ToplumDusmani.Net V2

Kültür ve Sanat Portalı

Thursday, Jul 18th

Son Guncelleme09:38:41 AM GMT

Nerdesin: Felsefe Yazıları Çokluk.Barbarlar,Göçebeler ve Kollektif Aksiyon


Çokluk.Barbarlar,Göçebeler ve Kollektif Aksiyon

e-Posta Yazdır

Reklamlar

ÇOKLUK . BARBARLAR , GÖÇEBELER ve KOLLEKTİF AKSİYON
EBRU AYKUT



"Gerçekte, can çekişen uygarlık yüzünden acı çeken bir dünyayı gençleştirmeye, yalnızca barbarlar yeteneklidir."

(Friedrich Engels, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni)



Komünist Manifesto'nun birinci kısmı şu ibareyle baş­lar: "Şimdiye kadar varolan tüm toplumların tarihi, sı­nıf savaşımları tarihidir.'" Yani tarihin motoru sınıf sa­vaşımıdır. Sınıflı bir toplumda sömürülen kitleler sömürücü­lerine karşı birleşerek ve eyleyerek tarihi devindirirler. Ta­rih, çıkarları birbirine zıt olan bu öznelerin savaşımları ve uz­laşmalarının sonucunda şekil alır. Kapitalist sistemde ezilen sınıfı temsil eden proletaryaya2 eyleme gücünü veren, onun bedenine içkin olan ve kapitalist toplumsal formasyonun (makinenin) egemenliği ile birlikte yersizyurtsuzlaşan emek gücüdür.3

Negri ve Hardt'ın "kapitalist işçi militanlığının ilk safha­sı" olarak tanımladığı bu süreç, endüstriyel işçi sınıfının hiye-rarşik olarak örgütlenmiş yapısı içinde gerçekleşmekteydi.4 Marx'ın Kapital'de analiz ettiği ve eleştirdiği kapitalist üre­tim biçiminin bu ilk evresi, feodal sistemin çözülmesi sonu­cu iki temel unsurun, emeğini satmak zorunda olan çıplak ve özgür işçinin (emeğin) ve de sermayeye dönüşen paranın yersizyurtsuzlaşmasıyla, kodunun çözülmesiyle (decoding) ilişkilidir. Bu yersizyurtsuzlaşma Deleuze ve Guattari tara­fından Anti-Oedipus'te

"Özgür işçi için: toprağın özelleştirilerek yersizyurtsuz-laştınlması, el koyma yoluyla üretim araçlarının kodunun çö­zülmesi, ailenin ve korporasyonun (loncanın) çözülmesiyle birlikte tüketim aygıtlarının yok olması, ve iş uğruna işçinin kodunun çözülmesi... Ve sermaye için: ticari sermaye yoluy­la üretim akışının kodunun çözülmesi, fınansal sermaye ve kamu borçları yoluyla devletlerin kodunun çözülmesi, sana­yi sermayesinin kuruluşu yoluyla üretim aygıtlarının kodu­nun çözülmesi vb."5 şeklinde dile getirilir. Aslında emeğin ve paranın yersiz-yurtsuzlaşması, Marx'ın ilkel birikim süreci olarak adlandır­dığı döneme işaret etmektedir. İlkel birikim sürecinde İngil­tere'de köylülerin "çevirme hareketi" (enclousure move-ment)6 sonucu topraktan süpürülüp atılması ve yeni sanayi kentlerinde çalışmaya başlamaları onları iki anlamda üretim aygıtlarından ve topraktan özgürleştirmiştinArtık serf ol­maktan çıkarak üretim araçlarının bir uzantısı7 şeklinde dü­şünülemeyecekler; hem de hiçbir şekilde üretim araçlarına sahip olamayacaklardır. Bu tam da bir yersizyurtsuzlaşma sürecidir.8 Emeğin yersizyurtsuzlaşması yanında, paranın di­ğer tüm değerlerin yerine geçen bir ölçü birimi olarak kurul­ması ve yersizyurtsuzlaşması ise, Marx'ın Alman İdeoloji-si'nde belirttiği gibi tüm doğal ilişkilerin para ilişkisi haline getirilmek üzere bozulup dağıtılması anlamına gelmektedir.'

Kapitalizmin ilk safhasında emeğin ve paranın geçirdiği bu dönüşüm, yersizyurtsuzlaşma ve yerini yurdunu bulma (reterritorialization) süreci, Negri ve Hardt'ın kapitalizmin ikinci safhasını temsil eden kitlesel işçi figürüyle tanımladı­ğı Fordist ve Taylorist üretim rejimlerinde10 tamamen yerini yurdunu bulma biçimini alır. Hardt'ın dediği*gibi kapitalizm bir yandan yersizyurtsuzlaştınrken, diğer yandan da yerini yurduna geri döndürmektedir." İlk evredeki işçi figürü yeni üretim süreçleri içinde yerini yurdunu bulmuş, bant sistemi­ne dahil olarak seri üretim zincirinin bir halkasına dönüş­müştür. David Harvey'in de belirttiği gibi fordist modernite kitle üretiminde sabit sermayeden istikrarlı, standartlaşmış, türdeş pazarlara kadar göreli bir sabitlik ve kalıcılık içeren pek çok öğeden oluşur.12 Yani fordist rejimin emekçi refah devleti anayasası ekseninde stabilize olmuş, "ulusal burju­vazi ve işçi sınıfı arasındaki kurucu anlaşma"yaL1 ve uzlaş­maya dayanan yapısı, emek gücünün ve paranın yersizyurt-suzlaşmasıyla kodu çözülmüş bir üretim biçiminin değil; di­siplinci toplumun kodlayıcı, özneler ve öznellikler yaratıcı üretim ve yönetim biçiminin üzerinde yükselmektedir."

Global geliri sınıflar arasında paylaştıran bir liberal-de-mokratik sistem, sendika ve partilerde örgütlü olmasına kar­şın devrimden feragat etmiş bir işçi sınıfı ve faşizmden fera­gat etmiş bir ulusal burjuvazi tarafından temsil edilen fordist anayasal sistemin 1960'larla birlikte krize girmesiyle kuru­cu anlaşma bozulur ve 1989'da iki kutuplu dünyanın sona ermesiyle tamamen çöker.15 Kurucu anlaşmanın bozulması, yeni bir paradigmaya işaret etmektedir. Bu üretici paradig­madaki değişim disiplin toplumundan kontrol toplumuna, fordist üretim biçiminden post-fordist üretim biçimine, mo­dernleşmeden postmodernleşmeye geçişle tanımlanır.16 Negri ve Hardt'ın toplumsal işçi/post-fordist proletarya ola­rak adlandırdığı yeni entelektüel proletaryanın ortaya çıkışı, tamamen üretim biçimlerindeki dönüşümün, yani emeğin endüstriden hizmet alanına göçünün, enformasyon ekono­misinin, somut emekten maddi olmayan-soyut emeğe doğru göçün bir yansımasıdır l7 Yani hem üretim biçimi, hem de özneler değişmiştir. Yeni özneler çokuluslu ve fınans mer­kezli burjuvazi ile toplumsallaşmış ve entelektüel proletar­yadır artık. Deleuz'un "Postscript on Control Societies" isimli makalesinde Foucault'dan yola çıkarak tanımladığı di­siplin toplumundan kontrol toplumuna geçiş paradigmasın­da da kapitalizm eskisinden farklı olarak, fabrika ile değil kapitalizmin ruhu olarak tanımlanan "corporation" yani şir­ket ile özdeşleştirilmiştir. Sınav ve denetleme yerini sürekli kontrole, okul yerini sürekli eğitime bırakmıştır. Fabrikanın işçileri bir araya getirerek kitleleştiren yapısının yerini, şir­ketin bireyleri birbirinden ayıran ve birbirine rakip kılan ya­pısı almıştır.18 Komuta mekanizması ise disiplin toplumun­dan farklı olarak toplumsal alana gitgide daha içkin hale gel­miş, böylece iktidar insanların bilinci ve bedenleri üzerinden işleyen biyopolitik bir hal almıştır.'1'

İktidarın kontrol toplumu ve post-fordist üretim biçimiy­le birlikte modern disiplinci toplumun kapatılma mekanla­rından (fabrika, okul, hastane, hapishane, vb.) özgürleşmesi, yani kurumlan terk ederek yersizyurtsuzlaşması_, gündelik hayata, insan bedeni ve bilincine içkinleşmesi; bir bakıma kapitalizmin ilk evresindeki emek gücünün ve paranın yer-sizyurtsuzlaşmasıyla benzerlik göstermektedir. Bir olumla­ma şeklinde düşünebileceğimiz bu yersizyurtsuzlaşma, post-fordizmin esnek, gerçek zamanlı ve tam zamanında (re-al time ve just in time), iletişimsel, duygulanımsal, maddi olmayan emeğe dayanan işleyişi ve bilgisayarlaşma/oto­masyon dolayısıyla, emeği sabit bir çalışma mekanından ayırmakta, işyeri ve mesai saatleri her yer ve her zaman şek­linde yayılmaktadır.20 Emek gücünün çalışma mekanından kısmen ya da tamamen kopmasının yanında paranın, daha doğrusu sermayenin üretimden kopuklaşarak fınans ve hiz­met alanına kayması da bir tür yersizyurtsuzlaşma olarak de­ğerlendirilebilir. Sermayenin üretmeden spekülatif karlarla büyümesi, enformatikleşme ve bilgisayarlaşma sonucu pa­ranın bir yerden başka yere sınır tanımaksızın hareket edebil­mesi, ulusal sınırların paranın akışkanlığı düşünüldüğünde hiçbir anlamının kalmaması; yani bir bakıma Deleuz'un be­lirttiği gibi disiplin toplumunda Bretton Woods sisteminin altın standardına dayalı köstebeğimsi parasının (monetary mole) yerini, kontrol toplumunun standart para birimlerine göre ayarlanmış dalgalı kur sistemine dayalı yılansı paranın (serpent) alması,21 paranın yersizyurtsuzlaşmasına işarettir.

Kapitalizmin serbest rekabetçi sanayi kapitalizmine denk düşen birinci evresini, emperyalizm çağına denk düşen ikinci evresi ve onu da yeni küresel düzen ve onun egemen­lik biçimi izlemiştir. Emperyalist dönemde sınıf savaşımının öznelerini egemen, kolonyalist kapitalist devletlerle birlikte mali-oligarşi (fınans-kapital) oluşturuyorken,22 yeni küresel düzenin politik özneleri "İmparatorluk" ve "Çokluk"tur. Bu diyalektik varoluş, yani antagonistik sınıfların ekonomik-si-yasi çıkarlarının sürekli bir çatışma ve uzlaşma ilişkisi için­de varoluşu tarihin motoru, devindirici gücüdür demiştik. Fakat yeni küresel düzenin özneleri açısından imparatorluk-çokluk diyalektiği diye bir şey artık söz konusu değildir. Çünkü Negri'nin "Kurucu Cumhuriyet" makalesinde belirt­tiği gibi post-fordist/entelektüel proletaryanın çok-uluslu. asalak finansal sermayeyle uzlaşmasına gerek yoktur. İkti­darın ikiliği ve bu anlamda sınıflar diyalektiği sona ermiş-tir.-3 Bugün yeni üretim süreçleri içindeki konumu nedeniy­le işverenlerden ve diğer yönetenlerden daha donanımlı olan entelektüel proletarya, yani çokluk, kendi başına bir kurucu güçtür. Çokluğun ortaya çıkışının nedeni imparatorluk değil­dir, imparatorluk çokluk güçlerinin doğuşunun sonucudur/4 Yani Negri ve Hardt'ın tabiriyle "çokluk imparatorluğu va­rolmaya çağırmıştır".25 Dolayısıyla kölenin ve efendinin, ka­pitalistin ve işçinin varolmak için birbirine muhtaç olmala­rına rağmen, imparatorluk ve çokluk arasındaki ilişki bu kar­şılıklı bağımlılık ekseninde gelişmez. Çokluğun gücü varol­mak için "öteki"ne ihtiyaç duymaz. Şunu belirtmek gerekir ki, çokluğun gücü Spinoza'nın potentia (güç, kudret, yaratı­cı faaliyet) ve potestas (otorite, kumanda, egemenlik) şek­linde ayırdığı kavramlardan potentia'ya denk düşmektedir. Potentia, Tann'nın kendinde kudretidir. Potestas ise Tan­rı'nın egemenliği ve iktidarıdır. Deleuze "possest" kelimesi­nin tam da kudretle edimin, yani potentia ile potestas'm öz­deşliği olduğunu söyler. Fakat hemen ardından herhangi bir şeyi özüyle değil, edimde neler yapabileceğiyle yani kudre­tiyle, eyleme gücüyle tanımlayacağını belirtir.36 Bu aynı za­manda Negri ve Hardt'ın "İmparatorluk"ta bahsettiği posse yani güce sahip olma, çokluğun üre(t)me ve olma tarzıdır.27 Egemenlerin potestas'ı yani iktidarı, halkın/çokluğun poten-tia'sıdır.28

Negri ve Hardt, Deleuze ve Guattari'den esinlenerek çokluğu "yeni barbarlar" olarak adlandırırlar. "Olumlu bir şiddetle yıkan ve kendi maddi varoluş koşullarına giden ha­yat yollarını döşeyen"29 yeni barbarlar; hareketlilik, göç, terk, karşı-olma istenci ve özgürlük arzusuyla yersizyurtsuz-durlar. Bu yeni üretici güçler hem yersizyurtsuz, hem de her yerdedirler çünkü İmparatorluk dünya üretiminin yok-yeri-dir ve emek bu yok-yerde sömürülür. Yani artık sömürü iliş­kileri fabrikayla sınırlı değildir. Üretimin, sömürünün, ikti­darın ve egemenliğin sınırlan kalkmış, tüm toplumsal alanı işgal etmiştir.30 Foucault'nun iktidarın bir sınıf tarafından ka­zanılmış mülkiyetten, bir devlet aygıtından, herhangi bir üre­tim biçimi ya da altyapıdan, yönetenler ve yönetilenler arasındaki egemenlik ilişkisinden veya herhangi bir ideolojiden veya kaba kuvvetten kaynaklanmadığını, tersine iktidarın ta­mamen operasyonel olduğunu ve bir özü bulunmadığını söy­lemesi,31 iktidarın bu yeni biçimini yani biyoiktidarin heryer-deliğini iyi açıklamaktadır. Böylesine yersizyurtsuz, her yer­de olan ve hiçbir yerde olmayan bir iktidara karşı ancak bar­barların beklenmedik olumlu yıkıcı kudreti etkili olabilir.

Barbarlık, Engels'in Morgan'ın "Eski Toplum" adlı ese­rinden alıntılayarak "Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kö'keni"nde insanlığın tarih öncesi dönemini sınıflandırırken başvurduğu bir kavramdır.32 İnsanlığın geçtiği ilk aşama olan yabanıllıktan sonra gelen barbarlık hayvanların evcilleştiril­mesi, yetiştirilmesi ve ilk bitki ekimi ile tanımlanmaktadır. Bu kavram Engels'in kullandığı biçimiyle Dr. Hikmet Kıvıl­cımlı tarafından da kullanılmıştır. Kıvılcımlı barbarlara dev­rimci bir misyon yükleyerek ve onları antika medeniyetlerin yıkılış/kuruluş kanunlarıyla ilişkilendirerek bu kavramdan yararlanmıştır.

Kıvılcımlı, kadim medeniyetlerin beşiği olan Doğu top­lumlarının bugün hangi sebeplerden ötürü geri kaldığını," Marx ve Engels'in "Kapitalizm Öncesi Ekonomi Biçimleri" çalışmasından yola çıkarak u fakat farklı bir üretici güçler te­orisi geliştirerek açıklamaya çalışır. Tarihin motoru olan üretici güçler Kıvılcımlı'ya göre dört tanedir: Teknik, coğraf­ya, tarih (gelenek-görenekler) ve insan (kollektif aksiyon) üretici gücü. Teknik, modern toplumları açıklamak için an­lamlı ve yeterlidir ama kadim tarihi kavramak için diğer üç üretici güç, özellikle de kollektif aksiyon üretici gücü dikka­te alınmak zorundadır:

"Tümüyle insanlığa, dört başlı üretici güçler içinde tek­nik en son duruşmada ağır basmıştır. Ama, antika tarihte her belirli medeniyet için: Kollektif aksiyon üretici gücü azaldığı zaman, coğrafya üretici gücü durmuş', görenek ve geleneğin üretici gücü dağılmış, teknik gerilemiştir. Böyle bir medeniyet karşısında tekniği güçlü olmasa bile, yeni bir coğrafya üretici gücünü temsil eden gelenek-görenek ve kol­lektif aksiyon güçleri daha üstün olan geri bir barbar top­lum, kolayca zafer kazanmıştır."35

Yukarıdaki alıntıdan da anlaşılacağı üzere, barbar toplum Morgan'ın sınıflandırması takip edilerek medeniyetten önce­ki insanlığın geçirdiği hayat biçimi olarak; barbarlar ise ilkel sosyalist geleneklere sahip, kollektif aksiyon ve gelenek-görenek üretici gücü henüz taze ve bu vesileyle çürümüş me­deniyeti altüst edecek güce sahip insanlar olarak tanımlan­maktadır. Kıvılcımlıya göre antika tarihin devindirici gücü medeniyetle barbarlar arasındaki bu bilek güreşidir ve bu güreşin adı da "tarihsel devrim"dır. Eskimiş medeniyetin üretici güçlerini boğan üretim ilişkilerini kökünden kazıya­cak barbar yığınlarının akınıyla eskimiş medeniyet yıkılır. Bu tarihsel devrimi gerçekleştiren barbarlar yukarı barbarlık ko­nağına yükselmiş barbarlar'6 ise yıktıkları medeniyetin yeri­ne yepyeni bir "orijinal medeniyet" kurarlar. Eğer henüz or­ta barbarlık konağından çıkamamış çoban/göçebe barbarlar-sa", yıktıkları medeniyetin yerine yeni bir medeniyet kura­mazlar. Yalnızca eskimiş üretim ilişkilerinin boğduğu üreti­ci güçleri serbest bırakarak çürümüş medeniyeti diriltirler. Yani eski medeniyeti rönesansa uğratırlar.?s Barbar akınla­rıyla çürüyen medeniyetlerin yok olup gitmesi veya tekrar dirilmesiyle bata çıka ilerleyen antika tarihin hakim üretici gücü olan kollektif aksiyon; yani soysuzlaşmamış, medeni­yetin özel mülkiyet batağına bulaşmamış insan gücü ve sa-vaşkanlığının devrimciliği, tamamen soyut ve anti-Marksist bir değerlendirme olmaktan çıkarak kadim tarihin motor gü­cü olur, tarihsel devrimlere39 yol açar.

Negri ve Hardt'ın yeni barbarların yani çokluğun olumlu yıkıcılığından bahsetmesi, Kıvılcımlı'ntn sınıfsız toplumların ilerleyişini çürümüş medeniyetler üzerine yapılan barbar akınların olumlu yıkıcılığıyla açıklamasıyla oldukça benzeş­mektedir. Negri ve Hardt bu benzetmelerinde Deleuze ve Guattari'den esinlenmişlerdir. Deleuze ve Guattari ise bü­yük ölçüde İbn Haldun'dan etkilenmişlerdir. Nitekim "Bin Yayla"nın "Treatise on Nomadology-The War Machine" baş­lıklı 12. bölümünde ve aynı bölümün 31 no'lu dipnotunda İbni Haldun'dan, göçebelikle yerleşik hayatın karşılaştırıl­masından bahsetmekte40 ve özellikle İbni Haldun'un "yakın­lık bağı (el asabiyye)"*' olarak adlandırdığı "esprit de corps"a, bir grup ya da aile içindeki sadakat ve dayanışma­ya vurgu yapmaktadırlar. Kıvılcımlı'nın referanslarına bakıl­dığında da aynı isimle karşılaşırız. Tarih Tezi'ni geliştirirken Kıvılcımlı büyük ölçüde İbni Haldun'dan yararlanmıştır. Özellikle barbarların kollektif aksiyon gücüne verdiği önem tamamen İbni Haldun'un "asabiyet" vurgusundan beslen­mektedir. Asabiyet yani yakınlık, Kıvılcımlı'nın barbarlar topluluklarda "kan anayasası" olarak gördüğü şeydir: "Or­tak mülkiyete dayanan...Barbar insanlar, eşit kan kardeşle­ri olarak, ölesiye dayanışmalı, taze, esen güçtüler.'"2 Kol-lektif aksiyon üretici gücü tamamen kan anayasasından, asa­biyetten kaynaklanır.

İbni Haldun, öte yandan, göçebeleri yerleşik toplumla karşılaştırarak, göçebeliğin kentsel yaşam için bir temel du­rumunda olduğunu belirtir. Çünkü insanoğlunun istemleri öncelikle "zorunlu olan"a dönüktür ve göçebeler de "zorun­lu" gereksinmelerini sağlamaya bakarlar. Bu bakımdan gö­çebelik, tarımcı göçebelik ve kırsallık, kentsel yaşamdan ön­ce gelir. "Çöl" ve "kır" uygarlığın başlangıç yeri, "kenf'lerse ömrünü uzatan gücüdür.43 Kıvılcımlı'nın barbarların ahlaki özelliklerini güzellemesi gibi, İbni Haldun da göçebelerin iyi alışkanlıklar edinmeye kentlilerden daha yatkın oldukla­rını, kentli halktan daha yürekli olduklarını anlatır. **

"Kentliler, kendilerini rahatlık ve kaygısızlığın döşeğine salıvermişler, mutluluk ve bolluğa gömülmüşler(dir)...Ala­bildiğine iyimserdirler ve kendilerini güvenlik içinde bulur­lar. Bu nedenle silahlarını bırakmışlardır...Çöl ve kırsal ke­simin insanlarıysa,..kendilerini koruma işini kendi üzerleri­ne alırlar, başkalarına bırakmazlar, başkalarına güvenmez­ler bu konuda. Onun için silahları her zaman üzerlerinde bulunur...Kendilerine güvenirler. Sıkıntılı, güçlüklerle dolu yaşam, onlar için doğal bir huy; yüreklilik, bir karakter, bir temel yapı oluvermiştir...Kentliler, çöle, kıra çıktıkların­da...birer çoluk çocuk gibi onlara bağlanmak zorunda kalır­lar..." 45

Barbarların, sınıf çelişkilerini içinde barındıran yerleşik topluluklar, medeniyetler karşısındaki taze üretici güçleri, yersizyurtsuz bir hareketlilik ve göçerlik içindedir. Bu yer-sizyurtsuzluk bir süreklilik taşır ve asla yeniden yerini yur­duna döndürmez. Kıvılcımlı'nın rönesans ve orijinal medeni­yet kurarak yerleşikleşen barbarları her ne kadar göçebelik­lerinden sıyrılarak bir yer yurt edinseler ve yeniden kodlan-salar da, onların kurulduğu andan itibaren çürümeye yazgılı medeniyetini de yıkacak başka barbarlar, göçebeler mutlaka çıkacaktır. Nerede bir medeniyet varsa, onun hemen yanı ba­şında bir yerde barbarlar hazır beklemektedir.

"Tarihte medeniyetler kendiliklerinden, tabii ölümleriyle ölmüyorlar. Söz yerindeyse: Öldürülüyorlar. Mezar kazıcıla­rı ise, -modern devrimlerinkinin tersine- dışarıdan çağırı­yorlar, hatta para verip elleriyle yetiştiriyorlar. Mezarcılar. Medeniyetlere, -/renklerin "Coup de grace" dedikleri- son öldürüşü vuruşu indiren barbarlardır. "4*

Deleuze ve Guattari'nin savaş makinesinin dışandanlığı (the exteriority of war machine) dediği durum budur. Savaş makinesi devlet aygıtına dışsaldır. Yani medeniyet savaş ma­kinesini dışarıdan kiralar. Bu makine devlet egemenliğinin dışında ve onun kanunlarına önceldir.47 Serdar Kaya Top­lumbilim dergisindeki makalesinde bu duruma değinerek, Kıvılcımlı'nın devlet sınıflarının, özellikle de ilmiyye (siyasi) ve seyfıyyenin (askeri) göçebe gelenek-göreneklerinin etki­siyle toplumsal süreçler karşısında kendi tavrını alışını, savaş makinesinin bu dışandanlığına bağlar. 4S Osmanlı'da her da­im askeri sınıflarla siyasal kanat arasında bir gerilim olmuş­tur. Devşirmelerden oluşan seyfıyye ile enderunlu ilmiyye-nin ikiliği, hem Osmanlı'da hem de günümüzde Türkiye'de hala ordu-devlet-siyaset ilişkisini belirlemektedir. Ordu, si­yasetler üstü bir kurum olarak davranabilmekte ve gerekli hissettiğinde kılıcını indirebilmektedir. Tabii ki günümüzde ordunun barbar geleneğini koruduğundan bahsetmek müm­kün değildir. Ordu da sermaye tarafından yerine yurduna döndürülmüş, sermayenin ihtiyaçlarına göre kodlanmış, vu­rucu gücünü kaybetmiştir.

Barbarların kollektif aksiyon gücünün onları medeniyet­lerin mezar kazıcıları haline getirmesi, Engels tarafından Ro­ma İmparatorluğu ve Cermenler örneğiyle şöyle dile getiril­mektedir:

"Roma devleti, dev gibi, karmaşık, yalnızca ve yalnızca uyrukları ezerek para sızdırmaya özgü bir makine durumu­na gelmişti...Roma devleti varolma hakkını, içerde düzenin korunması, dışarıda da barbarlara karşı (yurttaşlarını) ko­ruma üzerine dayandırıyordu. Ama, onun düzeni, en kötü düzensizlikten de daha kötüydü ve kendilerine karşı yurttaş­ları tarafından korumak iddiasında bulunduğu Barbarlar, yurttaşlar tarafından kurtarıcı olarak bekleniyorlardı."49

Cermenlere bu özelliklerini veren yine Engels'in gentili-ce örgütlenmesi dediği kan örgütlenmesi yani asabiyettir.

Negri ve Hardt'ın "İmparatorluk"unda da çokluk, despo-tik devletin dışandan savaş makinesi gibi onun mezar kazı-cısıdır. Bu mezar kazıcısı, kendi potentia'sı yani kurucu gü­cüyle İmparatorluğun yeni küresel düzenine hem üretim sü­reçlerinde hem de küreselleşme karşıtı eylemlerle (daha doğrusu alternatif küreselleşme hareketlerinde) darbeler vurmaktadır. Negri ve Hardt bu mücadelelerin gücünün yı-lansılıktan yani İmparatorluğun kalbine tek tek ve şiddetli bir biçimde patlayan, sadece kendi güçlerine odaklanan dar­belerden kaynaklandığını belirtmektedir.50 Bu yılansılık aynı zamanda barbar akınlarının da özelliğidir: Taktik ve strateji­ye dayalı olan bir savaş yerine, sadece gerekli olduğunda hareket eden51 ve "emperyal düzenin en sağlam eklemlerine tek bir kıvrımda darbeler indiren..."52

İmparatorluğu istila edecek yeni barbarlar sadece yersiz-yurtsuzlaşan, enformatikleşen ve entelektüelleşen yeni poli­tik özneler ve emek güçleri değil, aynı zamanda Üçüncü Dünya'dan kaçan politik mültecilerdir.53 Etienne Balibar Toplum ve Bilim dergisinde yayınlanmış bir konuşma met­ninde yurttaşlık ve ayrımcılık, siyasi mültecilik ve göçlerle, kitlesel yoksulluk ve soykırımların günümüz siyasetinde merkezi bir rol oynadığını belirterek, insanlık için yeni bu­zulum tehdidi anlamına gelen geleneksel "sınır" kurumunun demokratikleştirilmesi gerektiğinden bahsetmektedir.54 Kü­reselleşmeyle birlikte ortaya çıkan ulus-sonrası devletler ve bunun bir yansısı olan Avrupa Topluluğu gibi gelişmeler, bu yeni zulüm tehdidinin, yani formel bir "Avrupa yurttaşlığı" ekseninde ortaya çıkacak bir "Avrupa apartheid"i tehdidinin, yurttaşlık haklarına sahip olanlar ve dışlananlar yani ölüm-alanlannda kalanlar şeklinde bir ayrımın işaretidir. Emek gücünün hareketliliğinin yanında, insanların ölüm alanların­dan yaşam alanlarına doğru göçü de Negri ve Hardt tarafın­dan bir özgürleşme olarak sunulmaktadır. Yerellikten çıkış, ırklar arası karışma, melezlik ve sınırların ihlali 55 Üçüncü Dünya' nın özgürleşmesinin ama yerini yurdunu bularak, kontrol toplumuna girerek ve yeniden kodlanarak özgürleş­mesinin koşuludur. Bu anlamda göçmenler ve göçebe­ler/barbarlar arasındaki fark ortaya çıkmaktadır. Göçebeler sürekli bir yer değiştirme, yersizyurtsuzlaşma halindeyken, göçmenler bir yandan yersizyurtsuzlaşırken, diğer yandan tekrar yer yurt edinmeyi arzularlar. Siyasi mültecilere yurt­taşlık hakkı tanınmaması onlan yersizyurtsuz bırakmakta ve İmparatorluk için bir tehdit haline getirmektedir. Bu durum özellikle 11 Eylül saldırısının ardından daha da trajik bir hal almıştır. Mahmut Mutman'ın çok güzel belirttiği gibi ABD'nin bir anda sınır duygusunun yok olması 56 bundan sonra özellikte Üçüncü Dünya'dan gelecek siyasi mültecile­re karşı hayali sınırlarının duvarlarını yükseltmesine sebep olacaktır. Yani Balibar'm insan haklarının gelişimi için zo­runlu gördüğü yurttaşlığa, dolayısıyla insanlık hakkına sü­rekli erişim halinde olabilmek57 iyice imkansızlaşmış gözük­mektedir.

Sonuç olarak, üretim ve yönetim tarzıyla yeni bir para­digmanın, emperyal kontrol düzeninin hakim olduğu çağı­mızda, çokluğun kurucu barbar gücü herhangi bir uzlaşma­ya girmeden, yer yurt edinmeden bir kollektif aksiyon yarat­mak zorundadır. Negri ve Hardt'ın da belirttiği gibi "biz sa­dece posse'nin politik gelişmesini olgunlaşmasını bekli­yor"53 olabiliriz.

Her gün bir yerden göçmek ne iyi.
Her gün bir yere konmak ne güzel.
Bulanmadan, donmadan akmak ne hoş.
Dünle birlikte gitti, cancağızım,
Ne kadar söz varsa düne ait.
Şimdi yeni şeyler söylemek lâzım.

Mevlana






Notlar:
Balibar, E. (2000/2001). "Bir Zulüm Topografyasının Ana-hatları: Küresel Şiddet Çağında Yurttaşlık ve Sivillik",

Toplum ve Bilim, Kış, Sayı 87.

Bull, M. (2001). "You can't Build a New Society VVİth a Stanley Knife", Music in Cuba, Vol.23, No.19, 4 Ekim, www.antonionegri.com.

Deleuze, G. (1986). "A New Cartographer", Foucault, Lon-don: University of Minnesota Press.

Deleuze, G. (1992). "Postscript on Control Societies", Oc-tober, Sayı 59.

Deleuze, G. (2000). Spinoza Üzerine On Bir Ders, Ankara: Öteki Yayınevi.

Deleuze, G. ve F. Guattari (1983). Anti-Oedipus-Capitalism and Schizophrenia, London: The Athlone Press.

Deleuze, G. ve F. Guattari (1987). AThousand Plateaus-Ca-pitalism and Schizophrenia, London: University of Minnesota Press.

Eisenhard, K.M. ve D.N. Sull (2001). "Strategy as Simple Rules", Harvard Business Revievv, Ocak, Sayı 79 (1).

Engels, F. (1992). Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kö­keni, Ankara: Sol Yayınları.

Foucault, M. (1994). "İktidarın Halkaları", Özne ve Iktidar-Seçme Yazılar.2, İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Gazagnadou, D. (1996). "Deleuze ve Göçebeler", Toplum­bilim, Kasım, Sayı 5.

Hardt, M. Notes on Reading Anti-Oedipus, http://www.du-ke.edu/~hardt/ao3.htm.

Harvey, D. (1999). Postmodernliğin Durumu, İstanbul: Me­tis Yayınları.

Huberman, L. (1982). Feodal Toplumdan Yirminci Yüzyıla, Ankara: Dost Yayınları.

Ibni Haldun (1977). Mukaddime 1, Ankara: Onur Yayınları.

Kaya, S. (1996). "Batılı Aydın TDS'yi Arıyor", Toplumbilim, Kasım, Sayı 5.

Kıvılcımlı, Dr. H. (1996a). Tarih Tezi, İstanbul: Diyalektik Ya­yınları.

Kıvılcımlı, Dr. H. (1996b). Tarih, Devrim, Sosyalizm, İstan­bul: Diyalektik Yayınları.

Lenin, V.l. (1989). Emperyalizm-Kapitalizmin En Yüksek Aşaması, Ankara: Sol Yayınları.

Marx, K. (1979). Grundrisse, İstanbul: Birikim Yayınları.

Marx, K. ve F. Engels (1987). Alman İdeolojisi, Ankara: Sol Yayınları.

Marx, K. ve F. Engels. Manifesto of the Communist Party, Revolutionary Program and Strategy (yayın yeri ve yılı bilinmi­yor).

Mutman, M. (2001). "Kulelerden Geriye Kalan", Birikim, Ekim.

Negri, A. (1995). "Kurucu Cumhuriyet", Birikim, Kasım, Sa­yı 79.

Negri, A. ve M. Hardt (2000). İmparatorluk, İstanbul: Ayrın­tı Yayınları.

1. "The history of ali hitherto existing society is the history of class stnjggles." Kari Marx ve Friedrich Engels, Manifesto of the Communist Party, Revo-lutionary Program and Strategy içinde. Yayın yılı ve yeri belli değil, s.473.

2. "Proletarya kelimesi, eski Roma'da orduya katılabilecek kadar mülkü olmayan, dolayısıyla topluma tek katkısı çocuk doğurup nüfusu arttırmaktan iba­ret olan proletarii'den gelir." Kari Marx, Grundrisse, İstanbul: Birikim Yayınlan, 1979, s.63, 33 no'lu dipnot.

3. İşçinin emek gücü, "özgür" emektir. Şöyle ki, "...sadece mülksüzlükleri nedeniyle çalışmaya ve emeklerini satmaya mecbur edilmiş" (bkz. Kari Marx, age., s.570) bu ücretli işçiler, emeklerini satmakta veya satmamakta alabildiğince özgürdürler.

4. Antonio Negri ve Michael Hardt, İmparatorluk, İstanbul: Aynım Yayınlan, 2000, s.408.

5. Gilles Deleuze ve Felix Guattari, Anti-Oedipus-Capitalism and Schizophrenia, London: The Athlone Press, 1983, s.225. (çeviri bana aittir)

6. Çevirme hareketi İngiltere'de lordlann artan yün fıyatlan karşısında topraklannı çiftlikten koyun otlağına döndürme hareketidir. Topraktan daha fazla pa­ra kazanmak uğruna yapılan çevirme, toprakta çalışan çiftçilerin işlerini kaybetmelerine yol açarak, onlan topraktan özgürleştirmiş, yersizyurtsuzlaştırmış-tır. (bkz. Leo Huberman, Feodal Toplumdan Yirminci Yüzyıla, Ankara: Dost Yayınlan, 1982, s. 111).

7. Feodal üretim biçiminde serfler toprakla birlikte alınıp satılırlardı. Yani serf, topraktan ayn düşünülmezdi. Bu da onu toprağın yani üretim aracının ve bi­çiminin bir uzantısı haline getiriyordu. Sanınm M. Hardt'm da kastettiği bu olmalı. " They vvere no longer considered part of the means of production as vvere serfs or slaves..."

8. Michael Hardt, Notes on Reading Anti-Oedipus, http://www.duke.edu/~hardt/ao3.htm.

9. Kari Marx ve Friedrich Engels, Alman İdeolojisi, Ankara: Sol Yayınlan, 1987, s.87.

10. Antonio Negri ve Michael Hardt, age., s.409.

11. Michael Hardt, agm.

12. David Harvey, Postmodernliğin Durumu, İstanbul: Metis Yayınları, 1999, s.373.

13. Antonio Negri, "Kurucu Cumhuriyet", Birikim, Sayı 79, Kasım 1995.

14. Michel Foucault disiplin toplumunun 18. yüzyıldan itibaren oluşmaya başladığından bahseder, (bkz. "İktidarın Halkaları", Özne ve İktidar-Seçme Yazılar.2, İstanbul: Ayrıntı Yayınlan, 1994, s.151-153) Buna göre, yukarıda bahsettiğimiz kapitalizmin yersizyurtsuzlaştıran ilk safhası da, biyo-iktidann ve biyo-siyasetin ortaya çıktığı, yani yaşamın kendisinin bir iktidar nesnesi haline geldiği disiplin toplumuyla aynı sürece denk düşer. Fakat yine de fordist re­jim disiplin toplumunun en üst aşaması olarak görülebilir. Negri ve Hardt, disiplinci toplumla tüm toplumun devletin ve sermayenin komuta sistemine so­kulması ve toplumun yavaş yavaş sadece kapitalist üretimin kriterlerine göre yönetilmeye başlamasını kastetmektedirler (bkz. İmparatorluk, s.257).

15. Antonio Negri, agm.

16. Antonio Negri ve Michael Hardt, age., s.289.

17. age., s.298.

18. Gilles Deleuze, "Postscript on Control Societies", October, Sayı 59, 1992.

19. "Kontrol toplumu ve biyoiktidar kavramlarının ikisi de İmparatorluk kavramının merkezi özelliklerini betimler." (bkz. Antonio Negri ve Michael Hardt, age., s.47-50).

20. Eisenhard ve Sull, Yahoo'nun başarısının stratejik açıdan ne ifade ettiğini analiz etmeye çalışırken bir örnek olaydan bahsederler. Yahoo çalışanla­rından biri bir gece yansı evinde Avrupa soccer şampiyonası ile ilgili yeni bir spor sayfası hazırlamaya karar verir ve bunu gerçekleştirir. Bu sayfa 48 saat içinde Yahoo'nun en sık ziyaret edilen sayfası haline gelir ve Yahoo'ya milyonlarca dolar kazandınr. Bu olay tam da işyeri ve mesai saatlerinin esnek ve enformatik üretim içinde genişlemesine, yayılmasına iyi bir örnektir, (bkz. K.M.Eisenhard ve D.N.Sull, "Strategy as Simple Rules", Harvard Business Re-view, Sayı 79 (1), Ocak 2001, s. 110).

21. Gilles Deleuze, agm.

22. V. Illich Lenin, Emperyalizm-Kapitalizmin En Yüksek Aşaması, Ankara: Sol Yayınlan, 1989.

23. Antonio Negri, agm.

24. Antonio Negri ve Michael Hardt, age., s.396.

25. age., s.68.

26. Gilles Deleuze, Spinoza Üzerine On Bir Ders, Ankara: Öteki Yayınevi, 2000, s.98.

27. Antonio Negri ve Michael Hardt, age., s.407-408.

28. Malcoim Bull, "You can't Build a New Society With a Stanley Knife", Music in Cuba, Vol.23, No.19, 4 Ekim 2001, www.antonionegri.com.

29. Antonio Negri ve Michael Hardt, age., s.228.

30. age., s.223.

31. Gilles Deleuze, "A New Cartographer", Foucault, London: University of Minnesota Press, 1986, s.23-29.

32. Bkz. Friedrich Engels, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, Ankara: Sol Yayınlan, 1992, s.27-33.

33. Burada "geri kalmışlığın" aslında "kime göre geri kalmışlık" sorusunu beraberinde getirdiğinin ve sorunlu olduğunun farkındayız. Fakat konumuz­la ilgisi olmadığından, bu yapısalcı tartışmaya girmeyeceğiz.

34. Kıvılcımlı, Marx ve Engels'in bu çalışmasına ilaveten, Engels'in Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni adlı eserinden de yararlanmıştır. En-gels'ten aktararak Morgan'ın tarih öncesi uygarlık aşamalarını yabarullık-barbarlık ve uygarlık şeklinde sınıflandırmasını aynen benimsemiştir.

35. Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Tarih Tezi, İstanbul: Diyalektik Yayınlan, 1996a, s.34.

36. Yukarı barbarlar yeni coğrafya ve teknik üretici güçlerine gebe bir ülkede yaşayan ve kentten çıkma barbarlardır (age., s. 35). Engels'in Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni'nde ise yukarı barbar toplum, demir sabanın kullanıldığı ve tanm yapılan toplum olarak tanımlanır. Bu aşama, üretim­de zengin bir gelişmeye tekabül etmektedir (F, Engels, age., s.32). Kıvılcımlı'ya göre yukan barbarlar yıktıkları medeniyetinkinden çok daha ileri üretim ilişkilerine sahip oldukları için, o medeniyetin kurum ve kuralları yerine kendi kentlerinin kurum ve kurallarını dayatırlar ve bambaşka bir orijinal mede­niyet yaratmış olurlar (s. 36).

37. Orta barbarlık konağındaki göçebe barbarlar, yeni üretici güçler sağlayamazlar. İçinden geldikleri toplum henüz tanm ekonomisine ulaşamamıştır. Kendi göçebe kurum ve kuralları da içine girdikleri çökkün medeniyetinkinden daha üstün değildir. Bu yüzden yıktıkları medeniyetin üstyapı kurum ve kurallarını olduğu gibi benimsemek zorunda kalırlar ve orijinal bir medeniyet kuramayarak o medeniyeti rönesansa uğratırlar (Dr. H. Kıvılcımlı, age., s.36-37).

38. age., s.36-37.

39. Kıvılcımlı Tarih, Devrim, Sosyalizm'de ilk Iraklı Sümer medeniyetinde "Tufan", İslam medeniyetinde "Kıyamet" kopması, Greklerde "Kaos" ola­rak bilinen tasvirlerin hep barbar akınlarının masallaştırılması olduğunu söyler. Kıyamet veya tufan belirli bir medeniyetin sonudur aslında. "Tarih zembe­reğini yayından boşandıran 'vurucu güç'..." barbarların medeniyeti sonlandırmasıdır. (Bkz. Dr. Hikmet Kıvılcımlı, age., İstanbul: Diyalektik Yayınlan, 1996b, s. 226-227). Kıvılcımlı aynı kitabında (s.181) Sümer Medeniyeti'nin yıkılışının Gılgamış Destanı'nda nasıl anlatıldığının altını çizen " 'Bütün bentlerin kazık­lan çekildi. Büyük havuzun sulan boşandınldf tasviri, o yaman saldmşlann tabii sonuçlanndan başka şey olamaz. Tufanın anlatıldığı tarihte Sümer kentle­rine ardarda Elam ve Semit saldınlan tarih ve arkeolojice anık ispat edilmiştir."

40. Gilles Deleuze ve Felix Guattari, AThousand Plateaus-Capitalism and Schizophrenia, London: University of Minnesota Press, 1987, s.366 ve 555.

41. İbni Haldun, Mukaddime 1, Ankara: Onur Yayınlan, 1977, s.309.

42. Dr. Hikmet Kıvılcımlı, age., 1996a, s.21.
43. İbni Haldun , age, s 297.

44. age., s.298-303.

45. age., s.302.

46. Dr. Hikmet Kıvılcımlı, age., 1996b, s.225.

47. Gilies Deleuze ve Felix Guattari, age., 1987, s.352.

48. Serdar Kaya, "Batılı Aydın TDS'yi Arıyor", Toplumbilim, Sayı 5, Kasım 1996, s.47.

49. Friedrich Engels, age., s. 153.

50. Antonio Negri ve Michael Hardt, age., s.82.

51. Didier Gazagnadou, "Deleuze ve Göçebeler", Toplumbilim, Sayı 5, Kasım 1996, s.51.

52. age., s.82.

53. age., s.226.

54. Etienne Balibar, "Bir Zulüm Topografyasının Anahatlan: Küresel Şiddet Çağında Yurttaşlık ve Sivillik", Toplum ve Bilim, Sayı 87, Kış 2000/2001, s.29-30.

55. Antonio Negri ve Michael Hardt, age., s.368.

56. Mahmut Mutman, "Kulelerden Geriye Kalan", Birikim, Ekim 2001, s.25.

57. Etienne Balibar, agm., s.43.

58. Antonio Negri ve Michael Hardt, age., s.42


Cevaplar (0)Add Comment

Cevap yaz
daha küçük | daha büyük

security code
Lütfen görüntülenen karakterleri yazınız


busy