ToplumDusmani.Net V2

Kültür ve Sanat Portalı

Thursday, Jun 27th

Son Guncelleme09:38:41 AM GMT

Nerdesin: Edebi Akımlar Yapısalcılık (Strüktüralizm)


Yapısalcılık (Strüktüralizm)

e-Posta Yazdır

Reklamlar

Başlangıçta, dili yapılanmış bir bütün olarak gören dilbilim kuramlarını; 1960'tan sonra da bu kuramlardan kaynaklanan ve insan bilimlerini kap­sayacak biçimde genişlemiş olan dü­şünce akımını belirten terim (strüktüralizm de denir).

  

DİLBİLİMSEL YAPISALCILIK

 

Yapısalcılığı ortaya atan, İsviçreli dil­bilimci Ferdinad de Saussure'dür (1857-1913); yapısalcılığın temel kav­ramlarını ortaya koymuştur. Başlıca yapıtı Genel Dilbilim Dersleri'dir (Cours de linguistique generale,1916). Saussure, Nikolay Trubetskoy gibi iz­leyicilerinin yazılarında 1930'dan bi­raz önce Tasladığımız "yapısalcılık" terimini kullanmamıştı. Ama Genel Dilbilim Dersleri'nde ileri sürülen ana düşünce, dilin bir dizge (sistem) oldu­ğuydu. Saussure, "dizge" sözcüğünü, günümüzde "yapı"ya verilen anlam­da kullanıyordu.

  Saussure kuramının çıkış noktası, o yıllarda egemen olan tarihsel dilbili­me karşı ileri sürdüğü eleştiridedir. Tarihsel dilbilim, bağımsız kendilikler gibi görülen dilsel öğelerin (sesler, sözcükler) zaman boyunca geçirdiği dönüşümleri inceliyordu. Sassure, bu anlayışa karşı iki itiraz ileri sürüyor­du. Önce, böyle bir yöntemin, tam an­lamıyla genel bir dilbilim kuramı or­taya konmasını engellediğini söylüyor­du. Ayrıca, içinde bulunduğu bütün incelenmeden, bir öğenin incelenme­sinin de olanaksız olduğunu ileri sü­rüyordu. Bir öğenin tek başına ele alınmasının, içinde yer aldığı meka­nizmaya ilişkin bir bilgi sahibi oldu­ğumuzu gösterdiğini düşünüyordu. Tek başına ele alman öğeleri incele­diğini iddia eden tarihsel dilbilim, bilimkuramı açısından, iyice temellendirilmemiş bir bilimdi. Bu bilim ancak, "gerçek dilbilime", yani eşsüremli dilbilime dayanarak kendini haklı çı­karabilirdi. Eşsüremli dilbilim, dilin durumlarını, yani belli bir zamanda bir arada var olan dilsel olgular top­luluğunu inceliyordu. Saussure'e gö­re, bu tür bir dil durumu, bir dizge oluşturur ve burada her öğe, bütün öbürlerine bağlıdır. Dil, bütün parça­ları ortak bir amacın, yani bildirişi­min gerçekleştirilmesine yönelen bir makineye benzer. Bu bütün içinde her öğe, öbürlerine karşıtlığı bakımından belirlenir. Bu karşıtlıkları taşıyan tözün (maddenin) pek önemi yoktur. De­mek ki, dil dizgesel ayrılıklar ağıdır, yani yapıdır.

 

Yalnızca ayrılıklar önemli olduğun­dan dil, bir töz değil, bir biçimdir. Dil, aslında bir bölümlemedir ve bunun so­nucu da göstergelerdir. Saussure bu­nu bir sayfayı bölümlemeye benzetir: Bir sayfanın ön yüzü düşünce, arka yüzü de sestir. "Ters yüzünü kesme­den ön yüzünü kesemezsiniz" der Saussure. Dilin anlıksal ve sessel töze aynı zamanda kabul ettirdiği eklem­lenmelerin sonucu olan göstergeler, bir gösteren (ses ya da daha doğrusu işitim imgesi) ile bir gösterilen'den (kavram) oluşur ve bunlar raslantısal bir biçimde, ama ayrılamazcasına bir­birlerine bağlıdırlar. Bununla anlatıl­mak istenen şudur: Örneğin "k.ö.p.e.k." seslerinin bir kavramı (kö­pek) göstermesinin hiçbir dildışı nede­ni yoktur.

 

 Dilin dizgeselliği ve biçimsel özniteliği, göstergenin çift yüzlü bir birim ola­rak tanımlanması, Saussurre'ün ken­disini izleyenlere bıraktığı iki büyük görüştür.  

 

SAUSSURE'ÜN İZLEYİCİLERİ

İzleyiciler, iki büyük okulda toplanır: Prag Çevresi (işlevselcilik) ve Kopen­hag Çevresi (glosematik).

 

 

PRAG ÇEVRESİ

 

1926'da kuruldu, ama sesbilimin ortaya çıkmasına yol açan çalışmaları, ancak 1928'de Ro­man Jakobson'un ve özellikle Grundzüge der Phonologie'm (Sesbilim İlke­leri) yazarı ve okulun manevi önderi Nikolay Trubetskoy'un çevreye katıl­masıyla tam bir gelişme gösterdi. Ses-bilgisi uzmanı olan Trubetskoy, sesbilgicilerin dilin sesleri dedikleri şeyi, dilbilimsel ölçütlere dayanarak dizge­sel ve tüketici bir biçimde sınıflandı­ran ilk kişidir. Trubetskoy, Saussure' den, kendi bilim dalma kolayca uygu­lanabilecek bir kavramı, yani ayırt edici işlev kavramını aldı. Saussure, dilin, bir bildirişim aracı olduğunu söylüyordu. Ama söz zincirini oluştu­ran temel seslerin bildirişimde oynadıkları rol neydi? Bunların kendi baş­larına anlamları yoktu; ama bunların, anlamları olan birimleri birbirinden ayırt etme gibi bir işlevleri vardı: Bu görüş, bir soyutlama ilkesinin ortaya konmasını sağladı: Gerçekten de, bir sesin fiziksel özelliklerinin hepsinde ayırt etme işlevi yoktur. Bundan ötü­rü bir sesin sessel özellikleri arasın­da, ayırıcı özellikler ile ayırıcı olma­yan özellikleri ayırt etmek gerekir. Bu ayırıcı sessel özellikler toplamının be­lirlediği kendüik sesten farklı olan bir sesbirimdir.

 

Prag Çevresi'nden etkilenen dilbilim­ciler, sesbilimsel işlevselciliğin ilkele­rini dilbilgisi betimlemesine (Gougenheim, Martinet) ve anlambilim betim­lemesine (Prieto) uygulamaya çalıştı­lar. Ama sesbirim gibi salt ayırt edi­ci birimler ile sözcük gibi anlamlı bi­rimler arasında bulunan temel fark yüzünden bu uygulamada güçlükler çıktı.

 

KOPENHAG ÇEVRESİ,

 

1931'de kurul­du. Çevrenin en dikkate değer temsil­cisi, yeni-dilbilgisi okulunda yetişmiş olan, ama modern mantığa da bağlı olan Louis Hjelmslev'dir (Omkring sprogteoriens grundlaeggelse [Dil Ku­ramının Temel İlkeleri, 1943]). Hjelmslev'in Saussure'den etkilendiği yan, özellikle onun bilimkuramsal irdele­meleridir: Sözgelimi, dillerin betimlen­mesine ilişkin bilimsel bir kuramın na­sıl ortaya konabileceği sorunu, bunun bir örneğidir. Hjelmslev böyle bir ku­ramı, mantıkçılar gibi, eksiksiz bir belitsel dizgeye (aksiyomatik), yani temel tanımların açık bir biçimde dökümü­nün yapılmasına dayandırmak ister. Bu kuramın çelişmezlik (tutarlılık], tümü kapsayıcılık ve yalınlık ölçütlerine uyması-ve bütün dillere uygulanabilecek evrensel yöntemler sağlaması ge­rekir.

 

Glosematik (yunanca "dil" anlamına gelen glossa 'dan] olarak adlandıraca­ğı bu kuramı geliştirmek için Hjelm­slev, özellikle Saussure'ün dilin bir töz değil de bir biçim olduğunu söyleyen kesinlemesine dayandı. Sessel ya da anlıksal tözün bir önemi yoktur. Öğe­ler yalnızca aralarındaki bağıntılar­la, oluşturdukları "ağ" ile tanımlanır­lar. Böylelikle gerçek bir dil cebirine ulaşılır, buradaki dilsel bağıntılar " Y°g°(V]R", " LY°g°(V)R" vb.biçimmde belirtilir. Saussure'ün göste­ren ile gösterilen arasında yapmış ol­duğu ayrım, iki düzlem arasındaki ya­ni anlatım düzlemiyle içerik düzlemi arasındaki karşıtlık olarak ele alın­mıştır; düzlemlerden her birinin de bir tözü ve bir içeriği vardır. Anlatım düzlemi ile içerik düzlemi eşbiçimlidir, bir başka deyişle kurallara göre düzenlenmişlerdir. Anlatım düzlemin­de töz, insan sesinin çıkarabileceği sonsuz bir sesler dizisinden oluşur, bi­çim ise ayırıcı karşıtlıklar ağıdır; bi­çimin töze uygulamasından doğan bi­rimler, boşbirimlerdir (senem);bunlar Prag Çevresi'nin sesbirim'lerine (fo­nem] denk düşer.İçerik düzlemindeyse, töz, biçimlenmemiş düşünceden oluşur; biçim, dilbilgisi ulamları ve söylem bölümleri ağından oluşur; bu­radaki birimler dolubirim'lerdir (plerem) ve çok yaklaşık olarak "sözcük­ler "e denk düşenler. Hjelmslev'in düşünceleri Bröndal, Fischer-Jörgenseni» Togeby tarafından ele alınmış, Greimas ve Fottier gibi göstergebilimci ve dilbilimciler tara­fından geliştirilmiştir.

  

HİÇBİR AKIMA BAĞLI OLMAYANLAR

 

Saussure'den esirgenmiş olan iki bü­yük Fransız dilbilimcisi çeşitli dilbilim okullarından nispeten uzak kalmışlar­dır; bunlar Benveniste (Problemes de linguistique generale [Genel Dilbilim Sorunları] ve Tesniere'dir (Elements de syntaxe structıirale [Yapısal Sözdizimllkeleri]];her ikisinin de araştır­maları, günümüzdeki dönüşümcü ku­ramların habercisi sayılır.

 

 

AMERİKAN  YAPISALCI DİLBİLİMİ

Son yıllarda "yapısalcılık" terimi, Bloomfield tarafından kurulmuş olan Amerikan dönüşümcü okulunun çalış­maları için de kullanılmaya başla­dı.

 

Bu kullanım, dönüşümcü dilbilimcile­rin başlattıkları bir tartışmadan kay­naklanmıştır; söz konusu dilbilimci­ler, kendi sürdürdükleri araştırmalar­la, kendilerinden önceki dilbilimcile­rin çalışmaları arasındaki kopukluğu vurgulamak amacıyla, bunları "yapı­salcılar" adı altında topladılar. Ama sözcüğün anlamının genişlemesi, her­hangi bir gerçeği karşılamaz. Dönüşümcülük, kimi yöntemleri bakı­mından yapısalcılığa benzer; ama dü­şünce tarihi açısından, her iki akım birbirinden ayrı gelişmiştir ve düşün­celerinin "iç yapısı" çok farklıdır.

  

DÜŞÜNCE AKIMI OLARAK YAPISALCILIK

 

Dilbilimin sınırlarını aşan yapısalcı­lık, insan bilimlerinin genel bir yöntembilimi olmaya yöneldi. Bu anlam­da yapısalcılık iki temel ilkeye daya­nır: 1. Her insansal olgu bir dil olgu­suna benzer. Bu ilke, insansalın, do­ğaya bir simgeler ağı uygulayarak kendini oluşturduğu görüşüne daya­nır; 2. simgesel bütünler (öbekler] ola­rak insansal olgular, özgül bir yapının biçimlendirdiği dizgeler olarak görü­lebilirler. Araştırmacının işi, her za­man gizli olan bu yapıyı gün ışığına çı­karmaktır.

 

  Dilbilimden kaynaklanmış görüşlerin, ilkin, dilin bir başka alanında, yani edebiyatta etkili olmasına şaşmamak gerekir.Bu ilişki daha 1914'te Şklovski'nin şiirsel dilin incelenmesi amacıy­la kurduğu Opoyaz derneğiyle gerçek­leşti. Bu dernek, biçimcilik denen akı­mın çekirdeğini oluşturdu. Rus "bi-çimcileri", edebiyat yapıtının her şey­den önce bir biçimsel yapı, bir yön­temler toplamı olduğunu söylüyorlar­dı ve Prag Çevresi'nin etkisindeydiler. Yapısalcılık yalnızca kuramsal olarak kalmadı; Şklovski gibi bir biçimci, bazı yapısalcı kavramları uygulayarak ya­zı yazmayı denedi ve aynı eğilim, da­ha sonra yeni roman akımında ya da Philippe Sollers'de görüldü. Ama ya­pısalcılığın gerçek etkisinden, özel­likle edebiyat eleştirisi alanında söz edilebüir. Yapısalcılığın etkisi, bir ya­pıtı, ona yabancı verilerle açıklama­yı reddetme biçiminde kendini göster­di. Yani, yazarın yaşamı ve ruhsal du­rumu, düşünceler tarihi, kaynaklar, vb, açıklama verileri olarak kabul edilmiyordu. Eleştiri, yapıtın "nedenleri"ni bulmaya çalışmıyor, ama iç ne­denini gün ışığına çıkarmaya yöneliyordu.Bunu da kapalı bir bütün olarak ele alınan, yapıtın öğeleri arasında­ki bağıntıları, en anlamlı bir biçimde kurarak yapıyordu. Böylece edebiyat eleştirisi, göstergebilime gittikçe da­ha fazla yaklaştı. "Yapısal" eleştiri­nin en tanınmış temsilcisi Roland Barthes'ın edebiyat konusundaki ince­lemelerine (Sur Racine [Racine Üstü­ne], Le Degre zâro de l'ecriture [Ya­zının Sıfır Derecesi]), giyim ya da belli toplumsal davranışların göstergebilimi konusundaki araştırmalarını (Systeme de la mode [Moda Dizgesi], Mythoîogies [Mitolojiler]] eklemesi bu­nu açıkça gösterdi. Ama yapısalcılığın asıl başarısı insanbilime girmesiyle başladı. "Farkında olmadan yapısalcı olan" Georges Dumezil gibi bir tarihçinin çalışmaları, uygarlıkların incelenmesine bazı ye­ni kavramlar getirmişti bile. Hindis­tan'ın, Eskiçağ Roması'nın ve Osetlerin (bir Kafkasya halkıdır) toplumsal-dinsel yapılarını karşılaştıran Dumezil, bunların biçimsel açıdan eşdeğerli olduğunu gösterdi. Çünkü bunların hepsinde, rahipler, savaşçılar ve za­naatkarlar olarak bir üçe ayrılma söz konusuydu. Bu üçe ayrılım, "ilkellik" 'le ilintisi olmayan çok zengin ve soyut bir kavramsal dizge içinde ortaya ko­nup işlenmişti. Böylece iki ana tema ortaya çıkıyordu: Uygarlıkların biçim­sel açıdan incelenmesi ve arkaiklik yanılgısının bir yana bırakılması. Bu temalar, Claude Levi-Strauss gibi bir insanbilimci tarafından ele alınıp ge­liştirildi.  

"İnandığımız gibi, zihnin bilinçdışı et­kinliği bir içeriğe biçimler kabul ettirmekse ve bu biçimler bütün ilkel zihin­ler (eskiler ve modernler] için aynıysa (dilde görüldüğü haliyle simgesel iş­levin incelenmesi, bunu apaçık bir bi­çimde göstermektedir], başka kurum­lar ve başka töreler için de geçerli bir yorumlama ilkesi bulmak için her ku­rumun ve her törenin derininde yatan bilinçdışı yapıyı yakalamak, gerekli ve yeterlidir ve kuşkusuz bunun için in­celemeyi iyice ilerletmek zorunlu­dur." Anthropologie structurale'den (Yapısal İnsanbilim) yaptığımız bu alıntı Levi-Strauss'un girişimini çok güzel özetlemektedir. Levi - Strauss' un ilk önemli kitabı Tristes Tropiques (Hüzünlü Tropikler) insanbilim alanındaki görüş değişikliğini dile getirir. Burada, Mauss'un ve Griaule'ün izin­den gidilerek her kültür, indirgenmez bir değer taşıyan "bütünsel bir top­lum fenomeni" olarak incelenir. Uy­gar kişinin sonunda ortaya çıkmasını sağlayan evrimin ilk dönemini temsil eden bir "vahşi"nin varlığı konusun­daki yanılgıyı bir yana bırakmak ge­rekir. Güney Amerika'da yaşayan Bororoların kültürü çok yüksek soyutla­ma niteliği taşıyan simgesel bir şema­ya ya da iç içe geçmiş şemalara da­yanır ve insanbilimcinin bunlardaki eklemlenme yerlerini bulup gösterme­si gerekir. Akılsal olarak dile getiril­mese bile bu yapının akılsal bir değe­ri vardır. Kapalı bir dizge olarak ele alınan ve bu kültürün öğelerinin bü­tünü incelenerek bulunan göstergeler zincirlenişine ilişkin derin bir neden söz konusudur burada. Levi-Strauss'un ikinci kitabı Los Structures elementaires de laparente[Akrabalığm Temel Yapıları) yapısal insanbilimin ikinci büyük savını ortaya koyar. Bu sava göre, doğal insan yok­tur. İnsanın varlığı, yapı doğuran bir kuralın doğaya kabul ettirilmesiyle kendini gösterir. Bütün toplumlarda raslanan temel kural, akrabalık sis­temlerinin temelini oluşturan yakın akrabayla cinsel ilişkiye girmenin yasaklanmasıdır. Bu sistemler ise, kadın alıp vermeye dayanan toplumsal bil­dirişim sistemleridir aslında. Böyle­ce, yabancı bir grubun yararına, ken­di grubundaki kadınlara dokunulmaz; ama yabancı grubun da aynı şeyi yap­ması gerekir. Akrabalık kuralları, sis­tem içinde, olanaksızlığını belirtir yalnızca ve bu, dilbilimde, sesbirimlerin adlarının bir ayırt edici karşıtlıklar ağı içindeki du­rumları belirtmesine benzer. Levi-Strauss'un yapısalcılığı, tarih kavramıyla ilintisi açısından iki itira­za yol açtı. "Bilimsel" olan birinci iti­raz bu yöntemin evrensellik taşımadı­ğını ileri sürüyordu. Levi-Strauss'un çalışmaları, kendisinin de itiraf etti­ği gibi insan toplumlarının genel ya­salarını bulmayı amaçlıyordu. Ama-bu ilkeler, Batı toplumlarına uygulan­maya kalkışıldığında başarısızlıkla karşılaşılıyordu. Yapısal inceleme, ta­rihsel açıdan tıkanmış ve evrimleri içinde çok eski bir döneme takılıp kal­mış toplumlara uygulanabilir gibi gö­rünüyordu. Bu da, ikinci itiraza, yani Sartre'ın itirazına yol açtı. Sartre, ya­pısalcılığı, tarihi ortadan kaldırarak toplumu bugünkü durumunda tutmak isteyenlerin kurduğu bir ideoloji ola­rak görüyordu.

 

 Ama, bazı uzmanlar yapısalcılığı bir tarih kuramıyla uzlaşabilir bir anla­yış gibi de görmüşlerdir.NitekimLou-is Althusser, hem marxçı hem de ya­pısalcı olduğunu söylemiştir. Öte yandan, yapısalcılık, gizli bir sis­temin araştırılması olarak görülmüş ve bundan ötürü, hastanın, sözlerin­de gizlediği gerçeği yakalamaya çalı­şan psikanaliz ile yapısalcılık arasın­da hemen bir benzerlik saptanmıştır. Nitekim psikanalizci Jacques Lacan (Ecrits [Yazılar]) Freud'un düşüncesi ile Saussure'ün düşüncesini kaynaş­tırması dolayısıyla ün kazanmıştır. Lacan'a göre bilinçdışı, bir dil gibi ya­pılanmıştır.


Cevaplar (0)Add Comment

Cevap yaz
daha küçük | daha büyük

security code
Lütfen görüntülenen karakterleri yazınız


busy