ToplumDusmani.Net V2

Kültür ve Sanat Portalı

Tuesday, Jul 16th

Son Guncelleme09:38:41 AM GMT

Nerdesin: Dünya Edebiyatı Gogol Dönemi Rusyası


Gogol Dönemi Rusyası

e-Posta Yazdır

Reklamlar

GOGOL DÖNEMİ RUSYASI

 

Büyük Petro Dönemi (1682-1725)

 

17. yüzyıl sonunda Rusyada tahta Büyük Petro geçti. Petro için önemli olan iki kilit reform vardı: merkezi bir devletin olmazsa olmaz aracı olan düzenli ordunun kurulması ve devletin gelirlerinin artırılması. Devleti rakipsiz kılan ikinci uygulamalar kümesi ise Kiliseyle olan ilişkilerdeki reformlardı.

Büyük Petro
nun ölümünden sonra, tıpkı Fransada ve kısmen İngilterede olduğu gibi aşırı merkezileşmeye karşı aristokrasiden tepki geldi. Bu aristokratlar, Büyük Petro dönemi öncesinden itibaren Çar tarafından toprak bağışlanarak yaratılan ve aynı zamanda da devlet memuru olan aristokratlardı (dvoriane). Bunlar, genellikle tahta , devlet işlerine akıllarının ermeyeceği düşünülen kadınların geçmesini tercih ediyorlardı.  

 

Aydınlanmanın Rusya Üzerindeki Etkisi

 

Eğitimi Avrupalıların etkisiyle şekillenmiş olan Petro, devletin hegemonyasını saldırgan ve militan bir Batıcılık ideolojisiyle kurmayı denedi.

Bizzat hükümdarın kendisinin Voltaire ve Grimm
le yazıştığı, davet ettiği Diderot ile uzun uzun politika ve felsefe sorunları ile tartıştığı Katerina dönemi, bir an için aydınlanma ideallerinin Rusyada gerçeklik kazanabilecek gibi göründüğü bir dönem olmuştu.

Çariçe II. Katerina (1762-1796) bir yandan kendi kitaplar yazar, dergiler çıkarırken; kendi yazdığı kitabın Rusya içinde yayınlanmasını yasaklıyor, çıkan dergileri kapattırıyordu. Bu yüzden onun döneminde Rusya
ya özgü bir aydınlanma düşüncesi pek gelişmedi. Fransadan ithal edilen Aydınlanmacı fikirlerin yayılma alanı da, büyük ölçüde, üniversiteler ile yarı gizli mason localarıyla sınırlı kaldı.

Rus akademisyenleri, doğrudan doğruya bir etkilenmenin sözkonusu olmadığı durumlarda bile, Fransız felsefesini yorumlarken, nesnel konumlarının benzerliğinden ötürü, Alman düşüncesini andırır yönlerde ilerliyorlardı.
 

 

Toplumsal Panorama

 

Rusyanın tarihinin, batısındaki Avrupadan farklı olmasını koşullandıran etmenlerin arasında toprağın kendisi hatırı sayılır bir yer tutuyordu. Bazı bölgelerdeki toprağın verimsiz oluşu, iklim açısından talihsizlikler vb. sebepler tarımın zaten son derece ilkel bir teknoloji ile yürütüldüğü Ortaçağda Rusyayı Avrupadan ayırdetmiyordu.

12. yüzyılın yarısında Avrupa
da başlayan tarım devrimi, verimin göz kamaştırıcı bir biçimde artmasına yol açtı; ancak Rusya bu devrimin dışında kaldı. Yalnızca mujikin (Rus köylüsü) değil, Rus Devletinin de kaderini belirleyen en önemli etmenlerden biri, devleti ve olası bir şehir hayatını beslemekte kullanılabilecek tarımsal artık ürünün kıtlığı olmuştur.

Artık ürünün azlığı, hayatın yüzyıllar boyunca köklü hiçbir değişim olmadan yeniden üretilmek zorunda olmuş olması, köy komününe paradoksal görünebilecek kimi özellikler kazandırdı. Bir yandan Rus köylüsünün muhafazakarlığı dillere destan oldu. Tarımda üretkenliği arttırmayı denemek isteyen iyi niyetli toprak sahipleri bile, serfleri tarafından
zorba olarak telakki edildi.

 

Köylülerin Serfleştirilmesi

 

Rusyada köylülerin serfleştirilme tarihi, neredeyse devletin tarihiyle başlar. Gerçi III. (Büyük) İvan (1462-1505), yalnızca hasat zamanında olmaması sınırlandırmasını getirerek, köylülerin efendilerini terketme hakkını tanımıştı ama daha Korkunç İvan (1547-1584) zamanında, habire bu hakkın askıya alındığı yasak yıllar ilan edilmeye başlandı. Bu, gerekçesiz değildi. Korkunç İvan kendisine sadık bir aristokrasi ve ordu yaratmak için devlet topraklarını, yeni bir soylu sınıfı olan dvorianeye dağıtıyordu. Devlet topraklarında yaşayan köylülerin yegane yükümlülüğü, o günün koşullarında atlatılması oldukça kolay olan hanehalkı vergisiydi. Oysa dvorainenin, hem Çara olan vergi borçlarını ödeyebilmek hem de kendi geçimlerini temin edebilmek için çok daha yoğun bir sömürüye ihtiyaçları vardı. Bu yüzden dvorianeye verilen topraklardaki sömürü yoğunlaştıkça, köylüler devlet ya da manastır topraklarına ya da şehirlere iltica etmek üzere buralardan kaçmaya başladılar. Sorun çözümsüzdü. İlan edilen yasak yıllar giderek artmaya başladı ve 1649da Rusyadaki bütün köylülerin ruhları işledikleri toprağın sahibine emanet edildi.

 

Köylüler ve Kilise

 

Bu nedenlerden ötürü köylülerin toprak sahiplerine karşı bir çok ayaklanması oldu. Serflik kurumunu yasallaştıran 1649 Kanunundan sonra da büyük bir köylü ayaklanması yaşandı ve dört yıl boyunca bastırılamadı. Ancak bu kez ayaklanmaya dini bir motif de katılmıştı. Rus toplumunun dini ayinleri çok görkemliydi ve bunların ayrıntılarına çok özen gösterilirdi. Ancak İncilin 19. yüzyıla kadar Rusçaya çevrilip yayınlanmamasından dolayı yalnızca sıradan halk değil, papazların çoğu da Hristiyanlığın öğretileri konusunda son derece cahildiler. Bu koşullarda, Rus Ortodoks Kilisesi için dinin sürekliliği, öğretinin sürekliliği değil, ayinlerin sürekliliği haline geldi. Ortodoks Kiliseyi Katolik Kiliseden ayırdeden ikinci bir faktör de devlet karşısındaki konumuydu. Papa Gregorius, daha Batı Roma İmparatorluğunun çözülmesinin tamamlandığı 6. yüzyılda Kilisenin devlet karşısındaki üstünlüğünü ilan etmişti.

Ancak 17. yüzyılda yaşanan bir kriz, bir kurum olarak Ortodoks Kilisesi
nin, halkın sadakat ve bağlılığını neredeyse tamamen yitirmesine yol açtı. 1652 yılında Kilisenin başına geçen Nikonun, Yunan ile Rus Ortodoks Kiliselerinin ayinleri kutlama tarzları arasında tarih içinde ortaya çıkmış farklılıkları gidermek için önerdiği reformlar, Ortodoks Kilisede büyük bir bölünmenin yaşanmasına yol açtı. Aslında önemsiz gibi görünen bu reformların altında merkezi devletin, geleneksel topluma yönelttiği çok daha topyekun bir saldırı vardı.. Nikon ve reformların büyük destekçisi I. Alexis (1645-1676), Rus köylülerin belki de yegane avunma kaynağı olan içki evlerini kapatmak, kağıt oyunlarını yasaklamak, cinsel serbestiye ağır cezalar getirmek, her gün kilisede dört beş saat geçirmeyi zorunlu hale getirmek, kısacası kiliseyi toplumun gündelik hayatını disipline etmekte kullanılacak bir araç haline getirmek istiyorlardı.

Tepkinin şiddeti büyük oldu. Kısa zamanda
eski müminler adını alan muhalifler, dünyanın sonunun geldiğini, Deccalin devrinin başladığını ilan ederek çevrelerine ve kendilerine karşı şiddet eylemlerine giriştiler. Zaman içerisinde, eski müminler arasında İncilin kendisini okumak ve bundan her türlü hiyerarşiyi reddeden, komünizan ideoloji ve hayat tarzları türetmek eğilimi yaygınlaştı. Böylelikle, eski müminler Rusyada popüler düzeydeki radikal ideolojileri sürekli olarak yeniden üreten önemli bir odak haline geldi. Eski müminlerin toplumdaki itibarı hızla öyle yaygınlaştı ki, Kilise popüler desteğini tamamen yitirdi.

 

Napoleon Savaşları Dönemi ve I. Aleksandr (1802-1825)

 

Napoleon Savaşları sürerken, bir yandan da Rus devlet yapısı içerisinde derin bir bölünme, bir tür kimlik krizi yaşanıyordu. Katerinanın devletin merkezi iktidarını pekiştirmek üzere aristokrasi ile girişmiş olduğu pazarlığın sonuçlarından biri, kırdaki sermaye birikim olanaklarının büyük ölçüde artmış olmasıydı. Bu, devlet kadroları düzeyinde büyük bir bölünmeye yol açtı. Bir yanda feodal baskı mekanizmalarının devam etmesini isteyen tutucu soylular bir yanda da aydınlanma kültüründen devraldıkları idealler doğrultusunda bir hukuk devleti kurmak isteyen devrimci soylular bulunuyordu.

 

Dekabristler

 

1812, Çarlık ordularının Fransayı yendiği yıldı. Milyonlarca köylü, hala ağır sıkıntı ve baskı altındaydı. Avrupayı gören Rus subayları, ülkelerinin devlet düzeninin, sosyal yaşamlarının ve kurumlarının ne kadar geride olduklarını görmüşlerdi. Çarlığın boyunduruğu altındaki halkın büyük bir bölümünü oluşturan köylülerin toprak serfliğini sürdürüyor olması, subaylar için çok rahatsız edici bir gerçekti. I Aleksandrın baskıcı ve militarist rejiminden bunalan aydınlar ve genç subaylar gizli çevreler oluşturuyordu. Çarlığın yerini alacak iki model tartışılıyordu: 1)meşruti bir monarşi 2)federasyona dayanan bir cumhuriyet. Aleksandr öldükten sonra I. Nikola tahta geçeceği gün (14 Aralık 1825) Rusya tarihinde bir Çara karşı düzenlenmiş ilk silahlı ayaklanma gerçekleşti. Ancak ayaklanmanın liderlerinin kararsızlık ve tutukluğu yüzünden Çar bu birlikleri kuşattı ve ayaklanma başarısız oldu. 5 önder idam edilip teşhir edildi. Yüzlercesi de Sibiryaya sürgüne gönderildi. Böylece Sibirya ilk siyasal mahkumlarını kabul etmeye başladı.

Başarısız olsalar da, Dekabrist hareketi sanat ve edebiyatta demokrat yükselişin itici gücü oldu. Sonraki yıllarda Rus şiirinin gerçek kurucusu olan Puşkin
in önderlik ettiği birçok şair ve yazar tarafından estirilen entelektüel bir heyecan tüm ülkeyi saracaktı. Yüzyılın ilk çeyreğinde Lermontovun şiirleri, Gogolün oyun ve öyküleri, Belinskiyin edebiyat eleştirileri ile politik ve sosyal konulardaki makaleleri buna örnek sayılabilir.

 

Baskı Dönemi ve Slavcılık

 

Çar I. Nikolanın (1825-1855) 30 yıl süren baskı rejimi, devlet düzeyindeki kararsızlığın, kesin bir şekilde toprak sahiplerinden yana çözümlendiğinin ifadesiydi. Bu koşullar altında, devletteki iktidar odaklarından giderek uzaklaştırılmış ve kendilerini ifade etmelerine imkan verecek kamuoyundan yoksun aydın ve memurlar, varlıkları için yeni bir meşruiyet zemini keşfetmek üzere, büyük bir içe dönüş yaşadılar.

Bu dönem içinde geliştirilen en önemli eğilim Slavcılıktı. Slavcılığı açıkça ve bu terim altında benimsemiş olanlar görece az olmakla birlikte, yeni marjinal konumlarının yarattığı vatansızlık duygusunu aşmak üzere yerel geleneklere yönelmek, 1825
le 1840lar arasında neredeyse bütün aydınlara damgasını vurmuş bir eğilimdi. Örneğin Slavcıların eleştirmiş olduğu Çadayev bile İnsanın kişisel varlığını silip yok etmek ve onun yerine tam anlamıyla toplumsal olan ya da hiçbir biçimde kişisel olmayan bir varlığı koymaktan başka bir misyonu olamaz.” diye yazmıştı. Buradan, mevcut toplumu, içerdiği bütün eşitsizliklerle utlaklaştırmaya giden yol çok kısa olabiliyordu.

 

Rus Toplumsal Hareketi

 

Her türlü liberal düşüncenin düşmanı olan I. Nikolanın ölümünden sonra Çar ilan edilen II. Aleksandr (1855-1881) döneminde sansürün yumuşatılması, üniversitelere özerklik verilmesi ve Kölelik Hukukunun kaldırılması düşüncesiyle komisyonlar kurulması ülkede kısmi bir yumuşama havası estirecekti. 1861 Manifestosu, serfliğin kaldırılması ile köylüleri hukuken özgür ilan ediyor, çıkarılan torak reformu ile de köylülere toprak verilmesini öngörüyordu. Erkek köylüler mir adıyla bilinen köylü toplulukları çevresinde toplanıyorlardı. Mirlere ait olan toprakların ortak sahibi olan köylüler, erkek nüfusa 10-12 yıllık sürelerle kura ile verilen toprakları sırayla işleyecek ve bu uygulama çok değişmeden 1917ye dek sürecekti. Söz konusu uygulama, büyük toprak sahipleri için önemli bir işgücü ordusu ve toprak kaybı anlamına geliyordu. Öte yandan köylülerin toprak sahiplerine 49 yıl içinde ödeyecekleri can bedelleri ise kapitalistleşme sürecinde önemli bir sermaye oluşumunu hazırladı. Ancak bu reformların, köylülerin bağımlılığını yeniden düzenlemekten öte bir şey olmadığı görülecekti.

Öte yandan, Çar Liberatör diye anılan II. Aleksandr
a şehirlerde ve yurtdışında gösterilen tepkiler de, köylerdekine benzer bir evrim geçirecekti. Serflerin özgürleştirilmesi, II. Aleksandrın daha 1855te tahta çıkar çıkmaz ilan ettiği, ve Büyük Reformlar diye anılan bir reform paketinin bir parçasıydı. Bu paket, serflerin özgürleştirilmesinin yanı sıra, zorunlu askerlik uygulamasını, sansürün hafifletilmesini, mahkemelerde jüri sisteminin yerleştirilmesini ve zemstvo diye anılan yerel yönetim meclislerinin kurulmasını içeriyordu. Ayrıca eğitim kurumları da reformdan nasibini aldı. Bu da geçmişte devlet bürokrasisi içinde küçük bir memurluktan başka bir şey umamayacak olan küçük taşra soylularının, başarılı zanaatkar ve tüccarların çocuklarının önünde yepyeni ufuklar açıyordu. Sansürün baskısından kurtulmuş kamuoyu, her gencin yazar olma hayallerini besleyebilecek canlılıkta bir yayın ortamını destekliyor; yerel yönetim ve hukuk gençlere yeni mesleki olanaklar sunuyordu. Ancak, 19. yüzyıl Rusyasında yalnızca reformların sağlamış olduğu, resmi özgürlükle açıklanamayacak bir dinamizm yaşanıyordu. Dostoyevskynin Ölüler Evinden Anıları 1861de, Yeraltından Notları 1864te, Suç ve Cezası, Turganyevin Babalar ve Oğulları 1862de yayınlandı. Tolstoy Savaş ve Barışı (1865) bu yıllarda yazdı. Çaykovsky ilk orkestra eserlerini ve operasını bu yıllarda besteledi.

Gündelik hayatın her alanı da aynı araştırıcılığa ve eleştirelliğe açılmıştı. Özellikle aile kurumu, bu eleştiriden nasibini alıyordu. Gençler arasında kendilerinin
sivil evlilik diye adlandırdıkları ve hiçbir resmi kurumun onayı alınmadan ve eşlerin resmen evli olup olmadıklarına bakmaksızın gerçekleştirilen bir ilişki tarzı yaygınlaştı. Radikal gençler, resmi evliliğe ancak birbirlerini aile baskısından kurtarmak için başvuruyorlardı ve bu koşullarda kıyılan nikah taraflara hiçbir yükümlülük getirmiyordu. 1860larda radikal harekete katılmış sıradan militan ve önderlerin çoğunun hayatında, kurulmuş üçlü ilişkiler, eşlerinin başka dostlarından olan çocuklarına ayrılan zaman ve duygusal enerji önemli bir yer tutuyordu.

 

19. YÜZYIL RUSYASINDA SİYASAL VE SOSYAL YAPI

 

OTOKRASİ (MUTLAKİYET, İSTİBDAT)

 

19. yüzyıl Rusyasında filizlenen ve gayet zengin olan kültürel ve entelektüel hayatı ve siyasi muhalefetin aldığı şekillerin anlamak için, bu ülkenin politik ve sosyal yapısına bir göz atmak gerekiyor. 19. yüzyıl boyunca Rusya, hep bir despotun yönetimi altındaydı. Tüm yasama, yürütme ve yargı gücü; kimseye karşı sorumlu olmayan ve yasaların tek kaynağı olan hükümdara aitti. Vatandaş diye bir mefhumdan bahsetmek mümkün değildi; herkes hükümdarın her an başından atabileceği tebaalar olarak görülüyordu.

Rusya, 16. yüzyılın ikinci yarısına kadar merkezi bir devlet olmayı başaramadı. Tatarların hakimiyeti altındaki küçük prenslik ve hanlıklardan oluşuyordu. Çar IV. İvan
ın yönetimi altında (1533-1584) mutlak monarşik bir devlet kuruldu. Büyük Petro (1696-1725) kendi yönetimi döneminde, her ne kadar Rusyayı Batılılaştırmaya çalışsa da, despotik yönetimden herhangi bir kayma gerçekleşmedi. Örneğin, halka devlet hizmeti konusunda zulmedilmesi, gerçek ya da hayali her türlü muhalefetin sert bir şekilde ezilmesi, halkın angarya işlerde (kale inşaları ve St. Petersburg şehrinin kurulması sırasında binlerce insanın açlıktan, soğuktan ve zulümden dolayı hayatını kaybetmesi buna örnek olarak verilebilir.) ağır koşullarda çalıştırılması. Ulusal yaşamın her sahasında askeri bir disiplinin insanlara benimsetilmesi (militarizasyon). 19. yüzyıl boyunca ne Dekabristlerin ayaklanması, ne 1850lerden itibaren radikal düşünür ve devrimcilerin yetişmesi, Çarın gücünden bir şey kaybettirmedi çünkü Avrupadaki gibi, devletin iktidarını dengeleyecek güçlü bir kilise, geniş bir okur-yazar kitlesi, bağımsız bir yargı mevcut değildi. Bunun yanında, Çara bağlı olan güçlü bir ordu, çok geniş ama hantal bir bürokrasi, her türlü baskı mekanizması (sansür, geniş bir gizli polis örgütü, gammazlar) vardı. Özellikle 1. Nikola döneminde daha da güçlendirilmişti bunlar.

 

I. NİKOLA DÖNEMİNDE RUS KÜLTÜR HAYATI

 

19. yüzyıl Rusya tarihine baktığımızda, en baskıcı dönemin 1. Nikola dönemi olduğunu söylemiştik. Çarın bizzat kendisi liberal ya da radikal fikirlerden hiç hazzetmiyordu. Kurulu düzenin o kadar yılmaz bir savunucusuydu ki, 1849da Avusturya İmparatorluğunda Macarlar ayaklandığında, Rusya da askerlerini göndererek Avusturyadaki mutlak monarşi rejiminin bekaasına destek sağlıyordu. Çarın bu tutumu tabii, her alanda ifade özgürlüğünün kısıtlanmasına neden olacak önlemlerin alınmasını meşru kılıyordu. 1826da o kadar haşin bir sansür yasası çıkartılmıştı ki, İsaya dua etmek bile Jakoben bir nutuk olarak yorumlanabiliyordu. Yasa 1828de yürürlükten kaldırılsa bile; 1848de daha en az 12 tane sansür ajansı vardı. Bir eser sansürden geçse bile sonrasında, Çara mukavemetten yazarı ve yayımcısı cezalandırılabiliyordu. Bu yüzden sansür, I. Nikola döneminde her yazarın dikkate alması gereken bir husustu. Bazen de enteresan şeylere yol açabiliyordu: örneğin Gogolün Ölü Canlar romanının adı, ruhlar ölümsüzdür denilerek karşı çıkılmıştı. 1826da kurulan 3. Şubenin görevi, siyasal güvenliği sağlamak, siyasal olarak zanlıların, sekterlerin ve yabancı tebaaların nezareti, ve tiyatro sansürüydü. Aynı zamanda devletin kendisi, resmi milliyetçilik adı altında bir ideolojinin tutunmasını sağlamaya çalışıyordu. Bu ideolojinin 3 dayanağı; otokrasi, milliyetçilik ve kiliseydi. Bu yüzden Nikola dönemi, yazarlar tarafından gerici, durgun ve halkın hükümet tarafından gözetim altına tutulduğu bir dönem olarak anılır. Rejim özellikle I. Nikolanın son 7 yılında daha sertleşmiştir. 1848-1855 arası kasvetli yedi yıl olarak geçer. Nedeni de Avrupada artık dizginlenemeyen devrimci hareketlere karşın Rusyayı muhafaza altında tutma çabalarıydı.

Her ne kadar baskıcı ve zorba bir yönetim gerçekleşse de, Nikola dönemi bağımsız bir entelijansiyanın (aydın sınıf) oluşumuyla da bağlantılandırılabilir. Çok zengin bir edebiyatın oluşumunu da bu uyanma gerçekleştirmiştir. Bu enerji, hem yerli (özgün) tarzda bir düşünce akımının gelişmesini sağladı; hem de felsefi, toplumsal ve siyasal fikirlerin gelişmesiyle yeşeren yaratıcı bir edebiyatın oluşmasını sağladı. Büyük ozan Puşkin, birçok eserini bu dönemde vermiştir. Ayrıca gene bir şair olan Lermontov, oyun, öykü ve roman yazarı Gogol bu dönemde eserlerini vermiştir. Rejimin doğası ve baskıcı koşullar, yazarların yüce bir amaç gözeterek, üzerlerinde bir sorumluluk, görev olduğu itkisiyle hareket etmelerini sağlamıştır. Rus edebiyat tarihçisi Mirsky; roman yazarlarının sosyal gerçekliklere dair bir şeyler yazmaları gerektiğinin farkındaydı ve bu Rusya
da Avrupadan daha belirgin bir şeydi. Rus yazarlar arasındaki toplumsal sorumluluk bilinci, onları realizme yönlendirmiş oldu. Şiirden nesre doğru bir kayış gerçekleşiyordu ve roman toplumsal arkaplana karşı bireylerin kaderini anlatmak için en elverişli araçtı. Toplumsal panoramayı sunmanın yanında, şöyle bir mesaj da verilmek isteniyordu aslında, Rusya hernekadar şu an karanlık, baskıcı bir dönemden geçmekteyse de, bunlar bir gün son bulacak ve insanlar bu despotik yönetimden sıyrılacaklar. Ölü Canların sonunda, Chichikovun kendisini Rusyayla özdeşleştirerek yaptığı konuşma buraya denk düşer.

Nikola Dönemi, her ne kadar yaratıcı imgelemi bastırmayı başaramamış da olsa, bu enerji toplumun eğitimli idealist insanları dünyevi olmayan şeyleri gerçekleştirmeye itti. Dini, kiliseyle ilgili olarak değil ama sanatta ve felsefede, özellikle şiirde metafizik ve mistik öğe ve üsluplar hakim olmuştur. Bu yüzden, sosyal bilimler diyebileceğimiz hukuk, sosyoloji ve ekonomi alanlarında pek bir gelişmenin yaşandığını söylemek mümkün değil. Bu sadece sansürle ilgili bir durum da değildi. Ülkesinden kovulan aydınlarla, bilim, siyaset, kilise gibi konularda iletişim kanalları zorlanmamış sadece felsefe, metafizik, estetik alanlarda bir etkileşime girilmiştir. Alman romantizminin akıl-üstü mutlaklarına olan ilgi ve bu felsefenin gittikçe yayılması Rus kültür hayatına damgasını vurmuştur.

 

Slavcılar

 

Slavcı olarak bilinen düşünürlerin doktrinlerini oluşturan şeyler genel olarak; yerel bir yurtseverlik, dini milliyetçilik, çok eskilere uzanan düşler, ülküler ve romantik felsefeydi. Bu topluluğun görüşleri ve inançları, 1830lu yıllarda oluşup belirginleşmişti. Temel soruları şu olmuştur: Rusyanın özünü ve bilincini oluşturan öğeler nedir? Tabii buna metafizik bir cevap oluşturmaya çalışmışlardır.

Dönem Rusyası
nın bütün düşünce tarihini tek bir olgu belirler der Alexander Koyre, Rusya ile Batı arasındaki ilişki ve çelişki. Tabii bu sorun, sadece eğitim görmüş seçkinlerin gündeminde olan bir şeydi. Bunun dışında aydınlarla yığınlar arasındaki ilişkiler de ayrı bir düğüm oluşturuyordu; aralarında uzlaştırılamaz bir kopukluk vardı. Bu yüzden slavcılar ve batıcılar diye bir olgunun oluşması için, önce Batıdan düşüncelerin etkin olması gerekiyordu. Ülkenin Batıya karşı tutumu ikiye ayrılabilirdi ve bu iki grup için de geçerliydi. Birincisi, kendini göstermek, Batıya karşı çıkmak, özgün yönlerini korumak. İkincisi de bu parlak uygarlığı benimsemek, onu Rusyaya taşımak. Slavcılar genel olarak eski soylulardan, dini bir eğitim ve sonrasından dini Alman romantizmiyle yetişen kuşaktı. Batıcılar ise, Fransız siyasi düşünceleriyle ve Hegel felsefesiyle yetişmişlerdi. Rusyanın kurtuluşu, geçmişe sünger çekip, batı uygarlığını eksiksiz bir şekilde, kurumlarını ve düşüncelerini bütünüyle benimsemekten geçiyordu

Gerek Slavcılar, gerek Batıcılar, kendi ülkeleri ile Avrupa arasındaki farklılığın, zıtlığın farkındaydı. Özellikle Napolyon Savaşları sırasında fark edilmişti bu. Ve bu zıtlığın doğurduğu yorumlar farklılaşıyordu. Şöyle ki, alınan eğitim rasyonalist bir yöndeyse, bu şu anda Batı
dan geri kalındığı fikriydi. Eğer dini ve antirasyonalist bir felsefe öğretiliyorsa, o zamanda şeytani olarak görülen Batı uygarlığı mahkum ediliyordu. Ara bir yol olarak da şu savunuluyordu; Batının geçirdiği evrimi dikkate alıp, Rusyanın kendi iç dinamikleri ve özgün koşullarıyla ilerlemesini sağlamak, ve Batı uygarlığının eksiklerini kapatarak kusursuz bir uygarlık kurmak.

Karamzin, ulusal onur ve övünç duygusunu herkesin kafasına sokmaya çalışıyordu. Başka ülkelerde uygarlığın seviyesini görüp de kendi ülkesinin ilkel koşullarıyla karşılaştıran birisinin,
ben niye böyle değilim?” duygusuna kapılması normaldi. Tek başına güçlü bir saltanat, tek kişinin yani hükümdarın işine yarardı.

Slavcılar, Batıcılar gibi halktan kopuk değillerdi, yurt ve halk sevgisi onları sıradan halka daha da yakınlaştıyordu. Uygarlık seviyesini yakalamak gibi ilerici hedeflere sahip olsalarda, bu çok rahatlıkla özellikle kaybedilen savaşlardan sonra yabancı düşmanlığına, gerici ve şoven bir milliyetçiliğe dönüşebiliyordu. Örneğin Karamzin ileriki dönemlerde şöyle diyecekti: Rusya dirlikti, düzenlikti, mutlak monarşiydi, Hristiyanlıktı. Avrupa, ise; kargaşaydı, devrimdi, durulmamıştı, kafirdi. Tanrıya bağlılık, hükümdara itaat gibi erdemlerin unutulması, eşitlik, hürriyet gibi yeni fikirlerin yıkıcı etkisiydi ortalığı karıştıran. Allahtan Rus halkı, eski erdemlerini yaşatıyor; ama tehlike büyük, düşman da kapıdaydı. Batılı düşüncelere hayran olmak, kendi geçmişinden tiksinmek gibi düşünceler Rusyanın varlığına tehlikeye düşürmüştü.

Batılı düşünce ve pratiklerin ülkelerine taşıdığını düşündükleri rasyonalizme, materyalizme, bireyselliğe, bireyciliğe, ateizme, toplumsal bölünmelere, parçalanmalara karşı ortak bir antipatiye sahiplerdi. Hümanist bir yerden serfliğe karşı çıkıyorlardı ama kendilerinin de üyesi olduğu zengin toprak sahiplerinin kurulu düzeninin aynen devam etmesinden yanalardı. Eskiye olan özlemleri, onları eski başkent Moskova
ya yönlendiriyordu. St. Petersburga, Avrupaya yakınlığı ve Batılı bir tarzda inşa edildiği ve kurucusu Petro olduğu için antipatiyle yaklaşılıyordu. Çünkü onlara göre, Petro Rusyayı gerçek tarihi yolundan saptırmıştı. Batının bireyciliğine karşı, Rus kollektif hayat tarzını ve düşüncesini yüceltiyorlardı. İlişkilerin yasal düzenlemelerle, yasalarla ve sözleşmelerle düzenlendiği batılı toplum modelinin yerine, akrabalık bağlarının ve gayriresmi bağların aldığı bir toplumu esas alıyorlardı, örneğin serflerin yaşadığı komünal hayatı yüceltiyorlardı. Toprağın yeniden dağıtımını öneriyorlardı. Diğer bir yönleri ise, Ortodoks kilisesine olan bağlılıklarıydı; onlara göre Ortodoksluk özgür ve eşit bireyler tasavvur ederken, Katolik kilisesi zorlama ve hiyerarşiye dayanıyordu..

 

Batıcılar

 

Nasıl Slavcılık, kendi içinde tutarlı bir doktrin, ideolojiden öte, bir takım eğilimlerden oluşuyorsa, Batıcılık bunun bir adım daha ötesidir. Kısaca Slavcıların savunduğu fikirlerin aksinde durarak bir kimlik örgütlemişlerdir. Onlara göre Slavcılarınki örf ve adetten, dogmalardan ve batıl inançlardan teşekküldü.

GOGOLDEN ÖNCE RUS TİYATROSU VE GOGOL
Gogol
ün Kaputu (Palto), Rus edebiyatında yeni bir çığır açmıştı. Nedeni ilk defa toplumun alt katlarında yaşayan insanlara karşı derin bir sevginin edebiyatta yer bulmasıydı. Puşkin ve Gogol gelinceye kadar Rus edebiyatında dram yoktu. Misteri oyunları dışında, “Vertep denilen ve misterilere benzeyen dini içerikli olan oyunlar Rus tiyatrosunun 18. yüzyıla gelinceye kadar temelini oluşturdu. Vertep; üç bölümden (hikayeden) oluşuyordu; İlk ve üçüncü bölümlerde sahnede oyuncular oluyordu. Ara bölümde de kuklalarla devam etmek için bir düzenek kuruluyordu. İlk başlarda ruhban sınıfın kontrolü altında ve kiliselerde sergilenen bu oyunlar, zamanla yasaklanmaya başladı.17. yyın ortasından itibaren, vertepler, dinsel konulu oyunlar olmaktan çıkıp, günlük hayatı ve olayları hicveden, dalga geçen kaba güldürüler halini almaya başladı.

1721 yılında papaz okullarında yılda iki defa komedi oynanması emredilmişti. Ve genellikle Moliere oyunları tercih ediliyordu (Zoraki Hekim, Kibarlık Budalası, vb...)

Aynı şekilde kamu okullarında bu konuda en fazla heves ve çabayı göstermekle ünlenen, harp okulu öğrencileri olmuştu. Bunlar kendi aralarında bir edebiyat cemiyeti de oluşturuyorlardı. Bu öğrencilerden biri de, Alexander Sumarokovdu. Sumarokov, Rus tiyatrosunun kurucusu olarak kabul edilir. 1718
de doğan Sumarokov, oyun yazmaya Racine ve Voltairei model alarak başlamıştır. 1756da Saint Petersburgta Sumarokov yönetiminde bir tiyatro açılmıştı. Kendisi bir tragedya yazarı; fakat oyunları mekanik olmaktan öteye gidememiştir. Yani oyunlarında tek bir duyguya yüklenip (ki bu da genelde aşk oluyor) onu tasvir etmekle uğraşıyordu. Kendisini çevreleyen koşullardan etkilenen kişileri yansıtmaktan uzaktı. Aynı zamanda karakterlerinin hepsi stereotip; her oyunda aynı karakteri işliyordu. Fakat döneminin fikirlerini yansıttığından başarılı kabul ediliyordu.

Gogol
e gelinceye dek Rusyada dram yok demiştik. Daha çok tarihsel tragedyalarla seyircilerde sırf dehşet, korku, hüzün yaratan birtakım melodramlar yazılmaktaydı. Bunlar da gerçekçilikten uzak eserlerdi. Gogol her iki alanda da eserler vermeye çalıştı ama bir başarı elde edemedi.

Gogol
ün küçüklüğünden itibaren komediye ilgisi vardı; Babasının da halk komedileri yazması bunda etkili olmuştu. Gogol, lisede başarılı bir komedi oyuncusu olarak biliniyordu. 1833 yılında arkadaşına şöyle bir mektup yazmıştı: Aklım, fikrim bir komedya yazmakta. Moskovada, yolda, burada, her yerde bu iş kafamdan çıkmıyor. Konu hazır; adını da buldum. Hem de ne alaylı, ne güldürücü bilemezsin. Ama kalemim bir türlü yürümüyor. Çünkü farkında olmayarak öyle şeyler yazmaya başlıyorum ki, bunları sansür, mümkün değil bırakmaz.”Tiyatro yapıtı ancak sahnede yaşar. Şimdi artık suya sabuna dokunmayan bir konu bulmaktan başka çare yok. Bu öyle bir konu olmalı ki, mahalle polisini bile kuşkulandırmasın. Fakat gerçeği ortaya koyamayan, içinde iğneli alaylar bulunmayan bir komedya neye yarar ki.Burada bahsettiği oyun, daha sonra yazacağı Vladimir Nişanıdır.

Gogol
e göre komedya;

1. Her şeyden önce insanı neşelendiren, güldüren bir sanattır. Oysa o çağda gülme kaba, bilgisiz halkın eğlenmesine yarayan bayağı bir şey sayılıyor, hele ince fikirlerle, nüktelerle dolu olması istenen komedyanın bir koşulu olarak görülmüyordu.

2. Gülünçlük her yerde vardır. Aramızda, çevremizdedir. Ama onu göremiyoruz. Bu gizli gülüncün ortaya çıkarılması, gülüncün bulunduğu karakterlerin belli edilmesiyle olur.

3. Ama karakterlerin belli edilmesi yetmez. Bir de sosyal gerçeği ortaya koymak gerekir. Bu da yerme kullanarak yapılabilir.

4. Komedya her şeyden önce bir sahne yapıtıdır.

Ben, aşk bir piyese konu olamaz demedim. Yalnız aşk değil, ondan daha yüksek olan duygular da pekala bu işi görebilir. Ama bir koşulla; onlar ancak bütün derinlikleriyle anlatılabildikleri zaman bir anlam kazanırlar. İnsanın, onları ele alınca, piyesin bütün öteki yanlarını gözden çıkarması gerekir. O zaman da komedyanın temeli olan her şey yok olur gider. Komedya da bir toplum sanatı olarak büsbütün ortadan kalkar.

Gogol
ün yarattığı karakterler, klasik komedyanın tiplerinden şu şekilde ayrılır. Gogol, bir karakter sergisi yapmak istemiyordu. Yapıtlarındaki kişilerin doğalarını, ahlaklarını oyunun genel gidişi içinde ortaya koyuyordu. Oysa Molierein yapıtlarında durum böyle değildir. O, sahneye önceden belli bir tipi çıkarıyor ve oyunun devamında da bu doğrulanmış oluyordu. Bu ayrımın nedenini, her iki yazarın yaşadıkları dönemler arasındaki ayrımda aramak doğru olur. Moliere döneminde, mutlak bir kral otoritesi mevcuttu ve daha toplum içinde kaynaşmalar, başkaldırmalar başlamamıştı. Bu yüzden, yazarlar toplumun daha iyiye varmasını insan ruhunun iyileşmesinde arıyorlardı.

Gogol
ün zamanı, içinde yaşadığı toplum ise bambaşkaydı; kaynaşmalar, rahatsızlıklar vardı. Toplumda bir değişme isteği görülmekteydi. Mesela Tiyatrodan Çıkış adlı eserinde kişilerden biri bizde de hiçbir piyes hükümeti araya karıştırmadan bitmiyor. der; Buna karşı, Gogolün düşüncesini söylediğini düşündüğümüz başka birisi de İyi ya!Bu da bizim komedyamızın bir özelliği oluyor. 19. yüzyıl Rusyasında bütün iyilikler, bütün değişiklik önerileri edebiyattan bekleniyordu. Çünkü o dönemde sosyal ve siyasal faaliyetler için tek elverişli alan edebiyattı.

Gogol ve Moliere arasındaki benzerlikler de önemli; her ikisi de komedyanın güldürmesini, neşe vermesini istiyorlar. Bu amaca varmak için de halkın beğenisi temel. O dönemlerde, halk beğenisinin nasıl küçük görüldüğü, bunlara dayanarak gülünçlük yaratmanın nasıl kabalık sayıldığını göz önüne alacak olursak bu yazarların cesareti daha iyi anlaşılır.

 

Boğaziçi Üniversitesi Tiyatro Bölümü'nün sitesinden alıntı yapılmıştır.


Cevaplar (0)Add Comment

Cevap yaz
daha küçük | daha büyük

security code
Lütfen görüntülenen karakterleri yazınız


busy