ToplumDusmani.Net V2

Kültür ve Sanat Portalı

Saturday, Aug 17th

Son Guncelleme09:38:41 AM GMT

Nerdesin: Dünya Edebiyatı Dostoyevski - Karamazov Kardeşler/İkinci Bölüm


Dostoyevski - Karamazov Kardeşler/İkinci Bölüm

e-Posta Yazdır

Reklamlar

Acılar

Ve Temiz Havada

- Tertemiz hava... oysa bizim sarayın havası pek pis, hem de her bakımdan. Yavaş yürüyelim, efendim. Sizin ilginizi çekmeyi çok isterdim.

- Benim de sizinle çok önemli bir işim var... dedi Alyoşa. Yalnız nasıl başlayacağımı bilmiyorum.

- Benimle bir işiniz olduğunu anlamamamın bir olanağı var mı? İşiniz olmasa dünyada açmazdım kapımı. Çocuğu şikayete mi gelecektiniz ya? Olacak şey değil bu. Yeri gelmişken ondan söz edeyim size: İçeride herşeyi açıklayamadım, ama şimdi burada anlatayım durumu.  Efendim, bizim "hamam lifi" bir hafta öncesine dek hayli gürdü, sakalcığımdan söz ediyorum. Sakalıma hamam lifi diyorlar, okul çocukları taktı bu adı. İşte, efendim, ağabeyiniz Dimitri Fyodoroviç sakalıma yapıştı, çeke çeke dışarı, alanın ortasına çıkardı. Okullarda tam o sırada dağılmıştı. İlyuşa da okuldan çıkmış çocukların arasındaydı. Beni o durumda görünce yanıma koştu: "Baba, babacığım!" diye bağırıyor, bacaklarıma sarılıyor, ağabeyinizin elinden kurtarmak için çırpınıyordu: "Bırakın, bırakın, benim babamdır , bağışlayın onu"; evet, "bağışlayın" diye bağırıyordu. Küçük elleriyle ağabeyinizin elini yakaladı, öptü... O andaki yüzü aklımdan çıkmıyor... unutamıyorum!..

- Size yemin ederim, diye haykırdı Alyoşa, ağabeyim son derece ciddi biçimde özür dileyecektir sizden, o alanın ortasında diz çökerek bile olsa... Zorlayacağım onu, yoksa ağabey diye bakmam yüzüne!

- Ya, demek henüz bir tasarı bu. O yollamadı sizi yani... duygulu, soylu yüreğinizin isteği bu. Baştan söyleseydiniz ya! Öyleyse izin verin de ağabeyinizin, o gün sözünü ettiği şovelye soyluluğunu anlatayım size. Lifimden tutarak dolaştırmaktan bıkınca koyverdi beni: "Sen de subaysın, ben de subayım dede. Düello tanıklığın için doğru dürüst bir adam bulabilirsen yolla bana. Alçağın birisin ya, düello çağrını gene de kabul ederim!" Tam böyle söyledi işte. Gerçekten de şövalye ruhlu bir insan! İlyuşa ile uzaklaştık oradan, ama babasının uğradığı bu hakaret çocuğun içinde yer etmiştir, ömrünün sonuna dek unutamaz bunu. Soylu olmak kim, biz kim! Siz söyleyin, biraz önce gördünüz bizim sarayı, nasıldı? Üç kadın var, birinin bacakları tutmuyor, kafadan sakat, ötekinin de tutmuyor bacakları, üstelik kambur, üçüncüsününse tutuyor, akıllı da, okuyor, gene Petersburg'a gitmek, Neva kıyısında Rus kadınının haklarını savunmak için can atıyor. İlyuşa'dan söz etmeyeceğim, dokuz yaşında daha, parmak kadar bir şey... Bugün ölsem nice olur bu zavallıların hali? Hep bunu düşünüyorum. Hadi çağırdım onu düelloya diyelim, ya birden öldürürse beni, o zaman ne olur? Bu zavallılarım ne yaparlar? Daha kötüsü, ya öldürmez de sakat bırakırsa: Çalışmasına çalışamam, ama ölmedim ya, yemek yemeliyim... kim doyuracak karnımı, kim bakacak onlara? İlyuşa'yı okuldan alıp dilenciliğe mi yollayacağız? Onu düeolloya çağırmam ne sağlayacak bana, hiç...

     Alyoşa'nın gözleri kıvılcım saçıyordu, gene,

- Sizden özür dileyecek, diye haykırdı, alanın ortasında önünüzde diz çökecek.

     Yüzbaşı sürdürüyordu konuşmasını:

- Mahkemeye vermeyi düşündüm onu, yasaları açıp bakıp, bana edilen bu hakarete karşılık, hakareti edenden ne alabilirim? Hem bu niyetimi duyunca Agrafena Aleksandrovna ona küplere bindi, beni çağırttı: "Sakın ola ki böyle bir şey yapasın! Mahkemeye verirsen her şeyi... onun seni dalaverelerin yüzünden dövdüğünü anlatırım herkese, o zaman sen boylarsın kodesi." Bu dalavereyi kimin çevirdiğini, kimin emriyle hareket ettiğimi Tanrı biliyor. Agrafena Aleksandrovna'nın kendisiyle Fyodor Pavlovic emrettiler... "Sonra", diye ekledi, "bir daha evime sokmam seni, metelik vermem sana. Tüccarıma da söylerim (ihtiyar tüccarım der hep), o da kovar seni." Tüccar da kapı dışarı ederse, hapı yuttum demektir diye düşündüm. Elimde bir onlar kaldı. Babacığınız Fyodor Pavlovic önemsiz bir iş yüzünden bana olan güvenini yitirdikten başka, elindeki imzalı kağıtlarımla beni mahkemeye vermeyi düşünüyor. Bütün bunları göz önünde bulundurarak sindim. Şimdi izninizle birşey sorayım size. Nasıl, vargücüyle mi ısırdı parmağınızı? Sarayda onun yanında bu ayrıntılara girmek istemedim.

- Evet vargücüyle ısırdı, hem çok öfkeliydi. Karamazov olduğum için sizin öcünüzü aldı benden, anlıyorum bunu şimdi. Ama arkadaşlarıyla birbirlerine nasıl taş attıklarını görseydiniz bir! Çok tehlikeli bir şey bu, öldürebilirler onu, çocukturlar, düşünemezler, başına gelirse yarar...

- Geldi zaten, ama başına değil göğsüne, kalbinin biraz yukarısına, bugün oldu, mosmor orası, ağlaya ağlaya geldi eve, şimdi de hasta yatıyor.

- Hem biliyor musunuz, önce kendisi saldırdı, sizin için söylenenlere kızıyor. Arkadaşları, Krasotkin adında bir çocuğun boş yerine çakı sapladığını söylüyorlar...

- Bunu da duydum, durum kötü: Memurdur Bay Krasotkin, belki de bir iş açılır başıma...

Alyoşa heyecanlı, ekledi:

- Oğlunuzu bir zaman için, hiç değilse sinirleri yatışana dek okula yollamamanızı salık veririm size... öfkesi geçsin...

- Öfkesi mi? Evet pek öfkeli. Kendi küçük ama öfkesi büyük, her şeyi bilmiyorsunuz. İzninizle bu öyküyü ayrıca anlatacağım size. O olaydan sonra okulda bütün çocuklar "hamam lifi" diye takılmaya başladılar ona. Okul çocukları pek gaddar olur: Ayrı ayrıyken birer melektirler, ama bir araya geldiler mi, hele okuldayken bir felakettirler! Alaya alınınca bizim İlyuşa'nın soyluluk damarı kabardı. Öyle göze batar özellikleri yoktur, zayıf yaratılışlıdır, her şeye boyun eğmesi, babasına edilen hakarete ses çıkarmaması gerekirdi, ama herkese karşı babasını savunmayı aldı göze. Babasını, gerçeği savunuyor. Ağabeyinizin elini öperken, "Babamı bağışlayın, babacığımı bağışlayın," diye bağırırken yüreğinin nasıl sızladığını bir tanrı bilir bir de ben. Çocuklarımız -yani sizin değil elbette- ezilmiş, ama soylu yoksulların çocukları hayatı daha on yaşında öğrenirler. Varlıklılar nereden bilecekler: Ömürleri boyunca gerçeği bu denli çıplak göremezler. Ama benim İlyuşam alanda ağabeyinizin elini öperken her şeyi, bütün gerçeği bir anda öğreniverdi. Yüreğine saplandı bu gerçek, bir daha da çıkmaz.

     Yüzbaşı son derece heyecanlı konuşuyordu. İlyuşa'sının yüreğine "gerçeğin" nasıl saplandığını göstermek istiyormuş gibi sağ yumruğuyla sol avucunun içine vurdu.

- O gece sabaha dek ateşler içindeydi, sayıkladı hep. Bütün gün pek az konuştu benimle, hatta hiç konuşmadı. Köşede oturmuş gizliden gizliye süzüyordu beni, farkındaydım. Daha çok pencereye dönüyor, ders çalışır gibi yapıyordu, ama aklının derste olmadığı belliydi. Ertesi gün içtim ben, hiç birşey anımsamıyorum. Çok kötü bir insanım, ama kederden bunlar hep, üzüntüden. Annesi de ağlamaya başlamıştı, annesini çok severim. İşte böyle, üzüntümden cebimdeki son meteliğimi de içkiye verdim. Hor görmeyin beni: Rusya'da en iyi yürekli insanlar sarhoşlardır. Bir adam ne denli sarhoşsa o denli iyi yürekli demektir. Sızmış kalmıştım, İlyuşa'yı falan düşündüğüm yoktu. İşte o gün çocuklar alay etmeye başlamışlar onunla okulda: "Hamam lifi" diye bağırıyorlarmış, babanı lifinden yakalayıp çeke çeke çıkardılar meyhaneden, sen de yanı sıra koşuyor, babanın bağışlanması için yalvarıyordun." Üç gün sonra baktım, okuldan yüzü bembeyaz döndü. Ne oldu sana? diye sordum. Karşılık vermedi. Sarayda konuşmak olmazdı zaten, annesiyle ablaları hemen karışırlardı. Daha ilk günü öğrenmişlerdi her şeyi. Varvara Nikolayevna homurdanmaya bile başlamıştı: "Soytarılar, palyaçolar, akıllıca bir iş yapabilir misiniz ki siz!"  "Haklısınız Varvara Nikolayevna, dedim, akıllıca bir iş yapamayız. Bu kadarla bitti. Akşam üzeri çocuğu gezmeye götürdüm. Şunu da söylemeliyim size, daha önce de her akşam gezmeye çıkardık onunla, şimdi gittiğimiz yoldan gideriz hep, şurada, çitin dibinde tek başına duran büyük taşa kadar yürürüz. Kentin otlağı orada başlar: Güzeldir buraları. İlyuşa ile yürüyorduk, eli her zamanki gibi avcumun içindeydi. Yumuşacıktır elleri, parmakları ince ince, her zaman soğuktur -ciğerinden rahatsız da ondan- "Baba dedi, babacığım" "Ne var" diye sordum, gözleri parlıyordu. "Babacığım, ne yaptı sana babacığım!" Elden ne gelir yavrum dedim. "Barışma onunla babacığım, barışma. Çocuklar, barışman için sana on ruble verdiğini söylüyorlar." Hayır İlyuşa para almayacağım ondan. Titremeye başladı, iki eliyle elimi yakalayıp öptü. "Babacığım, dedi, babazığım, düelloya çağır onu; ödlek olduğunu, onu düelloya çağırmaktan korktuğunu, on ruble alıp hakareti sineye çektiğini söylüyorlar okulda." Düelloya çağırmam onu İlyuşa, dedim. Bu konuda size anlattıklarımı kısaca ona da anlattım. Dinledi beni, sonra: "Baba dedi, gene de barışma onunla: Büyüyünce ben çağıracağım onu düelloya, ben öldüreceğim!" Gözleri alev alev yanıyordu. Ne de olsa babasıyım, yerinde bir söz söylemem gerekirdi: "Düelloda bile olsa, adam öldürmek günahtır yavrum." Baba, dedi, babacığım, büyüyünce yere yıkacağım onu, kılıcımla elindeki kılıcı düşüreceğim, sonra üzerine atılıp devireceğim onu, kılıcımı gırtlağına dayayıp: İstersem şimdi öldürürüm seni, ama bağışlıyorum, hadi kalk!" Görüyorsunuz, görüyorsunuz ya efendim, bu iki gün içinde o küçücük aklında ne biçim bir olay canlandı, görüyorsunuz. Gece, gündüz hep kılıcıyla alacağı öcü düşündü, gece de bunu sayıklamış olacak. Baktım okuldan dayak yemiş gelmeye başladı. Önceki gün öğrendim durumu, haklısınız. Okula yollamayacağım onu. Arkadaşlarının hepsine birden karşı koyduğunu, kızıp hepsine birden meydan okuduğunu öğrenince korktum. Gene bir gün gezmeye çıkmıştık. "Baba, dedi, babacığım, zenginler daha kuvvetli oluyorlar değil mi?" Evet, dedim, zenginler çok kuvvetli olurlar. "Babacığım, zengin olacağım ben, subay olacağım, herkesi yeneceğim, Çar madalya verecek bana, o zaman buraya gelince hiç kimse cesaret edip de..." Sustu, biraz sonra gene başladı konuşmaya, dudakları titriyordu: "Baba, ne kötü bir kent burası!" Evet İlyuşeçka, pek iyi sayılmaz dedim. "Başka, iyi bir kente gidelim babacığım, bizi hiç kimsenin tanımadığı bir kente!" Gidelim, İlyuşa, gidelim, dedim. Biraz para biriktireyim gideriz. Karanlık düşüncelerden ayırabilmeme sevindim onu. Birlikte başka kente nasıl gideceğimizi , kendimize bir at, bir araba alacağımızı hayal etmeye başladık. "Annenle ablalarını arabaya bindiririz, güzelce örteriz üzerlerini, biz yanda yürürüz, ara sıra seni de koyarım arabaya, ben hiç binmem, hep yürürüm, atımızı yormak doğru olmaz çünkü, hepimiz birden binersek yorulur hayvan." Coşmuştu, kendi atımız olacağını, ona bineceğini düşündükçe sevinçten uçacaktı neredeyse. Rus çocuğunun ata düşkünlüğünü bilmeyen yoktur. Uzun uzun konuştuk. Sanıyorum avuttum onu biraz, üzüntüsünü unuttu. Önceki akşam olmuştu bu, dün akşam gene konuştuk. Sabah okula gitti, üzgün, hatta çok üzgün döndü. Akşamüzeri elinden tutup gezmeye çıkardım, susuyor, ağzını açmıyordu. Hafif bir rüzgar çıkmıştı, güneş batalı çok olmamıştı. Serin bir sonbahar akşamıydı. Alacakaranlıkta ikimiz de üzgün yürüyorduk. Bir akşam önceki konuşmamızı sürdürmek amacıyla, "Oğlum dedim, yol hazırlığımızı nasıl yapacağız?" Karşılık vermedi. Hissettim, avucumun içindeki parmakları titriyordu. Ee, diye geçirdim içimden, gene kötü bir şey oldu. Şu taşa kadar yürüdür. Taşın üzerine oturdum. Gökyüzü uçurtma doluydu, hışırtıları duyuluyordu, otuz kadar vardılar. Uçurtma mevsimi ya... İlyuşa, dedim, geçen yıl ki uçurtmayı çıkaralım artık. Güzelce onarayım her yanını, nereye saklamıştın onu? Ağzını bıçak açmıyordu yavrumun, öte yana bakıyordu. Birden hızlı esmeye başladı rüzgar, kumları kaldırıyordu... Atılıp boynuma sarıldı, vargücüyle sıktı beni beni kollarının arasında. Bilirsiniz, az konuşan, gururlu çocuklar tutabilriler gözyaşlarını, artık dayanamayacakalrı bir ana gelir, birden boşalırlar, gözyaşı akmaz da sel gibi dökülür sanki. İşte böyle bir sıcak gözyaşı seli de benim yüzümü ıslatıyordu şimdi. Kriz gelmiş gibi hüngür hüngür ağlıyor, zangır zangır titriyor, vargücüyle sıkıyordu beni. Taşın üzerinde oturuyordum. "Babacığım, babacığım, diye haykırıyordu, sevgili babacığım, nasıl öyle hakaret etti sana!" Ben de ağlamaya başlamıştım. Taşın üzerinde, birbirimize sarılmış, sarsıla sarsıla ağlıyorduk. "Babacığım, babacığım!" diyordu. İlyuşa, İlyuşacığım! diyordum. Hiç kimse görmedi bizi, yalnız Tanrı gördü, sevap olarak defterime işlenir belki... Ağabeyinize teşekkürlerimi bildirin Aleksey Fyodoroviç... Yo, gönlünüz hoş olsun diye dövemem oğlumu!

     Sözünü biraz önceki öfkeli, çılgınca sesiyle bitirdi. Alyoşa yüzbaşının kendisine güvendiğinin, onun yerinde başka birisi olsaydı adamın her şeyi böyle anlatmayacağının farkındaydı. Yüreği sızlayan Alyoşa'yı biraz avuttu bu. Yüksek sesle,

- Ah, dedi, oğlunuzla barışmayı öyle istiyorum ki! Yardım etseniz...

Yüzbaşı,

- Olur, diye mırıldandı.

 

...


Cevaplar (0)Add Comment

Cevap yaz
daha küçük | daha büyük

security code
Lütfen görüntülenen karakterleri yazınız


busy