ToplumDusmani.Net V2

Kültür ve Sanat Portalı

Sunday, Jul 21st

Son Guncelleme09:38:41 AM GMT

Nerdesin: Dünya Edebiyatı Arthur Rimbaud - İlluminations


Arthur Rimbaud - İlluminations

e-Posta Yazdır

Reklamlar

ARTHUR RIMBAUD - ILLUMINATIONS
Çev: İlhan Berk / Yeditepe Yayınları / 1971

ÖNSÖZ


Rimbaud çevirisinin Türkçede yarattığı güçlüklerin başında dil geliyor. Rimbaud'nun Illuminations'da kullandığı dili Türkçede yaratmak güçtür. Nedeni de dilimizin, özellikle de öztürkçenin, bu dili karşılayacak kadar işlenmiş olmamasıdır. Rimbaud çok işlenmiş büyük bir dilin bütün olanaklarını kullanıyor. Ayrıca bugünkü dilimiz, Fransız dilindeki gibi, birkaçı bir yana, büyük ozanlarını henüz vermemiştir.

Dilin büylesine yeni olanaklarını denememiş olmamız Rimbaud çevirilerini zorlaştırıyor. İşte bu güçlükler sonucu Rimbaud çevirileri, Türkçede aslındaki o büyük gücü aktaramamakta. Öte yandan, mensur şiir Türkçemizin enine boyuna işlediği bir tür de değildir. Oysa Rimbaud asıl bu tür yapıtlarıyla büyüktür.

Arthur RimbaudRimbaud bu tür şiirlerinde usu sarsan, allak-bullak eden, kimi yerde de ona karşı çıkan yeni bir dil kullanır. Türkçede bu dili bulmadıkça çeviriler düzyazının alanına kolaylıkla düşer. Belki de bunun için Rimbaud'dan yapılan çeviriler, çoğun koşuk şiirlere yönelmiştir.

Rimbaud çevirisinin yarattığı güçlükler yalnız dilden de gelmiyor.




Dili bilmek yetmiyor: Rimbaud'ya açık olmak da gerekiyor. Bunun için olacak, Rimbaud çevirileri bütün dünyada tartışmalara yol açıyor. Yine bu nedenle pek çok Rimbaud yorumcuları çıkmıştır. Daha çok anlamdan gelen bu güçlük Fransızlar için de çözülmüş bir sorun değildir. Illuminations bu yüzden Fransa'da da, dünyada da azınlığın bir kitabıdır. Öte yandan, bir şiirin çevrilmesi ise önce anlaşılmasıyla sıkı sıkıya bağlı. Ancak anlaşıldıktan sonra çevirinin o kör, belâlı, nankör alanına girilir.

Rimbaud çevirisinin dil, anlam güçlüğünden sonra ortaya koyduğu üçüncü güçlük de yapı güçlüğü. Rimbaud'nun bu kitabındaki biçimler alışılmış yapılar değildir bizim için. Çağdaş şiirimizin yeni yeni açık olduğu yapılardır. Bir dilde böyle yapılar yoksa, çevirmen büyük büyük güçlüklerle karşılaşır. Şiirin aslına yakın bir yapıyı veremezse, şiir şiir olmaktan çıkar. Ölçülü şiirin öğeleri bir dilden bir dile bütün bütün aktarılmaz şeyler değildir. Bunun da nedeni ölçülü şiirin yapısı az çok bir kural koyar. Ama düzyazı biçimindeki şiirin yapısı hiç bir ortak kural koymaz. Kendi kendisinin koyduğu, bir çeşit kural dışı bir yapıdır bu. İşte bu yapıyı yakalamak, bu biçime yakın bir biçim koyabilmek büyük bir çaba ister. Çünkü bu yaratının alanına girmektir.

Bu çeviride anlam güçlüklerine rastlandıkça çeşitli Rimbaud yorumcularının yorumlarına ve şiirlerin İngilizce çevirilerine başvurulmuştur. Bunların belli başlıları da şunlardır:

Rimbaud, İlluminations / Translated by Louis Varése (A new directions peperbook) / H. de Bouillane de Lacoste: Rimbaud et le probléme des İllumunations (Mercvre de France)

Yorumcuları: Emile Blemont, Pierre Louys, Verlaine, Ernest Delaye, Gorges İzambard, Etimble.



* * *


Arthur Rimbaud Biyografisi
ARTHUR RİMBAUD


1854
Rimbaud doğar (Chareville). Victar Hugo 50, Baudelaire 33, Mallarme 12, Verlaine 10 yaşında. Rimbaud'nun babası asker olduğu için görevinin büyük bir bölümünü Cezayir'de yapar. Askerlik üstüne birçok yazıları ve Fransızcaya çevirdiği bir Kuran çevirisi vardır. Rimbaud da daha sonra Arapçaya merak edecektir. Annesi bir çiftçi ailesindendir. Sert, haşin bir kadıncağızdır, Rimbaud üzerindeki etkisi büyüktür. Rimbaud altı yaşındayken babası Cezayir'e atanır. Rimbaud babasını bundan sonra bir daha görmez.


1862
Rossat okuluna başlar. Burada on yaşındayken ilk öyküsünü yazar:
Le Soleil était encore chaude . Latinceye, Yunancaya çalışır. Latince şiirler yazar.

1869

Okuldayken Latince şiir armağanını kazanır. Yine bu sıralarda ilk şiirini yazar: Les Etrennes des Orphelins. 1870'de de bir dergide yayımlanır.

1870


Sonradan gerek kişiliği, gerekse şiiri üzerinde büyük etkileri görülecek olan Geoges Izambard onun öğretmeni olur. Günün en önemli dergilerinden biri olan Parnasse Contemporain'e şiirlerini yollar, yayımlanır. 29 Ağustos'ta Paris'in yolunu tutar, ama tren parasını veremediği için tutuklanır. İzambard'a yazar, ondan yardım ister. Yeniden geldiği yere döner. On gün sonra Charleroi'ya, bir gazetede çalışmak üzere yola çıkar, bir sonuç alamayınca yeniden Charleville'e döner.

1871

Charleville'deki kitaplıktan çıkmaz. Sosyalizm, büyücülük, kimya ve açıksaçık hikayelere merak sarar, durmadan onları okur. Bir kez daha Paris'in yolunu tutar, on beş gün kadar kalır, yoksulluk çeker. Baba ocağına yaya döner. Bu sıralarda İzambard'a şiir üstüne en önemli mektuplarından biri olan Lettre du Voyant' ı yazar. Bu mektupta Rimbaud ozana büyük görevler yüklemekte, onu bir peygamber gibi görmektedir. Us düzenini de bu mektubuyla yadsır gibidir. Verlaine'e bir mektup yazarak Başkente gelmek, ora ozanlarıyla tanışmak istediğini söyler, o da onu Paris'e çağırır. Önce Varlaine'in sonra da Banville'in konuğu olur. Kilise duvarlarına Tanrıya Ölüm diye yazar. Paris'te türlü rezaletler çıkarır. Herkesle kavga eder, küfürün bini bir paradır. Paris'e gelirken ünlü Sarhoş Gemi şiiri de cebindedir.

1872

Rimbaud ile Verlaine artık her gün birliktedirler. Quartier Latin'deki kahvelerden çıkmazlar. Verlaine eve uğramaz olur. Oysa sekiz aylık bir çocuğu vardır, karısıyla boğaz boğaza gelir. Birlikte yolculuklara başlarlar. İlkin Arras'a giderler. Durmadan içip, rezaletler çıkarırlar. En önemli şiirlerini bu sıralarda yazar. Her çeşit içkileri dener. Esrar çeker. Illuminations'lara başlama çağıdır bu. Yeniden Paris'e dönerler, oradan Brüksel'e, Ostende'a, daha sonra da Londra'ya giderler. Birçoklarına göre, Illuminations bu sıralarda yazılır. Paraları olmadığı için Rimbaud, Fransızca dersleri vererek geçinir. Rimbaud'nun annesiyle Verlaine'in karısı durmadan mektuplar yazarak onları Fransa'ya dönmeye zorlarlar. Rimbaud, annesinin mektubuna dayanamaz, döner.

1873

Verlaine, Londra'da hastalanır. Annesine mektuplar yazarak Rimbaud'yu Londra'ya çağınr. Rimbaud yeniden Londra'ya döner. Yeniden Londra'daki eski hayatları başlar. Rimbaud yeniden Fransa'ya dönüp bir çiftlik evinde "Cehennemde Bir Mevsim" adlı kitabını yazmaya başlar. Yine Londra. Yine kavgalar. Verlaine Brüksel'e kaçar. Rimbaud arkasını bırakmaz, orada onu bulur. Aynı odada kaldıkları bir gece adamakıllı kavga ederler. Verlaine Rimbaud'ya ateş eder, Rimbaud yaralanır. Verlaine iki yıl hapis cezasına çarptırılır.


1874

Londra'da ders vererek yaşar. İlluminations'ı ycniden gözden geçirir. Germain Nouveau ile arkadaş olur.

1875 - 80


Almanca öğrenmek için Almanya'ya gider. Oradan İtalya'ya geçer. İspanyolcaya, Arapçaya, İtalyancaya çalışır. Alman ordu birliğine yazılır, sekiz yıllık bir anlaşma yapar, ama üç hafta sonra bırakıp Fransa'ya döner. Viyana'ya, Hollanda'ya, Danimarka'ya gider. Sonra Kıbrıs'a, oradan da Harrar'a geçer. Bir acentada çalışır. Daha sonra kendi başına silah ticaretine girişir. Teknik kitaplara merak sarar. Para kazanır.


1881


Bardey ticarethanesiyle bir anlaşma imzalar. Esir ticaretiyle uğraşır. Epeyce para yapar, ailesine gönderir.

1883

Sıkılır, yeni ülkeler, yeni insanlar görmek ister. Ogadine'in bilinmeyen bazı bölgelerini keşfeder. Bu konuda bazı yazılar yazıp bir coğraf ya dergisine gönderir. Bu sıralarda La Vogue dergisinde İlluminations'dan bazı parçalar yayımlanır. Bundan sonra da edebiyatla hiç bir ilgisi kalmaz.

1891

Sağ bacağında ağrılar başlar, günden güne de artar, hastahane hastahane dolaşır. Sonunda Marsilya hastahanesine yatar. Hastalığı daha da artar. Kız kardeşi başından ayrılmaz. 10 Kasım'da kangrenden ölür.


İlhan Berk

 

Eserleri

 

TUFANDAN SONRA

TUFAN düşüncesi durulur durulmaz,

Evliya otlarıyla kımıl kımıl çançiçekleri arasında bir tavşan durdu, örümcek ağlarının arasından ebemkuşağına yakardı.

Ey! saklanan kıymetli taşlar, - çoktandır bakıp duran çiçekler.

Büyük, pis sokağa kasap dükkanları kuruluverdi; gravürlerdeki gibi o kat kat denize doğru kayıklar çekildi.

Mavi - Sakal'ın evinde, - mezbahalarda,- pencerelerini güneşin sararttığı cambazhanelerde, kan boşandı. Kan, süt aktı durdu bütün.

Yuvalarını kurdu kunduzlar. Kahvelerde «kahveler» tüttü durdu.

Camlarından hâlâ su sızan koca evin yaslı çocukları o eşsiz resimlere baktılar.




***

Bir kapı çarptı, - köy alanında, çocuk gürül gürül sağanağın altında, fırıldakları, her yandaki çan kulelerinin rüzgâr gülleriyle dolu kollarını döndürdü durdu.

Bayan Alplere bir piyano yerleştirdi. Kilisenin o yüz binlerce mihrabında, ayin yapıldı, ilâhiler okundu.

Kervanlar yola düzüldüler. Buzlar ve kutup gecesinin kaos'unda Splendide Hôtel'i kuruldu.

Kekik çöllerinde uluyan çakılları, - meyve bahçelerinde homurdanan tahta pabuçlu kır tanrıçalarını daha ilk o zaman işitti Ay. Sonra, tomurcuk yüklü, mor, o ulu ormanda Euchads, ilkyazın geldiğini söyledi bana.

-Sağırlar, durgun sular, - Köprünün, ormanların üstlerinden akıp gidiyor köpük; - Kumaşlar, organlar, - şimşekler, gök gürültüleri, - yükselin, akın; - Sular ve acılar, yükselin, daha bir artırın Tufanları..

Onların dağılıp gittiğinden beri, - siz ey gömülen eşsiz taşlar, açılmış çiçekler! - dayanılır gibi değil bu! - ve o kraliçe, saksıda ateş yakan Büyücü kadın, bilmediğimiz o nice şeyi hiç bir zaman bize tutup anlatayım demeyecek.



TAN

YAZ şafağını kucakladım.

Sarayların ön yüzlerinde hiç bir kımıltı yoktu daha. Ölüydü sular. Gölge yığınları orman yolundan ayrılmıyordu. Yürüdüm, ılık ve canlı solumalar uyandırarak, değerli taşlar bakışıp kaldı, sessizce kımıldandı kanatlar.

Daha şimdiden o serin, soluk parıltılarla dolu patikada ilk kımıltı bir çiçeğin bana tutup adını söyleyivermesi oldu.

Çamların arasında saçlarını çözen şelâleye güldüm: gümüş rengi tepede tanrıçayı tanıdım.
Tülleri birer birer tutup kaldırdım o zaman. O ağaçlıklı yolda, kollarımı salladım durdum. Ovalarda horoza haber verdim. Bütün kentte, çan kuleleri, kubbeler arasından kaçıyordu; mermer rıhtımların üstünde bir dilencileyin koşarak onu kovalıyordum.

Yolun ta üst yakasında, bir defne ormanının yanında, o top top olmuş tüyleriyle çevirdim, onu, o koca vücudunun ağırlığını birazcık duyar gibi oldum. Şafakla çocuk ormanın alt yakasında devriliverdiler.

Uyandığımda öğle olmuştu.




ÇOCUKLUK

I


O KARA gözlü, sarı yeleli, kimi kimsesi olmayan. Meksika ve Flemenk masallarından daha soylu; ülkesi nobran mavilikler, yeşillikler olan, o put, gemisiz dalgaların Yunanca, İslâvca, Keltçe yaban adlarla çağrılan sahillerde koşuyor.

Ormanın kıyısında - düş çiçekleri çınlayıp, açılıp, ışıldayıp duruyor, - bir kız portakal dudaklı, çayırlardan çıkıp gelen pırıl pırıl tufanın içinde bacak bacak üstüne atmış [duruyor], denizin, biteyin, ebemkuşaklarının gölgelediği, bir baştan bir başa geçtikleri, giydirdikleri o çıplaklık.

Denize yakın taraçalarda fırdönen bayanlar; küçük kızlar, dev gibi kadınlar, yeşil - gri köpükler içinde güzelim siyahîler, koruların, o verimli toprakların üstünde dikilmiş duran elmaslar, bahçecikler buzu çözülmüş, - genç analar ve bakışları kutsal yolculuklarla dolu kızkardeşler, o kurumlu, barbar giysili sultanlar, prensesler, yabancı küçük kızlar, mutsuz ama tatlı kişiler.

Ne cansıkıntısı, «sevgili vücut» ve «sevgili yürek» çağı.

II

O bu, küçük ölü, ardında gül fidanlarının. - İnliyor taşlığa ölü genç ana. - Kumda bağırıyor yeğenin arabası - Küçük oğlan kardeş - (Hindistan'da o ! ) orada, batan güneşe karşı, karanfil çayırında duruyor. - Dimdik gömülmüş ihtiyarlar şebboylu surlara.

Generalin evini çeviriyor bir yığın altın yaprak. Güneydeler. - Boş hana kırmızı yoldan varılır. Satılık şato; sökülmüş pancurlar. - Götürmüş olmalı papaz kilisenin anahtarını. Boş, ıpıssız, parkın yöresindeki bekçi kulübeleri. Öylesine yüksek ki duvarlar yalnız uğultulu tepeler görünüyor. Zaten, görünecek bir şey de yok içinde.

Horozsuz, örssüz o küçük köylere yükseliyor çayırlar. Yükseldi su bendi. Ey haçlı tepeler ve çöl değirmenleri, adalar, değirmen taşları.

Vızıldıyordu büyülü çiçekler. Bayırlar onu sallıyordu. Bir masalsı inceliğin hayvanları gidip geliyordu. Sonsuzluğun sıcak gözyaşlarıyla yapılmış bir engin denizde bulutlar toplanıyordu.

III

BİR kuş var ormanda, durdurur seni türküsü, kızartır yüzünü.

Bir saat var, çalmayan.

Ak hayvanların yuvaları, bir çukur.

İnen bir kilise ile çıkan bir göl.

Küçük, süslü bir araba, bir ağaçlığa bırakılmış ya da bir yolu inen dört nala.

Giyimli kuşamlı bir oyuncu topluluğu var yolda, ormanın arasından görünen.

Acıkınca, susayınca seni kovan biri var, en sonra.

IV

ERMİŞİM ben, bir taraçada yakaran,- otlayan o barışçıl hayvanlarleyin. Filistin denizlerine dek.

Bilginim karanlık koltuktaki. Dallar ve yağmur vuruyor kitaplığın penceresine ..

O bodur ormanlara çıkan büyük yolun yaya yürüyeniyim; su setlerinin uğultusu ayaklarımı örtüyor. O iç karartıcı altın arıtmasını görüyorum batan güneşin.

Engin denizdeki dalgaların üstüne bırakılmış bir çocuk olabilirdim pekala, ağaçlıklı yol boyunca yürüyen, alnı göğe değen, küçük bir uşak. Çetin keçiyolları. Katırtırnaklarıyle örtülü tepeler.

Kımıltısız hava. Ne kadar uzakta kuşlar, kaynaklar! Ancak sonu olabilir bu dünyanın, böyle yürürsen.


V

KİRALASINLAR artık bana bu kıyıları çimento kabartmalı, kireçle sıvanmış mezarı - ta dibindeki yerin.

Masaya dayıyorum dirseklerimi, lâmba, budalalığımdan birkaç kez okuduğum bu gazeteleri, hiç ilgimi çekmeyen bu kitapları nasıl da aydınlatıyor.

Enikonu uzak bir yerde olan yeraltı odamın üstünde evler kök salıyor, sisler toplanıyor. Kırmızı çamur ya da kara. Kent, korkunç, ucu bucağı yok gecenin.

Lâğımlar, alçak. Yanlarda yoğunluğu yerkürenin, bir o.

Mavi uçurumlar, ateş kuyuları belki. Belki aylar, kuyruklu yıldızlar, denizler ve masallar bu düzlemler üstünde buluşuyorlar.

O kaygılı saatlerde, yakut, maden yuvarlar kurarım. Ustasıyım ben suskunun. Ama niçin bu görünen deliği kubbenin köşesinde solgunlaşsın?


YAŞAMALAR

I

Ey o koca caddeleri kutsal ülkenin, taraçaları o tapınağın!

Bana atasözlerini açıklayan o Brahman'a ne oldu? O çağlardan, o yerlerden, hâlâ o ihtiyar kadınları görüyorum! Gümüş saatleri, nehirlere karşı güneşi, dostun omuzumdaki elini, sonra o baharat kokulu odalarda ayak üstü sevişmelerimizi hatırlıyorum. - Düşüncemin yöresinde kızıl güvercinlerin uçuşu görülüyor. - Buraya sürülmüş, bütün edebiyatların o ölümsüz oyunlarını oynayacak bir sahnem oldu. Size o duyulmadık zenginlikleri bir bir göstereceğim. Bulduğunuz o gömülerin tarihini inceliyorum. Sonrasını görüyorum! Kaos'leyin hor görülüyor işte erdemliğim. Sizi bekleyen şaşkınlığın yanında nedir ki benim yokluğum?



II

GELMİŞ geçmiş bütün bulmanların üstünde bir bulmanım ben; aşkın anahtarları gibi bir şeyler bulmuş bir ezgici hem de. Şimdilerde, tok bir gökyüzüyle cılız bir toprağın ağası olan ben, o dilenci çocuklukla çömezlikle ya da o takunyalarla gelişle, tartışmalarla, o beş altı kezlik dullukla ve kalın kafalığımdan arkadaşlar kadar sesimi yükseltemediğim o birkaç düğün anılarıyla heyecanlanmayı deniyorum. Yakıyorum o eski ilahi sevinç payımdan yana: bu kaba toprağın yalın havası benim amansız şüpheciliğimi eni konu besliyor. Ama bu şüphecilik bundan böyle uygulanmayacağına ve ben de zaten yeni bir acıya, yıkıma bel bağladığıma göre, - Korkunç bir deli olup çıkmayı bekliyorum.

III

ON iki yaşımda, beni kilitledikleri bir tavan arasında tanıdım dünyayı, insanlık komedyasını resimledim. Bir kilerde öğrendim tarihi. Bir kuzey kentinin gece eğlencelerinde, eski ressamların bütün kadınlarına rastladım. Paris'te, eski bir dar sokakta bana bütün geçmiş çağların bilimlerini öğrettiler. Doğu'yla dopdolu güzelim bir evde, yüce yapıtımı tamamlayıp ulu emekliliğimi geçirdim. Kanımı karıştırdım durdum. Ödevim geri verildi bana. Bunu hiç düşünmemeli artık. Öbür dünyalı biriyim ben aslında, işim gücüm yok.




TÜMCELER

BU dünya, şaşkın iki çift gözümüz için kara, tek bir ormana, birbirini seven iki çocuk için, bir sahile, - duru sevgimiz için bir çalgılar evine dönünce, - sizi o zaman bulacağım.

Yeryüzünde, sakin, güzel ve «görülmemiş bir lüks içinde» bir tek ihtiyar kaldığı vakit, - dizlerinizin dibinde olacağım.

Bırakın bütün anılarınızı gerçekleştireyim, - sımsıkı bağlayan biri olabileyim sizi, - boğacağım sizi.

*
Çok güçlü olduğumuz vakit, - kim geriler? Çok keyifli, - kim gülünç olur? Çok kötü olduğumuz vakit - bizi ne yaparlardı?

Süslenip püslenin, gülün, oynayın. - Hiç bir zaman kapı dışarı edemiyeceğim Aşk'ı.

*

Yoldaşım, dilenci kadınım, o azman çocuğum benim! Bu bahtsız kadınlar, bu işçiler ve benim sıkıntılarım nasıl da vız geliyor sana. Gel o kaygısız sesinle katıl bize, sesin ! biricik pohpohcusu bu aşağılık umutsuzluğun.

*

Kapalı bir temmuz sabahı. Bir kül tadı var havada; yaş bir odun kokusu ocakta, - sırsıklam çiçekler, - o yıkıklığı gezinti yerlerinin, - kanalların tarlalara çiselemesi, - niçin hemen olmasın oyuncaklar ve günlük kokuları?

*

Kuleden kuleye gerdim ipleri; çelenkleri bir pencereden bir pencereye; altın zincirleri bir yıldızlardan bir yıldıza, hora tepiyorum şimdi.

*

Durmadan tütüyor yukarki gölcük. Hangi büyücü kadın batan ak güneşe gidip dikilecek? Hangi yapraklanmış menekşeler düşecek?

Kamu yatırımları kardeşlik bayramlarında akıp giderken, bir ateş gülü çalıyor çalıyor bulutlarda.

*

Güzelim bir Çin mürekkebi tadını canlandırarak, kara bir toz yağıyor yavaşça uyanıklığım üstüne. - Lâmbamın alevini kısıp yatağa atıyorum kendimi, gölgeli tarafa dönünce sizi görüyorum kızlarım! kıraliçelerim benim.



DEMOKRASİ

«BAYRAK bu pis manzaraya uyuyor ve boğuyor bizim yerli ağzımız davulu.

«İçerilerde en hayasız fuhuşları bes1eyeceğiz. En haklı ayaklanmaları kırıp geçireceğiz.

«O baharat, yağmur ülkelerinde! O canavarca sanayi ve ordu sömürücülerinin hizmetinde.

«Allahaısmarladık buradan, nereye olursa olsun. İyi isteğin gönüllü erleri, gözü kanlı bir felsefemiz olacak; bilimden habersizler, keyif hinoğlu hinleri; yerin dibine batsın bu çökecek olan dünya.

Gerçek yürüyüş budur. Yürüyelim, ileri! »



SARHOŞLUK SABAHI

SEN ey Birtanem! Ey Güzelim benim! O asla sürçmediğim yabanıl ezgi! Perili sehpa! O işitilmedik yapıt için, o güzelim vücut için ilk kez, hurra! Çocuk gülüşleriyle başladıydı bu, öyle de bitecek. Bando dönse de, o eski uyumsuzluğumuza kavuşsak da, bu zehir gene bütün damarlarımıza yerleşip kalacak. Ey şimdi bütün o işkenceleri hakeden bizler! yaratılmış olan vücutlarımıza, ruhlarımıza bu insanüstü sözü coşkuyla bir araya getirdim: bu sözü, bu cinneti! İncelik, bilgiçlik, zorbalık. O aparı aşkımızı getirebilmemiz için, bu iyilik ve kötülük ağacını karanlığa gömeceklerini, bu barbarca iylikseverliklerin sürüleceğini söz vermişlerdi bize. Kimi tiksintilerle başladı bu, ve işte, - bu ölümsüzlüğün içinde bizi yakalayamadığı için, - korkuların bozgununda sona erdi.

Çocuk gülüşleri, tutsakların saygısı, kızların o yabanıl davranışları, yüzlerin, şu eşyaların. dehşeti, o uykusuz geceyi andıkça, kutsayın. Onca yabanlıkla başlamıştı bu, ve işte buz ve alev melekleriyle bitti.

Ey esrikliğin kutsal uyanıklığı! bize armağan ettiğin salt o maske adına bu. Bir yöntem biliyoruz seni! Daha önce de, bizim yaşımızdakilerini de senin kutladığını unutmuyoruz. Zehire inanıyoruz. Her Allahın günü yaşamamızın tümünü birden vermeyi biliyoruz.

İşte caniler çağı!



MASAL

BİR prens, kendisini yalnız o sıradan hayır işlerinin yücelmesine verdiği için üzülüyordu. Aşkta şaşırtıcı devrimler sezinliyordu, ve kanlarının göğün ve lüksün o güzelim bağışından daha güçlü olabileceklerinden kuşkulanıyordu. Gerçeği , asıl istek saatini, asıl sevinçleri görmek istiyordu. Bu, dindarlığa yan çizmek olurmuş, olmazmış, buna bakmıyordu, istiyordu. Hiç olmazsa, oldukça güçlüydü insanlar üzerinde.

Eline geçirdiği kadınların canına kıyılmıştı. Güzellik bahçesi için ne yıkımdı bu! Kılıcın altında onu hepsi kutsadılar. Yeni kadınlar da istemeğe kalkmadı. - Kadınlar yeniden çıkıp geldiler.
Av dönüşü ya da ayin sonu kendisiyle gelen bütün kadınları öldürdü. Ama yine biri de arkasını bırakmadı.

O lüks içinde ki hayvanları boğazlayarak eğlendi. Sarayları yaktırdı. İnsanlara saldırıyor, onları dilim dilim ediyordu.

- Ama kalabalık, altın çatılar, güzel hayvanlar yaşamalarını sürdürüyorlardı yine de.

Yakıp yıkmayla coşup, kan dökmeyle gcnçleşilebilinir mi hiç! Halk ağzını açmadı. Bu konuda kimse ona yardım edeyim demedi. Bir akşam atını kurumla dört nala sürüyordu. Anlatılamayacak, açıklanamayacak güzellikte bir peri beliriverdi. Yüzü, duruşu, bin bir aşk, anlatılamaz, aynı zamanda da dayanılamaz bir mutluluk muştuluyordu! Prensle peri, belki de, tam bir sağlık içinde yokolup gittiler. Hem nasıl olur da ölmezlerdi? İşte bunun için de beraberce öldüler.
Ama prens, sarayında, eceliyle öldü. Prens, periydi; peri de prensti.

Bize yabancı bilgiç musiki.

 


 

GÖSTERİ

BU tuhaf kişiler çok kuvvetli. Bunlardan birçokları dünyanızı ele almışlar. Vicdanlarınızla o parlak yetilerini, deneylerini harekete geçirmek için ne bir gereksinme duyuyorlar, ne de acele etmeye kalkıyorlar. Ne olgun kişiler! Yaz gecesileyin şaşkın gözler, kırmızı, kara, üç renkli, altın yıldızlarla kemirilmiş çelik; yitik, kurşunluk, soluk, yangına uğramış yüzler; delişmen ses kısıklıkları! Yaman yürüyüşü düzme işlemelerin!



- Korkunç sesler ve kimi tehlikeli kaynaklarla donatılmış .
- Chérubin'e nasıl bakarlar ki? - bazı gençler var. Kılıkları şık, ama tiksinti verici, kirli kazançlar için kente gönderiliyorlar.

Ey çılgın şaklabanlığın o sonsuz korkunç cenneti! Fakirleriniğzle ya da o şaklabanlık oyunlarıyla karşılaştırmaya kalkmayın. Hazırlıksız giysileriyle, düşsü kötü bir zevkle tarih ya da dinler gibi hiç olmamış tinsel yarı - tanrıların, serserilerin o halk oyunlarını, tragedyalarını oynuyorlar. Çinliler, Hotantolular, Bohemyalılar, budalalar, sırtlanlar, Moloch'lar, eski bunamalar, uğursuz şeytanlar, halk oyunlarını, anaca oyunları hareketler, hayvanca sevecenliklerle karıştırıyorlar. Yeni oyunlar, içli şarkılar ortaya koyabilirler. Usta hokkabazlar onlar, yeri ve kişileri değiştiriyorlar, büyüleyici güldürüye katılıyorlar. Gözler tutuşuyor, kan türküler yakıyor, kemikler çoğalıyor, gözyaşları ve kırmızı akıntılar sızıyor. Alayları ya da ürküleri bir dakka ya da aylarca sürüyor.
Bir bende var bu yabanıl gösterinin anahtarı.
{mospagebreak title=Eskil}
ESKİL

GÜZELİM oğlu Pan'ın! Çiçekçiler, yemişlerle çevrili alnın sıra gözlerin, o biricik yuvarlar, dönüp duruyor. Esmer bir tortuyla gölgeli yanakların çukur çukur. Pırıl pırıl dişlerin. Bir gitara benziyor göğsün, çınlamaları o sarışın kollarında akıp giden. İki cinsin birden uyuduğu karın boşluğunda küt küt atıyor yüreğin. Geceleri kalçalarını, önce birini, sonra ötekini, sonra da sol bacağını yavaş yavaş sallayarak, çık dolaş!



BEING BEAUTEOUS

BOYLU boslu, güzelim bir yaratık bir kar önünde durmuş.

Ölüm ıslıkları, boğuk ezgi çevreleri bu tapılası vücudu tıpkı bir hayalleyin yükseltiyor, yayıyor, titretiyor; kara, kızıl yaralar açılıyor alımlı tenlerde. Yaşamanın o özel renkleri, yapı yerinde. Görüntünün çevresinde kararıyor, dönüyor, dağılıp gidiyor. Ve sonra ürpermeler yükseliyor, gürlüyor, sonra ölüm ıslıklarını yüklenen oluşların ateşli tadı, sonra, ötemizde, dünyanın güzellik anamıza fırlattığı, o sağır edici ezgiler, - o geriliyor, sonra da dikiliyor. Oh! kemiklerimiz yepyeni bir sevdalı vücuda büründüler!

*

Ey o kül rengi yüz, kıldan arma, o billur kollar! Ağaçların, havanın arasından üzerine atılacağım top!



YOLA ÇIKMAK

YETER görülen. Karşılaşmadığı şey kalmadı görmenin. Yeter elde edilen. Akşamleyin, güneşli havalarda ve daima o uğultuları kentlerin.

Yeter tanıma. Molaları dirimin. - Ey uğultular ve Görmeler ey!
Yeni sevgide ve yeni gürültülerde, yola çıkmak!



KRALLIK

GÜZELİM bir sabah, çok sakin bir ulustan, anlı şanlı bir adamla bir kadın kentin alanında bağırıyorlardı: «Dostlarım, onun kraliçe olmasını istiyorum!» «Kraliçe olmak istiyorum ben!» Gülüyor ve titriyordu kadın. Dostlarına, tanrı esininden, çekilen felâketlerden söz ediyordu adam. Birbirlerine yaslanarak kendilerinden geçiyorlardı.

Gerçekten, evlerin üstünde lal rengi kakmaların yükseldiği bütün bir sabah, kral oldular, ve bütün bir öğleden sonra, palmiye bahçelerine doğru yürüyüp gittiler.



BİR AKLA

PARMAĞININ davula vurması nice sesler çıkarıyor ve nasıl yeni bir havadır başlıyor.
Bir adım atman, yeni insanların kalkıp yürümeye geçmesidir.
Başını şöyle çevirmen: yeni aşk! Döndürmen: - yeni aşk! «Zamandan başlayarak, değiştir yazgımızı, âfetleri yok et, diye türküler yakıyor bu çocuklar sana. «Bahtımızın, isteklerimizin cevherini yükselt nerelere olursa olsun», diye yalvarılıyor sana.

Sen ey o her yere gidecek olan, sonsuzluktan gelen.



İŞÇİLER

EY sıcak şubat sabahı. O vakitsiz güney ruzgârı, yoksul, uyumsuz "anılarımızı, o toy mutsuzluğumuzu ortaya seriverdi işte.

Henrika'nın geçen yüzyıldan kalma kareli, beyaz, koyu bir eteklikle, kordelâlı bir beresi ve ipek bir atkısı vardı. Bin kat daha üzüntülüydü bir yastan. Kentin dışında dolaşıyorduk. Hava kapalıydı, ve o güney rüzgârı olanca aşağılık kokusunu alevlendiriyordu yıkık bahçelerin, kurumuş çayırların.

Bu, beni yorduğu kadar karımı da yormamalıydı. Bana geçen ay su baskınından kalma oldukça yüksek bir keçi yolunda bir kaya yarığındaki minnacık balıkları gösterdi.

Kent duman ve fabrika gürültüleriyle, o yollarda, çok uzaklardan izliyordu bizi. Ey öteki dünya, göğün ve ağaçların gölgelediği kutlu barınak! Güney rüzgârı bana çocukluğumun o mutsuz olaylarını, umutsuzluklarımın yazını ve alınyazının benden daima uzaklaştırdığı o bir yığın korkunç gücü ve bilimi ansıtıyordu. Hayır! yalnızca o kimsesiz nişanlılara benzeyeceğimiz bu açgözlü memlekette yazı geçirmeyeceğiz. Sevgili bir hayali sürüsün istemiyorum artık bu sert kol.



KÖPRÜLER

BiLLÛR, kül rengi gökler. Tuhaf bir çizimi köprülerin, dik kimileri, kabarık, tümsekli kimileri, bazıları da dik olanların üstüne eğik açılar halinde iniyorlar, sonra da bütün bu biçimler kanalın aydınlık yakasında tekrarlanıyor, ama hepsi de öylesine uzun ve yeğni ki bu baştan başa kubbeli kıyılar sonra da alçalıp küçülüveriyorlar. Bazıları hala yıkıntılar içinde. Direkler, işaretler, dayanıksız korkuluklar taşıyor öbürlerini. Küçük payandalar çaprazlamasına geçip gidiyorlar; bentlerden ipler çıkıyor. Kırmızı bir giysi, belki de daha başka esvaplar ve çalgılar seçiliyor. Bütün bunlar halk türküleri, derebeylik çağı konserlerinden parçalar, eski halk ezgileri kalıntıları mı? Su kül rengi ve mavi, denizin bir kolu gibi de geniş.

Gökten düşen beyaz bir ışın, bu komedyaya son veriyor.

 


KENT

BİR ölümlüyüm ben ve büyüyen gelişen yeni bir başkentin de pek yakınmayan bir vatandaşıyım; çünkü kentin planının olduğu kadar evlerinin döşenmesi ve dış görünüşü de bilinen beğeniden sıyrıldı. Burada hiç bir anıtta aşırı bir bağlılığın izlerini bulamazsınız. En sonunda, ahlâk ve dil en yalın anlatımını buldu. Birbirlerini tanımak gereğini duymayan bu milyonlarca insan, ki anlamsız, bir istatistiğin ortaya koyduğu gibi anakarada yaşayan öbür insanlardan çok daha az uzun ömürlü olmamalı, eğitimi, zanaatı ve ihtiyarlığı hep ayni düzeyde sürdürüyor. Nitekim, ben penceremden, kömürün sık ve sonsuz dumanları arasında yuvarlanan yeni tayfları - o ormanlarımızın gölgesi, bizim o yaz gecemiz! - ve benim yurdum, olanca yüreğim demek olan küçük kır evinin önündeki yeni Erinnyes'leri * görüyorum; hem madem burada her şey, - o canlı kızım z ve halayığımız gözü yaşsız Ölüm'e, umutsuz bir Aşk'a ve sokağın çamurlarında cıvıldayan güzelim Suç'a benziyor.



(*) Öç tanrıçaları

 




TEKERLEK İZLERİ

SAĞDA, yaz şafağı yaprakları, buğuları ve parkın bir köşesindeki gürültüleri ayaklandırıyor; soldaki bayırlar mor gölgelerinde, nemli yolun o binlerce hızlı tekerlek izlerini saklıyorlar. Perili gösteri. Aslında: altın yaldızlı tahta hayvanlar yüklü arabalar, direkler, alacalı bulacalı perdeler, dört nala kalkmış yirmi cambazhane atı, ve adamakıllı şaşkın hayvanlara binmiş çocuklar, adamlar; - kentsi bir çoban tragedyası için süslü püslü giydirilmiş çocuklarla dolu eski ya da o masalsı faytonlar gibi bir ucu iplerle bağlanmış bayraklar, çiçeklerle süslenmiş yirmi taşıt; - hatta kocaman, mavi, kara, tırısa kalkmış kısraklara benzeyen gece taklan altında fildişi sorguçlarını dikmiş tabutlar.



KENTLER

KENTLER bunlar! Bu Alleghany'ler, bu düşsü Lübnan'lar bir ulus için yükseldi! Billur ve ahşap dağ evleri görünmeyen raylar, makaralar üstünde gidip geliyor. Tatlı tatlı gürlüyor ateşler içinde heykeller, bakır palmiyelerle çevrili o eski yanardağ ağızları. Dağ evlerinin ötelerinde asılı kanallarda sevi şenlikleri duyuluyor. Boğazlarda av çanları haykırıyor. Dev şarkıcı kumpanyaları dorukların ışıkları gibi pırıl pırıl esvapları, sancaklarıyla koşuyorlar. Uçurumların ortasına uzanan taraçalarda Rolan'lar yiğitliklerini çınlatıyorlar. Uçurumların o kaptan köprüleriyle, hanların o çatıları üstündeki göğün sıcaklığı direkleri bayraklarla donatıyor. Çığlar arasında, meleksi o yarı hayvan yarı dişi yaratıkları dönüştüğü yüksekliklere tanrılaştırmaların yıkılışı uzanıyor. En yüksek tepelerin çizgileri üstünde, çalgılı donanmalarla, incilerin gürültüsü ve alımlı borularla yüklü bir deniz, Venüs'ün ölümsüz doğuşuyla karışıyor, - kimi zaman da ölümcül parıltılarla kararıyor o deniz. Silahlarımız ve taslarımız gibi büyük çiçek harmanları böğürüyor yamaçlarda. Kızıl, beyaz giysili periler alaylar halinde hendeklerden çıkıyorlar. Yukarılarda ayakları çağlayanlar, böğürtlenler arasındaki geyikler Diana'nın memelerini emiyor. Dış mahallelerin Bakkha'ları hıçkıra hıçkıra ağlıyorlar ve ay tutuşup, uluyor. Demircilerin, keşişlerin mağaralarına giriyor Venüs. Kümeyle çan kuleleri halkların ülkülerinin türküsünü yakıyorlar. Kemikten yapılmış şatolardan bilinmeyen bir musiki duyuluyor. Gelişiyor bütün efsaneler ve kasabalara Ren geyikleri saldırıyor. Fırtınalar cenneti yıkılıveriyor. Danslarla geçiriyorlar vahşiler gece şenliğini. Ve bir saat için ben de kaynaşan o Bağdat bulvarlarından birine indim, ağır bir meltem esiyor, yığınlar yeni işin sevincini söylüyorlar. Kişinin kendisini aralarında buluvereceği tepelerin o masalsı görüntülerinden kurtulamadan bir aşağı bir yukarı dolaşıyorum

Uykularımın, en küçük devinimlerinin çıkıp geldiği o bölgeyi hangi iyi kollar, hangi güzelim saatler bana yeniden geri verecek?



SERSERİLER

ZAVALLI kardeş! Ne dayanılmaz uyanık geceler borçluyum ona! «Aşkla şevkle girişmiş değildim bu işe. Güçsüzlüğüyle oynuyordum. Sürgüne, köleliğe dönüşümüz benim yüzümden oldu.» Bana garip bir bahtsızlık ve çok gülünç bir suçluluk yüklüyor, sonra da kuşkulu nedenler katıyordu.

Bu şeytansı doktora sırıtarak karşılık veriyordum ben, ve sonunda da kalkıp pencereye gidiyordum. Ender çalgıcılarla geçilen kırın ötesinde, gelecekteki parlak gecenin görüntülerini yaratıyordum
.
Sağlıkla belli belirsiz ilgili olan bu eğlenceden sonra, bir ot mindere uzanıyordum. Ve, hemen hemen her gece, ben uyur uyumaz, zavallı kardeşim ağzı çürük, gözleri dışarıya fırlamış - kendini böyle kuruyordu! - kalkar, o alık acı düşünü uluyarak beni salona sürürdü.

Gerçekten, aklımın bütün içtenliğiyle onu Güneşin oğlu ilkel haline sokmayı üzerime almıştım, - ve böylece ben yeri ve formülü bulmak için acele eder, mağaraların şarabı ve yolun peksimetiyle karnımızı doyurarak dolaşıyorduk.




KENTLER

RESMİ AKROPOL çağdaş barbarlık anlayışlarının en büyüklerinin ötesindedir. Ne o hiç değişmeyen kül rengi göğün meydana getirdiği gün, ne yapıların imparatorsu parıltısı, ne de toprağın o ölümsüz karı imkanı yok anlatılamaz. Eski yapı sanatının bütün tansıklıkları şaşılacak kadar aşırı bir beğeniyle yeniden ele alınmış. Hampton -Court'dan yirmi kat daha geniş yerlerde açılmış resim sergilerinde bulundum. Ne resimler! Norveçli bir Nabuchodonosor bakanlıkların merdivenlerini yaptırdı; görebildiğim kadar küçük işyarlar Brahmalardan bin kat daha kurumlu, ve dev yontuların bekçileriyle, yapıların subaylarının görünüşü titretti beni. Kapalı bahçeli, avlulu, taraçalı yapılar, çan kulelerini ortadan kaldırdılar. Parklar görkemli bir sanatın elinden çıkmış ilkel doğayı canlandırıyorlar. Yukarı mahallenin öyle yerleri var ki anlatılamaz: o gemisiz denizin bir kolu, koca koca sokak fenerleriyle yüklü körfezlerin arasında doludan mavi örtüsünü yuvarlayıp duruyor. Kısa bir köprü hemen Sainte - Chapelle'in kubbesi altındaki kalenin gizli bir kapısına çıkıyor. Bu kubbe, çapı on beş bin ayak kadar, güzel çelikten bir iskelettir.

Pazar yerlerini, orta direkleri çeviren küçük bakır köprülerin, çatıların, merdivenlerin bazı noktalarından kentin derinliğini kestirebileceğimi sandım. Bu benim anlayamadığım olağanüstü bir şey: Akropol'un altındaki ya da üstündeki öbür mahallelerin düzeyleri nedir? Çağımızın bir yabancısı için bunu kavramak imkansızdır. Ticaret mahallesi kemerli galerileriyle tek biçimli bir çevredir. Dükkânlar gözükmüyor, ama şosenin karı ezilmiş; Londra'da pek az görülen pazar sabahı dolaşmaya çıkan kimi insanlar gibi, bazı Hint prensIeri elmastan bir arabaya doğru yürüyorlar. Kırmızı birkaç kadifeden sedir: fiyatları sekiz yüz rupyeden, sekiz bin rupyeye değişen kutup içkilerini, içmeğe yarıyor. Alanın bu yakasında tiyatrolar aramak düşüncesiyle (dolaşırken), kendi kendime bu dükkanların oldukça karanlık dramları olmalı diyorum. Bir polisin olabileceğini düşünüyorum; ama burada yasalar öylesine garip olmalı ki, serserileri hakkında bir fikir edinmekten vazgeçiyorum. Paris'in güzel bir sokağı gibi hoş olan dışmahalle pırıl pırıl; halkçı öğe birkaç yüz kişiyi bulur. Orada hâlâ, evler birbirini kovalamıyor; dış mahalle, kırda tuhaf bir şekilde kayboluyor, sonsuz batının ormanlarını ve olağanüstü tarım işletmelerini kaplayan «Kontluk» da, yabanıl soylu kişiler kendi yarattıkları bir ışıkta haber avlarına çıkıyorlar.

 


UYANIK GEÇEN GECELER

I

IŞIL ışıl bir dinleniş bu, ne humma, ne bitkinlik, yatakta ya da çayırda.
Dost bu, ne ateşli, ne zayıf. Dost.
Sevgili bu, ne çeken, ne çektiren. Sevgili.
Hiç bir zaman aranmamış hava ve dünya. Hayat.
- Bu muydu demek?
- Ve düş soğumakta.



II

YENİDEN ortadireğe dönüyor ışık. Rastgele döşenmiş, salonun iki en ucu uyumlu yüksekliklerle birleşiyor. Gece bekçisinin karşısındaki sur, duvar nakışlarnın, havayi sargıların ve yerbilim katlarının ruhbilimle ilgili bir uzanışıdır. - Duygusal kümelerin yeğin ve hızlı düşü her türlü görünüşler içinde her soydan yaratıklarla.

III

GECELEYİN, uyanıklığın lâmbaları ve halıları dalgalar gibi gürültü çıkarıyorlar, geminin teknesi boyunca ve yöresinde o güverte aralarının.

Uyanıklığın denizi, göğüsleri gibi Amelie'nin.

Kağıtlarla yarıya dek kaplanmış duvarlar, zümrüt renkli dantelâdan koruluklara uyanıklığın kumruları düşüyor.
…………….

Kara ocağın plakası, gerçek güneşleri kumsalların: ah! büyü kuyuları; tek görünüşü tanın, bu kez.



GİZEMSEL

Bayırın eteğinde, çelik ve zümrüt çayırlar arasında yün giysilerini döndürüyor melekler.

Alevden çayırlar tepenin doruğuna dek sıçrıyor. Solda tüm öldürümler, tüm savaşlarla çiğnenmiş doruğu çürük toprağın, ve korkunç gürültüler eğrilerini örtüyor. Sağdaki doruğun gerisinde, doğunun, ilerlemelerin çizgisi.

Ve tablonun üstündeki şerit denizlerin, insancıl gecelerin, boruların dönen, sıçrayan uğultusuyla oluşurken,

Yıldızların göğün ve geri kalan bütün her şeyin çiçeklenmiş tatlılığı, bir sepet gibi, - meylin karşısına iniyor, bizden yöne, ve çiçeklenmiş ve mavi yapıyor uçununu üstünde.



ÇİÇEKLER

ALTIN bir basamaktan, - ipek kordonlar, kül rengi tüller, yeşil kadifeler ve güneşte kararmış bronz gibi billûr daireler arasında, - telkâri, gümüşten, gözlerden, saçlardan bir halı üstünde açtığını görüyorum yüksük otlarının. Akik üstüne saçılmış sarı altın paralar, zümrüt bir kubbeyi tutan mahundan ayaklar, beyaz saten demetler, ve yakuttan ince madensi çubuklar bir su gülünü çevirmişler. Mavi koca gözlü ve kardan bir tanrı gibi denizle güneş, diri ve güçlü güllerin yığınını mermer taraçalara çekiyor.



BAYAĞI EZGİ

BİR esinti operamsı gedikler açıyor bölmelerde, - aşınmış çatıların devrini karıştırıyor, - ocakların sınırlarını altüst ediyor, - pencereleri karartıyor.

Bağlar boyunca, ayağımı bir su oluğuna dayayıp, - tümsü aynalar, oymalı bombeler, minderlerle çevrili, böylelikle çağını enikonu belli eden bir arabayla indim. (Gidiyor o) cenaze arabası uykumun, tek başına, (o) çoban kulübesi bönlüğümün, silik ana yolun çayırında dönüyor taşıt: ve camın üst kısmında, sağdaki bir özürde, solgun aysı şekiller, yapraklar, göğüsler dönüp duruyor; - Bir yeşille çok koyu bir mavi görüntüyü kaplıyor. Kumluk bir yerde koşumlar çözülüyor.

- Burada ıslıklar çalınacak boralar, Sodom'lar - Solyme'ler, o yaban hayvanları ve ordular için,
- (Arabacıyla o düş hayvanları beni gözlerime dek o ipek kaynağa daldırmak için o soluğu kesilmiş ulu ağaçlıklar altından yola çıkaracaklar mı)
- Ve yollayacaklar mı, kırbaçlayarak o çalkantılı sular, dökülmüş içkiler arasından bizi, o havlamalarına karşı köpeklerin ....
- Bir esinti ocağın sınırlarını altüst ediyor. 

 


 

DENİZCİLİK

GÜMÜŞ, bakır arabalar-
Pruvalar, çelik, gümüş-
Dövüyor köpüğü, -
Söküyorlar köklerini böğürtlenlerin.
Akıntıları fundalıkların,
Ve o koca tekerlek izleri alçalan suların,
Döne döne akıp gidiyor doğuya doğru,
Desteklerine doğru ormanın, -
Sütun gövdelerine doğru,
Köşesi o ışık burgaçlarıyla yaralanmış dalgakıranın.

 


 

KIŞ BAYRAMI

OPERA - KOMİK'in kulübelerinin arkasında çınlıyor çağlayan. Irmağın dolambaçlı yerinin yakınındaki meyve bahçelerinde, ağaçlıklı yollarda - batan güneşin yeşillerini, kırmızılarını uzatıp duruyor hava fişekleri. Birinci İmparatorluk tarzında saç tuvaletli Horace Nemfaları - Değirmi Sibiryalı kadınlar, Boucher'nin Çinli kızları.




BOĞUNTU



O, benim boyuna ezilmiş tutkularımı hiç bağışlatabilir mi, - yoksulluk çağlarını ferah bir son hiç düzeltebilir mi, başarılı bir gün bizi o yazgısal yeteneksizliğimizin ayıbı üstünde uyutabilir mi?

(Ey hurmalar! elmas! - Aşk, güç! - tüm sevinçlerden, ünlerden daha yüksek! - bununla birlikte, her yerde, - İblis, tanrı, - gençliği bu yaratığın: ben!)

Masalsı bilimsel kazaların ve toplumsal kardeşlik devinimlerinin o ilk açık yüreklilik devrimciliğinin yeniden kazanılması gibi bir sevgiyle karşılanması (olabilir mi)? ..

Ama o bize sevgi gösteren Hortlak, bize verdiğiyle eğlenmemizi, ya da zıvanadan çıkmamızı buyuruyor.
Yuvarlanmak yaralarda, bezdirici havada ve denizde; suların ve ölümcül havanın suskunluğunda, o acılarda; sırıtan o korkunç ve canavarca sessizliği içinde işkencelerin.



METROPOLİTEN

ÇİVİTSİ boğazdan Ossian denizlerine değin, şarap rengi bir göğün yuduğu pembe, turuncu kumlara, manav dükkanlarında karınlarını doyuran yoksul genç ailelerin bir anda yerleşiverdikleri o billûr bulvarlar yükselip kesişiyorlar.

Yas içindeki okyanusun yapabileceği en uğursuz kara bir dumandan meydana gelen, bükülen, gerileyen, inen bir gökte, ziftli bir çölden, korkunç sargılar halinde dizilen sisten örtülerle tolgalar, tekerlekler, sandallar, sargılar bir bozgun halinde kaçışıyorlar. - Savaş.

Kaldır başını; şu yay biçimindeki köprü; Samarie'nin son zerzavat bahçeleri; soğuk gecenin dövdüğü fenerin altındaki ışık içindeki maskeler; nehrin aşağısındaki gürültülü giysisiyle o bön su kızı; bezelye karıklarında bu kafatasları - ve daha buna benzer görüntü oyunları - kır.

Oldukça koruluklu parmaklık ve duvarlarla çevrili yollar, yürekler, kız kardeşler, uzunluğu lânetleyen Şam diye adlandıracağınız canavarsı çiçekler, - eski çağlara özgü hâlâ o musikiyi kabullenen Ren - ötesinden kadınlar, Japonyalılar, Guaranlılar perisi soyluların malları - ve artık bir daha açılmayacak hanlar var - prensesler, ve öyle pek bitkin değilsen, yıldızlar var incelenecek - gökyüzü.

Karın pırı1tıları arasında, Onunla savaştığınız o sabah, bu yeşil dudaklar, aynalar, kara bayraklar, mavi ışınlar sonra, ve kızıl kokuları kutuplar güneşinin, - senin gücün.



Nice sonra, günlerin, mevsimlerin ardından, yaratıkların, ülkelerin,

Kanlı etlerden bir sancak denizlerin ipeği üstünde ve kuzey çiçeklerinin; (o çiçekler ki yoklar.)

Kurtulmak eski asker havalarından - ki hâlâ yüreğimize, kafamıza saldırıyorlar - o eski katillerden uzak.
Oh! kanlı etlerden bir sancak denizlerin ipeği üstünde ve kuzey çiçeklerinin; (o çiçekler ki yoklar.)
Erinç!
Yağan yangınlar, kırağı borasına; -Erinç! - Bizim için sonuna dek kömürleşmiş olan dünyanın yüreğinin attığı elmaslı rüzgâr yağmurundaki ateşler. - Ey Yeryüzü! (Uzağında, işitilen, duyulan o eski kışlaya dönüş borularının ve eski yalımların,)

Yangınlar ve köpükler. Çalgı, uçurumların kıvrılışı ve çarpışı yıldızlara buz parçalarının.

Ey Erinç, ey yeryüzü, ey çalgılar! Ve orada dalgalanan biçimler, terler, saçlar, gözler. Ve göz yaşları beyaz, kaynayan, - ey erinç! - ve bir kadın sesi yanardağların dibinden ve kuzey mağaralarından gelen.
Sancak. ..



SATMADIĞI satılık Yahudilerin, ne soyluluğun, ne de cürümün tatmadığı, yığınların bilmediği lanetli sevi, cehennemsi doğruluk, sonra ne zamanın ne bilimin tanıyamadığı:

Yeni bir biçim edinıniş sesler; tüm koro, orkestra ve bütün bunların bir anda uygulanışı, bütün bu güçlerin kardeşçe uyanışı; duyularımızı kurtarmak için o biricik fırsat!

Soydu, dünyaydı, erkek kadın cinsiydi, bütün bunların dışında, paha biçilmez bedenler satılık! Her adımda fışkıran zenginlikler! Denetsiz satışı elmasların!

Yığınlar için kargaşalık satılık; önüne geçilmez sevinç, o üstün hevesliler için; inanmışlar, âşıklar için amansız ölüm!

Her şey satılık, evler, göçler, sporlar, oyunlar, yetkin rahatlık, ve gürültü ve devinim ve düşündükleri gelecek!

Satılık, hesap uygulamaları, duyulmadık uyum sıçramaları. Buluşlar, kuşkusuz deyimler, bir anda sizin oluveren.

O görünmez görkemlere, duygusuz tatlara, ve her kötülük için çileden çıkaran gizlere ve yığınlar için ° yaman keyifle duygusuz ve sonsuz atılış.

Bir daha satılmayacak olan bedenler, sesler, o söz götürmez büyük bolluk, satılık. Satıcılar mallarını satıp tüketmiş değiller daha. Yolcular da hemen almak zorunda değiller.



BARBAR



SERMAYESİNE



FAİRY

O kızoğlankız gölgelerde, görkemli besi sularıyla, yıldızsı suskunlukta, duygusuz aydınlıklar fesat kurdular Helena'ya karşı. Kızgın yaz sıcağı dilsiz kuşlara bırakıldı ve kayıtsızlık o ölü aşklar, çökük kokulu koylarda (yol alan) paha biçilmez bir yas kayığına verildi.

Oduncu kadınların ezgilerinden sonra, koruların yıkıntısı altındaki selin uğultusuna, kümes hayvanlarının çıngırak seslerinden, yankılı vadilere,çığlıklarına değin steplerin.

Ürperip durdular kürkler, gölgeler, yoksulların göğüsleri ve efsaneleri göğün o çocukluğu için Helena'nın.

Ve hâlâ o eşsiz ışıltılardan, soğuk etkilerden, ve tadından biricik dekorun ve zamanın daha üstün onun gözleri ve oyunu.



SAVAŞ

ÇOCUKKEN, kimi gökyüzleri görüşümü yalınlaştırdılar: her çeşitten insan yüzümün çizgilerinde izler bıraktı. Olaylar kaynaşıp durdular. - Şimdi ise, anların ölümsüz burgusu, matematiğin sonsuzluğu, acayip çocuklukların ve o ulu sevilerin saygısına kavuştuğum ve yurttaşlık başarılarının hepsine eriştiğim bu dünyadan beni kovuyorlar. Bir savaş düşünüyorum, haklı ya da zorbaca, hiç beklenmedik nedenlere dayanan bir savaş.

Bir musiki cümlesi gibi yalın bu da.




 

GENÇLİK

I

PAZAR

HESAPLAR bir yana, gökyüzünün kaçınılmaz inişi, anıların yoklaması ve uyumların oturumu, usun barınağını, kafasını ve evrenini uğraştırıyor.

- Bir at, kömürsü bir vebayla delik deşik, kentin kıyısındaki koşu alanından boşanıp tarlalar, ağaçlıklar boyunca geçip gidiyor. Zavallı çilekeş bir kadın, nice beklenilmedik bırakılmışlıklardan sonra; yeryüzünün bir köşesinde iç çekiyor. Caniler, fırtınadan, sarhoşluktan ve yaralardan sonra tükeniyor. Küçük çocuklar, ırmaklar boyunca felâketler altında boğuluyorlar.

Yığınlarla birleşen ve yükselen yırtıcı yapıtın gürültüsünde yeniden çalışmaya koyulalım.



II

SONNET


EY normal yapılı insan, ten meyve bahçesine asılı bir meyve değil miydi, ey o çocuk günler! vücut har vurup harman savrulacak bir gömü değil miydi; ey sevi sen de Psyche'nin gücü ya da yıkımı değil miydin? Toprak prensler, sanatçılarla dolup taşan bereketli bayırlarla çevriliydi; cinayetlere ve yaslara itiyordu kanınız ve soyunuz bizi: yeryüzü, o bahtınız ve yıkımınız. Ama şimdi, bu tepeleme emek,sen, o hesapların, sen, o sabırsızlıkların, saptanmamış ve hiç zorlanmamış oyununuz ve sesinizden başka bir şey değil artık, bunlar her ne kadar çift bir olayın buluş ve başarı sebebi olsa da, bu imgesiz evrenlerde kardeşsi ve ağzı sıkı insanlıkta; - güç ve hak oyunu ve sesi yansıtıyor ve ancak şimdi anlaşılıyor.

III

YİRMİ YAŞ


SÜRÜLDÜ öğretici sesler ... Acılar pahasına susturulan özdeksel saflık ... Adagio. Ah! Ergenliğin sonsuz bencilliği, özenli iyimserlik: bu yaz nasıl da çiçeklerle doluydu yeryüzü! Ölü havalar ve biçimler… Güçsüzlüğü ve yokluğu bastırmak için, bir koro! Gecesel ezgilerin camdan bir korosu ... Sahiden, sinirler hemen çıkacaklar sürgün ayına.


IV

ANTOİNE'IN düştüğü eğinimden kurtulamamışsın hâlâ.

Kuşa dönmüş çabanın delice davranışları, çocuksu böbürlenmenin sırıtmaları, çöküntü ve yılgınlık.Ama sen bu işe sarılacaksın: bütün uyumsal olanaklar, bütün mimarlık olanakları yörende dönüp duracaklar. Kusursuz, beklenmedik yaratıklar deneylerine verecekler kendilerini. Yörende, eski kalabalıkların ve o lükslerin merakı, düşlercesine akıp gidecek. Belleğin ve duyuların yaratıcı güdülerinin besini olacak salt. Ya dünya, sen içinden çıkıp gidince, ne olacak ona? Zaten, şimdi bile görünürde nesi var ki.



YÜKSEK BURUN

EPİR, Pelopenez ve büyük Japon adası ya da Arabistan gibi geniş bir alanı kaplayarak yüksek bir burun meydana getiren bu villanın ve eklentilerinin karşısında açık denizde buldu bizi altın tanyeriyle titrek şenlik gecesi yelkenlimizi. Ruhanilerin dönüşüyle aydınlanıyor tapınaklar; geniş savunma görünüşleri yeni kıyıların; sıcak çiçekler, curcunalı eğlentilerle süslü tepeler; büyük kanalları Kartaca'nın ve rıhtımları karanlık bir Venedik'in; Etna'nın o yumuşak püskürmeleri ve çiçek, su çatlakları buzulların! Alman kavaklarıyla çevrili çamaşırhaneler; Japon ağaçları başları sarkan elgin parkaların yamaçları; o değirmi cepheleri Scarborough ya da Brooklyn'nin «Royal» ya da «Grand»; sonra otelin yöresindeki yapıları berkiten, altüst eden bir yandan bir yana geçen demiryolları, bütün o yapılar ki İtalya, Asya ve Amerika tarihinin en güzel yapılarını örnek olarak almıştır ve şimdi ışıklar, içkiler zengin meltemler içindedir, pencereleri, taraçaları yolcuların, soylu kişilerin ruhlarına, - gündüzleri bütün o kıyıların eğlencelerine açıktır, - sonra da sanatıyla ünlü vadilerin ezgilerinden nasiplenirler ve Palais - Promontoire (Brun - Saray) 'ın cephelerini olağanüstü bir şekilde süslerler.



SAHNELER

ESKİ Komedi ezgilerini sürdürüyor ve idillerini bölüyor.

Salaş sahneli bulvarlar.

Kayalık bir tarlanın bir başından öbür başına değin uzanan ahşap bir iskele, yaban bir halk çıplak ağaçların altında gidip geliyor.

Kara, gazlı koridorlarda fenerli ve yapraklı gezicilerin ardısıra,

Seyircilerin yelkenlileriyle kaplı bir yarımadanın kımıldattığı bir dülger tombozu üzerine kuştan oyuncular düşüyorlar. Flüt ve tamburla karışık içli sahneler yeni kulüplerin ya da; eski Doğu salonlarının bulunduğu tavanlara uzanan çatı katlarına sarkıyor.

Oyun korularla süslü bir sahnenin önünde tepede oynanıyor, - ya da tarlaların tepelerinde oynak ağaçların gölgesinde Beoyalılar için tekrarlanıyor, yeni kılıklara giriyor.

Opéra - comique sahnemizin galeriden ışıklara değin uzanan on bölmenin kesiştiği en üst noktada bölünüyor.




TARİHSEL AKŞAM

SÖZGELİŞİ, her hangi bir akşam, saf gezegen kendini bir ara ekonomik sıkıntılarımızdan sıyrılmış bulur, usta bir el çayırların klavsenini çalmaya başlar; kraliçeleri, gözdeleri akla getiren bir ayna olan küçük gölün dibinde iskambil oynanır; azizeler, yelkenliler ve uyum ipleri, ve masalsı renkler günbatımına vurur.

Avların, göçebe kalabalıkların geçit yerinde titrer durur o.

Temsil çimenlerin iskelelerine düşer. Sonra bu anlamsız düzlemlerdeki o sıkıntıları yoksulların, güçsüzlerin!

Kulsu görünüşünde, Almanya aylara doğru iskeleler kurmaktadır; şarap tortusu çöller ışır; Tanrısal İmparatorluğun göbeğinde eski ayaklanmalar kaynaşmaktadır; taş merdiven ve koltuklardan solgun, düz küçük bir evren, Afrika ve Batılar kurulmaktadır. Sonra da bir bilinen denizler geceler balesi, değersiz bir kimya ve eldesiz ezgiler.

Aynı kentli büyü vapurun bizi bırakacağı yerlerde!

Zaten büyük bir yürek acısına sebep olan bu kişisel havaya, bu bedensel pişmanlık acılarının sisine bağlanmanın olanaksızlığını en basit bir fizikçi duyar.

Hayır! Terleme anı, kaçırılmış denizler, yeraltı yangınları, götürülen seyyarenin anı, sonra o ussal yok olmalar, Kutsal Betik'de ve Name'ların efsanelerinde oldukça kötü yüreklikle gösterilen o doğrular ve ağırbaşlı bir yaratığa gözetlemek üzere verilecek olan o an. - Ama bu hiç bir zaman bir efsane havası olmayacak!

 


BOTTOM

GERÇEK, benim büyük yaratılışım için her ne kadar güçlüklerle doluysa da,- gene de Bayan'ın evinde tavanın silmelerine doğru uçan ve kanatlarımı akşamın karanlıklarında sürüyen kocaman kül rengi - mavi bir kuş olarak buldum kendimi.

Onun tapılası elmaslarını ve vücudunun kusursuz yapısını taşıyan karyolanın ayakucunda, diş etleri mor, kaygıdan tüyleri ağarmış bir ayı oldum; gözlerim billur ve gümüş takımlarında konsolların.



Her şey gölge ve kızgın bir akvaryum oldu. Sabahleyin, - çekişici haziran şafağı - kentin yöresinden Sabine'ler gelip boynuma atılıncaya dek, bir eşek (olarak), sızlanmalarımı çınlatarak ve sallayarak tarlalarda koştum durdum.

H

TÜM korkunçluklar bozuyor. Hortense'ın o yıldırıcı davranılarını. Kendiliğinden bir sevdadır yalnızlığı; dipdiri bir sevidir yorgunluğu. Bir çocuk gözetiminde, nice nice çağlar ulusların yaman bir sağlıkbilgisi oldu o. Kapısı açık yoksulluğa. Orada, yaşayan kişilerin aktöresi, onun tutkusunda ya da eyleminde kaybolur gider. - Ey o korkunç ürpertisi ilk aşklann o kanlı toprakta, hem de hidrojenlerle pırıl pırıl! gidin, bulun Hortense'ı.



DEVİNİM

Devinimi ipin, o ırmağın sularının döküldüğü bentte,
Geminin kıç bodoslamasında uçurum,
Çabukluğu rampanın,
Korkunç uğrayışı akıntının
Çekip götürülüyor tuhaf ışıklarla
Sonra o kimyasal yenilik
Vadinin hava hortumuyla çevrili yolcular
ve strom'un.

Fatihleri bunlar dünyanın
Bir zenginlik arayanlar kimyasal kişisel;
Spordu, rahatlıktı onlarla yola çıkmışlar;
Irkların, sınıfların ve hayvanların
Eğitimini götürüyorlar, bu gemide
Dinlenmek ve başdönmesi
O tufansı ışıkta,
O yaman çalışma gecelerinde.
O konuşmalar çünkü, cihazlar, kan, çiçek, ateş ve elmaslar arasında
Kaçıp giden geminin bordasındaki cansıkıcı hesaplar çünkü
- Hidrolik devinimsel yolun ötesindeki bir set gibi kayarak,
Görüyorsun azmanları, sonsuz pırılpırıllar, -o stok çalışmalar,
Sürmüşler kendilerini o uyumsal coşkuya
Ve yiğitliğine buluşun.
O en şaşırtıcı hava kazalarında
Bir çift genç bir kenara çekilip durmuşlar köprünün kemerinde,
- Bu o eski vahşet mi bağışlanan?-
Türküler söylüyorlar ve nöbet tutuyorlar.



SOFULUK

KIZKARDEŞİM, Louise Vanaen de Yoringhem'e: - Kuzey denizine dönük mavi hotozu. - Deniz kazasına uğrayanlar için.

Kızkardeşim Leonie Aubois d'Ashby'ye. Baou (*) vızıldayan ve pis kokan yaz otu. Humması için anaların ve çocukların.

Lulu'ye, - şeytana - Amies zamanındaki o küçük kiliselerle tamamlanmamış eğitimi için bir özlem duyan. Adamlar için.

- Bayan ..... .'e.

Delikanlılığıma, bir zamanların. Bu kocamış evliyaya, keşiş kulübesine, ya da yalvaçlığa.

Usuna yoksulların. Ve o en yüksek rahipler katına.

Sonra bütün tapınışlara, anılmağa değer bir tapınış yerinde ve öylesine olaylar içindeki anlık dileklere, ya da gerçek kötülüğümüze uyarak kendimizi bırakıvermemiz gerek.
Bu akşam o yüksek buzlar ülkesi Cireto'ya, balık gibi yağlı, al gecenin on ayı gibi renk renk, - (yüreği amber ve kav), - o dilsiz tek yakarış için benim, o gece bölgeleri gibi, o kutupsal boşluktan daha amansız olan yiğitliklerden önce gelen.

Ne pahasına olursa olsun, bütün o çağlarla (havalarla), doğa ötesi yolculuklarla bile. - Ama daha yok artık.

______________________________ ______
(*) Baou, Malezyaca, yiiz ölçümü (D. de Graaf'a göre).



PERİ

SEVGİ ve bugündür o, madem köpüklü kışa, yazın gürültüsüne açık bir ev yaptı, içkileri, besinleri arıttı, o ki uçucu yerlerin büyüsü, konutların insanüstü tatlılığıdır. Sevgi ve gelecektir o, kuvvet ve aşk demek olan biz, taşkınlıklar, can sıkıntıları içinde fırtınalı gökte coşku bayraklarının geçtiğini görüyoruz.

Aşktır o, tam bir ölçü ve yeniden türetilmiş, o beklenmedik, olağanüstü akıl ve sonsuzluk: tapılan makinesi yazgısal niteliklerin. Biz onun ve kendimizin korkunç üstünlüğünü biliyoruz hep: ey o sevinci sağlığımızın, hızlı yetilerimizin, ona olan bencil sevgi ve tutku, o ki sonsuz dirimi için sever bizi.

Ve biz onu anarız ve o dolaşır ... Ve tapma başını alıp gidince, çınlar, çınlar verdiği söz: «Boş inanlar, bu eski bedenler, bu karı kocalar ve bu çağlar geride kalsın. Batan, bu çağ!»


Başını alıp gideyim demeyecek o, bir gökten yeniden ineyim demeyecek, kadınların öfkelerinin, erkeklerin sevinçlerinin kurtuluşunu yerine getiremeyecek ve bütün o günahtan sıyrılamayacak: olan oldu çünkü, yaşayarak ve sevilerek.

Ey o solukları, başları, koşuları onun: biçimlerin ve eylemin yetkinliğinin amansız çabukluğu!

Ey o verimliliği aklın ve uçsuz bucaksızlığı evrenin! Vücudu; düşlenmiş kurtuluş, yeni baskıyla kesişen güzelliğin kopması!

Görünümü, görünümü onun! Bütün o eski dize gelmeler ve onun geçişine dinelmiş acılar.

Işığı onun! O çok yeğin musikideki tüm çınlamalı, devimsel yasların kaldırıp atılması.

Adımı! Eski saldırılardan daha büyük olan göçler.

Ey O ve biz! Yitik acımalardan daha sıcak olan böbürlenme.

Ey yeryüzü! Ve o yeni mutsuzlukların yaman ezgisi!

Bizim hepimizi tanıdı ve hepimizi sevdi o. Bu kış gecesi, ona, burunlardan burunlara, gürültülü kutuptan şatoya dek, kabalıklardan sahile, bir bakıştan öbür bakışlara, güçlerden ve o yorgun duygulardan seslenelim, ve görmeyi düşünelim onu ve sonra da tutup gönderelim onu ve bataklıklar altında ve tepesinde kar çöllerinin görüntülerini, o soluk alış verişlerini, vücudunu, ışığını izleyelim

* * *

 


Cevaplar (0)Add Comment

Cevap yaz
daha küçük | daha büyük

security code
Lütfen görüntülenen karakterleri yazınız


busy