ToplumDusmani.Net V2

Kültür ve Sanat Portalı

Wednesday, Aug 27th

Son Guncelleme08:18:06 AM GMT

Nerdesin: Filozoflar Emma Goldman


Emma Goldman

e-Posta Yazdır

Reklamlar

EMMA GOLDMAN 1869/1940

Emma Goldman, ailesinin küçük bir han işlettiği Rusya’daki bir Yahudi gettosunda 1869′da doğdu. Onüç yaşındayken, ailesi St. Petersburg’a taşındı. Bu tam da Alexander II’nin suikaste uğradığı ve siyasi baskıların yaşandığı bir dönemdi. Yahudi topluluğu bir kıyım dalgasıyla karşı karşıyaydı. Zamanın ciddi ekonomik güçlükler, St. Petersburg’a taşınmasından altı ay sonra Emma Goldman’ın okulu bırakarak fabrikada çalışmaya başlamasına neden oldu.

Oradayken Goldman’ın eline, kitabın kahramanı Vera’nın nihilizme yöneldiği ve cinsiyetler arasında eşitliğin ve dayanışmacı bir çalışmanın olduğu bir dünyada yaşadığı, Cherychevsky’nin “Ne Yapılmalı”sı geçti. Kitap, Goldman’ın daha sonraki anarşizminin başlangıç halindeki bir kabataslağını sunar, ve onun kendi yaşamını istediği gibi yaşama kararlığını güçlendirir.

15 yaşındayken babası onu evlendirmeye çalışır, ancak bunu kaul etmez. Sonunda üvey kızkardeşi ile beraber Rochester’daki kızkardeşinin yanına gönderilmesine karar verildi. Goldman, Amerika’nın bir Yahudi göçmen için hiç de vaat edilen bir fırsatlar ülkesi olmadığının farkına varır. Goldman için Amerika’nın anlamı, terzi olarak yaşamını sürdürdüğü gecekondular ve kötü çalışma koşulları demekti.

Emma GoldmanGoldman’ı anarşizme çeken ilk şey Chicago’daki Haymarket Meydanı trajedisinden yükselen haykırışlardı. İşçilerin 8 saatlik iş günü için gösterisi sırasında polis kalabalığının arasına bir bomba atılmıştı. Nihayetinde dört anarşist asılmıştı. En zayıf delillerle mahkum edildiler; mahkemede yargıç açıkça “Haymarket bombalamasına neden olduğunuz için değil, Anarşist olduğunuz için yargılanıyorsunuz” diyordu.

Emma Goldman olayları ilgiyle izledi ve asılmaların yaşandığı gün bir devrimci olmaya karar verdi. O zaman Goldman 20′sindeydi ve 10 aydır bir Rus göçmenle evliydi. Evliliği yürümedi ve ondan boşanarak New York’a taşındı.

Orada Almanca olan anarşist bir gazetenin yöneticisi olan Johann Moss ile arkadaş oldu. Moss, onu koruması altına almaya karar verdi ve onu bir konferans turnesine gönderdi. Moss, Goldman’dan sekiz saatlik iş günü kampanyasının yetersizliğinden bahsetmesini istedi. Kapitalizmin tamamen yıkılmasını talep edilmesi gerektiğini savundu. Sekiz saatlik işgünü kampanyası yanlızca bir saptırmaydı. Goldman halk toplantılarda bu mesajı hakkıyla aktardı. Ancak, Buffalo’da yaşlı bir işçi şu soruyla ona meydan okudu; “Onun yaşındaki bir adam ne yapacaktı? Muhtamelen kapitalizmin yıkılmasını göremeyeceklerdi. Nefret edilen işten belki bir iki saatlik kurtuluşu da elde edemezler miydi?”.

Bu karşılaşmayla, Goldman daha yüksek ücretler ve daha kısa çalışma saatleri gibi belli iyileştirme çabaların bırakın saptırma olmayı, toplumun devrimci dönüşümünün bir parçası olduğunun farkına vardı.

Goldman giderek Moss’dan uzaklaştı ve rakip Alman “Die Autonomie” dergisiyle daha fazla ilgilenmeye başladı. Burada Kropotkin’in yazılarıyla tanıştı. Peter Kropotkin’in vurguladığı ve onun da sahip olduğu bireyin Özgürlüğüne inanç ile insanoğlunun toplumsal yeti ve karşılıklı yardımlaşmaya olan eğilimini dengelemeyi amaçladı. Kişisel özgürlüğe bu inancı, genç bir devrimciyle dans ettiği, [ve bu genç devrimcinin] ona bir ajitatör yerine bir dansçı olması gerektiğinin söylediği bir hikayede dikkati çeker. Goldman şunları yazıyordu: “Davamızın benim bir rahibe olarak davranmamı ve hareketin de bir manastıra dönüşmesi gerektirdiğini beklememeliyiz. Eğer bu anlama gelecekse, ben bunu istemiyorum. Ben özgürlük, kendini ifade etme hakkını, herkesin güzel ve parlak şeylere sahip olması hakkını istiyorum”.

İlk zamanlarda Goldman eylemli propaganda düşüncesini destekledi. 1892′de Alexander Berkman ile beraber, Homestead Pennslyvania fabrikasındaki grevi silahlı muhafızlarla bastıran Henry Clay Finch’e suikast düzenlemeyi planladılar. Hatta silah satın almak için para biriktirmek üzere başarısız bir şekilde fahişe olarak bile çalışmayı denedi. Onlar bir tiranı, bu zalim sistemin bir temsilcisini öldürerek, halkın bilincin attırılacağına inanıyorlardı. Bu gerçekleşmedi.

Berkman Finch’i ancak yaralayabildi ve 22 sene hapis cezasına çarptırıldı. Goldman, ahlakın sonuçlarla değil güdülerle ilgili olduğunda ısrar ederek, girişilen bu suikastı açıklamaya ve haklı çıkarmaya çalıştı. Devrim sonrası Rusya’daki dönemde, amacın araçları haklı çıkardığı [şeklindeki] inancını tekrar ortaya koymuştur; ancak buna daha sonra değineceğim.

Berkman’ı savunması onu damgalanmış bir kadın yaptı ve konuşmalarına devamlı olarak yetkililerce müdehale edildi. 1893′de, işsizleri “zor kullanarak” ekmeklerini elde etmeye sevk ettiği suçlamasıyla tutuklandı ve Blackwell Adası hapishanesinde bir yıllık bir cezaya çarptırıldı.

Doğum kontrolü ile ilgili broşürler dağıtmak yüzünden ikinci kez tutuklandı; ancak en uzun hapis cezasına “Zorunlu Askerliğe Hayır” birliğini kurması ve Birinci Dünya Savaşına karşı gösteriler düzenlemesi nedeniyle çarptırıldı. Goldman ve Berkman 1917′de zorunlu askerlik çağrılarını engellemekten tutuklandılar ve iki yıl hapse çarptırıldılar. Bunun üzerine vatandaşlıktan ayrıldılar ve diğer istenmeyen “kızıllar”la beraber Rusya’ya sınırdışı edildiler. Onun sınırdışı edilme celsesini yöneten J. Edgar Hoover onu “Amerika’daki en tehlikeli kadınlardan birisi” olarak nitelendiriyordu.

Sınırdışı edilmesinin olumlu yanı ise, Rus Devrimine ilk elden tanıklık yapabileceği Rusya’ya serbest bir bilet almış olmasıydı. Goldman, 1inci enternasyonal’de anarşizmle yaşanan çatışmanın kalıntılarını gömmeye ve Bolşevikleri desteklemeye hazırlanmıştı. Ancak, Goldman ve Berkman, 1919′da tüm ülkeyi gezerken gördükleri çoğalan bürokrasi, siyasi baskı ve zorunlu emek karşısında dehşete kapıldılar. Kopuş noktası, 1921′de Kronştad denizcileri ve askerlerinin Bolşeviklere karşı ayaklanması ve grevdeki işçilerle dayanışmasıyla oldu. Kızılordu ve Troçki’nin saldırısına maruz kalarak ezildiler. Aralık 1921′de Rusya’yı terk eden Goldman bulgularını iki çalışmada ortaya koydu –”Rusya’daki Hayal Kırıklığım” ve “Rusya’daki İlave Hayal Kırıklığım”. Şöyle diyordu; “Tüm tarih boyunca otorite, hükümet ve devlet, daha önce bu kadar içsel olarak statik, gerici ve hatta karşı-devrimci olmamıştı. Kısacası, devrimin bizzat anti-tezi”.

Rusya’da geçirdiği zaman, onun amaç aracı haklı çıkarır şeklindeki eski inancını yeniden değerlendirmesine yol açtı. Goldman şiddetin toplumsal dönüşüm sürecininde zorunlu bir şeytanlık olduğunu kabul ediyordu. Ancak, Rusya’daki deneyimi onu bir ayrım yapmaya zorladı. Şöyle yazıyordu: “Geçmişte her büyük siyasi ve toplumsal değişimin şiddeti gerektirdiğini biliyorum … Ancak bir çarpışma sırasında savunma aracı olarak şiddete başvurmak bir şey. Terörizmi bir ilke haline getirmek, onu kurumsallaştırmak, ona toplumsal mücadelede en hayati yeri vermek bambaşka bir şey. Böylesi bir terörizm karşı-devrimi besler ve sonuçta kendisi giderek karşı-devrim haline gelir”.

Bu görüşler, Rus Devrimi’nin bir başarı olduğuna hala inanmak isteyen radikaller arasında popüler değildi. Goldman 1921′de Britanya’ya göç ettiğinde, Bolşevikleri suçlamakta neredeyse tek başına kalmıştı ve konuşmalarına çok az kişi katılıyordu. 1925′te sınırdışı edilebileceğini duyan Gallerli bir madenci, Britanya vatandaşlığı edinmesi için ona evlenme teklif etti. Britanya pasaportu ile Fransa ve Kanada’ya seyahat edebiliyordu. Hatta 1934′de ABD’ye bir konferans turu düzenlemesine bile izin verildi.

1936′da, İspanyol Devrimi’nin patlak vermesinden birkaç ay önce, Berkman intihara teşebbüs etti. Goldman, 67 yaşında, mücadeleye katılmak üzere İspanya’ya gitti. Liberter gençlerin gösterisinde şöyle diyordu; “Devriminiz, anarşizmin kaosu temsil ettiği sanısını ebediyen yıkacaktır”. 1937′de CNT-FAI’nin koalisyon hükümetine katılmasını ve savaş çabası uğruna komünistlerin gücünü arttıracak tavizler vermesini onaylamadı. Ancak anarşistlerin hükümete katılmasını ve askerileşmeyi kabul etmesini kınamayı reddetti, çünkü bunun alternatifinin o dönemde komünist bir diktatörlük olduğunu hissediyordu.

Goldman 1940′da öldü, ve Chicago’da kaderleri yaşamının akışını değiştiren Haymarket Şehitlerinin yakınına gömüldü.

Emma Goldman, ardında anarşist düşünceye önemli katkılar bıraktı. Özellikle, daha önceleri ilk anarşistlerce ancak ipuçları ortaya koyulan, cinsiyet siyasetini anarşizmle birleştirmesiyle hatırlanır. Goldman, kadınların doğum kontrolü hakkı için kampanyalar düzenledi ve bu yüzden hapse girdi. Siyasi çözümün cinsiyetler arasındaki eşitsiz ve baskıcı ilişkilerden kurtulmak için yeterli olmadığını öne sürdü. Değerlerin, özellikle de kadınların kendi aralarında, muazzam bir şekilde değişmesi gerekmektedir. Kadınların bunu yapabileceklerini savunur:

“İlk olarak, kendilerini bir seks metası olarak değil, kişilik [sahibi bireyler] olarak değerlendirerek. İkincisi, kendi bedeni üstünde kimsenin hak iddia etmesini kabul etmeyerek; Tanrı, devlet, toplum, koca, aile vb.’nin hizmetkarı olmayı reddederek; kendi yaşamını daha basit, ancak daha derin ve zengin yaparak. Yani, tüm karmaşıklıklarıyla yaşamın anlamı ve içeriğini kavramayı deneyerek, kendini kamusal görüşün ve kamusal kınamının [dışlamanın] korkusundan kurtararak. Kadını seçim sandıkları değil, ancak anarşist devrim özgürleştirecektir; [anarşist devrim] onu Dünya’da daha önce görülmemiş bir güç, özgür erkekler ve kadınların oluşmasını sağlayacak kutsal ateşten bir güç haline getirecektir”.

Kaynak: "Emma Goldman". 

 


Görünüşün Altında
 

İki haftadan beridir dinlemekte olduğum dehşetli hikaye, adeta bir fırtına gibi üstüme çöktü. Hayatım boyunca inandığım, çok istediğim ve başkalarının faydası için uğraştığım devrim bu muydu; yoksa onun bir karikatürü müydü benimle alay etmeye ve dalga geçmeye gelen çirkin bir canavar mı? Altı ay boyunca karşılaştığım Komünistler fedakar, çalışkan ve yüce ideallerle dolu o erkek ve kadınlar suçlandıkları gibi ihanet edebilecek ve dehşetli şeyleri yapabilecek nitelikte kişiler mi? Zinoviev, Radek, Zorin, Ravitch ve tanıştığım pekçok diğerleri ülküsel bir yalan uğruna, lekeleyip, eziyet edip, öldürebilirler mi? Ama, öyleyse Rusya'da idam cezasının kaldırıldığını bana söyleyen Zorin değil miydi? Ve yine varışımın hemen ertesinde, yeni kararnamenin yürürlüğe girdiğinin gecesinde yüzlerce insanın kurşuna dizildiğini, yani işin doğrusu Çeka'nın kurşuna dizmelerin hiç sonlanmadığını öğrendim.

Yani, arkadaşlarım Çeka'nın yaptığı işkencelerden bahsederlerken abartmıyorlarmış, diğer kaynaklardan da öğrendim. Petrograd hapishanelerindeki dehşetli koşullar hakkındaki şikayetler o kadar fazlalaşmıştı ki, Moskova durumdan haberdar edilmişti. Bir Çeka müfettişi soruşturma için geldi. Konuşmaktan korkan mahkumlara dokunulmazlık sözü verilmişti. Ancak müfettişin gitmesinin üzerinden çok geçmemişti ki, Çeka'nın yaptığı vahşetten sözünü hiç sakınmadan bahseden genç bir mahkum hücresinden dışarı çıkarıldı ve acımaszıca dövüldü.

Peki Zorin neden yalanlara başvurdu? Benim uzun süre karanlıkta kalmayacağımı şüphesiz ki biliyordu. Ve sonra, Lenin aynı yöntemlerin suçlusu değil miydi? "Hapishanelerimizde düşünce anarşistleri yok" diye bana güvence vermişti. Ama o bunları söylerken, çok sayıda Anarşist Moskova ve Petrograd ve diğer pekçok Rus şehrindeki hapishanelere doldurulmuştu. Mayıs 1920'de çok sayıda (anarşist)Petrograd'da tutuklandı; aralarında birisi 17 diğeri 19 yaşında olan iki genç kız da vardı. Mahkumlardan hiçbirisi karşı-devrimci hareketlerden suçlanmadı: onlar (Lenin'in tabiriyle) "Düşünce anarşisti"ydiler. Pekçoğu Sosyalist Cumhuriyet'in fabrikalarındaki dehşetli koşullara dikkat çeken 1 Mayıs manifestosunu yayınlayanlardandı. Henüz yürürlüğe girmiş olan "emek defteri"ne karşı el bildirileri dağıtan iki genç kız tutuklanmıştı.

Emek defteri, Bolşevikler tarafından en büyük Komünist başarılardan birisi olarak ilan edildi. Bu eşitliği sağlayacak ve asalaklığı ortadan kaldırılacaktı, öyle iddia ediliyordu. Aslında emek defteri, Çarlık rejiminde fahişelere verilen sarı kağıt benzeri bir şeydi. Bir kimsenin attığı her adım kaydediliyordu, ve o olmadan da bir adım bile atılamıyordu. Sahibini işine, yaşadığı şehre, oturduğu odaya bağlı kılıyordu. Bir kimsenin siyasi inancını ve partiye bağlılığını, ve kaç defa tutuklandığını (üstüne) kaydedilmişti. Kısacası, bir sarı kağıt. Bazı Komünistler bile bu aşağılayıcı keşfe içerlemişlerdi. Bunu protesto eden anarşistler Çeka tarafından tutuklandılar. Konuyla ilgili olarak bazı önde gelen Komünistlere başvurulunca, Lenin'in "Düşünce anarşistleri hapishanelerimizde" lafını tekrarlayıp duruyorlardı.

Komünistlerden nur yağıyordu. Hepsi amacın araçları mübah kıldığına inanıyor gözüküyordu. Radek'in Üçüncü Enternasyonal'in ilk yıldönümünde, dinleyicilerine "Komünizmin Amerika'daki olağanüstü yayılışından" bahsettiği bildiriyi hatırlıyorum. "Amerikan hapishanelerinde elli bin Komünist var" diye hiddetle bağırıyordu. "Hepsi Komünist olan, onsekizindeki genç kız Molly Stimer ve erkek arkadaşları, Komünist faaliyetleri yüzünden Amerika'dan sınırdışı edildiler". O zamanlar Radek'in yanlış bilgilendirmiş olduğunu düşünmüştüm. Ancak yine de bu gibi ifadeleri kullanmadan önce gerçeklerden emin olmaya uğraşmaması bana garip gelmişti. Sahtekardılar, ve Molly Stimer ile Anarşist yoldaşlarına karşı yapılan bu hakaret, onların Amerikan plütokrasisinin ellerinden çektikleri adaletsizliğin üstüne eklendi.

Geçtiğimiz aylar boyunca Komünist psikolojiyle olduğu kadar Bolşeviklerin kuram ve yöntemleriyle de bir nebze aşina olacak kadar şey gördüm ve işittim. Makhnoya karşı olan ikiyüzlü tavırları, Çeka'nın uyguladığı vahşetler ve Zorin'in yalanları hakkındaki hikayeler artık şaşırtmıyordu beni. Komünistlerin, Cizvit formülü olan amaca giden her yol mübahtır formülüne örtük bir şekilde inandıklarının farkına vardım. Aslında, bu formülü yüceltiyorlar. Yeni bir toplumsal düzenin temelleri olarak ileri sürülen insan yaşamının değerine, karakterin niteliğine, devrimci bütünlüğün önemine dair herhangi bir öneri; devrimci proje içinde hiçbir yeri olmayan "burjuvazi duygusallığı" olarak reddediliyordu. Bolşevikler açısından amaç Komünist bir Devlet idi, veya sözde Proletarya Diktatörlüğü. Bu amaca doğru giden herşey haklı ve devrimciydi. Bu nedenle Leninler, Radeksler ve Zorinler oldukça tutarlıydılar. İmanlarının yıkılmazlığını inanarak, kendilerini tamamıyla buna adayarak, aynı anda hem kahramanca hem de alçakça davranabiliyorlardı. Sadece ringa balığı ve çayla günde yirmi saat çalışabiliyor, ve masum erkek ve kadınların boğazlanması emredebiliyorlardı. Zaman zaman ise cinayetlerini bir "yanlış anlama"ymışçasına davranarak gizlemeyi amaçlıyorlardı; nihayetinde amaçlar araçları haklı kılmıyor muydu? İşkence yapabiliyor ve sonra da soruşturmaları engelleyebiliyorlardı; yalan söyleyebiliyor ve iftira atabiliyorlardı, ve yine de kendilerini idealist olarak niteliyorlardı.Kısacası, devrimci bakış açısından herşeyin yasal ve doğru olduğuna; diğer herhangi bir politikanın zayıf, duygusal veya Devrim'e ihanet (etmek demek) olduğuna kendilerini ve diğer herkesi inandırabiliyorlardı.

Bir vesileyle, burjuvazi kökenli olsalar bile nihayetinde birer insan oldukları ve fiziki sağlıklarının dikkate alınması konusunda ısrar ederek, narin kadınların sokaklardaki karı küreklemeye zorlanmasındaki merhametsizliği eleştirdiğimde, bir Komünist bana şunları söylemişti: "Kendinizden utanmalısınız, siz ki yaşlı bir devrimcisiniz ve yine de hala çok duygusalsınız". Bu bazı Komünistlerin Angelica Balabanov'a karşı takındıkları tutumun aynısı, çünkü o mümkün olan her yerde yardımcı olmaya istekli ve hevesliydi. Kısacası, Bolşevikler bir tek kendilerinin dünyayı kurtarmakla görevlendirildiklerine samimiyetle inanan toplumsal püritenlerdiler (püriten: ahlaki ve dini konularda sofu olan). Bolşeviklerle aramdaki ilişkiler giderek gerginleşti, Devrime karşı olan yaklaşımımın giderek daha eleştirel olduğunu fark ettim.

Bir şey giderek belirgin bir hale geliyordu benim için: kendimi Sovyet Hükümeti'nin bir parçası (üyesi) olarak göremiyordum; kendimi Komünist makinanın denetimi altına sokacak hiçbir görevi kabul edemezdim. Eğitim Komiserliği bu makinanın o kadar hakimiyeti altındaydı ki, ondan rutin işlerden daha başka bir şey beklemek umutsuzcaydı. Gerçekte, birisi Komünist olmadıkça, hiçbir şeyin üstesinden gelemez. Yüksek bir mevkide bulunan Komünistler arasında en iyi yetişmiş ve en az dogmatik olarak gördüğüm Lunacharsky'e katılmakta oldukça hevesliydim. Ancak Lunacharsky'nin kendisinin de makinanın içindeki çaresiz bir dişli çarkı olduğunu fark ettim; çabaları devamlı surette kırpıldı ve sınırlandırıldı. Okulların yönetiminde ve çocuklara karşı davranışlarda devam etmekte olan rüşvetçilik ve kayırmacılık sistemi hakkında da bayağı bir şey öğrendim. Bazı okullar harika koşullara sahipti; çocuklar iyi besleniyor ve iyi giydiriliyor, konserlerden, tiyatrolardan, danslardan ve diğer eğlencelerden faydalınıyorlardı. Ancak okul çocuklarının çoğunun evleri sefil, kirli ve bakımsızdı. "Tercih edilen" okullardan sorumlu olanlar değişiklikler için gerekli olanları bulmakta pek az sorunla karşılaşıyorlardı; sıkça da fazlasını elde ediyorlardı. Ancak sıradan okulların yöneticileri bir hafta boyunca bir resmi daireden diğerine giderek zamanlarını ve enerjilerini harcıyorlar, en asgari gereksinimleri dahi elde edebilmek için bitip tükenmeyen beklemeler yüzünden cesaretleri kırılıyor ve yılgınlığa kapılıyorlardı.

İlk önceleri işlerin bu halini gıda ve malzemenin kıtlığına bağlıyordum. Ambargo ve müdehalelerin bundan sorumlu olduğunun söylendiğini fazlasıyla duydum. Bu büyük ölçüde doğruydu. Rusya bu kadar kıtlık içinde olmasaydı, kötü yönetim ve rüşvet bu kadar ölümcül sonuçlar yaratmayacaktı. Ancak yaygın kıtlığın Komünist propagandanın hakim bir sanısı olduğu da eklenmeli. Hatta çocuklar bile bu amaç için kullanılıyorlardı. İyi bakılan okullar, Rusya'yı ziyaret eden yabancı misyonlara ve delegasyonlara şov yapmak içindi. Bu okullardaki herşey, diğer okulların paylarından kesilerek bollaştırılmıştı.

Mayıs'taki Petrograd Pravda'sında yayınlanan, okullardaki korkunç koşulları ifşa eden bir makalenin Petrograd'daki herkesi nasıl yerinden sıçrattığını hatırlıyorum. Genç Komünist örgütler komitesi bu kurumların bazılarını denetlemişti. Çocukların kirli, bit dolu pis çarşaflar üzerinde uyuduklarını, sefil gıdalarla beslendiklerini, gece boyunca karanlık odalara kilitlenerek cezalandırıldıklarını, akşam yemeği yemeden uykuya yollandıkları ve hatta dövüldükleri ortaya çıkmıştı. Okullardaki görevli ve çalışan sayısı da oldukça fahişti. Örneğin bir okulda 125 çocuğa karşı 138 (çalışan) vardı. Bir başkasında ise 25 çocuğa karşı 40 (çalışan). Bu asalakların hepsi, talihsiz çocukların ağızlarındaki ekmekten besleniyorlardı.

Zorins, hep bana Petrograd Eğitim Dairesi sorumlusu olan bir kadından, Lillina'dan bahsediyordu. Onun işine bağlı ve yetenekli, harika bir işçi olduğu söyleniyordu. Pekçok defa onun konuşmalarını dinlemiştim, ancak etkilenmemiştim: fazlasıyla resmi ve kendini beğenmiş, tipik bir püriten okul bir müdiresine benziyordu. Ancak onunla konuşana kadar bir görüş oluşturmayacaktım. Okul ifşaatlarının yayınlanması üzerine Lillina'yı görmeye karar verdim. Soruşturulan okullar hakkında, eğitimin genel sorunları, özürlü çocukların sorunları ve eğitimleri hakkında bir saate yakın konuştuk. "Genç yoldaşların kusurları abarttıklarını" söyleyerek okullardaki suistimalleri hafife aldı. Zaten suçluların okullardan uzaklaştırıldıklarını da ekledi.

Diğer sorumlu pekçok Komünist gibi, Lillina da kendisini işine adamıştı, tüm zamanını ve enerjisini buna ayırıyordu. Tabiatiyle, herşeyi kişisel olarak kendisi yönetemezdi; ona göre şov (yapmak için ayırılan) okullar en önemlileriydiler, zamanının çoğunu onlara ayırıyordu. Diğer okullar ise, işe uygunlukları büyük ölçüde siyasi faydalarına göre değerlendirilen çok sayıdaki asistanına bırakılmıştı. Bu sohbet, Bolşevik Eğitim Heyetinin çalışmasının bir parçası olamayacağım yönündeki inancımı kuvvetlendirdi.

Sağlık Heyeti gerçek hizmet şov hastahaneleri yararına veya hastanın siyasi görüşlerine göre ayrımcılık yapmayacak bir hizmet anlamında pek az fırsat sunuyordu. Bu ayrımcılık ilkesi, ne yazık ki hasta odalarında bile hüküm sürüyordu. Tüm diğer Komünist kurumlar gibi, Sağlık Heyeti de siyasi bir komiserin, Doktor Pervukhin'in başkanlığı altındaydı. Benim yardımımı sağlamak için oldukça istekliydi; bana bir fabrikanın, dispanserin veya ilçe kreşininin sorumlusu olmamı öneriyordu oldukça gururlandırıcı, cazip ve benim oldukça beğendiğim bir teklif. Doktor Pervukhin ile defalarca konuştum, ancak pratik bir sonuç ortaya çıkmadı.

Onun dairesini her ziyaret ettiğimde erkekli kadınlı grupların bekleştiğini, bitmezcesine beklediklerini gördüm. Bunlar, çeşitli tıbbi branşlarda çalışan aydın hiçbirisi komünist değildi doktor ve hemşirelerdiler, ancak zamanları ve enerjileri siyasi Komiser Doktor Pervukhin'in bekleme odasında ziyan oluyordu. Bir zamanlar Rusya'nın çiçekleri olan bu erkek ve kadınlar oldukça hüzünlü, keyifsiz ve kederliydiler. Siyasi boyunduruğu kabullenerek, bu trajik gidişata katılmalı mıydım? Boyunduruğun devrimci sürecin bir zorunluluğu olduğundan emin oluncaya kadar değil en azından. Öncelikle partizan karakterde olmayan, Rusya'nın koşullarını inceleyebileceğim ve halkla, işçilerle ve köylülerle doğrudan ilişkiye geçebileceğim bir iş bulmam gerektiğini hissediyordum. Ancak böylece içine düştüğüm zihinsel keder ve şüphe kaosunun içinden bir çıkış yolu bulabilirdim. Kaynak: "Beneath the Surface", Rusya'daki Hayal Kırıklığım içinde, Kısım 12 (1923).  

 

 Ateizmin Felsefesi

Ateizm Felsefesi'nin yeterli bir açıklamasını yapmak için, İlahi Varlık inancındaki, ilk günlerinden bugüne gelinceye kadar yaşanan, tarihsel değişimleri ele almak gerekli olacaktır. Ancak bu, bu makalenin kapsamı dahilinde değildir. Ancak Tanrı, Doğaüstü Güç, Ruh, İlahi Varlık veya Teizm'in (Tanrı'ya inanma) özünün ifadesini bulduğu diğer terimlerin zamanla ve ilerlemeyle birlikte giderek daha fazla belirsizleştiği ve muğlaklaştığından geçerken bahsetmek yerinde olur. Diğer bir deyişle, insan aklının doğal olayları anlamayı öğrenmesiyle orantılı olarak, ve bilimin insani ve toplumsal olayları giderek ilişkilendirmesi derecesine (bağlı olarak), Tanrı düşüncesi giderek daha fazla kişisel olmayan ve karmaşık bir hale gelmiştir.

Tanrı bugün, O'nun varlığının başlangıcındaki güçleri aynen temsil etmemektedir; ne de O artık insan kaderini eski zamanlardaki gibi Demir bir yumrukla yönlendirmektedir. (Bugün), Tanrı düşüncesi daha ziyade her insan zayıflığının karanlığında bulunan merak ve kuruntularını tatmin edecek, bir tür ruhani itkiyi ( uyarı) ifade etmektedir. İnsanın gelişimi boyunca, Tanrı düşüncesi, (Tanrı) düşüncesinin kaynağı ile tamamıyla tutarlı bir şekilde kendini insan ilişkilerinin her bir aşamasına uyarlamaya zorlanmıştır.

Tanrılar kavramı, korku ve meraktan kaynaklanmıştır. Doğanın fenomenlerini ( görüngü) anlamaktan aciz olan ve onlardan tedirgin olan ilkel insan, her korkutucu olayı kesinlikle kendisine karşı yöneltilmiş uğursuz bir güç olarak gördü; ihmal ve korku her tür batıl inancın ebeveynleri olduğu için, ilkel adamın tedirgin imgesi de Tanrı düşüncesini icat etti.

Dünyaca bilinen bir ateist ve anarşist olan Mihail Bakunin, önemli çalışması Tanrı ve Devlet'te zekice şöyle diyordu: "Tanrılarıyla, yarı-tanrılarıyla ve peygamberleriyle, mesihleriyle ve azizleriyle tüm dinler, fakültelerinin (anlama yetenekleri) tam gelişimini ve kontrolünü sağlamamış olan insanların önyargılı imgeleri tarafından yaratılmışlardır. Sonuçta, dinsel cennet, insan tarafından cehalet ve itikatla yüceltilmiş, ancak yanlızca büyütülmüş ve tersine çevrilmiş yani kutsallaştırılmış kendi (yarattığı) bir hayalden başka bir şey olmayan bir seraptır. Dinlerin tarihi, insan inancında birbiri ardına ortaya çıkan tanrıların doğuşunun, ihtişamının ve düşüşünün tarihi, insanoğlunun kolektif akıl ve bilincinin gelişiminden başka bir şey değildir. Bir çocuk edasıyla, kendilerindeki veya dışsal doğadaki niteliği ve hatta herhangi büyük bir kusuru, tarihsel olarak ilerici gelişmeleri sırasında hızlı bir şekilde keşfettikçe, (insan)bunları tasavvurun ötesinde abartması ve büyütmesinin ardından tanrılara atfetti. ... O zaman metafiziğe ve dini düşüncelere, felsefecilere, siyasetçilere ve şairlere karşı tüm saygımla: Tanrı düşüncesi insan mantığından ve adaletinden vazgeçmek demektir; bu insan özgürlüğünün en belirgin olumsuzlanmasıdır, ve hem kuramsal hem de pratik olarak mecburen insanoğlunun köleleştirilmesiyle sonuçlanır.

Böylece zamanın gereksinimlerine göre tekrar canlandırılan, tekrar düzenlenen, genişletilen veya daraltılan Tanrı düşüncesi insanlığa hakim oldu; ve insan korkusuzca ve aydınlanmış iradesiyle başını korkusuzca güneş ışığına çevirene kadar da hakim olmaya devam edecektir. İnsanın kendini anlaması ve kendi kaderini şekillendirmesi ile orantılı olarak, teizm lüzumsuz hale gelir. İnsanın arkadaşları ile ilişkilerini ne kadar belirleyebileceği, Tanrı'ya olan bağımlılığından ne ölçüde kurtulabileceğine dayanır.

Şimdiden bir spekülasyon kuramı olan teizmin yerini ispatın bilimi olan Ateizmin aldığının belirtileri vardır; birisi Öteki Dünya'nın metafizik bulutlarına asılı dururken, öteki köklerini sağlamca toprağa salıyor. Eğer insan gerçekten de kurtulacaksa, insanın kurtarması gereken şey cennet değil, dünyadır.

Teizmin gerileyişi, bilhassa hangi markaya sahip olurlarsa olsunlar teistlerin endişelerinde gözlendiği üzere en ilginç manzaradır. Onlara sıkıntı veren bir şekilde, kitlelerin her gün daha fazla ateist, daha fazla din karşıtı olduğunun, yani Ulu Öte Dünya'yı ve onun cennetvari alanını meleklere ve serçelere terk etmeye fazlasıyla istekli olduklarının, çünkü kitlelerin acil yaşamsal sorunlarıyla giderek daha fazla meşgul olduğunun farkına varıyorlar.

Kitlelerin Tanrı düşüncesine, ruha ve Cenab-ı Hakka nasıl geri döndürüleceği, tüm ateistler için en acil sorundur. Bu sorular metafizik gözüktüğü kadar, aslında oldukça belirgin bir fiziksel arka plana sahiptir. Dinin, "Kutsal Hakikat"ın ödül ve cezaları, dünyadaki en büyük, en bozuk ve tehlikeli, dünyadaki en güçlü ve kârlı sanayinin silah ve savaş gereçleri imalatı sanayiyisi de bundan muaf olmamak üzere alameti fabrikasıdır. Bu insan aklını karartan ve insan kalbini soluksuz bırakan bir sanayidir. Gereklilik kural tanımaz; bu nedenle de tanrıya veya vahiye veya Ulu Öte Dünyaya dayanmasa bile teistlerin büyük kısmı her konuyu ele almak zorunda kalmıştır. Belki de onlar, insanlığın binbir Tanrı markasından giderek usandığını hissediyorlar.

Bu ölü teistik inanç düzeyinin nasıl canlandırılacağı tüm mezhepler için bir ölüm kalım meselesidir. Bu nedenle onların gösterdikleri hoşgörü, anlamanın değil zayıflığın hoşgörüsüdür. Belki bu, tüm dini yayınlarda gözlenen çeşitli dini felsefeleri ve çatışan teistik kuramları tek bir mezhepsel itimatta birleştirmeyi teşvik eden çabaları açıklar. Giderek çeşitli "tek doğru Tanrı, tek saf ruh, tek gerçek din" görüşleri, kitleleri ateist düşüncelerin "zararlı" etkilerinden kurtarmak için çılgınca bir çabayla müsamahakar bir şekilde gizleniyor.

Hiçkimsenin insanların neye inandığıyla ister inanıyor olsun isterse inanıyor gözükür olsunlar gerçekten ilgilenmemesi, teistik hoşgörünün bir karakteridir. Bu amaca ulaşmak için, en kaba ve bayağı yöntemler kullanılır. Her eğilimli zihin için hakaret anlamına gelmesi gereken, dini gayret toplantıları ve Billy Sunday'li uyanışlarıyla, bunların cahil ve meraklılar üzerindeki etkisi pek nadiren olmamak üzere cinsel düşkünlükle bulanmış bir hafif delilik durumu ortaya çıkarma eğilimindedir. Tüm bu çılgınca çabalar Rus despotundan Amerikan Başkanına kadar, Rockefeller ve Wanamaker'dan en küçük burjuvaya kadar bütün dünyevi güçlerden onay ve destek bulmaktadır. Billy Sunday, Y.M.C.A., Hristiyan Bilim ve çeşitli diğer dini kuramlara saçılan sermaye, boyun eğen, uysallaştırılan ve vurdum duymazlaşan kitlelerden (elde edilecek) devasa kârlar olarak geri döner.

Teistlerin çoğu, bilinçli veya bilinçsiz olarak, tanrı ve şeytanlarda, cennet ve cehennemde, ödül ve cezada; boyun eğmeleri, uysallaşmaları ve kanaatkar olmaları için insanları kamçılayan bir kamçı görür. Gerçek ise teizmin tabanını bundan çok daha önce kaybettiğidir, ancak Servet Tanrısı ve iktidarın birleşik desteği ile (yaşatılmaya çalışılıyor). Onun gerçekte ne ölçüde iflas etmiş olduğu, bugün Avrupa'daki siperlerde ve savaş alanlarında görülmektedir.

Bütün bu teistler İlahlarını sevgi ve iyiliğin tanrısı olarak resmetmediler mi? Yine de binlerce yıllık bu tip vaizlerin ardından, tanrılar insan ırkının can çekişmesine sağır kalıyorlar. Konfiçyus Çin halkının yoksulluğu, bakımsızlığı ve safaletiyle ilgilenmez. Buddha, Hinduları kavuran kıtlık ve açlıktan rahatsız olmadan felsefi kayıtsızlığı içinde yaşar; Jahve, İsraillilerin acı haykırışlarına sağırdır; İsa ise birbirlerini boğazlayan Hristiyanlar karşısında ölümden dirilmeyi reddeder.

"En Yükseklere kadar giden" tüm şarkı ve şükranların yükü, adalet ve merhamet sunan o Tanrı içindir. Ama hala insanlar arasındaki adaletsizlik devamlı çoğalmakta; Sadece bu ülkedeki kitlelere yapılan zulümler cennetlerin hepsini taşırmaya yeter gözüküyor. Ama tüm bu dehşetleri, bu hataları, insana karşı bu insafsızlığı sona erdirecek tanrılar neredeler? Hayır, büyük öfkesiyle ayaklanması gereken tanrılar değildir, İNSAN'dır. O, tüm ilahi varlıklarca kandırılmış, onların memurlarının ihanetine uğramış o, onun kendisi, dünya üstüne adalet getirme işini üstlenmelidir.

Ateizm felsefesi, insan zihninin genişlemesini ve büyümesini ifade eder. Teizm felsefesi, eğer felsefe olarak adlandırılabilirsek onu, statik ve sabittir. Bu gizemlerin içyüzünü anlamak için, teistik bakış açısından üstünkörü bir girişim bile, her şeye kadir olmaktaki inanmazlığı ve hatta insanın dışındaki ilahi güçlerin hikmetinin reddini gösterir. Ne şans ki, insan zihni asla sabitliklerle (katılıklarla)sınırlanmamıştır, ve sınırlandırılamaz da. (İnsan zihni) bilgiye ve hayata doğru olan ağır ilerleyişine durmaksızın devam etmektedir. İnsan zihni, "evrenin, boşlukta varolan bir tür ilahi aklın yaratıcı emirlerinin sonucu, mükemmel işleyen şaheser bir karmaşadan üretilmediğinin" farkına varıyor; (evrenin), zamanın, çatışma ve afetlerin, geriletmelerin; teistlerin "düzen ve güzelliğe yönlendirilen bir evren" dediklerine (yol açan) seçme ilkesi sayesindeki kristalleşen çekimin çağlar boyunca işleyen kaotik kuvvetlerin bir ürünüdür. Joseph McCabe'nin Tanrının Varlığı'nda oldukça iyi bir şekilde ifade ettiği üzere: "doğanın yasası bir kanun yapıcı tarafından hazırlanan bir formül değil, gözlenen olguların basit bir özetidir bir 'olgular yığını'dır. Şeyler ortada bir yasa olduğu için belli bir şekilde hareket etmezler, bizim onların o şekilde davranmalarını 'yasa' diye ifade etmemiz yüzünden belli bir şekilde davranırlar".

Ateizm felsefesi, hiçbir metafiziksel Öteki Dünya veya İlahi Düzenleyici'nin olmadığı bir yaşam anlayışını temsil eder. Ruhları, kahinleri ve ortalama kanaatkarlığıyla insanlığı çaresiz bir alçalışa mahkum eden gerçekdışı dünyanın aksine, (ateizm felsefesi) özgürleştirici, genişletici ve güzelleştirici imkanlarıyla güncel, gerçek bir dünya anlayışıdır.

Bu gerçek, görünür dünyanın ve bizlerin yaşamlarının, fiziksel olarak gösterilebilir kuvvetler yerine, çok uzun bir süreden beri metafiziksel spekülasyonların etkisi altında kalması çılgınca bir paradoks olarak gözükebilir; ancak bu acıklı bir gerçektir. Teistik düşüncenin kamçı darbeleri altında, bu dünya insanın Tanrı'nın iradesi doğrultusunda kendinden fedakarlık etme kapasitesinin sınandığı geçici bir durak olmaktan başka hiçbir amaca hizmet etmez. Ancak o iradenin doğasını anlamaya giriştiği anda, her şeye gücü yeten sonsuz bir iradenin ötesine geçme çabasının "sonlu insan aklı" için boş bir şey olduğu söylenir insana. Bu her şeye kadir olmanın müthiş ağırlığı altında, insan toza dönüştürülür karanlıkta kalmış ve terden sırılsıklam iradesiz bir yaratık. Ateizm felsefesinin zaferi, insanın tanrılar karabasanından kurtulması demektir; ulaşılamaz olan hayallerin dağılıp kaybolması demektir. Mantığın aydınlığı tekrar tekrar teistik karabasanı defetmiştir, ancak yoksulluk, sefalet ve korku eski ya da yeni olsunlar, dışsal (görünürdeki) biçimleri ne olursa olsun, özlerinde çok az farklı olmalarına rağmen bu hayalleri yeniden yaratmıştır. Ateizm ise, öte yandan, felsefi yönüyle yanlızca belirli bir Tanrı algısına bağlılığı reddetmekle kalmaz, Tanrı düşüncesine hizmetkarlığı reddeder ve bu şekildeki teistik ilkelere karşı çıkar. Kendi başlarınaki işlevleri bağlamında Tanrılar (düşüncesi), dünyayı ve dünya üstündeki insanları doğaüstü ve hatta her şeye kadir bir gücün yönetmesini ifade eden teizm ilkesininin yarısı kadar bile zararlı değildir. Ateizmin bütün gücüyle savaştığı şey teizmin mutlakçılığıdır, onun insanlık üzerindeki mahvedici etkisidir, onun düşünce ve eylem üzerindeki felç edici etkisidir.

Ateizm felsefesinin kökleri bu dünyadadır, bu yaşamdadır; amacı, Yahudacı, İsacı, Muhammedçi, Budistik, Brahmanistik olsun veya başka herhangi bir şey olsun, insan ırkının tüm bu Tanrı-başlarından kurtulmasıdır. İnsanoğlu tanrılarını yarattığı için uzun zamandır ve ağır bir şekilde cezalandırıldı; tanrılar başladığından beri insanın payına acı ve zulümden başka bir şey düşmedi. Bu aptalca hatadan kurtulmanın tek bir yolu var: İnsan kendisini cennet ve cehennemin kapılarına zincirleyen bu prangaları kırmalıdır, böylece yeniden uyanmış ve aydınlanmış bilinciyle yeryüzü üzerinde yeni bir dünya kurmaya başlayabilir.

Ateistik felsefenin insan aklı ve zihninde zafer kazanmasından sonra ancak, özgürlük ve güzellik gerçekleşebilir. Cennetten hediye edilmiş bir güzelliğin işe yaramaz olduğu ispatlanmıştır. İnsan kendisi için uygun olan tek cennetin dünya üzerinde olduğunu görmeyi öğrendiği zaman ancak, (güzellik) yaşamın özü ve itkisi haline gelecektir. Ateizm halihazırda, insanın ruhsal olarak yoksul olanlar için (hazırlanmış)bir tezgah olan cennete ilişkin pazarlığı (demek) olan ceza ve ödüle olan bağlılığından kurtulmasına yardım etmektedir.

Bütün teistler, İlahi Güce inanç olmaksızın ahlakın, adaletin, dürüstlüğün ve sadakatın olamayacağında ısrar etmiyorlar mı? Korku ve umuda dayanan böylesi bir ahlak, kısmen kendine karşı dürüst olmakla, kısmense ikiyüzlülükle dolu olan iğrenç bir ürün olagelmiştir. Doğruluk, adalet ve sadakate gelince, onların cesur temsilcileri ve yürekli açıklayıcıları kimler olmuştur? Neredeyse her zaman tanrısız olanlar: Ateistler; onlar bunlar için yaşamış, savaşmış ve ölmüşlerdir. Adaletin, doğruluğun ve sadakatın cennetle ilgili olmadığını, insan ırkının toplumsal ve maddi yaşamında sürmekte olan devasa değişikliklerle ilişkili olduğunu ve bunlarla birlikte örüldüğünü ; sabit ve ebedi değil, bizzat hayatın kendisi gibi değişmekte olduğunu biliyorlardı. Ateizm felsefesinin ulaşabileceği nihai yer hakkında hiç kimse bir kehanette bulunamaz. Ancak şu kadarı şimdiden tahmin edilebilir: insan ilişkileri ancak onun yeniden yaratıcı ateşi sayesinde geçmişin dehşetlerinden arınabilir.

Düşünceli insanlar, insanlığa dini terör tarafından dayatılan ahlaki kuralların basmakalıplaştığını ve bu nedenle de bütün canlılığını kaybettiğinin anlamaya başlıyorlar. Bugüne, onun parçalayıcı niteliğine, düşmanlıklarıyla birbirleriyle çatışan çıkarlarına, suçlarına ve hırsına genel bir bakış, teistik ahlakın kısırlığını kanıtlanmaya yeterlidir.

İnsan, kendi arkadaşlarıyla (toplumdaki diğer bireylerle)olan ilişkilerini öğrenebilmeden önce kendine gelmelidir. İsa'ya zincirli Prometheus, karanlıkların akbabalarının avı olarak kalmaya mahkumdur. Zincirlerinden kurtulmuş Prometheus ve siz, geceyi ve onun dehşetlerini defedeceksiniz.

Tanrıları olumsuzlamasıyla Ateizm aynı zamanda insanın en kuvvetli onanmasıdır; ve insan sayesinde de yaşamın, amacın ve güzelliğin ebedi bir onaylamadır. 

 

Kaynak: "The Philisophy of Atheism", Mother Earth, Şubat 1916. 

 

 


 Vatanseverlik Özgürlüğe Karşı Bir Tehdit

Vatanseverlik nedir? Bir kişinin doğduğu topraklara, çocukluğunun anıları ve umutlarının, hayallerinin ve özlemlerinin bir arada toplandığı yere duyduğu sevgi midir? Çocuksu bir naiflikle, bulutların akışını seyrettiğimiz ve kendimizin de neden öylesine yumuşakça uçamadığımızı merak ettiğimiz yer midir? Milyarlarca parlayan yıldızı sayıp, ruhlarımızın derinliklerine işleyen "gözümüzün nuru mu"? Kuşların müziğini dinleyip, onlar gibi uzak diyarlara uçmak için kanatlarımız olmasını dilediğimiz yer mi? Ya da annemizin dizlerinde oturup, büyük zaferlerin ve efsanelerin hikâyeleriyle kendimizden geçtiğimiz yer midir? Kısacası, her santimetre karesinin güzelliği ve eşsiz mutluluk, zevk ve oyun dolu çocukluğumuzu temsil ettiği yere duyulan aşk mıdır?

Eğer vatanseverlik bu ise, bugün pek az Amerikalı'yı vatansever olarak adlandırabiliriz; çünkü, oyun mekânları artık fabrikalar, değirmenler ve madenlere dönüşmüştür. Kuşların müziğinin yerini ise, sağır edici makine sesleri almıştır. Artık büyük zaferler ya da efsanelerle ilgili hikâyeler de dinleyemeyiz çünkü annelerimizin öyküleri acı, göz yaşı ve kederi anlatmaktadır.

O halde, nedir vatanseverlik? "Vatansever, efendim, adi ve alçakların son sığınağıdır," demişti Dr. Johnson. Zamanımızın en büyük milliyetçilik karşıtı Leo Tolstoy, vatanseverliği bütün katillerin eğitimini tatmin edecek bir prensip olarak tanımlar; hayatın gereklilikleri olan ayakkabı, kıyafet ve ev yapımından çok insan öldürmek için daha iyi ekipmanı bulunan bir iş; averaj çalışan adamınkinden daha üstün kârları ve zaferleri garantileyen bir iş.

Diğer bir anti-vatansever olan Gustave Herve de vatanseverliği din kurumundan daha incitici, vahşi ve insanlık dışı bir boş inanç olarak tanımlar. İnsanın doğal fenomeni tanımlamadaki beceriksizliğinden kaynaklanan dini bir boş inanç. İlkel insan fırtınayı duyduğunda ya da şimşek çaktığını gördüğünde, her ikisini de açıklayamazdı ve bu yüzden de bu olayların ardında kendisinden daha üstün bir güç olduğu sonucuna varırdı. Benzer şekilde yağmurda ve doğadaki çeşitli değişiklerde de doğaüstü bir güç görürdü. Diğer yandan vatanseverlik, yapay bir şekilde yaratılmış ve yalanlar ile yanlış söylentilerin iletişim ağından kaynağını alan bir boş inançdır; insanı özgüven ve değerlerinden kopartırken, ona kibir ve anlamsız bir gurur katan boş bir inanç.

Gerçekten de kibir, anlamsız gurur ve egotizm vatanseverliğin ayrılmaz bileşenleridir. Açıklayayım. Vatanseverlik dünyamızın her biri demir parmaklıklarla çevrili küçük noktalara bölünmüş olduğunu söyler. Bazı özel noktalarda doğma şansına sahip olanlar herhangi bir diğer noktada ikâmet edenlere göre kendilerini daha üstün, asil ve akıllı görürler. Bu yüzden de o seçilmiş noktada yaşayanların, üstünlüklerini diğerlerine göstermek amacıyla kavga etmek, öldürmek ve ölmek gibi görevleri vardır.

Diğer yerlerde yaşayanlar ise, bebekliklerinden ya da çocukluklarından itibaren beyinlerini Almanlar, Fransızlar ya da İtalyanlar'ın kan dolu hikâyeleriyle doldururlar. Çocuk yetişkinliğe eriştiğinde, kendisinin Tanrı tarafından ülkesini tüm yabancıların saldırı ya da istilâlarına karşı savunmak amacıyla seçilmiş olduğu düşüncesiyle doldurulmuş olur. Bu yüzdendir ki bizler daha üstün bir ordu ve donanma, savaş gücü ve cephane için haykırmaktayız. Bu yüzdendir ki Amerika kısa bir zaman içerisinde ordusu için dört yüz milyon dolar harcayabilmektedir. Bir düşünün: İnsanların üretiminden çalınmış dört yüz milyon dolar. Elbette ki vatanseverlik oyununa katılanlar, zenginler değildir. Onlar her yerde kendilerini evlerinde hissedebilen kozmopolitanlardır. Biz Amerika'da bu gerçekliğin farkındayız. Bizim zengin Amerikalılarımız Fransa'da Fransız, Almanya'da Alman ya da İngiltere'de İngilizler değiller mi? Bir kozmopolitan gururu içerisinde, Amerikalı fabrika çocukları ya da köleler tarafından üretilen parayı boşuna harcayanlar da onlar değil mi? Evet, onların vatanseverliği Roosvelt'in insanlarının adına yaptığı gibi, bir talihsizlikle karşı karşıya kaldığında ya da Sergius Rus devrimcileri tarafından cezalandırıldığında, Rus Çarı gibi bir despota baş üzüntülerini iletebilecek mesajların yollanmasını mümkün kılan bir vatanseverliktir.

Bu, Meksika'da binlerce insanı öldüren baş katil Diaz'ı destekleyebilecek ya da Meksikalı devrimcilerin Amerika topraklarında tutuklanarak, Amerikan hapishanelerinde hiçbir geçerli sebep olmadan mahkum edilmelerini onaylayacak bir vatanseverliktir.

Ama vatanseverlik refah ve gücü temsil edenler için değildir. İnsanlar için yeterince iyidir bu. Voltaire'in en yakın arkadaşlarından olan ve şu sözleri söylemiş olan Büyük Frederick'in tarihi zaferini anımsatıyor bu bizlere: "Din bir sahtekârlıktır ama toplumlar için ayakta tutulmalıdır."

Bu tür bir vatanseverlik de oldukça fazla para gerektiren bir kurumdur; aşağıdaki istatistikleri okuduktan sonra hiç kimse bundan şüphe duymayacaktır. Yüzyılın son çeyreğinde, dünyada lider ordu ve donanmalar için yapılan harcamalardaki progresif artış, her duyarlı öğrenci için ekonomik kaygılar yaratacak derecede somut bir gerçekliktir. 1881'den 1905'e kadarki zamanı beş yıllık periyodlara bölerek ve güçlü devletlerin bu sürecin başlangıç ve bitiş noktalarındaki harcamalarını belirterek kısaca özetlenebilir bu durum. Belirtilen ilk ve son harcama giderlerinde göre bu süreç içerisinde İngiltere'nin harcamaları 2,101,848,936$'dan 4,143,226,885$'a, Fransa'nınkiler 3,324,500,000$'dan 3,455,109,900$'a, Almanya'nınkiler 725,000,200$'dan 2,700,375,600$'a, ABD'ninkiler 1,275,500,750$'dan 2,650,900,450$'a, Rusya'nınkiler 1,900,975,500$'dan 5,250,445,100$'a, İtalya'nınkiler 1,600,975,750$'dan 1,755,500,100$'a ve Japonya'nın ki 182,900,500$'dan 700,925,475$'a çıkmıştır.

Belirtilen her ülkenin askeri harcamaları, her beş yıllık periyod içerisinde artış göstermiştir. 1881'den 1905'e kadarki dönemde İngiltere'nin ordusuna yaptığı harcamalar dört katına, ABD'ninkiler üç katına, Rusya'nınkiler iki katına çıkmış; Almanya'nın harcamaları %35 oranında, Fransa'nınkiler %15 oranında ve Japonya'nınkiler de yaklaşık %500 oranında artmıştır. Eğer bu ülkelerin yirmi beş yıllık süreç içerisindeki tüm harcamalarını, ordularına yaptıkları harcamalarla karşılaştıracak olursak aşağıdaki sonuçları elde ederiz:

İngiltere'de %20'den %37'ye, ABD'de %15'den %23'e, Fransa'da %16'dan %18'e, İtalya'da %12'den %15'e, Japonya'da %12'den %14'e. Diğer taraftan Almanya'daki oranın %58'den %25'e düşmüş olması da ilginçtir; bu düşüşün sebebi diğer amaçlar için imparatorluk harcamalarında büyük artışlar yapılmış olmasıdır. 1901'den 1905'e kadar olan dönemde yapılan askeri harcamaların takip eden beş yıllık süreçlerdeki harcamalardan daha yüksek olduğu da başka bir gerçekliktir. İstatistikler, oranda askeri harcamaları en yüksek olan ülkelerin sırasıyla İngiltere, ABD, Japonya, Fransa ve İtalya olduğunu göstermektedir.

Donanmalar için yapılan harcamaların göstergeleri de inanılmaz boyutlardadır. 1905'le sonlanan yirmi beş yıllık süreçte, ülkelerin donanmaya yaptıkları harcamalar şöyle bir artış göstermiştir: İngiltere %300, Fransa %60, Almanya %600, ABD %525, Rusya %300, İtalya %250 ve Japonya %700. İngiltere bir istisna olmak üzere, ABD diğer tüm ülkelerden daha çok donanma harcaması yapmaktadır ve bu harcamaların oranı tüm ulusal harcamalarda da diğer güçlerinkilerden fazladır. 1881'den 1885'e kadarki süreçte, ABD'nin donanma için yaptığı harcama ülke için yapılan bütün harcamalarda her 100$'da 6,20$ gibi makul bir orandı; sonraki beş yıllık süreçte bu rakam 6,60$'a yükseldi, bir sonraki beş yılda 8,10$'a ve bir sonrakinde ise 16,40$'a erişti. İlerideki beş yıllık süreçlerde bu oranın artacağı da açıkça görülmektedir.

Askeri harcamalardaki artış, nüfus üzerinde kişi başına düşen vergi şeklinde açıklanarak da gösterilebilir. Burada verilen karşılaştırmadaki ilk beş yıldan son beş yıla kadar olan süreç içerisinde şöyle bir artış gözlenmiştir: İngiltere'de 18.47$'dan 52.50$'a; Fransa'da 19.66$'dan 23.62$'a; Almanya'da 10.17$'dan 15.51$'a; ABD'de 5.62$'dan 13.64$'e; Rusya'da 6.14$'dan 8.37$'a; İtalya'da 9.59$'dan 11.24$'a ve Japonya'da 86 cent'ten 3.11$'a.

Kişi başına düşen bu vergi tahmini ile militarizmin ekonomik yükünün kabul edilebilirliği arasında bir bağlantı vardır. Elimizdeki verilere dayanarak elde ettiğimiz yadsınamaz sonuç, ordu ve donanmalar için giderek artan harcamaların istatistiklerde adı geçen ülkelerdeki nüfus artışına baskın çıktığıdır. Diğer bir değişle, militarizmden giderek artan beklentilerin devamlılığı, bu ülkelerin hepsini hem insanlar hem de kaynaklar açısından tüketme tehdidini oluşturmaktadır.

Vatanseverlik için gerekli olan bu korkunç kayıp, ortalama bir zekâya sahip olan bir kişiyi bile bu hastalıktan kurtarmaya yeterli olmalıdır. Gene de vatanseverlik daha fazlasını beklemektedir. İnsanlar vatansever olmaya zorlanmaktadır ve bu lüks için de öderler; yalnızca "savunucuları"nı destekleyerek değil, aynı zamanda kendi çocuklarını da kurban ederek. Vatanseverlik bayrağa bağımlılığı gerektirir; ki bu da anneyi, babayı ve kardeşi öldürmeye bile hazır olacak bir itaat anlamına gelmektedir.

Genel kavga, ülkemizi yabancı tehditlerden koruyacak bir orduya gereksinimimiz olduğudur. Ne var ki her entelektüel kadın ve adam bilir ki, aptalları baskı altında tutmak ve korkutmak için var olan bir mittir bu. Bir diğerinin ilgi alanlarını bilen dünya devletleri, birbirlerine saldırmazlar. Uluslararası karmaşaları, savaşlardansa antlaşmalar yoluyla çözmekle kazançlarının daha fazla olacağını öğrenmişlerdir. Gerçekten de Carlyle'ın söylediği gibi, "Savaş, kendi savaşlarını vermeyecek kadar korkak olan iki hırsızın kavgasıdır; bu yüzden de bir köyden ve bir diğerinden oğlanları alıp onlara üniformalar giydirir, onları silahlandırır ve karşılıklı olarak vahşi canavarlar gibi kaybetmelerine izin verirler."

Her savaşı aynı nedene dayandırmak da fazla bir bilgelik gerektirmez. ABD tarihinde güya olağanüstü ve vatansever bir olay olan İspanya-Amerika savaşını ele alalım. Kalplerimiz gaddar İspanyollar'a karşı nasıl da öfkeyle doluydu! Doğru, bu öfkemiz aniden alevlenmemişti ama. Aylarca devam eden gazete ajitasyonuyla beslenmişti ve bu Butcher Weyler'in birçok Kübalı'yı öldürmesi ve kadınlarına tecavüz etmesinden çok da sonra olmamıştı. Gene de Amerikan Toplumu'nun adaletine dayanarak hiddetlenerek büyümüş, kavga etmeye hazır ve cesurca savaşmaya istekli bir hale gelmişti. Ama sis kalktığında, ölüler gömüldüğünde ve savaşın bedeli insanlara mal ve kiralarda artış olarak geri döndüğünde, vatansever bütünlüğümüzün sarhoşluğundan ayıldığımızda Amerika-İspanya savaşının bedelinin şeker fiyatlarının artması anlamına geldiğini aniden anlayıverdik; daha açık söylemek gerekirse Amerikalılar'ın hayatları, kanı ve parası İspanya hükümeti tarafından tehdit altında bulunan Amerikan kapitalistlerinin ilgilerini korumak amacıyla kullanılmıştı. Bu bir abartma değildir, tam tersine Amerikan hükümetinin Küba işçilerine karşı gösterdikleri tutumla kanıtlanmış gerçeklikler ve figürlere dayanmaktadır. Küba Amerika'nın kıskacı altındayken, Küba'yı özgürleştirmek için yollanan askerlere savaştan kısa bir süre sonra patlak veren puro fabrikalarında çalışan ve grevde olan Kübalı işçileri vurma emri verilmişti.

Bu tür sebeplerle mücadeleyi sürdüren bir tek bizler değiliz. Kan ve gözyaşının akmasına neden olan korkunç Rus-Japon savaşının da önündeki perde kalkmaktadır. Ve bir kez daha görüyoruz ki bu savaşın arkasında da ateşleyici Ticari Gelenek tanrısı var. Rusya-Japonya savaşı sırasında Savaş Bakanı olan Kuropatkin, ticari geleneğin ardındaki gerçek sırrı açığa çıkartmıştır. Kore imtiyazları üzerine para yatırmış olan Çar ve Gran Düka'lar, yalnızca hızlı bir şekilde servet yapabilmek sebebiyle savaşı başlatmıştı.

Barışın en güvenli yolunun güçlü bir ordu ve donanmaya sahip olmak olduğu yolundaki çekişme, en barış yanlısı vatandaşın en ağır silahlarla donanmış vatandaş olduğu iddiası kadar mantıksızdır. Günlük hayattan edindiğimiz deneyimler kanıtlamaktadır ki, silahlı bireyler gücünün denemek konusunda oldukça isteklidir. Bu durum tarihsel olarak, hükümetler için de geçerlidir. Gerçekten de barıştan yana olan ülkeler enerji ve hayatlarını savaş hazırlıklarıyla harcamazlar. Sonuç olarak da barış korunur.

Ne var ki, daha güçlü bir ordu ve donanma oluşturulması yönündeki isteklerin hiçbiri dış tehditlerden kaynaklanmamaktadır. Bu, toplumlarda giderek artan hoşnutsuzluk korkusundan ve işçiler arasındaki uluslararası ruhtan kaynaklanmaktadır. Bu birçok ülkenin Güçlerinin kendini hazırlamakta olduğu düşmanla karşılaşacaktır; bir zamanlar bilinçliliğe uyanan ve diğer tüm dış tehditlerden daha da tehlikeli olacak bir düşman.

Yüzyıllardır toplumları köleleştiren güçler, onların psikolojileri üzerine de kapsamlı çalışmalar yapmışlardır. Genellikle insanların umutsuzlukları, kederleri ve gözyaşlarının, tıpkı çocuklar gibi küçük bir oyuncakla zevke dönüştürülebileceğini bilirler. Ve o oyuncak ne kadar ihtişamlı bir şekilde giydirilirse, renkleri ne kadar canlı olursa çocuk için de o kadar çekici olacaktır.

Bir ordu ve bir donanma insanların oyuncaklarını temsil eder. Onları daha çarpıcı ve çekici kılmak için, bu oyuncakların sergilenmeleri için yüzlerce ve milyonlarca dolar harcanmaktadır. Birleşik Devletler hükümetinin bir donanma filosunu donatıp Pasifik sahiline, her Amerikalı'nın ABD'nin gurur ve zaferlerini hissetmesi için göndermesindeki amaç da buydu. San Francisco şehri, filonun eğlendirilmesi için yüz bin dolar harcamıştı; Los Angeles altı bin; Seattle ve Tacoma ise yaklaşık yüz bin dolar. Filoyu eğlendirmek için mi dedim? "Cesur oğlanlar" yeterli yemeği bulabilmek için isyan etmek zorundayken, birkaç üst rütbeli subaya içki içirip, yemek yedirmek için. Ülkenin dört bir yanındaki kadın, erkek ve çocukların sokaklarda açlık çektiği; yüzlerce işsiz insanın emeklerini her fiyattan satmaya hazır bir durumda bekledikleri bir zamanda havai fişekler, tiyatro partileri ve toplantılar için tam iki yüz altmış bin dolar harcanmıştı.

İki yüz altmış bin dolar! Böylesine yüklü bir toplamla neler yapılmazdı ki? Ama ekmek yemek yerine, o şehirlerin çocukları filoyu görmeye götürülmüş ve bir gazetenin de yazdığı gibi olay akıllarda şöyle kalmıştı, "bir çocuk için unutulmaz bir anı."

Gerçekten de hatırlanmak için muhteşem bir şey, değil mi? Uygarlaşmış katliamın infazcıları. Eğer bir çocuğun hafızası bu tür anılarla zehirlenebilirse, insan kardeşliğinin gerçekten anlaşılması umudu ne için var öyleyse?

Biz Amerikalı'lar kendimizi barış sever insanlar olarak tanımlarız. Kan dökülmesinden ve şiddetten nefret ederiz. Gene de uçan makinelerden savunmasız köylülerin üzerlerine dinamit bombaları atabilme olasılığı da bizde haz spazmları yaratır. Ekonomik gereklilikten dolayı, bazı endüstri patronlarını durdurmak için kendi hayatını riske atan herhangi bir kişiyi asmaya, elektrikli sandalyeye oturtmaya ya da linç etmeye hazırızdır. Kalplerimiz Amerika'nın dünyanın en güçlü ülkesi olması ve eninde sonunda diğer bütün ülkeler üzerine kendi demir ayaklarını çakacağı düşüncesinin heyecanıyla çarpar.

İşte vatanseverliğin mantığı budur.

Vatanseverliğin ortalama insanlar için doğurduğu korkunç sonuçları göz önüne aldığımızda bile, bunlar vatanseverliğin askerler üzerindeki etkisiyle karşılaştırılamaz; boş bir inançla kandırılmış o zavallı kurban. O ki ülkesinin kurtarıcısı, ulusunun koruyucusu: Onun için vatanseverlik neyi ifade ediyor? Barış zamanında köle gibi itaatkâr bir hayat, kusurlar ve sapıklık; savaşta ise tehlike ve ölüm.

San Francisco'ya kısa bir zaman önce yaptığım eğitim seyahatinde, Körfez ve Golden Gate Parkı'nın en güzel manzarasına sahip olan Presidio'yu ziyaret ettim. Amacı çocuklar için oyun alanları, yorgun şehirliler için bahçeler ve müzik olmalıydı. Aksine çirkin, kasvetli ve barakalarla gri bir şekilde yapılmıştı. Barakalar; zenginlerin köpeklerini bile gezdirmeyecekleri yerler. Döküntü kulübelerde askerler güdülmekte olan bir sürü gibiydiler. Burada gençlik günlerini harcıyorlar, üstlerinin botlarını ve pirinç düğmelerini parlatıyorlardı. Burada da, sınıflar arasındaki farklılaşmayı gördüm: Özgür bir cumhuriyetin mahkumlar gibi sıraya dizilmiş, önlerinden geçen her üstlerine selam veren kuvvetli oğulları. İnsanlığı küçülten ve üniformayı yücelten Amerikan eşitliği!

Baraka hayatı, cinsel sapıklık gibi farklı eğilimleri de beraberinde getirmektedir. Giderek Avrupa askeri koşullarında ortaya çıkan sonuçları doğurmaktadır. Cinsel psikoloji alanında adı duyulmuş olan yazar Havelock Ellis, bu konu üzerinde kapsamlı bir çalışma yapmıştır. Kitabından bir alıntı yapıyorum: "Barakalardan bazıları erkek fahişeliğinin en büyük merkezleridir... Kendilerini satan askerlerin sayısı, bizim inanmak istediğimizin çok daha üstündedir. Bazı alaylarda bu cüretin erkeklerin büyük bir çoğunluğu için rüşvet alma oranından daha yüksek olduğunu söylemek bir abartma olmaz... Yaz akşamlarında Hyde Park ve Albert Gate civarı canlı bir ticaret yapan askerler ve diğer erkeklerle dolar; çok az utanç içindedirler, üniformalarıyla ya da sivil... Çoğu vakada uygulanan prosedürler Tommy Atkins'in cep parasına rahat bir eklemede bulunur."

Ordu ve donanmaya bu sapkınlığın nasıl ve neden girmiş olduğu, en iyi biçimde fahişeliğin bu türü için özel evlerin var olması gerçeğiyle yargılanabilir. Bu davranış İngiltere'ye özgü değildir, evrenseldir. "Askerler Fransa'da İngiltere ya da Almanya'dakinden daha az aranmıyor ve Paris ve garnizon şehirlerinde de askeri fahişelik için özel evler mevcut."

Acaba Havelock Ellis cinsel sapıklıkla ilgili araştırmasına Amerika'yı da katmış mıdır? Eğer bunu yapmış olsaydı, aynı koşulların diğer ülkelerde olduğu kadar bizim ordumuz ve donanmamızda da mevcut olduğunu görürdü. Güçlü bir ordunun gelişmesi kaçınılmaz olarak cinsel sapıklığı arttırmaktadır; barakalar kuluçka makineleridir.

Cinsel etkilerinin yanı sıra, baraka yaşantısı askerin orduyu terk etmesinden sonra faydalı bir emekçi olması olasılığını da ortadan kaldırmaktadır. Herhangi bir konuda eğitim görmüş olan erkeklerin çok azı ordu ya da donanmaya katılır, ama onlar bile bir askeri deneyimden sonra önceki işlerinde kendilerini eskisi kadar rahat hissedemezler. İşsizlik alışkanlığını, heyecan ve macerayı tatmış olarak hiçbir barışçıl koşula ayak uyduramazlar. Ordudan ayrıldıklarında hiçbir yararlı işe geri dönemezler. Ama bu genellikle ayaktakımı, hapishaneden çıkanlar ve ne hayat ne de kendi kişisel eğilimleri için mücadele etmeyen insanlarda görülür. Bu insanlar da askeri hayatlarından sonra, suç yaşamlarına geri dönerler; daha da vahşileşmiş ve alçalmış olarak. Hapishanelerimizde yatanların kayda değer bir çoğunluğunu eski askerlerin oluşturduğu herkesçe bilinen bir gerçekliktir. Diğer yandan ordu ve donanmada da oldukça yüksek sayıda eski suçlu bulunmaktadır.

Yukarıda sıralamış olduğum bütün korkunç sonuçlar içerisinden hiçbirisi bana Private William Buwalda olayında oluşan vatanseverlik ruhu kadar insanlık dışı gelmiyor. Çünkü o, bir kişinin asker olup aynı zamanda da insanlık haklarını savunabileceğine inanıyordu. Askeri otoriteler onu cezalandırdılar. Doğru, on beş yıl boyunca ülkesine hizmet etmişti, ama kayıtları mahkeme tarafından itham edilmemişti. Buwalda'nın mahkumiyetini üç yıla indiren Gen Funston'a göre, "bir görevlinin ya da gönüllü olarak askere kaydedilmiş bir adamın öncelikli görevi hükümetine karşı sorgusuz itaat ve bağlılıktır. Onun bu hükümeti onaylayıp onaylamaması hiçbir şey değiştirmez." Aslında, Funston vatana bağımlılığın gerçek doğasına işaret etmektedir. Ona göre, orduya girmek Bağımsızlık Deklarasyonu'nun ilkelerini ilga etmek demektir.

Düşünmeyi, sadık bir makine haline gelmeye dönüştüren ilginç bir vatanseverlik anlayışı!

Vatanseverliğe karşı, bir adamı, bir suçluyu on beş yıllık sadık hizmetlerinden sonra hapse atan bir anlayıştan daha büyük bir suçlama olabilir mi?

Buwalda ülkesine hayatının en iyi yıllarını vermişti ve erkekliğini. Ama tüm bunların hiçbir anlamı yoktu. Vatanseverlik merhametsizdir ve diğer bütün doymak bilmez canavarlar gibi ya her şeyi ister ya da hiçbir şeyi. Bir askerin, aynı zamanda bir insan olduğunu, kendi duyguları, düşünceleri ve eğilimleri olabileceğini kabul etmez. Buwalda'ya öğretilen ders de bu idi; çok pahalı ama hiçbir işine yaramayacak bir ders verilmişti ona. Özgürlüğüne kavuştuğunda ordudaki pozisyonunu kaybetmişti ama özgüvenini geri kazanmıştı. Her şeyden önce, bu üç yıllık mahkumiyete değer.

Amerika'daki askeri koşullar üzerine yazan bir yazar, yakın zamanlarda yazdığı bir makalesinde Almanya'da askerlerin siviller üzerindeki baskısına değinmişti. Diğer yazdıklarının yanı sıra, şöyle diyordu: Eğer bizim ordumuzun var olma sebebi, sivillere eşit haklar sağlanmasının dışında bir amaca hizmet etseydi, varlığını sürdürmek için bunun karşılığını alırdı. Eminim ki bu yazar, General Bell'in vatansever rejimi sırasında Colorado'da değildi. Eğer vatanseverlik adı altında erkeklerin nasıl hapishanelere tıkıldığını, sınır dışı edildiklerini ve diğer her türlü vahşetle karşı karşıya bırakıldıklarını görmüş olsaydı, muhtemelen fikrini değiştirirdi. ABD'de askeri gücün artmasına verilebilecek tek örnek Colorado olayı değildir. Birlikler ve askerlerin iktidardakilerin yardımına koşmadığı ve burada küstahça ve vahşice aynı Kaiser'in üniformasını giyen adamlar gibi davranmadıkları pek görülmemiştir. O zaman da Dick askeri kanunlarına sahibiz. Acaba yazar bunu unutmuş muydu?

Bizim yazarlarımızın en büyük hatalarından birisi, kendi ülkelerinde yaşanan güncel olaylar hakkında oldukça cahil olmalıdır; ya da dürüstlükten uzak bir tutumla bu konular hakkında konuşmak istemezler. Ve böylece, Dick askeri yasamızın Kongre tarafından çok az tartışılarak ve kamudan gizli bir şekilde yürürlüğe sokulmuş olması konusunun üstü kapatılmıştır: Başkan'a, barış yanlısı bir vatandaşı kana susamış bir katile dönüştürme yetkisini veren yasa. Bunun ülkenin savunulmasına yönelik bir amacı olduğu söyleniyor; gerçekte ise sözcülüğünü Başkan'ın yaptığı o belirli partinin çıkarlarını korumak.

Yazarımız vatanseverliğin Amerika'da asla yurtdışında olduğu kadar güç sahibi olamayacağını iddia etmekte; çünkü bu bizlerde içten gelen bir duygu ama Eski Dünya'da mecburi bir şey. Ne var ki bu beyefendinin belirtmeyi unuttuğu iki çok önemli nokta var. Öncelikle, Avrupa'da mecburi askerlik toplumun her sınıfında orduya karşı derin nefret duyguları yaratmıştır. Binlerce genç baskı altında orduya alınmaktadır ve asker olduklarında da buradan kaçmak için her türlü yolu denemektedirler. İkincisi, inanılmaz bir anti-militarist akımı yaratan şey militarizmin mecburi yanıdır, Avrupalı Güçler her şeyden çok bundan korkarlar. Her şeyden önce kapitalizmin en büyük savunucusu militarizmdir. İkincisi zayıfladığı anda, kapitalizm de sendeleyecektir. Doğru, bizim ülkemizde erkekler genellikle orduya katılmaya zorlanmazlar ama bizler daha şiddetli ve zorlayıcı bir güç yarattık: Gereklilik. Endüstriyel bunalımlar sırasında orduya gönüllü katılımlarda inanılmaz bir artış olduğu bir gerçeklik değil midir? Militarizm gurur verici ya da kazançlı olmayabilir ama bir iş arayarak ülkeyi gezmekten, ekmek kuyruklarında beklemekten ya da belediyenin sığınma evlerinde uyumaktan daha iyidir. Her şeyden önce ayda on üç dolar, günde üç öğün yemek ve uyuyacak bir yer demektir. Gene de eğer gereklilik orduya katılmak için yeterli güçte bir neden olarak kabul edilmiyorsa, o noktada da devreye insanın karakteri giriyor. Askeri otoritelerimizin ordu ve donanmaya yapılan gönüllü katılımlardan "zayıf materyal" diye yakınmalarına şaşmamak gerek. Bu, gerçekten de cesaret verici bir işarettir. Bu, ortalama Amerikalı'nın hâlâ açlık riskini almaktansa, üniformaya bürünerek bağımsızlık ve özgürlük aşkı ruhunu taşıyabileceğinin kanıtıdır.

Dünyada düşünen adamlar ve kadınlar, vatanseverliğin çok dar ve zamanımızın ihtiyaçlarını karşılamak için çok sınırlı olduğunu anlamaya başlamışlardır. Gücün merkezileşmesi dünyada baskı altında olan ülkelerde ulusal bir dayanışma duygusu yaratmıştır; Amerika'daki emekçiler ile yurt dışındaki kardeşleri arasındaki dayanışmadan daha üstün bir uyum gösteren bir dayanışma; yabancı tehditlerden korkmayan bir dayanışma, çünkü bu bütün işçileri patronlarına "Gidin ve cinayetlerinizi kendiniz işleyin. Biz bunu sizin yerinize yeterince uzun bir süredir yapıyoruz." diyecekleri bir noktaya getirmektedir.

Dayanışma askerlerin bile bilincini uyandırmaktadır; onlar da büyük insan ailesinin birer parçası haline gelmektedir. geçmiş çatışmalarda şaşmazlığını birden çok kanıtlamış olan bir dayanışma ve 1871 Komünü'nde Parisli askerlerin ayaklandıran ve kardeşlerini öldürmeleri istendiğinde bunu yapmayı reddettiren güç. Yakın geçmişte Rus ordularına karşı ayaklanan adamlara cesaret veren de aynı şeydi. Eninde sonunda bu dayanışma, tüm baskı ve şiddet altında tutulanları uluslararası sömürücülere karşı bir araya getirecektir.

Avrupa proleteryası bu büyük dayanışmanın gücünü fark etmiştir ve bunun bir sonucu olarak da vatanseverliğe ve onun kanlı yüzü olan militarizme karşı bir savaş başlatmıştır. Alman, Fransız, Rus ve İskandinav ülkelerin hapishaneleri, bu eski boş inancın bir parçası olmayı reddeden binlerce kişiyle doludur. Bu akım işçi sınıfıyla da sınırlı değildir; hayatın her aşamasından kişileri, sanatçıları, bilim adamlarını ve yazarlarını da kucaklamıştır.

Amerika'da bu akıma ayak uydurmak zorunda kalacaktır. Militarizm ruhu hayatın her kanalına sızmış durumdadır. Gerçekten de ben Amerika'da militarizmin dünyanın diğer yerlerinden daha büyük bir tehlike oluşturduğuna inanıyorum; çünkü kapitalizm yok etmek arzusu içinde olanlara rüşvet ödemekte.

Bunun başlangıcı okullarda çoktan yapıldı. Gözle görülür bir şekilde, hükümet de İncil'in yolunu seçiyor: "Bana çocuk aklını verin, onu bir erkek yapayım." Çocuklar askeri taktiklerle, müfredat programında yüceltilen askeri başarılarla eğitiliyorlar ve genç beyinler de hükümete uyum sağlamaları için saptırılıyorlar. Dahası, ülkenin gençleri ordu ve donanmaya katılmak için parlak posterlerle kandırılıyorlar. "Dünyayı görmek için iyi bir fırsat!" diye bağırıyor hükümet duvarlardan. masum çocuklar zorla vatansever yapılıyor ve askerlerin adımları Ulus'a doğru ilerliyor.

Amerikan işçileri askerler, Federaller ve Eyaletler'in ellerinde o kadar çok acı çekti ki, üniformalı parazitlere karşı yeterli bir nefret ve isyanları var. Ne var ki tehditler bu büyük problemi tek başına çözemez. İhtiyacımız olan şey, askerlerin eğitimine karşı bir propagandadır; akımının gerçekliklerine onu uyandıracak ve varlığını onların emeklerine borçlu olduğu adamlara karşı gerçek görüşünün bilinçliliğini uyandıracak anti-vatansever bir literatür. Otoritelerin en çok korktuğu şey, tam da budur işte. Bir asker için radikal bir toplantıya katılmak zaten büyük bir hainliktir. Bir asker için radikal bir bildiriyi okumayı da büyük bir hainlik olarak adlandıracaklarına hiç şüphe yok. Ama otoriteler, hatırlanamayacak kadar eski zamanlarda ilerlemenin her adımını hainlik olarak adlandırmıyor muydu? Ne var ki sosyal bir yeniden yapılanma için çabalayanlar bütün bunlarla karşı karşıya gelecek güce sahiptirler. Bu gerçeklikleri fabrikalar yerine, barakalara taşımak daha da önemlidir. Vatansever yalanı dünyamızdan silmek için, bütün ulusların evrensel kardeşlikte birleşerek şu kelimeler etrafında toplandığı o muhteşem yapıya giden yolu temizlememiz gereklidir: ÖZGÜR BİR TOPLUM. 

 

Kaynak: "Patriotism, a Menace to Liberty" (1911).

 

 

 Çoğunluğa Karşı Azınlık

Eğer yaşadığımız zamanın eğilimlerine dair bir özet yapacak olsaydım, Nicelik derdim. Çoğunluk, kitle ruhu her yerde baskın ve niteliği yok ediyor. Bütün hayatımız olan üretim, siyaset ve eğitim niceliğe dayanıyor, sayılara. Bir zamanlar yaptığı işin niteliği ve zorluğundan gurur duyan işçi beyinsiz, yetersiz ve isteksiz bir kişiyle değiştirildi; şeylerin niceliklerine bakan, kendisine değer vermeyen ve genel olarak insanlığın geri kalanını incitmeye hazır. Gerçekten de nicelik, hayatın rahatı ve huzurunu değil, yalnızca insanın yükünü arttırmıştır.

Siyasette de nicelikten başka hiçbir şey geçerli değildir. Ne var ki artışına rağmen prensipler, idealler, adalet ve haklar sayılar tarafından berbat bir şekilde kuşatılmıştır. Üstünlük çabalaması içerisinde çeşitli siyasi partiler birbirlerini kandırmakta, yalan söylemekte, hile yapmakta ve birtakım entrikalarla dolandırmaktadır; sonuçta başaran kişinin kitle tarafından kucaklanacağından çok emindirler. Tek tanrı budur: Başarı. Hangi doğrultuda, hangi korkunç karakterle olursa olsun. Bu üzücü gerçeği kanıtlamak için çok derinlemesine bir araştırma yapmaya ihtiyacımız yok. Daha önce hiçbir zaman kötü yol, devletimizin tamamen korkunç olan bu yolu böylesine aleni bir şekilde sergilenmemişti; Amerikan toplumu hiçbir zaman siyasetin Yahuda doğasıyla böylesine karşı karşıya kalmamıştı; ki bu doğa yıllardır bir iftira olarak nitelendiriliyor, kurumlarımızın başlıca dayanağı, insanların hakları ve özgürlüklerinin gerçek koruyucusu.

Partinin suçları o kadar ortada ki bir kör bile bunları görebilir; dalkavuklarını bir araya getirmeye ihtiyacı vardı ve üstünlüğü temin edilmişti. Ne var ki bunun kurbanları, ihanet edilmişler, aldatılmışlar ve zulmedilenler bu zafere karşı olmak yerine onun tarafında olmaya karar vermişlerdir. Çok az kişi Amerikan özgürlüğünün geleneklerine çoğunluğun nasıl ihanet edebileceğini düşünmüştü. Ya yargıları, sebeplendirme kapasitesi neredeydi bunun? İşte durum tam da bu, çoğunluk sebeplendiremiyor; hiçbir yargıya sahip değil. Özgünlük ve kendi ahlakından yoksun olan bu çoğunluk kendi kaderini her zaman başkalarının ellerine bırakmıştır. Sorumluluk alma yetisinden uzak bir şekilde, yok etmeye doğru bile olsa liderlerini takip etmiştir. Dr. Stockman haklıydı: "Aramızda gerçek ve adaletin en büyük düşmanları özlü çoğunluklardır, kahrolası çoğunluklar." Hırs ve inisiyatif olmadan bu kitle hiçbir şeyden yenilikten olduğu kadar nefret etmez. Her zaman yenilikçiye, yeni gerçeğin öncüsüne karşı kızgın olmuş ve onu avlamaya çalışmıştır.

Zamanımızın siyasetçileri arasında sürekli tekrarlanan slogan, ki buna Sosyalistler de dahil, zamanımızın bireyselin ve azınlığın zamanı olduğudur. Yalnızca yüzeyin altındakini görmek istemeyenler bu şekilde kandırılabilir. Hiç kimse dünyanın refahını görmüyor mu? Bu durumun kralları onlar değil mi? Ne var ki onların başarısı bireyselliğe yönelik değildir; adalete ve kitlenin korkak bir biçimde teslim olarak boyun eğmesine yöneliktir. İkincisi ister ama baskın gelinmek için, yönetilmek için ve mecbur edilmek için. Bireyselcilik ise, insanlık tarihinde hiçbir zaman kendini ifade etme şansını, kendini savunma fırsatını böylesine normal, sağlıklı bir şekilde bulamamıştır.

Dürüstlük amacıyla dolu bir eğitmen, özgün fikirleri olan bir yazar ya da sanatçı, bağımsız bilim insanı sosyal değişimin vaatkâr olmayan öncüleri her gün, zamanla birlikte öğrenme ve yaratıcı yeteneklerini kaybetmiş olan kişilerce bir kenara itilmektedir.

Ferrer tipi eğitmenlere hiçbir yerde tolere edilmiyor, diğer taraftan önceden hazmedilmiş yemeklerin diyetisyenleri a la Profesor Eliot ve Butler varoluşçuluktan yoksun, istemlerin olmadığı bir çağın başarılı yürütücüleriler. Yazında ve dramatik dünyada Humpry Ward'lar ve Clyde Fitches'ler kitlelerin idolleri ama çok az kişi Emerson, Thoreau, Whitman, Ibsen, Yeats ya da Stephen Phillips'in dehasının farkında. Onlar çoğunluğun ufkundan çok uzakta yalnız yıldızlar gibiler.

Yayıncılar, tiyatro müdürleri ve eleştirmenler yaratıcı sanatın doğasında var olan niteliği aramıyorlar; sanatın iyi satış yapıp yapmadığını, insanların paletine uyup uymadığını soruyorlar. Bu palet de bir çöplük gibi; hiçbir zihinsel özümleme gerektirmeyen her şeyi barındırıyor içinde. Bunun bir sonucu olarak da olağan, sıradan, alışıldık olan genel literatürü temsil ediyor.

Sanatta da aynı üzücü gerçeklerle karşı karşıya kaldığımız söylememe gerek var mı? Birisi parklarımızın ve köprülerimizin iğrençliğini ve kabalığını, sanat endüstrisini eleştirmek zorunda. Kesinlikle, hiç kimse olmasa da çoğunluğun zevkleri bu korkunç sanata tolere edecektir. İçerikte yanlış ve uygulamada barbarca olan Amerikan şehirlerini dolduran anıtların da gerçek sanatla hiçbir ilişkisi yok; sanki bir Michael Angelo totemi gibi. Ne var ki başarılı olabilen tek sanat türü de bu. Kabul edilen bilgileri besleyen, özgün olmaya çalışan ve hayata karşı doğru olma çabası içerisindeki gerçek sanatsal deha anlaşılması güç ve perişan bir şekilde sürdürmekte varlığını. belki bir gün yaptığı iş el üstünde tutulacak ama kalbindeki kan tükenene kadar değil; düşünceden ve görüş açısından uzak olan izdiham ustasının mirasını yok edinceye dek değil.

Bugünün sanatçısının yaratamayacağı söyleniyor çünkü ekonomik bir zorunluluğu var. Ne var ki bu, sanat için bütün çağlarda geçerli olan bir gerçekliktir. Micheal Angelo da en az bugünkü heykeltıraş ya da ressamın olduğu kadar hamisine bağımlıydı; ama o zamanın sanat uzmanları çıldırtıcı kalabalıktan çok uzaktaydı. Ustalarının eserlerine katkıda bulunmaktan gurur duyuyorlardı.

Bugünün sanat eleştirmenlerinin ise tek bir kriteri, tek bir değeri var: Dolar. Hiçbir mükemmel işin niteliği ile ilgilenmiyorlar, yalnızca cebindeki dolarların niceliği ilgilendiriyor onları. Mirabeu'nun Les Affaires sont les Affaires çalışmasındaki finansörler renklerdeki karmaşık düzenlemelere işaret ederek şöyle diyor: "Ne kadar da mükemmel; 50.000 franka mal oldu." Aynı bizim sonradan görmelerimiz gibi. Onların muhteşem sanat keşifleri için ödenen inanılmaz meblağlar zevklerini fakirleştiriyor.

Elli yıl önce Wendell Phillips şöyle demişti: "Gerçekten de demokratik bir niteliğin olduğu ülkemizde toplumun fikri yalnızca her şeye yetmez aynı zamanda her zaman, her yerdedir. Tiranlığını, ulaştığı noktayı saklamaz ve sonuçta eğer Eski Yunan'ın meşalesini alıp yüzler arasında aramaya çıkarsanız, bir tek Amerikalı bulamazsınız ki hayal kurmamış olsun; en azından hırsına, sosyal hayatına ya da işine, iyi bir fikre ve onun için oy vereceklere dair kazanabileceği ya da kaybedebileceği bir şey vardır. Ve sonuç olarak bireyler yığını olmaktansa, her biri kendi inançlarını çiğneyerek, diğer toplumlarla kıyaslanacak olursa bir toplum olarak ödlekler kitlesini oluşturuyoruz. Diğer insanlardan daha çok, birbirimizden korkuyoruz." Açıkça görülmektedir ki Wendell Phillips'in elli yıl önce anlattığından daha ileri bir noktada değiliz.

Bugün de toplum görüşü her yerde mevcut bir tiranlıktır; bugün de çoğunluk bir ödlekler kitlesini temsil eder, kendi ruhunu ve akıl fakirliğini yansıtan o kişiyi ister; Bu Roosvelt gibi örneği görülmemiş bir adamın yükselişini açıklıyor. O avam psikolojisini en iyi biçimde örnekleyen insan. Bir siyaset adamı, çoğunluğun idealler ve dürüstlüğe ne kadar az önem verdiğini biliyor. Bir köpek gösterisi, bir ödüllü yarış, bir "siyah"ın linç edilmesi, adi bir suçlunun etrafının sarılması, zengin bir kadının evlenmesi ya da eski bir başkanın akrobatik gösterisi arasında hiçbir fark görmüyorlar. Zihinsel bozulmalar ne kadar iğrençleşirse, kalabalık o kadar zevk alıyor.

Diğer taraftan, bu siyasi pigmelerin, saf adamların, kültürlerin, yetilerin tepelerindeki adamlarla muhallebi çocukları gibi alay ediliyor. Çağımızın bireyselcilik çağı olduğunu söylemek biraz tuhaf. Bizimki, tüm tarih boyunca yaşanmış olan bir fenomenin basit bir tekrarı: İlerleme, aydınlanma, bilim, din, siyasi ve ekonomik özgürlük için yapılan her çaba azınlıklardan geliyor, çoğunluklardan değil. Bugün de her zaman olmuş olduğu gibi az olan yanlış anlaşılıyor, avlanıyor, hapsediliyor, işkence görüyor ve öldürülüyor.

Nazareth'in kışkırtıcıları tarafından açıklanan kardeşlik prensibi hayatın, doğru ve adaletin özünü koruyor; o kadar uzun zamandır yapıyor ki bunu artık az olanın işaret ışığı haline gelmiş. Çoğunluklar da buna dayandığında, o büyük prensip kan ve ateşin, yayılan acının ve hastalığın muştucusu oldu. Her şeye gücü yeten Roma'ya Huss, Calvin ve Luther'in muazzam figürlerinin liderliğinde saldırmak gecenin karanlığının ardından gelen gün doğumu gibiydi. Ama Luther ve Calvin siyaset adamı oldukları anda, Reformasyon'un büyük olasılıklarını tehlikeye attılar. Onlar başarılar ve çoğunluğu kazandılar, ama Katolik canavardan daha az kana susamış ya da acımasız olmayan o çoğunluğu. Aykırı olanlara, azınlığa, diktasına boyun eğmeyecek olanlar için ne acı! Sonsuz heves, tahammül ve kurbandan sonra insan aklı şimdi en azından dini canavardan özgür kılındı; azınlık yeni zaferlere kurban gitti ve çoğunluk da zamanla yanlış bir şekilde gelişen gerçekliği alkışlamakta.

Siyasi olarak insan ırkı hâlâ köleliğe en uygun olanı; krallar ve tiranların gücüne karşı adım adım savaşan John Balls'lar, Wat Tyler'lar, Tells'ler gibi daha ismi sayılamayacak pek çok kişi için böyle değil miydi? Ama bireysel öncüler için dünya hiçbir zaman o muazzam akımda olduğu gibi köklerine kadar sallanmamış olmalı: Fransız Devrimi. Camille Desmoulins'in etkili sözleri ve ateşi, Jericho'dan önceki trompet gibiydi; tecavüz ve korkuya Bastille'e karşı ayaklanma başlatmak.

Her periyodda, her zaman büyük fikirlerin, özgürlük mücadelesinin savunucuları azınlıklar olmuştur. Oysa kıpırdamasına bile izin olmayan güdümlü çoğunluklar için durum böyle değildi. Bu gerçeklik Rusya'da diğer her yerde olduğundan daha etkili bir biçimde açığa çıkmıştır. Zaten binlerce hayat o kanlı rejimle tüketilmiştir, gene de canavarın saltanatına tam bir son verilememiştir. Fikirlerin, kültürün, edebiyatın, en iyi duyguların bir boyunduruğun altında inletildiği bir yerde bu nasıl mümkün olabilir? Çoğunluk, o dönüştürülemeyen, kısıtlı, boğucu kitle, Rus köylüleri yüz yıllık bir çekişmeden, anlatılmamış bir sefaletten ve kurbanlıktan sonra nasıl hâlâ "beyaz elli adamları" * boğan ipin şans getirdiğine inanabilirler? (* entelektüeller)

Amerikan bağımsızlık mücadelesinde, çoğunluk yıkılmak üzere olan bir binadan çok da farklı bir konumda değildi. Bugüne dek Jefferson, Patrick Henry ve Thomas Paine gibilerin fikirleri onların gelecek nesilleri tarafından inkâr edilmiş ve satılmıştır. Kitle, onlardan hiçbirini istememektedir. Lincoln'de görülen üstünlük ve cesaret, o zamanın panoramasını yaratan insanlarla birlikte unutulmuştur. Siyah adamların gerçek hamileri Boston'da Llyod Garrison, Wendell Phillips, Thoreau, Margaret Fuller ve Theodore Parker gibi olağanüstü cesaretleri ve çabalarıyla John Brown'la bu acıyı sonuçlandırılan kişiler tarafından temsil edilmiştir. Onların yorulmak bilmeyen bu hayalleri, etkili konuşmaları ve azimleri Güneyin lordlarını yenmiştir. Lincoln ve onun buyruğu altındakiler yalnızca karşı koyuş herkesçe çıkarlı bir davranış olduğunda takip edilmişlerdir.

Yaklaşık elli yıl önce, meteor gibi bir fikir dünyanın yörüngesinde kendisini göstermiştir; oldukça ileri görüşlü, devrimci, herkesi kucaklayan ve dünyanın her yerindeki tiranların terörünü dağıtacak bir fikir. Diğer yandan bu fikir milyonlar için zevkin, mutluluğun ve umudun da müjdecisiydi. Öncüler karşılarına çıkacak zorlukların bilincindeydiler ve yollarına çıkacak engellerin ama gururlu ve cesurca yürüşlerini başlattılar. Bugün bu fikir popüler bir slogan olmuştur. Bugün neredeyse her yerde Sosyalistler vardır: Yoksul kurbanlar kadar zengin adamlar; talihsiz sanıklar kadar hukuk ve otoritenin savunucuları; dini dogmaların uygulayıcıları kadar özgür düşünürler; yırtık gömlekli kızlar kadar şık hanımefendiler. Neden olmasın? Elli yıl öncesinin gerçeği bugün bir yalana dönüştüğüne, tüm taze hayal gücü yaşlandığına ve gücü, zaferi, devrimci idealizmi yok edildiğine göre, neden olmasın? Bugün artık güzel bir görüş değil, "pratik, üzerinde çalışılabilir bir düzen" olduğuna ve çoğunluğun isteklerine dayandırıldığına göre, neden olmasın? Kitle övülmeye başlandığından beri var olan siyasi kurnazlık: Zavallı çoğunluk, kandırılan, kullanılan o devasa çoğunluk; yalnızca bizleri takip etseydi...

Bu söylemi daha önce duymamış olan birisi var mıdır? Bütün politikacıların bu hiçbir zaman değişmeyen nakaratını bilmeyen var mı? Kitlenin kanamakta olduğunu, soyulduğunu ve sömürüldüğünü bilmeyen var mı? Oy avcılarımız kadar, ben de biliyorum bunu. Ama ben bütün bunlardan sorumlu olanın, birkaç parazit değil kitlenin kendisi olduğunda da ısrar ediyorum. Efendilerine dört elle sarılıyor, kamçılanmayı seviyor ve kapitalist otorite ya da herhangi bir kurulu düzene karşı bir protesto sesi yükseldiği anda ilk 'Çarmıha gerin!' haykırışı ondan geliyor. Ama bu otorite ve şahsi imtiyazlar ne kadar sürebilir ki; eğer kitleler asker, polis, gardiyan ve cellat olmak istemeseydi? Sosyalist demagojiler bunu benim bildiğim kadar biliyorlar, ama hâlâ kitlelere isteklerini temin ediyorlar çünkü hayatın temel amacı, gücün sürerliliğidir. Bu da çoğunluk olmadan gerçekleştirilemez. Evet otorite, baskı ve bağımlılık çoğunlukların içindedir ama hiçbir zaman özgürlük ya da bireyin özgür tutumu değil; hiçbir zaman özgür bir toplumun doğuşu değil.

Baskı altında olanları, yoksulları bu dünyadan kabul etmediğim için değil; korku, şiddet, insanların sürdüğü hayatın güvensizliğini tanımadığım için de değil; çoğunluğu iyi için yaratıcı bir güç olarak red mi ediyorum? Hayır, hayır! Ama o kadar iyi biliyorum ki sıkıştırılmış bir kitle olarak bu insanlar hiçbir zaman adalet ve eşitlik için mücadele etmediler. İnsanlığın sesini bastırdılar, insan ruhunu öldürdüler ve bedenlerini zincirlediler. Bir kitle olarak eğilimleri her zaman hayatı tıpkı bir çöl gibi bir örnek, gri ve monoton yapmak oldu. Bir kitle olarak her zaman bireyselciliğin, özgür inisiyatifin ve özgünlüğün düşmanları olacaklar. Bu yüzden Emerson'ın şu sözlerine ben de katılıyorum, "Kitleler talepleri ve etkileşimlerinde ham, eksik ve tehlikelidirler ve yaltaklanmaya değil, eğitilmeye ihtiyaçları vardır. Onlara hiçbir şey teslim etmemeyi dilerim ama onları bölüp parçalara ayırmak ve onlardan bireyler yaratmak isterim. Kitleler! Kitleler beladır. Aslında kitlenin hiçbir çeşidini istemiyorum; ama yalnızca sevecen, duyarlı, başarılı kadınlar ile dürüst adamlar istiyorum."

Diğer bir deyişle sosyal ve ekonomik refahın yaşayan, canlı gerçeği ancak entelektüel azınlıkların azmi ve kararları yoluyla bir gerçekliğe dönüşecektir; kitleler üzerinden değil.


Kaynak: "Minorities vs Majorities". 

 


Anarşi ve Cinsiyet Sorunu

Kuvveti ve kasları solgun, çelimsiz zengin bebeler tarafından oldukça beğenilen, ancak emeği açlık kurdunu kapısından uzak tutmaya ancak yeten işçi sınıfı erkekleri, onlara sabahtan akşama kadar kölelik yapmak ve harcamaları düşük tutmak üzere her türlü çabayı sarf etmek zorunda kalan eşlere veya ev-hizmetçilerine sahip olmak için evlenirler yanlızca. (Kadının) kocasının acınacak ücretinin ikisinin de yaşamını sürdürmesini sağlamak için devamlı çaba sarfetmekten sinirleri o kadar gerilir ki, giderek asabi hale gelir ve yazık ki kısa zamanda umut ve planlarının kül olup uçtuğu sonucuna ulaşacak ve evliliğin gerçekten de başarısız olduğunu düşünmeye başlayacak olan lordunun ve efendisinin sevgi talebini yerine getirmekte artık başarılı olamaz.

ZİNCİRLER GİDEREK AĞIRLAŞIR

Harcamalar azalmak yerine çoğaldıkça, evliliğinde çok az kuvveti olan, benzer şekilde kendini ihanete uğramış hisseden eş bu kuvvetinin tümünü de yitirir, ve devamlı açlık sıkıntısı ve korkusu, güzelliğini evliliğinin ardından kısa zaman içinde tüketir. Giderek ümitsizleşir, ev işlerini ihmal etmeye başlar; ve kendisiyle kocası arasında, onlara yaşamlarındaki keder ve yoksullukları göğüsleme kuvveti verecek hiçbir sevgi ve sempati bağı da olmadığı için, birbirlerine daha da sıkıca kenetlenmek yerine birbirlerine giderek daha fazla yabancılaşırlar ve hatalarına karşı giderek daha tahammülsüz olurlar.

Milyonerlerin yaptığı gibi klübe gidemeyen erkek meyhaneye gider, ve kederini bira veya viski bardaklarında boğmaya çalışır. İhmal edilişini bir sevgilinin kollarında unutmaya çalışamayacak kadar onurlu ve herhangi bir meşru eğlence ve uğraştan faydalanmak için fazlasıyla yoksul olan erkeğin kederinin talihsiz ortağı ise, ev diye adlandırdığı sefil ve derme çatma yerin içine sıkışıp kalır, ve kendini bu zavallı adamın eşi yapan ahmaklığa kötü kötü lanet eder.
Ancak onların birbirlerinden ayrılmalarının hiçbir yolu yoktur.

ANCAK ONU TAŞIMAK ZORUNDADIRLAR

Ancak kanun ve Kilise tarafından boyunlarına vurulan zincir ne kadar canlarını yakarsa yaksın, bu iki kişi onun kırılmasına müsade etmedikçe kırılamaz.

Yasanın onlara özgürlük bahşedecek kadar merhametli olması için, özel yaşamlarının tüm detayları gözler önüne serilmelidir. Kadın, kamu oyunda ayıplanır ve tüm yaşamı alt üst olur. Bu utancın korkusu, kendisini ve pekçok kızkardeşini ezen insafsız sisteme karşı tek bir protestoya dahi girişmeksizin, onun evlilik yaşamının ağır yükü altında ezilmesine yol açar.

Zengin olan skandaldan sakınmak için buna katlanır fakir ise çocukları uğruna ve kamu oyunun korkusuyla. Onların yaşamları ikiyüzlülük ve yalanın uzun bir sürekliliğidir.

Cinselliğini satan bir kadın onu satın alan adamları terk etme özgürlüğüne her zaman sahipken, "namuslu eş" ise onun canını yakan birlikten (evlilikten)kendisini kurtaramaz.

Kilise ya da toplum öyle kabul etsin ya da etmesin, aşkla kutsanmamış, doğal olmayan tüm birlikler fahişeliktir. Bu gibi birliklerin toplumun ahlakını ve sağlığını azaltmaktan başka bir yanı olamaz.

SUÇLU SİSTEMDİR

Kadınları kadınlıklarını ve bağımsızlıklarını en yüksek fiyat teklif eden alıcıya satmaya zorlayan sistem, az sayıdaki kişiye arkadaşları (aynı toplumun üyeleri olan kişiler)tarafından üretilen refahla yaşama hakkı sunan sistemin bir dalıdır. Emeklerinin meyveleri, refahın satın alabileceği her türlü lüksün içinde yüzen bir avuç aylak vampir tarafından emilirken, (toplumun) yüzde 99'u ise ruh ve bedenlerini ancak birarada tutacak kadar (bir şey için) sabahtan akşama kadar güç koşullarda çalışmak ve kölelik yapmak zorundadır.

Bir anlığına yirminci yüzyıl toplumsal sisteminin şu iki resmine bakın.

Pahalı iç döşemeleri fakir erkek ve kadınların rahat koşullarda yaşamasını sağlayabilecek o muhteşem saraylara, refah sahiplerinin evlerine bir bakın. Refah içindekilerin oğullarının ve kızlarının akşam yemeği partilerine bir bakın; tek bir tanesi suyla kuru ekmeğe talim eden açlık içindeki yüzlerceyi doyuracak olan bunlar lükstür. Günlerini kendi kendilerini tatmin etmeye yarayan yeni uğraşlar tiyatrolar, balolar, konserler, yatçılık, süs ve gösteriş ile sefahat için delicesine bir arayışla dünyanın bir yerinden başka bir yerine koşuşturma icat etmekle geçiren o moda düşkünlerine bir bakın.

ÖTEKİ RESİM

Hiçkimsenin sevgi dolu bir tek sözcük ve şefkat dolu bir ilgi sarfetmediği çocukları çıplak ve aç bir şekilde sokaklarda koşuşturan, cehalet ve hurafelerle büyüyen, doğdukları güne lanet yağdıran; asla bir parça temiz hava dahi soluyamadıkları karanlık, rutubetli bodrumlarda (hayvan sürüsü gibi) kümelenen, yırtık pırtık elbiseler giyinen, sefaletin tüm yükünü beşikten mezara sırtında taşıyanlara bir bakın.

Siz ahlakçılar, siz hayırseverler, bu iki resmin ürkütücü karşıtlığına bir bakın ve bana bunun suçlusunun kim olduğunu söyleyin! Yasal yollarla veya başka şekillerde fahişelik yapmaya itilenler mi, yoksa kurbanlarını böylesi bir ahlaki bozulmaya itenler mi?

Sebep fahişelikte değil, toplumun kendisindedir; özel mülkiyetin eşitsizliği(ne dayanan)sistemde, Devlet ve Kilise'dedir. Suçsuz kadınların ve çaresiz çocukların soyulmasını, katledilmesini ve onlara şiddet uygulanmasını yasallaştıran bu sistemdedir.

KÖTÜLÜĞÜN TEDAVİSİ

Bu canavar yok edilmedikçe, Senato'da, tüm kamu dairelerinde, zenginlerin evlerinde olduğu gibi keza yoksulların sefil barakalarında da var olan bu hastalıktan kurtulamayız. İnsanoğlu kendi kuvvetinin ve yeteneklerinin bilincine ulaşmalıdır; daha yeni bir yaşam, daha iyi ve onurlu bir yaşam başlatmak için onların özgür olması gereklidir.

Fahişelik, Saygıdeğer Dr. Parkhurst ve diğer reformcuların kullandıkları araçlarla önlenemez. (Fahişelik) onu besleyen sistem var oldukça sürecektir.

Tüm bu reformcular çabalarını, her türlü suçun babası olan sistemi yıkmak için mücadele edenlerinkiyle birleştirdikleri ve tam bir eşitliğe dayanan bir (sistem) her bir üyesine, erkeğe, kadına ve çocuğa emeğinin ürününün tamamını veren, doğanın hediyelerinden faydalanmakta ve en yüksek bilgiye erişmekte tamamıyle eşit haklar sunan bir sistem inşa ettiklerinde, kadınlar kendi başlarına var olabilecek  ve bağımsız olacaklardır. Erkek artık sağlıksız, doğal olmayan tutkulara ve kötü huylara sahip olmazken, kadının sağlığı da artık bitip tükenmeyen zorlu çalışma ve kölelikle ezilmeyecek, o artık erkeğin kurbanı olmayacaktır.

ANARŞİSTİN HAYALİ

Her biri, fiziki kuvvet ve karşısındakine ahlaki güvenle evlilik haline girecektir. Her biri diğerini sevecek ve saygı gösterecektir; ve sadece kendi refahları için değil, kendilerini mutlu edecek işlere yardım edecektir; aynı zamanda insanlığın evrensel mutluluğunu arzu edeceklerdir. Bu tip (bir) birliğin ürünü zihinsel ve bedeni olarak güçlü ve sağlıklı olacaktır; ebeveynlerini onurlandıracak ve saygı göstereceklerdir; bunu görevleri olduğu için değil, ebeveynleri bunu hak ettiği için yapacaklardır. Onlar bütün bir topluluk tarafından eğitilecek ve bakılacaklardır, ve kendi isteklerinin peşinden gitmekte serbest olacaklardır; ve onlara dalkavukluğu ve kendi arkadaşlarını (toplum üyelerini) soyma temel sanatını öğretmenin gereği kalmayacaktır. Onların yaşamdaki amacı kardeşleri üzerinde iktidar kurmak değil, topluluğun her üyesinin saygı ve takdirini kazanmak olacaktır.

ANARŞİST BOŞANMA

Erkek ve kadın arasındaki birliğin onlar için tatminkar ve hoş olmadığı ortaya çıkarsa, sessizce ve arkadaşça ayrılacaklar ve sevimsiz bir birliği devam ettirerek evliliğin pekçok ilişkisini bayağılaştırmayacaklardır.

Günün reformistleri eğer kurbanlara eziyet etmek yerine, çabalarını sebebi ortadan kaldırmak için birleştirirlerse, fahişelik artık insanlığın yüz karası olmayacaktır.

Bir sınıfı baskı altına almak ve bir diğerini ise korumak ahmaklıktan daha kötü bir şeydir. Bu bir suçtur. Siz ahlak sahibi erkek ve kadınlar, başlarınızı öte tarafa çevirmeyin.

Önyargılarınızın sizi etki altına almasına izin vermeyin: soruna önyargısız bir açıdan bakın.

Kuvvetinizi heba etmek yerine, el ele verin ve bu bozuk, hastalıklı sistemin yıkılmasına yardım edin.

Eğer evlilik yaşamı onurunuzu ve kendinize saygınızı çalmadıysa, eğer çocuklarım dediklerinizi seviyorsanız, onlar için olduğu kadar kendiniz için de kurtuluşu hedeflemeli ve özgürlüğü kurmalısınız. O zaman, ancak bundan (bu gerçekleştikten) sonra evlilik kurumunun kötülükleri son bulacaktır.

 

Kaynak: "Anarchy and The Sex Question", The Alarm, 27 Eylül 1896, s. 3. 


 

Durrutinin Ölümü

Emma Goldman’ın; Durruti’nin ölümünün ardından yazdığı makale şöyledir:

Çok değil, bundan bir ay önce gördüğüm durruti, madrid'deki sokak çatışmalarında hayatını kaybetti. ıspanya'daki anarşist ve devrimci hareketin bu mücadeleci figürüyle ilgili bildiklerim, sadece hakkında okuduklarımdan ibaretti. barselona'ya vardığımda durruti ve birliğiyle ilgili büyüleyici hikayeler duydum. onun faşizme karşı savaşan cesur ve yürekli milislere liderlik ettiği aragon cephesine gitmek için sabırsızlandım.

durruti'nin karargahına, kötü bir yolda uzun süren bir yolculuğun ardından tamamen yorgun düşmüş olarak vardım. durruti'yle birkaç dakika, insanı canlandıran ve zindelik veren sert bir tonik gibiydi. monserrat kayalıklarından yontulmuş gibi güçlü bir vücut. durruti, ıspanya'ya vardığımdan beri tanıştığım anarşistler arasındaki en etkileyici figürdü. menziline giren herkesi etkileyen müthiş enerjisi beni de heyecanlandırdı.

durruti'yi sanki arı kovanındaymış gibi yoğun bir faaliyet içinde buldum. ınsanlar geliyor, gidiyor, telefon durmadan durruti için çalıyordu. bir de durruti'nin kurmayları için tahta bir kulübe yapan işçilerin insanı sağır eden çekiç sesleri. bütün bu seslere ve telefonlara rağmen durruti, sükunetini ve sabrını koruyordu. beni, sanki bütün hayatı boyunca tanıdığı biriymişim gibi karşıladı. faşizme karşı ölüm kalım mücadelesine hayatını adamış bir adamın cana yakınlığı ve sıcaklığı pek de beklemediğim bir şeydi.

durruti'nin, adıyla anılan birlik hususundaki maharetiyle ilgili çok şey duymuştum. önceden askeri eğitimi ve buna benzer bir deneyimi olmadan, askeri seferberlikten başka hangi yöntemle 10 bin gönüllüyü bir araya getirdiğini öğrenmeye can atıyordum. durruti, benim gibi yaşlı bir anarşistin böyle bir soru sormasına şaşırmış gibi görünüyordu.

"bütün hayatım boyunca anarşist oldum" diye yanıtladı. "öyle de kalmayı dilerim. aslında bir generale dönüşmek ve adamları askeri bir güçle yönetmek zorunda kalmam çok üzücü. bana gönüllü geldiler, antifaşist kavgamızda hayatlarını ortaya koymaya hazırlar. her zaman olduğu gibi, özgürlüğe inanıyorum. sorumluluk hissine dayanan özgürlüğe. disiplinin elzem olduğunu düşünüyorum, fakat bu öz disiplin olmalı ve genel bir hedef ve güçlü bir yoldaşlık duygusundan harekete geçmeli". adamlarının güvenini ve sevgisini kazanmıştı; çünkü hiçbir zaman üstünlük taslamamıştı. onlardan biriydi. onlar gibi sade bir şekilde yemek yedi ve uyudu. hatta güçsüz ya da hasta ve ondan daha çok ihtiyacı olanlar için çoğu zaman kendi hakkını da reddederek. ve her savaşta onların tehlikelerini paylaştı. bu hiç şüphesiz durruti'nin birliğiyle başarısıydı. adamları ona hayrandı. talimatlarını yerine getirmekle kalmadılar; faşist mevzileri geri püskürtmek için en tehlikeli işlerde onu izlemeye de hazırdılar.

durruti'nin ertesi sabah için saldırı hazırladığı bir akşam oraya vardım. tan ağardığında, diğer milisler gibi o da tüfek omuzda yola koyuldu. onlarla beraber, düşmanı dört kilometre geri püskürttü ve düşmanın kaçarken arkasında bıraktığı kayda değer sayıda silahı ele geçirmeyi başardı.

basit eşitliğin ahlaki örneği, durruti'nin etkisinin kesinlikle tek açıklamasıydı. bir de milislerinin antifaşist savaşın derin anlamının - kendi hayatını da belirleyen ve en yoksul olanlara ve en yoksulların en gelişmemişlerine rahatça anlatmayı öğrendiği anlamın - farkına varmalarını sağlayan kapasitesi vardı.

durruti, cephede en çok ihtiyaç duyulan anlarda ayrılmaya gelen adamların zor problemlerine yaklaşımından bahsetti. adamlar liderlerini tanıyorlardı - kararlılığını, demir gibi iradesini biliyorlardı. fakat, sert görünüşünün ardındaki şefkat ve nezaketi de biliyorlardı. adamları ona evlerinde hastalık olduğunu - anne-babalarını, karılarını ve çocuklarını- anlattıklarında nasıl karşı çıkabilirdi?

durruti, temmuz 1936'nın görkemli günlerinden önce, ülkeden ülkeye vahşi bir hayvan gibi takip edildi. bir suçlu gibi sürekli tutuklandı. hatta ölüme mahkum edildi. nefret edilen anarşist; uğursuz üçlü burjuvazi, devlet ve kilisenin nefret ettiği... tüm kapitalist şeytanların hissetmekten yoksun evsiz bir serseri ilan ettikleri... durruti'yi ne kadar az tanıyorlardı. onun sevgi dolu kalbini ne kadar az anlıyorlardı. yoldaşlarının ihtiyaçlarına hiçbir zaman ilgisiz kalmamıştı. bununla birlikte şimdi devrimi korumak adına faşizmle gözü kara bir mücadeleye giriyordu ve her adama yerinde ihtiyaç vardı. gerçekten zor bir durum. fakat durruti'nin zekası bütün zorlukları aştı. kederin hikayesini sabırla dinledi ve yoksulların hastalıklarının nedeni hakkında konuşmalar yaptı. aşırı çalışma, yetersiz beslenme, havasızlık, hayattan zevk almama...

"görmüyor musun yoldaş, senin ve benim sürdürdüğümüz savaş devrimimizi korumak için ve devrim yoksulların acı ve ıstırabını gidermek içindir. faşist düşmanımızı ele geçirmeliyiz. savaşı kazanmalıyız. sen bunun önemli bir parçasısın. görmüyor musun yoldaş?" durruti'nin yoldaşları bunu gördüler, genellikle de kaldılar.

bazen biri işi inada bindirir ve cepheyi terk etmekte ısrar ederdi. "tamam" derdi durruti ona, "fakat yürüyerek gideceksin ve köye ulaştığında, herkes bilecek ki, cesaretin seni yüz üstü bıraktı; kaçtın, kendi isteğinle üstlendiğin görevinden kaçtın". bu, büyü gibi işlerdi. adam kalmaya karar verirdi. durruti birliğini cephede tutmak için, askeri zorlama, baskı, disiplin cezası yok. sadece herkesi beraberinde götüren ve kendisiyle bir hissettiren adamın volkan gibi enerjisi.

büyük adam bu anarşist durruti, doğuştan lider ve adamlarının öğretmeni, düşünceli ve hassas, hepsi bir arada. ve şimdi durruti öldü. kocaman kalbi artık atmıyor. güçlü bedeni dev bir ağaç gibi devrildi. ama, ama durruti ölmedi. 22 kasım 1936 pazar günü durruti'ye minnettarlığını sunan yüz binlerce kişi bunu kanıtladı.

hayır, durruti ölmedi. onu bilen ve seven herkesin içinde yanan, ateşli ruhunun alevleri hiçbir zaman söndürülemez. kitleler durruti'nin elinden düşen meşaleyi çoktan yukarı kaldırdılar. durruti'nin yıllardır çizdiği yolda bu meşaleyi zaferle taşıyorlar. durruti'nin idealinin zirvesine giden yol. bu ideal anarşizmdi - durruti'nin hayatının büyük tutkusu. sonuna kadar bunun için çalıştı. son nefesine kadar buna bağlı kaldı.

durruti'nin hassasiyetine kanıt istense, güvenliğime olan ilgisi bunu bana gösterdi. kurmayların kışlasında konaklayabileceğim bir yer yoktu. ve en yakın köy pina'ydı.

fakat orası faşistler tarafından sürekli bombalanıyordu. durruti beni oraya göndermek istemedi. ben sorun olmadığında ısrar ettim. ınsan bir kez ölür. yaşlı yoldaşı hiç korkmadığı için duyduğu gururu yüzünde görebiliyordum. sıkı koruma altında gitmeme izin verdi.

ona minnettardım çünkü bana durruti'nin birliğindeki birçok yoldaşla tanışma ve köyün insanlarıyla konuşma fırsatı verdi. faşizmin bu en hırpalanmış kurbanlarının ruhları çok etkileyiciydi.

düşman pina'dan çok az uzakta, derenin öbür tarafındaydı. fakat insanlar arasında korku ya da zayıflık yoktu. kahramanca savaşmayı sürdürdüler. "ölümü, faşist yönetime tercih ederiz" diyorlardı. "son adama kadar, antifaşist kavgada durruti'yle birlikte mücadele eder ve ölürüz".

pina'da faşist bir aile tarafından her gün zorla çalıştırılan sekiz yaşında yetim bir kızla karşılaştım. küçük elleri kırmızı ve şişti. franko'nun uşaklarının elinde maruz kaldığı korkunç şiddet yüzünden gözleri korkuyla doluydu. pina halkı çok yoksuldu. buna rağmen, bu kötü muamele görmüş çocuğa herkes daha önce görmediği ilgi ve sevgiyi gösterdi.

avrupa basını antifaşist savaşın başından beri özgürlüğün ıspanya'daki savunucularını kötülemek ve iftira atmak için birbiriyle yarıştı. geçtiğimiz dört ay boyunca avrupa faşizminin bu alt düzey yetkilileri tarafından devrimci güçlerin yaptığı gaddarlıkların yazılmadığı bir gün bile olmadı. bu gazete kağıtlarının okuyucuları, her gün, faşist saldırıdan hiç bahsedilmeksizin, barselona'daki, diğer şehirlerdeki ve köylerdeki ayaklanmalar ve karışıklıklara boğuldular.

katalonya, aragon ve levante'nin tamamını, yoldaki bütün köy ve kasabaları dolaşmış biri olarak bazı ıngiliz ve kıta gazetelerindeki tüyler ürpertici hikayelerin bir tek kelimesinin bile doğru olmadığını kanıtlayabilirim.

tamamen vicdandan yoksun haber üretiminin son örneği, bazı gazeteler tarafından, anarşist ve antifaşist mücadelenin kahraman lideri buenaventura durruti'nin ölümünde sergilendi.

bu tam anlamıyla saçma hikayeye göre, durruti'nin ölümü, ölen devrimci kahramanın yoldaşları arasında şiddetli anlaşmazlıklara ve isyanlara neden olacaktı.

bu akıl almaz icadı yazan her kimse, barselona'da bulunmuş olamaz. buenaventura durruti'nin cnt ve fai üyelerinin kalplerindeki yeriniyse hiç bilmiyor. gerçekten de durruti'nin siyasi ve toplumsal fikirlerine olan mesafelerinden bağımsız, hepsinin kalbinde ve düşüncelerinde.

aslında, durruti'nin sonunda ebedi istirahatına çekildiği ölümünün haberi duyulana kadar katalonya'daki halk cephesinde hiçbir zaman tam bir birlik olmadı.

ıspanyol faşizmiyle mücadele eden her siyasi düşüncenin tüm tarafları buenaventura durruti'yi uğurlamak için bir araya geldiklerinde, devasa bir kalabalık oluştu. sadece sayıları yüz binleri bulan durruti'nin yoldaşları ve antifaşist mücadeledeki tüm müttefikler değil, barselona nüfusunun en kalabalık kesimi ardı arkası kesilmeyen bir insan ırmağı oluşturdu. hepsi uzun ve kalabalık cenaze törenine katılmaya geldi. barselona daha önce, sessiz ıstırabı tam bir ahenk içinde yükselen ve alçalan böyle bir insan denizi görmemişti.

durruti'nin yoldaşları; idealleriyle birbirlerine sıkı sıkıya bağlanan yoldaşlar ve yarattığı cesur birlikteki yoldaşlar. hayranlıkları, sevgileri, adanmışlıkları ve saygıları kavga ve anlaşmazlığa yer bırakmadı. istıraplarında ve hem faşizme karşı hem de durruti'nin uğruna yaşadığı, savaştığı ve hayatını tehlikeye attığı devrimi gerçekleştirmek için savaşı sürdürme kararlılıklarında sanki birdiler.

hayır, durruti ölmedi! yaşadığından daha da canlı. görkemli misali, bütün katalan işçiler ve köylüler, ezilenler ve yersiz yurtsuzlar tarafından benimseniyor. durruti'nin cesareti ve yürekliliği, faşizm yok edilene kadar onları kışkırtacak. sonra gerçek görev başlayacak; insan değerinin, adaletin ve özgürlüğün yeni toplumsal yapısı üzerine çalışmak.

hayır, hayır! durruti ölmedi! bizim içimizde daima yaşıyor.

 

 


 

 

Cevaplar (1)Add Comment
aias

...


yazar aias, Temmuz 23, 2010
özgür insan,her türlü iktidara karşı olmalıdır sözüyele beni kendine bağlayan kadın..

Cevap yaz
daha küçük | daha büyük

security code
Lütfen görüntülenen karakterleri yazınız


busy