| Yazı Menu
|
BaÅŸlangıçta, dili yapılanmış bir bütün olarak gören dilbilim kuramlarını; 1960'tan sonra da bu kuramlardan kaynaklanan ve insan bilimlerini kapÂsayacak biçimde geniÅŸlemiÅŸ olan düÂşünce akımını belirten terim (strüktüralizm de denir).
 Â
Â
Yapısalcılığı ortaya atan, İsviçreli dilÂbilimci Ferdinad de Saussure'dür (1857-1913); yapısalcılığın temel kavÂramlarını ortaya koymuÅŸtur. BaÅŸlıca yapıtı Genel Dilbilim Dersleri'dir (Cours de linguistique generale,1916). Saussure, Nikolay Trubetskoy gibi izÂleyicilerinin yazılarında 1930'dan biÂraz önce Tasladığımız "yapısalcılık" terimini kullanmamıştı. Ama Genel Dilbilim Dersleri'nde ileri sürülen ana düşünce, dilin bir dizge (sistem) olduÂÄŸuydu. Saussure, "dizge" sözcüğünü, günümüzde "yapı"ya verilen anlamÂda kullanıyordu.
  Saussure kuramının çıkış noktası, o yıllarda egemen olan tarihsel dilbiliÂme karşı ileri sürdüğü eleÅŸtiridedir. Tarihsel dilbilim, bağımsız kendilikler gibi görülen dilsel öğelerin (sesler, sözcükler) zaman boyunca geçirdiÄŸi dönüşümleri inceliyordu. Sassure, bu anlayışa karşı iki itiraz ileri sürüyorÂdu. Önce, böyle bir yöntemin, tam anÂlamıyla genel bir dilbilim kuramı orÂtaya konmasını engellediÄŸini söylüyorÂdu. Ayrıca, içinde bulunduÄŸu bütün incelenmeden, bir öğenin incelenmeÂsinin de olanaksız olduÄŸunu ileri süÂrüyordu. Bir öğenin tek başına ele alınmasının, içinde yer aldığı mekaÂnizmaya iliÅŸkin bir bilgi sahibi olduÂÄŸumuzu gösterdiÄŸini düşünüyordu. Tek başına ele alman öğeleri inceleÂdiÄŸini iddia eden tarihsel dilbilim, bilimkuramı açısından, iyice temellendirilmemiÅŸ bir bilimdi. Bu bilim ancak, "gerçek dilbilime", yani eÅŸsüremli dilbilime dayanarak kendini haklı çıÂkarabilirdi. EÅŸsüremli dilbilim, dilin durumlarını, yani belli bir zamanda bir arada var olan dilsel olgular topÂluluÄŸunu inceliyordu. Saussure'e göÂre, bu tür bir dil durumu, bir dizge oluÅŸturur ve burada her öğe, bütün öbürlerine baÄŸlıdır. Dil, bütün parçaÂları ortak bir amacın, yani bildiriÅŸiÂmin gerçekleÅŸtirilmesine yönelen bir makineye benzer. Bu bütün içinde her öğe, öbürlerine karşıtlığı bakımından belirlenir. Bu karşıtlıkları taşıyan tözün (maddenin) pek önemi yoktur. DeÂmek ki, dil dizgesel ayrılıklar ağıdır, yani yapıdır.
Â
Yalnızca ayrılıklar önemli olduÄŸunÂdan dil, bir töz deÄŸil, bir biçimdir. Dil, aslında bir bölümlemedir ve bunun soÂnucu da göstergelerdir. Saussure buÂnu bir sayfayı bölümlemeye benzetir: Bir sayfanın ön yüzü düşünce, arka yüzü de sestir. "Ters yüzünü kesmeÂden ön yüzünü kesemezsiniz" der Saussure. Dilin anlıksal ve sessel töze aynı zamanda kabul ettirdiÄŸi eklemÂlenmelerin sonucu olan göstergeler, bir gösteren (ses ya da daha doÄŸrusu iÅŸitim imgesi) ile bir gösterilen'den (kavram) oluÅŸur ve bunlar raslantısal bir biçimde, ama ayrılamazcasına birÂbirlerine baÄŸlıdırlar. Bununla anlatılÂmak istenen ÅŸudur: ÖrneÄŸin "k.ö.p.e.k." seslerinin bir kavramı (köÂpek) göstermesinin hiçbir dildışı nedeÂni yoktur.
Â
 Dilin dizgeselliÄŸi ve biçimsel özniteliÄŸi, göstergenin çift yüzlü bir birim olaÂrak tanımlanması, Saussurre'ün kenÂdisini izleyenlere bıraktığı iki büyük görüştür. Â
Â
SAUSSURE'ÜN İZLEYİCİLERİ
İzleyiciler, iki büyük okulda toplanır: Prag Çevresi (iÅŸlevselcilik) ve KopenÂhag Çevresi (glosematik).
Â
Â
Â
1926'da kuruldu, ama sesbilimin ortaya çıkmasına yol açan çalışmaları, ancak 1928'de RoÂman Jakobson'un ve özellikle Grundzüge der Phonologie'm (Sesbilim İlkeÂleri) yazarı ve okulun manevi önderi Nikolay Trubetskoy'un çevreye katılÂmasıyla tam bir geliÅŸme gösterdi. Ses-bilgisi uzmanı olan Trubetskoy, sesbilgicilerin dilin sesleri dedikleri ÅŸeyi, dilbilimsel ölçütlere dayanarak dizgeÂsel ve tüketici bir biçimde sınıflandıÂran ilk kiÅŸidir. Trubetskoy, Saussure' den, kendi bilim dalma kolayca uyguÂlanabilecek bir kavramı, yani ayırt edici iÅŸlev kavramını aldı. Saussure, dilin, bir bildiriÅŸim aracı olduÄŸunu söylüyordu. Ama söz zincirini oluÅŸtuÂran temel seslerin bildiriÅŸimde oynadıkları rol neydi? Bunların kendi baÅŸÂlarına anlamları yoktu; ama bunların, anlamları olan birimleri birbirinden ayırt etme gibi bir iÅŸlevleri vardı: Bu görüş, bir soyutlama ilkesinin ortaya konmasını saÄŸladı: Gerçekten de, bir sesin fiziksel özelliklerinin hepsinde ayırt etme iÅŸlevi yoktur. Bundan ötüÂrü bir sesin sessel özellikleri arasınÂda, ayırıcı özellikler ile ayırıcı olmaÂyan özellikleri ayırt etmek gerekir. Bu ayırıcı sessel özellikler toplamının beÂlirlediÄŸi kendüik sesten farklı olan bir sesbirimdir.
Â
Prag Çevresi'nden etkilenen dilbilimÂciler, sesbilimsel iÅŸlevselciliÄŸin ilkeleÂrini dilbilgisi betimlemesine (Gougenheim, Martinet) ve anlambilim betimÂlemesine (Prieto) uygulamaya çalıştıÂlar. Ama sesbirim gibi salt ayırt ediÂci birimler ile sözcük gibi anlamlı biÂrimler arasında bulunan temel fark yüzünden bu uygulamada güçlükler çıktı.
Â
Â
1931'de kurulÂdu. Çevrenin en dikkate deÄŸer temsilÂcisi, yeni-dilbilgisi okulunda yetiÅŸmiÅŸ olan, ama modern mantığa da baÄŸlı olan Louis Hjelmslev'dir (Omkring sprogteoriens grundlaeggelse [Dil KuÂramının Temel İlkeleri, 1943]). Hjelmslev'in Saussure'den etkilendiÄŸi yan, özellikle onun bilimkuramsal irdeleÂmeleridir: Sözgelimi, dillerin betimlenÂmesine iliÅŸkin bilimsel bir kuramın naÂsıl ortaya konabileceÄŸi sorunu, bunun bir örneÄŸidir. Hjelmslev böyle bir kuÂramı, mantıkçılar gibi, eksiksiz bir belitsel dizgeye (aksiyomatik), yani temel tanımların açık bir biçimde dökümüÂnün yapılmasına dayandırmak ister. Bu kuramın çeliÅŸmezlik (tutarlılık], tümü kapsayıcılık ve yalınlık ölçütlerine uyması-ve bütün dillere uygulanabilecek evrensel yöntemler saÄŸlaması geÂrekir.
Â
Glosematik (yunanca "dil" anlamına gelen glossa 'dan] olarak adlandıracaÂğı bu kuramı geliÅŸtirmek için HjelmÂslev, özellikle Saussure'ün dilin bir töz deÄŸil de bir biçim olduÄŸunu söyleyen kesinlemesine dayandı. Sessel ya da anlıksal tözün bir önemi yoktur. ÖğeÂler yalnızca aralarındaki bağıntılarÂla, oluÅŸturdukları "aÄŸ" ile tanımlanırÂlar. Böylelikle gerçek bir dil cebirine ulaşılır, buradaki dilsel bağıntılar " Y°g°(V]R", " LY°g°(V)R" vb.biçimmde belirtilir. Saussure'ün gösteÂren ile gösterilen arasında yapmış olÂduÄŸu ayrım, iki düzlem arasındaki yaÂni anlatım düzlemiyle içerik düzlemi arasındaki karşıtlık olarak ele alınÂmıştır; düzlemlerden her birinin de bir tözü ve bir içeriÄŸi vardır. Anlatım düzlemi ile içerik düzlemi eÅŸbiçimlidir, bir baÅŸka deyiÅŸle kurallara göre düzenlenmiÅŸlerdir. Anlatım düzleminÂde töz, insan sesinin çıkarabileceÄŸi sonsuz bir sesler dizisinden oluÅŸur, biÂçim ise ayırıcı karşıtlıklar ağıdır; biÂçimin töze uygulamasından doÄŸan biÂrimler, boÅŸbirimlerdir (senem);bunlar Prag Çevresi'nin sesbirim'lerine (foÂnem] denk düşer.İçerik düzlemindeyse, töz, biçimlenmemiÅŸ düşünceden oluÅŸur; biçim, dilbilgisi ulamları ve söylem bölümleri ağından oluÅŸur; buÂradaki birimler dolubirim'lerdir (plerem) ve çok yaklaşık olarak "sözcükÂler "e denk düşenler. Hjelmslev'in düşünceleri Bröndal, Fischer-Jörgenseni» Togeby tarafından ele alınmış, Greimas ve Fottier gibi göstergebilimci ve dilbilimciler taraÂfından geliÅŸtirilmiÅŸtir.
 Â
HİÇBİR AKIMA BAĞLI OLMAYANLAR
Â
Saussure'den esirgenmiÅŸ olan iki büÂyük Fransız dilbilimcisi çeÅŸitli dilbilim okullarından nispeten uzak kalmışlarÂdır; bunlar Benveniste (Problemes de linguistique generale [Genel Dilbilim Sorunları] ve Tesniere'dir (Elements de syntaxe structıirale [Yapısal Sözdizimllkeleri]];her ikisinin de araÅŸtırÂmaları, günümüzdeki dönüşümcü kuÂramların habercisi sayılır.
Â
Â
AMERİKAN  YAPISALCI DİLBİLİMİ
Son yıllarda "yapısalcılık" terimi, Bloomfield tarafından kurulmuÅŸ olan Amerikan dönüşümcü okulunun çalışÂmaları için de kullanılmaya baÅŸlaÂdı.
Â
Bu kullanım, dönüşümcü dilbilimcileÂrin baÅŸlattıkları bir tartışmadan kayÂnaklanmıştır; söz konusu dilbilimciÂler, kendi sürdürdükleri araÅŸtırmalarÂla, kendilerinden önceki dilbilimcileÂrin çalışmaları arasındaki kopukluÄŸu vurgulamak amacıyla, bunları "yapıÂsalcılar" adı altında topladılar. Ama sözcüğün anlamının geniÅŸlemesi, herÂhangi bir gerçeÄŸi karşılamaz. Dönüşümcülük, kimi yöntemleri bakıÂmından yapısalcılığa benzer; ama düÂşünce tarihi açısından, her iki akım birbirinden ayrı geliÅŸmiÅŸtir ve düşünÂcelerinin "iç yapısı" çok farklıdır.
 Â
DÜŞÜNCE AKIMI OLARAK YAPISALCILIK
Â
Dilbilimin sınırlarını aÅŸan yapısalcıÂlık, insan bilimlerinin genel bir yöntembilimi olmaya yöneldi. Bu anlamÂda yapısalcılık iki temel ilkeye dayaÂnır: 1. Her insansal olgu bir dil olguÂsuna benzer. Bu ilke, insansalın, doÂÄŸaya bir simgeler ağı uygulayarak kendini oluÅŸturduÄŸu görüşüne dayaÂnır; 2. simgesel bütünler (öbekler] olaÂrak insansal olgular, özgül bir yapının biçimlendirdiÄŸi dizgeler olarak görüÂlebilirler. AraÅŸtırmacının iÅŸi, her zaÂman gizli olan bu yapıyı gün ışığına çıÂkarmaktır.
Â
  Dilbilimden kaynaklanmış görüşlerin, ilkin, dilin bir baÅŸka alanında, yani edebiyatta etkili olmasına ÅŸaÅŸmamak gerekir.Bu iliÅŸki daha 1914'te Åžklovski'nin ÅŸiirsel dilin incelenmesi amacıyÂla kurduÄŸu Opoyaz derneÄŸiyle gerçekÂleÅŸti. Bu dernek, biçimcilik denen akıÂmın çekirdeÄŸini oluÅŸturdu. Rus "bi-çimcileri", edebiyat yapıtının her ÅŸeyÂden önce bir biçimsel yapı, bir yönÂtemler toplamı olduÄŸunu söylüyorlarÂdı ve Prag Çevresi'nin etkisindeydiler. Yapısalcılık yalnızca kuramsal olarak kalmadı; Åžklovski gibi bir biçimci, bazı yapısalcı kavramları uygulayarak yaÂzı yazmayı denedi ve aynı eÄŸilim, daÂha sonra yeni roman akımında ya da Philippe Sollers'de görüldü. Ama yaÂpısalcılığın gerçek etkisinden, özelÂlikle edebiyat eleÅŸtirisi alanında söz edilebüir. Yapısalcılığın etkisi, bir yaÂpıtı, ona yabancı verilerle açıklamaÂyı reddetme biçiminde kendini gösterÂdi. Yani, yazarın yaÅŸamı ve ruhsal duÂrumu, düşünceler tarihi, kaynaklar, vb, açıklama verileri olarak kabul edilmiyordu. EleÅŸtiri, yapıtın "nedenleri"ni bulmaya çalışmıyor, ama iç neÂdenini gün ışığına çıkarmaya yöneliyordu.Bunu da kapalı bir bütün olarak ele alınan, yapıtın öğeleri arasındaÂki bağıntıları, en anlamlı bir biçimde kurarak yapıyordu. Böylece edebiyat eleÅŸtirisi, göstergebilime gittikçe daÂha fazla yaklaÅŸtı. "Yapısal" eleÅŸtiriÂnin en tanınmış temsilcisi Roland Barthes'ın edebiyat konusundaki inceÂlemelerine (Sur Racine [Racine ÜstüÂne], Le Degre zâro de l'ecriture [YaÂzının Sıfır Derecesi]), giyim ya da belli toplumsal davranışların göstergebilimi konusundaki araÅŸtırmalarını (Systeme de la mode [Moda Dizgesi], Mythoîogies [Mitolojiler]] eklemesi buÂnu açıkça gösterdi. Ama yapısalcılığın asıl baÅŸarısı insanbilime girmesiyle baÅŸladı. "Farkında olmadan yapısalcı olan" Georges Dumezil gibi bir tarihçinin çalışmaları, uygarlıkların incelenmesine bazı yeÂni kavramlar getirmiÅŸti bile. HindisÂtan'ın, EskiçaÄŸ Roması'nın ve Osetlerin (bir Kafkasya halkıdır) toplumsal-dinsel yapılarını karşılaÅŸtıran Dumezil, bunların biçimsel açıdan eÅŸdeÄŸerli olduÄŸunu gösterdi. Çünkü bunların hepsinde, rahipler, savaşçılar ve zaÂnaatkarlar olarak bir üçe ayrılma söz konusuydu. Bu üçe ayrılım, "ilkellik" 'le ilintisi olmayan çok zengin ve soyut bir kavramsal dizge içinde ortaya koÂnup iÅŸlenmiÅŸti. Böylece iki ana tema ortaya çıkıyordu: Uygarlıkların biçimÂsel açıdan incelenmesi ve arkaiklik yanılgısının bir yana bırakılması. Bu temalar, Claude Levi-Strauss gibi bir insanbilimci tarafından ele alınıp geÂliÅŸtirildi. Â
"İnandığımız gibi, zihnin bilinçdışı etÂkinliÄŸi bir içeriÄŸe biçimler kabul ettirmekse ve bu biçimler bütün ilkel zihinÂler (eskiler ve modernler] için aynıysa (dilde görüldüğü haliyle simgesel iÅŸÂlevin incelenmesi, bunu apaçık bir biÂçimde göstermektedir], baÅŸka kurumÂlar ve baÅŸka töreler için de geçerli bir yorumlama ilkesi bulmak için her kuÂrumun ve her törenin derininde yatan bilinçdışı yapıyı yakalamak, gerekli ve yeterlidir ve kuÅŸkusuz bunun için inÂcelemeyi iyice ilerletmek zorunluÂdur." Anthropologie structurale'den (Yapısal İnsanbilim) yaptığımız bu alıntı Levi-Strauss'un giriÅŸimini çok güzel özetlemektedir. Levi - Strauss' un ilk önemli kitabı Tristes Tropiques (Hüzünlü Tropikler) insanbilim alanındaki görüş deÄŸiÅŸikliÄŸini dile getirir. Burada, Mauss'un ve Griaule'ün izinÂden gidilerek her kültür, indirgenmez bir deÄŸer taşıyan "bütünsel bir topÂlum fenomeni" olarak incelenir. UyÂgar kiÅŸinin sonunda ortaya çıkmasını saÄŸlayan evrimin ilk dönemini temsil eden bir "vahÅŸi"nin varlığı konusunÂdaki yanılgıyı bir yana bırakmak geÂrekir. Güney Amerika'da yaÅŸayan Bororoların kültürü çok yüksek soyutlaÂma niteliÄŸi taşıyan simgesel bir ÅŸemaÂya ya da iç içe geçmiÅŸ ÅŸemalara daÂyanır ve insanbilimcinin bunlardaki eklemlenme yerlerini bulup göstermeÂsi gerekir. Akılsal olarak dile getirilÂmese bile bu yapının akılsal bir deÄŸeÂri vardır. Kapalı bir dizge olarak ele alınan ve bu kültürün öğelerinin büÂtünü incelenerek bulunan göstergeler zincirleniÅŸine iliÅŸkin derin bir neden söz konusudur burada. Levi-Strauss'un ikinci kitabı Los Structures elementaires de laparente[Akrabalığm Temel Yapıları) yapısal insanbilimin ikinci büyük savını ortaya koyar. Bu sava göre, doÄŸal insan yokÂtur. İnsanın varlığı, yapı doÄŸuran bir kuralın doÄŸaya kabul ettirilmesiyle kendini gösterir. Bütün toplumlarda raslanan temel kural, akrabalık sisÂtemlerinin temelini oluÅŸturan yakın akrabayla cinsel iliÅŸkiye girmenin yasaklanmasıdır. Bu sistemler ise, kadın alıp vermeye dayanan toplumsal bilÂdiriÅŸim sistemleridir aslında. BöyleÂce, yabancı bir grubun yararına, kenÂdi grubundaki kadınlara dokunulmaz; ama yabancı grubun da aynı ÅŸeyi yapÂması gerekir. Akrabalık kuralları, sisÂtem içinde, olanaksızlığını belirtir yalnızca ve bu, dilbilimde, sesbirimlerin adlarının bir ayırt edici karşıtlıklar ağı içindeki duÂrumları belirtmesine benzer. Levi-Strauss'un yapısalcılığı, tarih kavramıyla ilintisi açısından iki itiraÂza yol açtı. "Bilimsel" olan birinci itiÂraz bu yöntemin evrensellik taşımadıÂğını ileri sürüyordu. Levi-Strauss'un çalışmaları, kendisinin de itiraf ettiÂÄŸi gibi insan toplumlarının genel yaÂsalarını bulmayı amaçlıyordu. Ama-bu ilkeler, Batı toplumlarına uygulanÂmaya kalkışıldığında baÅŸarısızlıkla karşılaşılıyordu. Yapısal inceleme, taÂrihsel açıdan tıkanmış ve evrimleri içinde çok eski bir döneme takılıp kalÂmış toplumlara uygulanabilir gibi göÂrünüyordu. Bu da, ikinci itiraza, yani Sartre'ın itirazına yol açtı. Sartre, yaÂpısalcılığı, tarihi ortadan kaldırarak toplumu bugünkü durumunda tutmak isteyenlerin kurduÄŸu bir ideoloji olaÂrak görüyordu.
Â
 Ama, bazı uzmanlar yapısalcılığı bir tarih kuramıyla uzlaÅŸabilir bir anlaÂyış gibi de görmüşlerdir.NitekimLou-is Althusser, hem marxçı hem de yaÂpısalcı olduÄŸunu söylemiÅŸtir. Öte yandan, yapısalcılık, gizli bir sisÂtemin araÅŸtırılması olarak görülmüş ve bundan ötürü, hastanın, sözlerinÂde gizlediÄŸi gerçeÄŸi yakalamaya çalıÂÅŸan psikanaliz ile yapısalcılık arasınÂda hemen bir benzerlik saptanmıştır. Nitekim psikanalizci Jacques Lacan (Ecrits [Yazılar]) Freud'un düşüncesi ile Saussure'ün düşüncesini kaynaÅŸÂtırması dolayısıyla ün kazanmıştır. Lacan'a göre bilinçdışı, bir dil gibi yaÂpılanmıştır.


Yapısalcılık (Strüktüralizm)



Bu Yaziyi Siteye Ekleyen Uyemiz
Adi: Zeus
Arkadasi: 41
Uyeye:
Popularite: 9521
Uye su an offline!
Bu yaziya puan ver.. 