yeni yazı ile birlikte eski düzen ve fikirlerin geçmişe gömülüp, yalnız Latin
harfli Türkçe'de ifade edilen fikirlere açık yeni bir kuşak yetiştirmek
olduğunu ifade etmektedir.37

H. Bayur, Harf İnkılâbı'nın 1928 yılında yapılması ile ilgili
düşüncelerini şöyle açıklamaktadır:

"Atatürk bir işe girişirken gerek iç, gerek dış durumu inceler ve ona
göre davranırdı... Atatürk esaslı ve uzun zaman alacak bir devrime, bir
harekete giriştiği vakit, etrafı gayet iyi kollar, yani o yapacağı hareketi
durdurmak mecburiyetini yaratacak bir hadise ihtimali var mı? bunu kollar
ve gayet de iyi takdir eder... Şimdi iç durumu ele alalım. Atatürk'ü en çok
sıkan ittihatçı tarizleriydi. İttihatçı tarizleri suikasttan (1926) sonra
tamamiyle ezilmiştir. Binaenaleyh orada bir sinmişlik vardır, oradan artık
korkulmaz.

İkincisi dışarıda, Yunanistan'la dostluk başlamıştır. Yunanistan'la
dostluk demek Avrupa ile olan gücenikliğimizin, kırgınlığımızın izalesi
demektir. Çünkü o vakte kadar Batı Avrupa bize fena gözle bakıyordu ve
bizi almıyordu arasına. Ama Yunan vasıtasıyla o tarafa yaklaşmış olduk."
Avrupa'daki askeri ve siyasi durumların da Atatürk'e zaman kazandırdığını
ifade eden Bayur, sözlerini şöyle tamamlamıştır:
" Mussolini de kâfi derecede kök salmamıştı. Memleketinde
muhalifi çoktur. Sağa-sola çatacak durumda değildir. Bu esaslar dahilinde
bunlara bakarak Atatürk, birkaç yıl uğraştıracak ve kendisine zaman
sağlayacak bir durum görmüştür. Bu işe girişmiştir."38


3. HARF İNKILÂBININ GERÇEKLEŞMESİ



1928 yılında, yeni Türk harflerinin kabul edilmesine kadar geçen süre
içinde konuyla ilgili olayların ilki, Adalet Bakanı Mahmut Esat (Bozkurt)'ın,
Türk Ocakları Merkez ve Hars Heyetlerine verdiği bir şölende, Latin harfleri
lehindeki konuşmasıdır. Aynı yıl 8 Mart'ta Başbakan İsmet İnönü, Türk
Ocağı Hars Heyetinde Latin harfleri üzerinde bir danışma toplantısı
yapmıştır.

20 Mayıs 1928 günü, CHP Genel Sekreteri Saffet (Arıkan) Bey ile
arkadaşlarının hazırladıkları "Latin Rakamları Tasarısı" Meclis'te kabul
edilmiş. Aynı gün, konu Meclis'te görüşülürken, Hasan Fehmi Bey yeni
harflerin ne zaman kabul edileceğini sorduğunda, söz alan Maliye Bakanı
Şükrü (Saraçoğlu) Bey, şunları söylemiştir:
" Harfler meselesine gelince; kezalik TBMM'nin şimdiye kadar
ittihaz ettiği büyük kararlarda kendine meslek ittihat ettiği büyük bir şiarı
vardır ki, herhangi bir mesele, muazzel bir mesele bilhassa ilmi ve fenni bir
mesele halledileceği zaman, bütün kuvvet ve kudretin kendi elinde olduğunu
bilmekle beraber TBMM, daima ilim ve fen mebahisinde bilhassa
mütehassısların, alimlerin ve mütefenninlerin birarada toplanarak bir
noktada ittihat ettikleri gün, onu birgün dahi tehir etmeksizin heyet-i
celilenize takdim edeceğiz..."39

Şükrü Bey'in konuşmasından sonra Milli Eğitim Bakanı Mustafa Necati
Bey söz almış, konunun üzerinde ciddiyetle çalışıldığını ve kısa bir süre
sonra Meclis'e takdim edileceğini belirterek, TBMM üyelerini bu konuda
bilgilendirmiştir. Bu konuşmalardan sonra, basında Latin harfleri yeniden
tartışılmaya başlanmış ve yazıların çoğu Latin harflerini savunmasına
rağmen halâ Arap harflerinin olduğu gibi kalmasını ya da iyileştirilmesini
savunan yazılar da yer almıştır.

20 Mayıs 1928 günü Bakanlar Kurulu, alfabe konusunu incelemek, bu
konudaki çeşitli görüşleri saptamak ve fikirlerini belirtmek üzere "Dil
Encümeni" adlı bir komisyon kurulmasına karar vermiştir. Bu komisyon;
üçü milletvekili (Falih Rıfkı, Ruşen Eşref, Yakup Kadri), üçü eğitim yüksek
memuru (Mehmet Emin Erişingil, İhsan Sungu, Avni Başman), üçü de
uzman (Ragıp Hulusi Özden, İbrahim Grandi, Ahmet Cevat Emre) olmak
üzere 9 üyeden oluşuyordu. Daha sonra Fazıl Ahmet, İbrahim Necmi, Ahmet
Rasim, Celal Sahir ve İsmail Hikmet'in katılmasıyla komisyonun üye sayısı
14'e çıkmıştır. Bu komisyon Fransız, İngiliz, Alman, Macar gibi birçok
milletlerin alfabelerini inceledikten sonra, 26 Haziran'da Atatürk'ün
başkanlığında ilk toplantısını yapmıştır.

Komisyon, iki rapor hazırlamıştır: Birisi "Gramer Hakkında Rapor",
diğeri ise "Elifba Raporu"dur. "Elifba Raporu", Ağustos 1928'de,
Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa'ya sunulmuştur. Bu rapor, Yeni Türk
alfabesi konusunda ilk resmi ve bilimsel rapor özelliğini taşımaktadır.40
Dil Encümeni, bu çalışmaları yaparken, kendi aralarında seçtikleri üç
kişiden oluşan "Latin Alfabesi Komisyonu"nu kurmuştu. Bu komisyon bir
yandan, Dil Encümeni'nin çalışmalarına yardımcı olacak, diğer yandan,
Latin yazısı, özellikle Fransız alfabesi ile Türk yazı değişiklikleri
konusundaki inceleme ve araştırmaları yapacak ve görüşleri belirleyecekti.
Komisyonun hazırlamış olduğu rapor, 12 Ağustos 1928 günü
Cumhurbaşkanlığı'na verilmiştir.

Başbakan İsmet Paşa da, Alfabe Komisyonu'na girmiş, 17 ve 19
Temmuz tarihli toplantılarda, yeni alfabeye "Türk Alfabesi" adını o
vermiştir.

Bu arada, Milliyet gazetesi, yeni alfabe kampanyasına başlayarak Dil
Encümeni üyelerinin hazırladığı alfabeyi 26 Haziran'dan itibaren
kullanmıştır.4'

Temmuz ayının sonlarına doğru, Falih Rıfkı, Mehmet Emin ve Ahmet
Cevat, Dolmabahçe Sarayı'na gelerek, Mustafa Kemal Paşa'ya alfabe
raporunu sundular. Paşa, yeni yazıyı uzun uzun inceledikten sonra, Falih
Rıfkı'ya sordu:
"Yeni yazıyı tatbik etmek için ne düşündünüz?

- Bir onbeş yıllık uzun, bir de beş yıllık kısa mühletli iki teklif var...
Teklif sahiplerine göre, ilk devirler iki yazı birarada öğretilecektir. Gazeteler
yarım sütundan başlayarak yavaş yavaş yeni yazılı kısmı artıracaklardır.
Daireler ve yüksek mektepler için de tedrici bazı usuller düşünülmüştür.
Yüzüme baktı:
- Bu ya üç ayda olur, ya hiç olmaz, dedi.
Hayli radikal bir inkılâpçı iken, ben bile yüzüne bakakalmıştım.
- Çocuğum, dedi. Gazetelerde yarım sütun eski yazı kaldığı zaman
dahi, herkes bu eski yazılı parçayı okuyacaktır. Arada bir harp, bir iç buhran,
bir terslik oldu mu, bizim yazı da Enver'in yazısına döner. Hemen
terkolunuverir."42
Nihayet konunun artık olgunlaştığını gören Mustafa Kemal Paşa,
harekete geçerek 9 Ağustos 1928 günü akşamı, CHP'nin Sarayburnu
Parkı'nda düzenlediği eğlencede, büyük inkılâpla ilgili ilk müjdeyi halka
vermiş ve İnkılâbı şu sözlerle başlatmıştır:
"-Sevgili Kardeşlerim;
Huzurunuzda ne kadar bahtiyar olduğumu izah edemem. Duygularımı
tek tek kelimelerle ifade edeceğim: Memnunum, mütehassısım, mesudum.
Bu vaziyetin bana ilham ettiği hissiyatı huzurunuzda ufak notlar halinde
tespit ettim. Bunları içinizden bir vatandaşa okutacağım."
Paşa, elindeki küçük notları orada bulunanlardan bir gence verdikten
sonra tekrar sözlerine devam etti:
"Vatandaşlar, bu notlarım asıl, hakiki Türk kelimeleri, Türk harfleriyle
yazılmıştır. Kardeşiniz bunu derhal okumaya teşebbüs etti; birdenbire
okuyamadı. Biraz çalıştıktan sonra şüphesiz okuyabilir. İsterim ki bunu
hepiniz beş-on gün içinde öğrenesiniz.

Arkadaşlar, bizim ahenkdar, zengin lisanımız, yeni Türk harfleriyle
kendini gösterecektir. Asırlardan beri kafalarımızı demir çerçeve içinde
bulundurarak, anlaşılmayan ve anlayamadığımız işaretlerden kendimizi
kurtarmak, bunu anlamak mecburiyetindesiniz. Anladığınızın âsarına yakın
zamanda bütün kâinat şahit olacaktır. Buna kat'iyetle eminim. Yeni Türk
alfabesiyle yazdığım bu notları bir arkadaşa okutacağım, dinleyiniz."
Paşa, elindeki notları bu kez Falih Rıfkı'ya verip kalan bölümü ona
okuttuktan sonra tekrar söz alarak şunları söyledi:
"Vatandaşlar, Arkadaşlar!

Çok söz, uzun söz birşey için söylenir, hakikati anlamayanları hakikate
getirmek için... Ben bu devirleri geçirdim, şimdi sözden ziyade iş zamanıdır.
Artık benim için, hepimiz için çok söz söylemeye ihtiyaç kalmadı
kanaatindeyim. Bundan sonra bizim için faaliyet, hareket ve yürümek
lâzımdır. Çok işler yapılmıştır, amma, bugün yapmaya mecbur olduğumuz
son değil, lâkin çok lüzumlu bir iş daha vardır: Yeni Türk harflerini çabuk
öğrenmelidir. Vatandaşa, kadına, erkeğe, hamala, sandalcıya öğretiniz.
Bunu, vatanperverlik ve milletperverlik vazifesi biliniz. Bu vazifeyi
yaparken düşününüz ki, bir milletin, bir heyet-i içtimaiyenin yüzde onu
okuma-yazma bilir, yüzde doksanı bilmez nevidendir. Bundan insan olanlar
utanmak lâzımdır. Bu millet utanmak için yaratılmış bir millet değildir.
İftihar etmek için yaratılmış, tarihini iftiharla doldurmuş bir millettir. Fakat
milletin yüzde sekseni okuma-yazma bilmiyorsa, bu hata bizde değildir.
Türk'ün seciyesini anlamayarak, kafasını birtakım zincirlerle saranlardadır.
Artık mazinin hatalarını kökünden temizlemek zamanındayız. Hataların
tashih olunmasında bütün vatandaşların faaliyetini isterim. En nihayet bir
sene, iki sene içinde bütün Türk heyet_i içtimaiyesi yeni harfleri
öğreneceklerdir. Milletimiz, yazısı ile, kafası ile bütün alem-i medeniyetin
yanında olduğunu gösterecektir."43

9 Ağustos 1928 gününden sonra, ülkenin her tarafında aydınlarla halk,
yeni harfleri öğrenmek, öğretmek için yarışa girmiş, alfabeler basılmış,
gazeteler dersler yayınlamış, 8-10 satırdan başlayarak uzun yazılara, bütün
bir sayfaya kadar yeni Türk harfleri ile yayın yapmak, başlıklarını
değiştirmek gazeteler için eğlenceli bir iş olmuştu. Bir taraftan da halka, yeni
harflerin tablosunu veriyorlardı. 16 Ağustos günü CHP'de yapılan bir
toplantıda, yeni harflerin yayılması için gerekli önlemlerin alınması ve her
semtte bir dersane açılması kararlaştırılmıştı. Bu dersaneler için aynı yıl
"Halk Dersanelerine Mahsus Türk Alfabesi" basıldı. Bu arada İstanbul
Belediyesi, telefon rehberinin, gelecek yıl yeni harflerle basılması için emir
vermişti. Ticaret Odası'nda 15 Ağustos'tan sonra imzalar yeni harflerle
atılmaya başlandı. Yazışmalarda da bu harfler kullanılacaktı. İstanbul'da ve
Ankara'da bazı devlet dairelerinde yeni kurslar açılmıştı. Adalet Bakanı,
Kasım ayında verilecek hukuk diplomalarının yeni harflerle yazılmasını
emretmişti.44

Bu arada eğitim, müfettişleri için kurslar açılmış ve yeni harfleri
öğrendikten sonra, öğretmenlere öğretmekle sorumlu tutulmuşlardı. 21
Ağustos'ta, Darülfünun, yeni harfler üzerine konferanslar düzenlemeye
başladı. Devlet basımevi, gerekli harfleri İstanbul'da döktürüp kitap
basmaya hazırlanmış, Milli Eğitim Bakanlığı'na ilk yeni harfle dilekçe, 21
Ağustos'ta verilmişti.45
İllerde valiler tahta başında, memurlara ders veriyordu. Devlet
dairelerinde açılan kurslar arasında Diyanet İşleri Başkanlığı'nın kursu da
vardı. Telgraf Genel Müdürlüğü ise, yeni harflerin rumuzunu saptamıştı.
Mustafa Kemal Paşa, 23 Ağustos - 20 Eylül tarihleri arasında, çeşitli
illere geziler düzenlemiş, "Başöğretmen" olarak bu illerde halka okumayazma
dersleri vermiştir. Bu geziler sırasında, yeni alfabede gereksiz
gördüğü işaretleri kaldırmış, bunları bir tezkere ile Başbakanlığa bildirmiştir.
26 Ağustos'ta İstanbul'da bulunan milletvekillerine Mustafa Kemal
Paşa'nın da bulunduğu toplantıda, yeni Türk harfleri konusunda İbrahim
Necmi tarafından açıklamalar yapılmış, Devlet Basımevi'nde 50 bin tane
basılan alfabeden dağıtılmıştır. Milli Eğitim Bakanı'nın, Türkiye Muallimler
Birliği Kongresi'nde yaptığı konuşmanın konusu Yeni Türk Harfleri idi.
Ağustos ayı sona ermeden İstanbul Belediyesi memurları yeni Türk
harflerini kendiliklerinden öğrenmişler, açılması kararlaştırılan kursa gerek
kalmamıştı. İstanbul Ticaret Odası, 17 Ağustos'ta çıkan ilânında; ticaret
imzalarının yeni harflerle kaydına başlandığını, tüccar ve sanayicilerin
yazışmalarını yeni harflerle yapmalarını bildiriyordu.

28 Ağustos'ta, Dolmabahçe Sarayı'nda profesörler, milletvekilleri,
gazeteciler, yazarlar toplanarak yeni harfler üzerinde konuşmuşlardı. Bu
konuşmada, İsmet Paşa, "Kabul edilen harfler Fransız harfleri değildir. Türk
harfleri, Türk alfabesidir. Yeni alfabe bilimseldir ve Türk milletinin
alfabesidir. Türklerin ihtiyaçlarına yeter" demiş ve İbrahim Necmi'ye şu
kararı yazdırmıştı: "Milleti bilgisizlikten kurtarmak için, kendi diline
uymayan Arap harflerini bırakıp, Latin esasından Türk harflerini kabul
etmekten başka çare yoktur." Daha sonra bu karar oybirliği ile kabul
edilmişti.46

Ağustos ayı böylece, yeni Türk harfleri için pek çok yol alınmış olarak
sona ermişti.

Eylül ayında ülkenin her tarafında kurslar devam etmiş, İstanbul'da
çıkan gazeteler başlıklarını, işyerleri levhalarını değiştirmişler,
milletvekilleri seçim bölgelerine dağılarak yeni harflerle ilgili konferanslar
vermeye girişmişlerdi. 9 Eylül'de Halk Dersanelerinde derslere başlanmıştı.
İsmet Paşa, "Bir öğretmen olarak gidiyorum" diyerek gittiği Malatya'da,
halka hitaben yaptığı uzun konuşmada, yeni harflerin kolay bir okumayazma
aracı olduğuna değinerek sözlerini şöyle sürdürmüştür: " Bu
kadar hayırlı ve kudretli bir tedbirin, niçin bugüne kadar geri bırakıldığını,
istikbal münekkitlerine anlatmak kolay olmayacaktır. Fakat ben onlara
diyeceğim ki; insanlar geleneğe o kadar bağlıdır ki, görenekten ayrılıp ve
kat'i bir karara varabilmek için, Türk Devleti'nin Büyük Gazi gibi, türlü
tecrübeler ve badireler içinde milletinin hayatiyet ve kudretinin özü gibi
yetişmek ve devlet reisi olduğu halde, köy köy dolaşıp alfabe hocalığı
edecek kadar çalışkan, azimli ve fedakâr bir reisi gelmek lâzımdı."47
Milli Eğitim Bakanlığı, önce Türkçe derslerinin yeni harflerle
okutulacağını bildirdiği halde, şimdi bir adım daha atmış ve 1. ve 2.
sınıflarda bütün derslerin yeni harflerle yapılacağını, öteki sınıflarda ise,
haftada 12 saatlik dersin Türkçe'ye ayrılacağını bildirmişti. Devlet
Demiryolları ve Limanlar İdaresi'nin yeni harflerle bastırdığı tarife kitabı,
Mustafa Kemal Paşa ile İsmet Paşa'yı sevindirmiş, ikisi de kitabın üzerine
yeni harflerle imzalarını atmışlardı.

Öğretmenlere kurstan geçirildikten sonra sınav yapılacağı, başarılı
olanlara belge verileceği, başarı gösteremeyenlerin 15 gün sonra yeniden
sınava alınacağı, o zaman da başarı gösteremezlerse, öğretmenlikten
çıkarılacakları bildirilmişti. Muhtar ve ihtiyar heyetleri üyeleri de, yeni
harfleri öğrenemedikleri takdirde işlerinden çıkarılacaklardı.
1 Ekim'den başlayarak işyerlerinde yeni harflerle yazışma yapılacağı ve
liseler dahil, bütün okulların ders kitaplarının yeni harflerle basılacağı
bildiriliyordu. 11 Ekim'de gazeteler, yeni harflerle basılan ilk ders kitabının,
Ali Canip (Yöntem)'in "Edebiyat" kitabı olduğunu yazıyorlardı.
29 Ekim'de, Milli Eğitim Bakanı bir demeç vererek, Bakanlığın,
dilimizden Arap ve Acem kültürünü kaldıracak bütün önlemleri aldığını,
Cumhurbaşkanı'nın "irşadı" ile bir söz derleme kurulu kurulacağını,
dilimizin halk sözleri ile zenginleştirileceğini bildirmişti. Gazetelerde sıkışıp
kalan bu haber, yeni Türk alfabesinin sağlayacağı büyük sonuçlardan birini
müjdeliyordu.48
9 Ağustos 1928 gecesi, Sarayburnu Parkı'nda Mustafa Kemal Paşa'nın
ünlü nutkuyla başlayan, yeni Türk harflerine halkı hazırlama dönemi;
gezilerle, kurslarla, gazetelerle, başlık, levha, imza, bazı yazışmalar gibi
küçük uygulamalarla, alfabe çalışmaları ve okullarda başlayan derslerle
başlatılmış, bir yıla, üç yıla, beş yıla kadar diye yürütülen tahminleri geride
bırakan bir hızla tam bir "devrim" adımı atılmıştı.
1 Kasım 1928 günü, Cumhurbaşkanı, Meclis'te açılış konuşmasını
yaparken harf inkılâbı ile ilgili olarak şunları söylemiştir:
"Aziz Arkadaşlarım,
Herşeyden evvel her inkişafın yapı taşı olan meseleye temas etmek
isterim. Her vasıtadan evvel, büyük Türk milletine onun bütün emeklerini
kısır yapan çorak yol haricinde kolay bir okuma-yazma anahtarı vermek
lâzımdır. Türk milleti cehaletten az emekle, kısır yoldan ancak kendi güzel
ve asil diline kolay uyan bir vasıta ile sıyrılabilir. Bu okuma-yazma anahtarı
ancak Latin esasından alınan Türk alfabesidir. Basit bir tecrübe, Latin
esasından Türk harflerinin Türk diline ne kadar uygun olduğunu, şehirde,
köyde, yaşı ilerlemiş Türk evlatlarının ne kadar kolay okuyup yazdıklarını
güneş gibi meydana çıkarmıştır. Büyük Millet Meclisi'nin kararıyla Türk
harflerinin kat'iyet ve kanuniyet kazanması, bu memleketin yükselme
mücadelesinde başlı başına bir geçit olacaktır. Milletler ailesine, münevver
yetiştirmiş, büyük bir milletin dili olarak elbette girecek olan Türkçe'ye, bu
yeni canlılığı kazandıracak olan Üçüncü Büyük Millet Meclisi, yalnız ebedi
Türk tarihinde değil, bütün insanlık tarihinde de mümtaz bir sima kalacaktır.
Efendiler, Türk harflerinin kabulüyle hepimiz bu memleketin bütün
vatanını seven yetişkin evlatlarına mühim bir vazife teveccüh ediyor. Bu
vazife, milletimizin kâmilen okuyup-yazmak için gösterdiği şevk ve aşka
bilfiil hizmet ve yardım etmektir. Hepimiz hususi ve umumi hayatımızda
rastgeldiğimiz okuyup-yazma bilmeyen erkek-kadın her vatandaşımıza yeni
harfleri öğretmek için tehalük göstermeliyiz...

Aziz arkadaşlarım, yüksek ve ebedi yadigârımızla, büyük Türk milleti
yeni bir nur alemine girecektir."49
Mustafa Kemal Paşa'nın bu konuşmasından sonra, İsmet Paşa da,
Meclis'te öncelikle görüşülmesini istediği, "Yeni Türk Harfleri Kanunu"
tasarısı ile ilgili görüşlerini açıklamış ve yeni Türk harflerinin kolaylığından,
halkı kısa zamanda cehaletten kurtaracağından söz etmiştir.
Diğer milletvekillerinin konuşmalarından sonra, TBMM, bir önerge ile
verilmiş olan kanun tasarısını, tartışmasız oybirliği ile kabul etmiştir.
Kanun'un kabul edilmesinden hemen sonra, Sivas Milletvekili Rahmi
Bey'in, Mustafa Kemal Paşa'ya altın bir levha üzerinde kabartma harflerden
bir "Türk Alfabesi"nin sunulması konusunda Meclis Başkanlığı'na vermiş
olduğu önerge de, bu oturumda kabul edilmiştir.50
Latin esasına dayalı, fakat Türk dilinin fonetik özelliklerine göre
düzenlenmiş ve seslendirilmiş bulunan yeni Türk Alfabesi'nin kabulü,
üzerinde yıllardan beri yazılar yazılan, çekişmeler, tartışmalar yapılan alfabe
sorununu kökünden çözmüştür.

3 Kasım 1928 günü, Cumhurbaşkanı tarafından onaylanan ve resmi
gazetede yayınlanıp, yürürlüğe giren 1353 sayılı "Türk Harflerinin Kabulü
ve Tatbiki Hakkında Kanun", 11 maddeden ibaretti. Bu kanuna göre; kanun
yayınlandıktan sonra, bütün devlet dairelerinde, özel kurumlarda, Türk
harfleriyle yazılan yazılar kabul edilecek, işlem görecekti. Uygulama tarihi,
1 Ocak 1929'u geçmeyecek, ancak tahkik evraklarının, fezlekelerin, basılı
evrakın ve defterlerin yazılması, Haziran 1929'a kadar sürebilecekti. Eski
yazı ile dilekçeler de bu tarihe kadar kabul edilecekti. Gazete, dergi, levha,
ilân, reklâm gibi basmalar, 1 Aralık 1928'den başlayarak yeni harflerle
çıkarılacaktı. 1929 Ocak ayından sonra ise, artık bütün kitaplar yeni harflerle
basılacaktı. Tutanaklarda eski harfler, Haziran 1929'a kadar steno gibi
kullanılabilecek, devlet dairelerinde faydalanılan kitap, yönetmelik, defter,
cetvel gibi şeyler ise, Haziran 1930'a kadar kalabilecekti. Para, pul, bono
gibi değerli kâğıtlar değiştirilinceye kadar geçerli olacaktı. Okullarda dersler
yeni harflerle yapılacaktı. Kanun'da devlet daireleri için konulan hükümler,
bankalar, şirketler, dernekler için de uygulanacaktı. Bu arada, bütün
memurların sınavdan geçirileceği günler de saptanmıştı. Başarılı olanlara,
yeni Türkçe yazıyla hazırlanan "Ehliyetnâme" verilecekti.

Ülkenin her yanında görülen okuma-yazma seferberliğine, devletin
yoğun desteği sayesinde rağbet büyük olmuştu. Fakat başlangıçta bu
faaliyetler örgütlenememiş, disiplinsiz bir durumda idi. Mustafa Kemal Paşa,
bunun bir örgüt bünyesine alınmasını ve daha disiplinli çalıştırılmasını
istedi. Böylelikle bu konu, hükümet programına girmiş oldu ve Millet
Mektepleri'nin kurulması kararı da bu fikirlerin ve çabaların sonunda alındı.
30 Kasım 1928'de gazeteler son olarak eski harflerle yayınlandı.
Ayrıca, yeni harflerin kolay ve çabuk öğrenir.
Referans: Türk Harf İnkılabının Önemi Özellikleri Tartışmaları ve Latin Alfabesinin Kabulu / 1 Kasım 1928

Türk Harf İnkılabı | Ekleyen: | Tarih: 30-Nov-2011 17:31. | Bu yazı 8136 kez okundu..

Türk Harf İnkılabı ile ilgili diğer yazılar..


İlgili Yazilar

Atatürkün Spor ve Sporcular Hakkında Söylediği Sözler

Devamini Oku
1. Ben sporcunun zeki, çevik ve aynı zamanda ahlaklısını severim. 2. Spor yalnız beden kabiliyetinin bir üstünlüğü sayılmaz. İdrak ve ahlâk da bu işe yardım eder. Zekâ ve kavrayışı kısa olan kuvvetliler , zekâ kavrayışı yerinde olan daha az kuvvetlilerle başa çıkamazlar. Ben Sporcunun zeki çevik aynı zamanda ahlâklısını severim. 3. Her çeşit spor faaliyetini Türk gençliğinin milli terbiyesinin ana unsurlarından saymak lâzımdır. Bu işte hükümetin şimdiye kadar olduğundan daha çok ciddi ve dikkatli davranması , Türk gençliğinin spor bakımın...

Atatürk İlkeleri

Devamini Oku
A) Temel İlkeler : 1 - Cumhuriyetçilik 2 - Milliyetçilik 3 - Halkçılık 4 - Laiklik 5 - Devletçilik 6 - İnkilapçılık B) Bütünleyici İlkeler : 1 - Ulusal egemenlik (Cumhuriyetçilik – Egemenligi milletin kullanmasi) 2 - Ulusal birlik, beraberlik ve ülke bütünlügü (Milliyetçilik) 3 - Ulusal bagimsizlik 4 - Yurtta baris, dünyada baris (Dis siyaset, kalkinma amaçli) 5 - Bilimsellik ve akilcilik (Rasyonalizm) 6 - Çagdaslik ve batililasma (Inkilapçilik) 7 - Insan ve insanlik sevgisi (Dünya milletleri akrabadir) * Atatürk İlkel...

Türk Edebiyat Tarihi

Devamini Oku
Türk Edebiyatı, Türklerin dâhil oldukları üç medeniyet ve kültür dairesine paralel olarak üç safhada incelenmektedir. 1. İslâmiyet’ten Önceki Türk Edebiyatı, 2. İslâmî Devir Türk Edebiyatı, 3. Batı Tesirinde Gelişen Türk Edebiyatı. Bu tasnif Fuat Köprülü tarafından ortaya atılmış ve edebiyat araştırmacıları tarafından bugüne dek kullanılagelmiştir. Türk Edebiyatının Devirlere Ayrılmasında Kullanılan Kıstaslar Türk edebiyatı devirlere ayrılırken değişen dil anlayışı, kültürde görülen farklılaşma, yeni dinî hayat, dil coğraf...

Dini Tasavvufi Halk Edebiyatı Türk Şiiri

Devamini Oku
Horasan’dan Ahmet Yesevi’ye bağlı erenlerin Anadolu’ya gelmeleriyle başlayan tasavvuf akımı, Anadolu’ daTasavvuf Edebiyatının doğup gelişmesini sağladı. İslam dininin ve yapılan ibadetlerin daha kolay anlaşılması amacıyla tekke çevrelerinde, halkın her kesiminin anlayabileceği şiirler söylenmeye başlandı. Zamanla bunlar gelişerek ”dini-tasavvufi Türk şiir” geleneğini oluşturdu. Tasavvuf, Allah’ın ahlakıyla ahlaklanmaya, kendi varlığını, Allah sevgisiyle eritip. O’nun emir ve yasaklarına uyarak son...

Türkiye Nüfus Özellikleri

Devamini Oku
—Nüfus artışı yüksektir —Genç nüfus fazladır. —Aktif nüfus fazladır.(çalışabilecek nüfus). Çalışma çağındaki nüfustur. Çalışan nüfus ya da faal nüfus da denir. —İşsizlik oranı fazladır. —Sağlık, eğitim ulaşım sorunları yaşanmaktadır. —Nüfusun büyük bir kısmı tarım sektöründe çalışmaktadır. —Bağımlı nüfus fazladır. —Ortalama yaşam süresi azdır. —Kırsal kesimde kadın nüfusu fazladır.(göç nedeniyle) —Kentsel nüfus en fazla Marmara bölgesinde, kırsal nüfus en fazla Karadeniz bölgesindedir. —Kentsel nüfus fazladır(göç sonucu) —Tabanı geni...

Atatürk'ün Sosyal Bilimlerin Gelişmesine Yönelik Yaptığı Çalışmalar

Devamini Oku
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün bilime ve bilimsel araştırmalara büyük önem verdiği herkesçe bilinmektedir. Atatürk’ün en büyük amaçlarından biri de Türkiye’yi çağdaş bir ülke hâline getirmek ve Avrupalı devletler seviyesine çıkarmaktır. Bunu yaparken en büyük yol gösterici olarak bilimi kabul etmiştir. Atatürk’ün yaptığı inkılaplar incelendiğinde, bu inkılapların aklın ve bilimin önderliğinde yapıldığı, modern yenilik ve gelişime açık bir özelliğe sahip olduğu görülmektedir. Bir ülkenin...

Klasik Türk Müziği

Devamini Oku
10. yüzyılda yaşamış olan Fârâbî’den Timurlenk’in öldüğü 1405’e kadar geçen süre, Türk Musikîsinin nazarî yönleriyle açıklandığı ve yazıya aktarılmaya başlandığı “oluşum dönemi”ni kapsamaktadır. Bu dönemin sonlarına doğru, çok meşhur bir üstad olan Abdülkâdir Merâgî, bir sonraki "evre" 'nin tohumlarını ekmiş, Türk Mûsikîsine yeni bir yön vermiştir. Bunu takiben, 15. yüzyılın başından Yavuz Sultan Selim ’in tahta çıktığı 1512’ye değin; anlatıla geldiği şekilde, Türk Mûsikîsi'nin ses perdeleri ve makam...

Harf Çeşitleri

Devamini Oku
Alfabemizde sekiz ünlü (sesli), yirmi bir ünsüz (sessiz) harf vardır. ÜNLÜ (SESLİ) HARFLER Bunlar A, E, I, İ, O, Ö, U, Ü harfleridir. Bu harfler tek başlarına okuna­bilirler. Ses yolundan hiçbir engele uğramadan çıkarlar. Tek başlarına hece kurabilirler. Her hecede mutlaka bir sesli harf bulunur. Ünlü harfler dilin, ağzın ve dudakların durumuna göre çeşitlere bölünmüşlerdir. a) Dilin arkada ya da önde oluşuna göre: Kalın Ünlüler (dil arkada): A, I, O, U İnce Ünlüler (dil önde): E, İ, Ö, Ü b) Ağzın az ya da çok açık oluşuna göre:...

Kaynaştırma Harfleri

Devamini Oku
Kaynaştırma Harfleri (Koruyucu Ünsüzler) : (y,ş,s,n) Türkçe kelimelerde iki sesli harf yan yana gelmez. Bu nedenle sesli harfle biten bir kelimeye, sesli harfle başlayan bir ek gelirse, iki seslinin arasına bir sessiz girer. Bu sessiz , iki sesliyi kaynaştırır. Bu sessiz harfe kaynaşma (kaynaştırma) harfi, bu olaya da kaynaşma (kaynaştırma) denir. Bazı kaynaklarda yardımcı ünsüz olarak da adlandırılan kaynaştırma harfleri –y-ş-s-n' dir. Kaynaşma harfleri daha çok isim tamlamalarında kullanılır. İpucu : (yaşasın) kelimesiyle kolayc...

Modern Türk Tiyatrosu

Devamini Oku
Türk edebiyatında ilk tiyatro eseri örneği Tanzimat Döneminde Batı etkisiyle verilmiştir. İlk tiyatro eseri, Şinasi'nin "Şair Evlenmesi" adlı oyunudur. Modern tiyatro eserleri konularına göre üçe ayrılır: TRAJEDİ İlk tiyatro türünün adıdır. Klasik dönem trajedisinin özellikleri şunlardır: -Manzum olarak yazılır. -Konularını mitoloji ve tarihten alır. -Oyun kahramanları soylu kişilerden seçilir. -Trajediler erdem ve ahlâk temeli üzerine kurulur. -Vurma, yaralama, öldürme olayları sahnede gösterilmez; konuşmalarla duyurulur. -...

Yorumlardan Yazarları Sorumludur. Yorumunuz Site Yönetimi Uygun Görürse Yayınlanır..!!..
Gönderen Başlık


Türk Harf İnkılabı
» Türk Harf İnkılabı resimleri

  Puanı : 4.9 / 10 | Oy : 15 kişi | Toplam : 74

» Bu yazıya puan ver..
» Ara Yoksa Sor Yanıtlayalım
Loading
» Reklamlar
Sorun Yanıtlayalım
İletişim