ToplumDusmani.Net V2

Kültür ve Sanat Portalı

Thursday, Jun 27th

Son Guncelleme09:38:41 AM GMT

Nerdesin: Dünya Edebiyatı Paul Celan - Sözcüklere Sessizlik Sokmak


Paul Celan - Sözcüklere Sessizlik Sokmak

e-Posta Yazdır

Reklamlar
Paul Celan“Tüm kayıpların arasında erişilebilir, yakın ve sağlam tek şey kaldı: Dil. Evet, dil, her şeye rağmen kaybolmadan kaldı. Ancak o da kendi yanıtsızlığının, dehşet verici sessizliğin, ölümcül sözlerin bin karanlığı içinden süzülmek zorunda kaldı. Süzüldü ve olan biten hakkında hiçbir söz sunmadı bana; ama bu oluşun içinden süzüldü ve tüm bunlarla yüklenmiş olarak tekrar günışığına çıkabildi.”
Celan, Antschel soyadıyla Kuzey Romanya’nın Bukovina bölgesinde, Cernauti’de doğdu. Habsburg döneminde adı Çernovitz olan ve “Küçük Viyana” olarak da anılan şehrin nüfusunun yarıya yakını Yahudiydi ve dinsel ayrımcılık pek az yaşanıyordu. Antscheller’in evinde Almanca konuşuluyordu; Celan da altı yaşındayken öğretim dili Almanca olan bir ilkokula yazdırıldı; daha sonra eğitimini Yahudi cemaatine ait bir başka okulda sürdürdü. Alman şiirine duyduğu tutkuyu çok küçük yaşlarda annesinden kapmıştı. Celan, erken Alman romantizmine büyük ilgi duyuyordu; ilk gençlik dönemini Novalis ve Rilke’nin şiirlerini okuyarak geçirmişti. Aynı dönemde siyasetle ilgilenmeye başlayan Celan, Kızıl Öğrenci adlı kendi teksir makinesine sahip anti-faşist bir gençlik dergisinde ilk yazılarını ve şiirlerini yayımladı.

1938’de tıp okuması için Paris’e gönderilen Celan, daha sonra doğduğu şehre dönerek Rumen filolojisi okumaya başladı. Haziran 1940’ta Sovyetler Birliği, Bukovina’yı istila etti ve sadece bir yıl süren bu işgal sırasında tanık olduğu baskı ve sürgün olayları genç yazar adayının sosyalizme ilişkin umutlarını kırdı. İki yıl geçip faşist Romanya bölgeyi geri aldıktan sonra, Celan bu kez insanlığa ilişkin büyük bir düş kırıklığının yanında, kişisel bir yıkım yaşayacaktı: 1941’de Naziler Yahudileri çalışma kamplarına göndermeye başlamışlardı ve Celan’ın anne-babası saklanmayı reddettikleri için kolayca yakalanıp ölüm kamplarına gönderildiler. İddialara göre, baba Leo Antschel tifüsten, anne Fritzi Antschel ensesine sıkılan bir kurşunla ölmüştü. Paul Celan da Alman zulmünü bizzat tattı; bir gettoda hapis hayatı yaşadı, zorla çalıştırıldı ve sonunda Kuzey Romanya ve Moldova’daki toplama kamplarını dolaştı. Anne ve babasının ölümünden yaklaşık bir yıl sonra haberdar olabildi ve muhtemelen onlardan ayrılmış olmaktan kaynaklanan suçluluk duygusunu ömrü boyunca taşıdı. Rusların, şehrini yeniden istila edişinden sonra Celan, Trakl ve Rilke gibi Almanca yazan şairleri okumayı sürdürebilmişti. Acı haberleri aldıktan bir yıl kadar sonra ise şu dizeleri yazacaktı:


“ve katlanabiliyor musun anne bir zamanlar okuduğun,
o zarif , Almanca ve acı dolu kafiyelere”


Celan, savaşta annesini kaybetmişti ve anadili ona hep annesini hatırlatacaktı.

 

Savaştan sonra adını önce Pul Aurel, sonra Paul Ancel ve en sonunda Paul Celan olarak değiştirdi. Bir yayınevinde çevirmen ve editör olarak çalıştı. 1947’de Viyana’ya taşındı ve ertesi yıl Fransa’ya göç etti. Ecole Normale Supérieure’de Almanca öğretmenliği yapmaya başladı.

 

1951’de tanıştığı grafik sanatçısı Gisele Lestrange’la 1952’de evlendi. Bu evlilik süresince eşiyle birbirlerine yazdıkları 700’den fazla mektup, 2002 yılında oğulları Eric Celan tarafından yayımlanmıştır. Celan’ın, evlilik dışı bir ilişki yaşadığı Ingeborg Bachman’la yazışmaları da 1997 yılında kitaplaştırılmıştı.

 

Celan’ın şiirleri ilk olarak Batı Almanya’da ün kazandı. Savaştan sonra şiirleri önce çeşitli dergilerde göründü; ardından 1948’de Der Sand aus den Urnen (Vazoların Kumu) adlı ilk kitabı yayımlandı; ancak asıl başarısını ikinci kitabı Mohn und Gedächtnis’le (Gelincik ve Anılar) elde etti. Bu kitapta yoğun olarak beliren Holokost ve toplama kampı tecrübeleri, –elbette acı biçimde- şairin soykırımla birlikte anılmasına yol açtı. Bu şiirlerin en ünlüsü, kuşkusuz, Ölüm Fügü’dür:

Akşam vakitlerinde içmekteyiz sabahın kapkara sütünü
ve öğlenlerle sabahlarda bir de geceleri
hiç durmaksızın içmekteyiz
bir mezar kazıyoruz havada rahat yatılıyor
Bir adam oturuyor evde yılanlarla oynayıp yazı yazan
hava karardığında Almanya'ya senin altın saçlarını yazıyor Margarete
bunu yazıp evin önüne çıkıyor ve yıldızlar parlıyor
köpeklerini çağırıyor ıslıkla
sonra Yahudilerini çağırıyor ıslıkla toprakta bir mezar kazdırıyor
bize buyruk veriyor haydi bakalım şimdi dansa

Gece vakitlerinde içmekteyiz sabahın kapkara sütünü
ve sabahlarla öğlenlerde bir de akşamları
hiç durmaksızın içmekteyiz
Bir adam oturuyor evde yılanlarla oynayıp yazı yazan
hava karardığında Almanya'ya senin altın saçlarını yazıyor Margarete
senin kül olmuş saçlarını Sulamith bir mezar kazıyoruz
havada rahat yatılıyor

Adam bağırıyor daha derin kazın toprağı siz ötekiler
şarkılar söyleyip dans edin
tutup palaskasındaki demiri savuruyor havada gözlerinin rengi mavi
sizler daha derine sokun kürekleri ötekiler devam edin
çalmaya ve dansa

Gece vakitlerinde içmekteyiz sabahın kapkara sütünü
ve sabahlarla öğlenlerde bir de akşamları
hiç durmaksızın içmekteyiz
bir adam oturuyor evde senin altın saçların Margarete
senin kül saçların Sulamith adam yılanlarla oynuyor

Sesleniyor daha tatlı çalın ölümü çünkü o Almanya'dan gelen bir ustadır
sesleniyor daha boğuk çalın kemanları sonra sizler
duman olup yükseliyorsunuz göğe
sonra bir mezarınız oluyor bulutlarda rahat yatılıyor

Gece vakitlerinde içmekteyiz sabahın kapkara sütünü
sonra öğlen vakitlerinde ölüm Almanya'dan gelen bir ustadır
akşamları ve sabahları içmekteyiz hiç durmadan
ölüm bir ustadır Almanya'dan gelen gözleri mavi
bir kurşunla geliyor sana tam göğsünden vurarak
bir adam oturuyor evde senin altın saçların Margarete
köpeklerini salıyor üstümüze havada bir mezar
armağan ediyor
yılanlarla oynuyor ve dalın düşlere ölüm Almanya'dan
gelen bir ustadır

senin altın saçların Margarete
senin kül olmuş saçların Sulamith

 

(Çeviri: Sevil Eryaşar)

 

 


 

 

1950’lerde Celan, şiirlerinin, dünyanın parçalanmışlığını yansıtan ‘kırık’ sözdizimi ve radikal minimalizmiyle ünlenmişti. “Dili tarihselliğinden arındırmak gerektiğini” iddia eden Celan, “tüm varlığıyla dilin üzerine gidiyordu”, sessizliği sözcüklere geçirmeyi uğraş edinmişti. Büyük bir prestij sayılan Bremen Ödülü’nü alırken şöyle konuşuyordu: “Tüm kayıpların arasında erişilebilir, yakın ve sağlam tek şey kaldı: Dil. Evet, dil, her şeye rağmen kaybolmadan kaldı. Ancak o da kendi yanıtsızlığının, dehşet verici sessizliğin, ölümcül sözlerin bin karanlığı içinden süzülmek zorunda kaldı. Süzüldü ve olan biten hakkında hiçbir söz sunmadı bana; ama bu oluşun içinden süzüldü ve tüm bunlarla yüklenmiş olarak tekrar günışığına çıkabildi.” 1963’te yazdığı, “tanrıların yumru ayaklarının ceset dağlarına takıldığı” şiiri Niemandsrose (HiçKimse[nin]Gülü) ile insan acısının anlamsızlığı temasına bir kez daha geri dönecekti.

 

Bir hiçtik biz,
hiçiz, hiç
kalacağız, goncalanarak:
hiç gülü,
hiçkimsegülü


 

Arkadaşı Yvan Goll’un dul kalan eşi Celan’ı eşinin çalışmalarından bazılarını aşırmakla suçlaması, şairde büyük bir ruhsal çöküntüye neden oldu. Yaptığı sadece Goll’un şiirlerinden bir kısmını çevirmekti; zaten hayatını bir çevirmen olarak kazanıyordu –Cocteau, Michaux, Mandelstam, Ungaretti, Pessoa, Rimbaud, Valéry, Char gibi birçok yazar ve şairin yapıtlarını çevirmişti. Suçlamalar 1960’lara kadar sürdü ve Celan’ın bunalımı da giderek derinleşti. Todtnauberg’deki kulübesinde ziyaret ettiği Heiddeger de bu görüşme sırasında Celan’ın “umutsuz biçimde hasta” olduğunu fark edecekti.

 

Celan’ın 1967'de, Nazilerin yaptıklarına ses çıkarmamakla, hatta zaman zaman onlarla işbirliği yapmakla suçlanan ‘filozof’u ziyaret edişi, o günlerin entelektüel gündemi için önemli bir olay olmuştu. Şairle filozofun buluşmada ne konuştuğu hâlâ bilinmiyor; Celan’ın ziyaret defterine yazdıkları ve orada yazdıklarına benzeyen, daha sonra kaleme aldığı Todtnauberg şiiri, onun Heidegger’in soykırımla ilgili bir şeyler söylemesini beklediğini düşündürür; ancak 1936’ya kadar üniversitedeki derslerine Nazi selamıyla başladığı rivayet edilen, Celan’ı da çok etkilemiş Varlık ve Zaman’ın yazarı, hiçbir zaman Nazi geçmişinden ötürü özür dilememiştir.

 

Celan, ölümünden bir yıl önce İsrail’i ziyaret etmişti. Yahudilikle hep karmaşık bir ilişkisi olmuşsa da şiirlerinde dini temalara sıkça vermiş ve ruhsal çöküntü dönemlerinde defterlerine İbranice notlar düşmüştür. İsrail ziyaretinin şairde belirgin bir etki uyandırdığına dair hiçbir iz yoktur.

 

Paul Celan, 1 Mayıs 1970’te kendisini Seine Nehri’ne attı. Cebinden çıkan defterde “Göç, Paul,” yazıyordu.

 


Cevaplar (0)Add Comment

Cevap yaz
daha küçük | daha büyük

security code
Lütfen görüntülenen karakterleri yazınız


busy