ToplumDusmani.Net V2

Kültür ve Sanat Portalı

Monday, Sep 25th

Son Guncelleme10:57:02 PM GMT

Nerdesin: Franz Kafka 21. Yüzyılın Dava'sı


21. Yüzyılın Dava'sı

e-Posta Yazdır

Reklamlar

Franz Kafka21. YÜZYILIN DAVA’SI


Franz Kafka 1800’lerin sonu ve 1900’lerin başında yaşamış. Bu dönemde yaşayanlar, sanayi devriminin önemli bir aşama kaydetmesiyle kentleşme, sanayileşme, bürokratikleşme ve otomasyonun günlük yaşamda meydana getirdiği önemli değişikliklere tanıklık etmiştir. 1900’lerin hiç de hayal edildiği gibi yenilikler ve gelişmeler getirmediğine tanık olmuş ve kapitalizmin kendi yaşantılarında yaptığı değişiklikleri sindirmeye çalışmışlardır. Yalçın Küçük’ün ifadesiyle “gelişmesi durmuş kapitalizmin, baş kaldıramayan bireyleri, yaratıcı olamayanları, hareket edemeyenleri, hareketlerinin önünü açamayanları hamam böceğine dönüştürdüğü” bir döneme tanıklık etmişlerdir. Yalçın Küçük, bu saptamayı 1979’da Edebiyat Cephesi’ne yazdığı bir yazıda dile getirmiş ve devamında her ne kadar iç sıkıcı ve bunaltıcı olsa da Gregor Samsa’yı okumanın o dönem için öneminden bahsetmiştir. Önemlidir, çünkü Küçük’e göre, 1970’lerin sonu memleketimiz birçok hamam böceği oluşturma atölyesiyle dolup taşmıştır. O dönemden bugüne kadar olan değişikliklerden bahsetmek bu yazının kapsamını aşsa da en azından sorunun daha bir belirsiz olması açısından bugünün daha olumsuz tarafları olduğu inkâr edilemez. Yani 1900’lerin başında, kapitalizmin getirdiği ‘tektipleştirme’ ideolojisi daha bir bellidir, bu yüzden o dönemin tanıkları –yazarları, düşünürleri- nasıl bir sorunla uğraştıklarının farkındadırlar. Bugün ise, gerçekten özgürleşmek isteyip var oluşsal bir kaygı taşıyanlar bütün bunlara ek olarak nasıl özgürleşileceğine ve tektipleştirmeden nasıl kurtulunulacağına dair bir de sahte ve “postmodern” özgürlük ideolojileri ile mücadele etmek zorundadır. Bu yazıdaki amacım ise, bugünden okunarak Kafka’nın Dava’sının neler hissettirdiğine dair görüşlerimi açıklamaktır. Dava’nın konusunun 20. yüzyıllı için bir tektipleştirme sorunu iken 21. yüzyıllı içinse daha katmerli bir tektipleştirme sorunu olduğunu ortaya koymak için konuyu biraz daha genişletmeye çalışacağım. Daha katmerli olmasının sebebi ise bugün özgürleştirme ideolojilerinin de bir belirsizlik ve daha beter bir tektipleştirme sorunuyla karşı karşıya olmasıdır.
Ritchie Robertson’a göre, Kafka’nın yazılarındaki gerçekliğin temel özellikleri “belirsizlik ve kafa karışıklığıdır”. Kafka genelde ayrıntılı bir açıklama yapmaktan kaçınır, hatta yapsa bile onun ayrıntılarını görsel olarak tasarlayamayız. “Kurgusal görselleştirme girişimlerimizde şaşırmamızı sağlamaya çalışmaktadır.” Robertson bu belirsizliği Kafka’nın okura önemli ve aktif bir rol vermek istemesiyle açıklar. Kısacası Kafka belirsizliği daha çok bir yazınsal yöntem olarak kullanır. Onun belirsizliğinden, “gerçeklikte her şey belirsizdir, her an her şey olabilir ve hiçbir şeyi tam olarak açıklayamayız” gibi bir yere gidilmesi pek mümkün değildir. Daha açıkçası Dava’nın ilk satırlarından itibaren davanın konusu belirsiz olsa da yazarın tek derdinin belirsizlik olmadığı açıktır. Zaten herhangi bir düşünür ya da yazarın kendi başına belirsizliği anlatmak istemesi nasıl açıklanabilir? Ama eğer bu yorum Kafka’nın kapitalizmin her şeyi belirlediği bir zamanda bir karşı duruş olarak belirsizliği sunmaya çalışması olarak açıklanırsa üzerinde biraz daha düşünülebilir. Kapitalizmin, bürokrasi ve otomasyonun insanı ve tüm gündelik yaşantısını belirlemesi düşüncesine Kafka’nın karşı çıktığı açık seçik ortadadır. Şato’da bürokrasiden duyulan rahatsızlık temel konudur. Dava’da da Josef K.’nın nereye hizmet ettiği belli olmayan iş yaşantısından ve hukuka ve davalara dair resmi işleyişlerden ne derece rahatsız olduğundan bahsetmeye gerek yoktur. Bu rahatsızlık Gregor Samsa’nın hamam böceğine dönüşmesiyle bir tiksinti olarak dile gelmiştir. Peki, böyle bir rahatsızlığın karşısında belirsizlik nasıl bir alternatif olabilir?
Kafka kendi yaşamındaki belirsizliği dile getirirken var oluşsal bir problemi anlatır. Bir yerde belirlenim ve belirsizlik birbirini tamamlar. Bütün bu yaşantının içinde Kafka insan olarak varlığı anlamlandırma çabası içindedir. Bu sebepten Dava’nın konusunu bir Yahudi sorunu veya genel olarak bir kanunların işleyişindeki aksaklık olarak görmek yetersiz kalabilir. Dava, bütün bu kapitalist, bürokratik daralma ve hapsedilme içinde herhangi bir direniş gösteremeyen ve kendi yaşamına sahip çıkamayan Josef K.’nın kendine açtığı bir dava olarak da okunabilir. Ya da en azından Josef K.’nın ilk satırlardan itibaren bir suçluluk duygusu vardır. Davanın konusunu kabul etmek istemese de içten içe haberdar olduğu hissedilir. İlk satırdan itibaren Josef K. tedirgindir. Gelen görevlilerin tavırlarına ve tutuklanma sebebine anlam veremese de sıkıntılıdır. Korktuğu başına gelmiş gibidir. Davanın kendi kendine açılmış olmasının gelen görevlilerden birinin isminin Franz olmasıyla bir ilgisi olduğu iddia edilir. Bununla birlikte Dava’nın ideal ve gerçek dünya arasındaki ayrımla ve uzlaşmazlıkla birlikte okunabileceği iddiası da vardır. Dava’nın konusunu yukarıdaki gibi kabul edersek ideal dünyada açılmış bir dava olarak kabul edilebilir. Ama duruşmalar ve davanın etkileri gerçek dünyada görülür. Josef K. bazen her şeyin farkında bazen de hiçbir şeyin farkında olmayan bir anti-kahraman olarak farklı bilinç düzeylerinde dolaşır durur. Farklı bilinç düzeylerindedir, çünkü bazen çok şeyin farkındadır bazen de kendisi de okur da son derece bir şaşkınlık içerisindedir.
Temel olarak Josef K. asla suçunu kabul etmez. Bir direniş sergiler, ama direniş aslında kendi temel sorunuyla ilgili olmaktan çok davayı açanlara karşıdır. Buradaki tepki, kanunların işleyişindeki düzensiz ve anlamasız süreçle ilgili olabilir. O halde asıl sorun bürokratikleşmenin makineleştirici yönüdür şeklindeki yorumlar böyle açıklanabilir. Fakat daha önce de söylediğim gibi bu açıklama yetersiz kalır. Eğer davanın kendi kendine açılmış olduğunu kabul edersek bir şekilde hâlâ kendisine karşı direnmektedir. Bütün bu yorumları yaparken ilk satırdaki hem belirsiz hem de gayet açık olan iftiraya uğranmış olması ihtimali akıldan çıkmaz. Cümlenin kimin tarafından söylendiği belli değildir ve romanın genel belirsizlik biçeminin temeli bu cümlede yatar. K., gerçekten iftira atıldığına inanmakta mıdır belli olmaz.
Josef K.’nın eğilimi yeni yüzyıl kapitalizminin yarattığı insanın genel eğilimini yansıtır; “K.’nın eğilimi her zaman her şeyi elden geldiğince oluruna bırakmak, en kötüye ancak en kötü gerçekleştiğinde inanmak, her şey tehdide dönüştüğünde bile gelecek için önlem almamaktı”. Ama K. hayata karşı bu eğilimini bu davaya ve dava görevlilerine karşı devam ettirmemekte kararlıdır. Nedense özellikle bu görevlilere karşı en küçük bir üstünlük bile kaptırmamak ister. Görevlilerse buna rağmen alabildiğine kayıtsız ve rahat davranır. K. davayı açanlara ve dava için görevlendirilenlere karşı bu direncini sürdürdüğünde davadan kurtulabileceğine inanır. Hatta davayı ciddiye almayıp bunun bir şaka olduğunu düşünerek kapıdan çıkıp gittiğinde bundan kurtulabileceğini düşünür. Eğer dava kendisi tarafından açıldıysa (yani kendi kendine var oluşsal bir sorgulamaysa) bunu ciddiye almaması anlaşılabilir. Tabi bütün bu yorumları yaparken Kafka’nın ısrarla anlaşılmamak istemesi unutulmamalıdır.
Oysa ilerleyen bölümlerde anlaşılacağı gibi, neye karşı bile olduğu belli olamayan böyle bir tavır hiçbir işe yaramayacağı gibi sonunda kendini ölüme götürecektir. Diğer davalılar süreci kabul edip birkaç tane avukatla işe devam etmeye çalışsa da K. amcasının kendine bulduğu avukatı azletme çabası içindedir. İlk gittiği duruşmadaki belirsizlik ve K.’nın tavırlarındaki dik başlılık dikkat çekicidir. “Ona tuhaf bir özensizlik ve umursamazlıkla” davranan görevlilere de kurulan mahkemeye de son derece sinirlidir. İlk duruşmaya giderken bulmakta güçlük çekse de duruşma salonunun yerini kimseye soramaz. Salonun yeri de ona bu yeri tarif edip görür görmez tanıyan çamaşırcı kadın da oldukça tuhaftır. Salondaki kişilerin tasviri ve hem hâkimin hem de K.’nın tavırları hem çok alışıldık hem de çok dikkat çekicidir. Karşılaştığı ve davayla ilgili soru sormak zorunda kaldığı herkese karşı yine üstünlüğü elden bırakmamak için çaba sarf eder. Tavrı izleyenler de biraz şaşkınlık yaratır. Ama bu bölüm okunduktan sonra bizde kalan genel izlenim trajikomik bir durumdur. Daha onun işini bile tam olarak bilmeyen hâkime karşı gösterdiği cesaret sadece komik kalır. Okuyanlar için K. her zaman bir anti-kahramandır. Sürekli ne olduğu belirsiz suçlamalara karşı itiraz eder durur. Suçlamaların kendinden çok suçlamayı yapanlara karşı savaş açmıştır. Yani bunları sonuna kadar reddederek bundan kurtulabileceğini düşünür. Davayı açanlara en küçük bir taviz vermek istemez. Öte yandan Kafka, direniş tam olarak neye karşı gösterilmektedir sorusunu belirsiz bırakarak ve K.’nın cesaretinin o kadar da önemli olmadığını, K.’nın diğer davalılardan farkı olmadığını sürekli vurgulayarak Josef K.’nın bir anti-kahraman olması durumunu devam ettirir.
K. duruşma salonunda karşısına çıkan çamaşırcı kadını çekici bulur ama bir tuzak olduğu endişesiyle ve davayla ilgisini tam olarak anlayamaması nedeniyle kadının yardım teklifini geri çevirir. Ama bunu sorgularken takındığı tavır ve sorduğu sorular ilginçtir; “K mahkemeyi, en azından kendisiyle bağlantılı olduğu ölçüde, istediği an paramparça edebilecek kadar özgür değil miydi? Kendine bu kadar olsun güvenmiyor muydu?” Bu sorgulamada dava gerçekten kişinin kendi kendine açtığı bir var oluş problemi olarak görülebilir. Çünkü K.’nın davayı paramparça edebilecek gücü vardır. Ya da o an şüpheye düşmüş olsa bile var olduğuna inanır. Tabi ancak kendiyle ilgili olduğu sürece böyle bir gücü vardır. Dolayısıyla davanın kendiyle ilgili olmayan tarafları da vardır. Hemen ardından kadını kendi tarafına çekerek davayı açanlara karşı bir üstünlük kurmaya çalışır. K. asla davayı kendi başına bir sorun olarak kabul edip çözmeye çalışmaz. Daima hiç akla yatkın olmayan yolları dener. Ayrıca gerçekten çözmekten çok davayı açanları başından savmak düşüncesi ve isteği ağır basar. Bunun arkasındaki neden davanın konusuna inanmaması mı yoksa kendiyle ilgili bir sorgulamayı kabul etmemesi mi gerçekten bilinmez. Ya da Kafka bunu herhangi bir şekilde açıklamak istemez. Ancak her iki koşulu da kabul etsek bile, hem yeni dönemin köleleştirme eleştirisi, sadece güce dayanan adalet anlayışı (ressamın tablolarından birinin yanlış anlaşılmasıyla açığa çıkmıştır) eleştirisi ve bütün bunların karşısında aciz kalıp direniş gösteremeyen 20. yüzyıllı anlayışı eleştirisi romanın genel bütünlüğünü tamamlayabilecek yorumlar olarak görülebilir.
Aslında K. hep davayı açanlardan kurtulmak için uğraşır. Nasıl umursamaz olunur? Nasıl davransam da hepsine üstünlüğümü kanıtlasam? Sanki böyle bir yöntem bütün sorunu halledecekmiş gibi düşünür. Fakat böyle bir yaklaşım kendisine hiç de yardımcı olmaz. Ayrıca ilk başta söylediği genel eğilimine karşı bir duruş da değildir. Yani genel eğilimi her zaman en kötü şey gerçekleştiğinde tedbir alıp ertelemek olan K. yine benzer bir şekilde davadan kurtulmaya çalışır. Bu durum da ilk başta aldığı “bu sefer böyle yapmayacağı” kararına ters düşmektedir. Belli bir kararlılıkla hareket etse de kararlılığı görevlilere karşı olan davranışlarıyla sınırlıdır. O dönemde herhangi bir suçlamaya karşı böyle bir tavır gösterilmesinin gerçekten bütün suçlamaların bu kadar belirsiz olması ve hukuk sisteminin son derece çözümsüz olmasıyla ilgisi olabilir. Çoğu yorumcu Dava’nın o dönemde Yahudilere karşı açılan asılsız suçlamaları yermek için yazıldığını düşünür. Ama yine bu açıklama da yetersiz görünmektedir. Sonuçta K.’nın kendi kendine karar verdiği bu yöntem de işe yaramaz ve “bir köpek gibi” infaz edilir. Sonuna kadar direnmesine rağmen neden infaz edilmiştir. Son anda görevlilere karşı hiç direnmediği için mi? Kafka’nın belirsiz bıraktığı sorulardan biri de budur. Baştan beri direnmesinin işe yarayacağından şüphelidir zaten. Ya böyle değilse düşüncesi ve suçluluk duygusu da kendisini hissettirmektedir. K.’nın tepkisi genel olarak davayla ilgili bütün zorunluluklara baş eğenlere karşıdır. Duruşma salonunda karşılaştığı insanların halini mübaşire anlatırken bunu dile getirir; “ne kadar aşağılanmış olmalı bu insanlar”.
Duruşma salonunda hâkimin onun mesleğini bile hatırlamaması ise davayı açanlar tarafından K.’nın ne kadar önemsiz olduğunu ve dava konusunun ne kadar geçersiz ve belirsiz olduğunu dile getirir. Josef K. kendini hiç önemsemeyen bir gruba sürekli üstünlük kurmaya çalışır. Ancak Kafka’nın anlatımından çıkarılabilecek tek şey K.’nın davranışlarının ancak şaşırtıcı bir etki bıraktığıdır. Bu durumda onu hiç takmayan mahkeme karşısındaki ve sabah onu tutuklamaya gelen görevlilerle ilişkisi sadece komik bir etki yaratır. Robertson belirsizlik kadar mizahi anlatım tarzının da Kafka’nın biçeminin bir özelliği olduğunu iddia eder.
Dava, sanki ideal bir dünyanın davası gibi görünse de teknik detaylar gerçekle ilgisini açığa çıkarır. Mesela K. davayla ilgilendiği sürece işyerinde aksaklıklarla karşılaşır. Müdür yardımcısı onun yerini alabilmek için sürekli onun davranışlarını gözlemler. Ama sanki mahkeme salonunun ve duruşmanın gerçek dünyadan çok uzak bir havası varmış gibi gözükür. Öte yandan katedrale çağrılması ve kanun meseli ise iş yerindeki bir olayla iç içe anlatılır. Katedrale bir görev icabı gitmiştir, ama sonradan davayla ilgisi ortaya çıkar.
Katedralde dinlenen hikâye ya da kanun meseli romanın en can alıcı bölümüdür. Josef K bir rahipten bir taşralının kendi kendine oluşturduğu bir kapı ve bu kapıdan girememesi meselini dinler. Bu kapı aslında K.’nın kendiyle bağlantılı olduğunu sürece parçalayabilecekmiş gibi düşündüğü davasıyla yakından ilgilidir. Dava sadece Josef K’ya ilişkindir, tıpkı kapının sadece taşralı adam için olduğu gibi. Dava konusunun belirsiz olması ve hiç açığa çıkmaması bu kişiselliğin bir göstergesi olabilir. Bu durumda dava için yaptıkları ve diğer davalılarla kurduğu ilişkilerin belirsizliği de biraz açıklanır. Diğer davalılar da, amcası da davadan sadece “bu tür davalar” diye bahseder. Ne oldukları belli değildir. Sadece çözmek için herkes aynı yöntemi tercih eder ama Josef K. buna da uyum sağlamaz. Onun davasıyla kurduğu ilişki diğerlerinden farklıdır, ama gerçekten kurulması gereken asıl ilişki bu mudur sorusu da yanıtsız kalır. Öne çıkan yalnızca K.’nın davanın ve davayı açanların bütün gerektirdiklerine boyun eğenlerden duyduğu tiksintidir. Ama her ne kadar cesur görünse de Josef K.’daki korku da hissedilir. Taşralı adamın kapıyı geçememesinin nedeni “korkudur, kendine güven yokluğudur, otoriteye sahte itaattir, boyun eğmiş pasifliktir”. Kaybetmesinin nedeni “kendi kişisel kanununu, tiranlığı bekçinin kişiliğinde temsil bulan kolektif tabuların üzerine çıkarmaya cesaret edemediği içindir”. Josef K.’nın da kaybetmesinin nedeni bir korku olarak okunabilir. Josef K. hiç belli etmemeye çalışsa da davadan korkar. Asıl olarak davaya değil davayı açanlara direnir.
Tüm bunlar göz önünde bulundurulduğunda kişinin devlet ve bürokratik işleyişe boyunduruğu Kafka’nın en çok rahatsız olduğu durumdur. Bu boyunduruğa, bu köleleşmeye itaat etmek Josef K.’ya ağır gelmektedir. Bununla birlikte o dönemde devletin ve toplumun geçirdiği değişiklikler karşısında herhangi bir örgütlenme alanının oluşmaması da Kafka’nın rahatsız olduğu şeylerden biri olarak kabul edilir. Öyleyse K.’nın bütün direniş biçimlerine bir belirsizlik alternatifi getirmesinden çok böyle bir belirsizlikten duyduğu şikâyet öne çıkar.
Bu yazıda Dava’nın konusunun daha çok var oluşsal temelde, ama aynı zamanda kurumlar ve bürokrasi eleştirisi olarak kapsamlı bir şekilde ele almaya çalıştım. Kurumlar ve hukuk eleştirisini, Kafka’nın boyun eğmişliğe ve acizliğe itirazını dile getirmeden ve bunların insan olarak var oluşumuz üzerindeki etkilerini belirtmeden Kafka okumak eksik kalır. Bunlardan bahsetmeden şekilde tutarlı ve kapsamlı bir Kafka yorumuna ulaşamayız. Anti-kahramanın bürokratikleşme ve beraberinde gelen köleleşmeye karşı yeterince tepki gösterememesinden duyduğu rahatsızlık ve bunu kişiselleştirmesi romanın ilk satırlarından itibaren hissedilir. Kafka’nın bunu öngörüp görmediği tartışılsa da, 20. yüzyıl insanının yaşantısı kentleşme, otomasyon, sorgulamadan kabul etme, ileriyi düşünmeme ve bürokratikleşmeye boyun eğdiği için bir var oluşsal dava konusu olarak kabul edilebilir. Yani bu dönemde bütün bunlar yaşantımızı ele geçirdiği halde hiçbirine direniş göstermemek kendimize karşı işlediğimiz bir suç olarak okunabilir.
Son olarak yazının başında bahsettiğim 21. yüzyılın ayrıcalıklı durumuna dönmek gerekiyor. 1980’lerde Kafka tamamen bir tektipleştirme ve bürokratikleşme eleştirisi olarak okunabilir. Bugün ise bu tektipleştirmeye ve köleleştirmeye karşı geliştirilen direniş yöntemleri için de bir tektipleştirme tehlikesi söz konusudur. Köleleşmeye karşı geliştirilen özgürlük ideolojileri postmodern ve belirsiz bir takım söylemlerin etkisi altındadır. Böyle bir belirsizlik Kafka’nın yazınsal bir biçem olarak kullandığı belirsizlikten tamamen farklıdır. Hem kategori olarak hem de bir yöntem olarak Kafka romanlarının bugünkü belirsizlik açısından okumak yanlış sonuçlar doğurur. Bugünkü roman anlayışında da sonuna kadar giden bir belirsizlik durumu söz konusudur. Yaşantımızın tek gerçekliğinin belirsizlik olduğu düşüncesi yerleşmeye başlamıştır. Böyle bir yaklaşım hiçbir derdimize çare olmadığı gibi her şeyin olumsuz bir şekilde gelişmesine ve anlamını yitirmesine yol açabilir.
Kafka yazdıklarını belirsiz bırakarak okuyucusunu fazlaca yormaya çalışsa da bugünkü gibi bir belirsizlik durumuyla da sonuna kadar savaşır. Kafka’nın asıl derdi günlük yaşantımızda anlamlandıramadığımız şeyleri açığa çıkarıp farklı bir sorgulama alanı açmaktır. Eserlerindeki karmaşıklığa rağmen, bürokratikleşmeden kaynaklı rahatsızlık ve “gönüllü kulluk”tan tiksinti Kafka’nın son derece belirli bir derdidir. Bizim dönemimizdeki belirsizlik uçurumu Kafka için söz konusu olmamalıdır. Dava’nın her satırı bizi çok derin düşünce deneylerine ve sorgulamalara götürür. Kitaptaki çoğu sorgulama belirsiz kalmış gibi gözükse de yazarın sorgulama çabası gözden kaçırılamaz. Bu anlamda Dava, bir belirsizlik romanı, ya da belirsizliğin her derde deva olduğu bir postmodern özgürlük romanı olarak okunamaz. 21. yüzyılın davası bu ne olduğu belirsiz özgürlük söylemine karşı açılmalıdır. Bu bakımdan dinsel, siyasal ve bürokratik köleliğe karşı 21. yüzyılın davası, bunlara karşı geliştirilebilecek olası sahte özgürlük ideolojilerini de kapsamalıdır. Bugün neyin tektipleştirilmesi altında olduğumuz bile belirsiz bırakılmaya çalışılmaktadır. Sonuç olarak Kafka okumak her yeni dönem daha yeni ve farklı yorumlara ve zenginliğe açıktır.

Cevaplar (0)Add Comment

Cevap yaz
daha küçük | daha büyük

security code
Lütfen görüntülenen karakterleri yazınız


busy