ToplumDusmani.Net V2

Kültür ve Sanat Portalı

Wednesday, Jun 19th

Son Guncelleme09:38:41 AM GMT

Nerdesin: Kişi Juan Rulfo


Juan Rulfo

e-Posta Yazdır

Reklamlar

Juan Rulfo :


1918'de Sayula, Meksika'da doğdu. Kara mizahı ve modern deneysel teknikleri Meksika folkloruyla birleştirdi. Mek­sika yazınının ana akımına, Fransız natüralizmine olan bağlılığı­na, meydan okudu. Gerçeklik ve fanteziyi iç içe geçirdi, kısa cüm­leler kurdu, bilinç durumundan çok davranışlara eğildi ve betim­lediği karakterleri açıkça yargılamaktan kaçındı. RuHo'nun eser­lerinde Knut Hamsun, Selma Lagerlöf, F.E. Sillanpaa ve Halldor K. Laxness gibi Kuzeyli yazarların ve Emily Bronte ve William Faulkner'ın etkisi görülür. RuHa'nun edebiyatındaki karakteristik temalar; sorunlu baba-oğul ilişkileri, kırsal çevredeki şiddet ve ahlaki tükeniş, suçluluğun ve ölümün yükü ve insanın peşini bı­rakmayan hayaletlerdir. Bu metinlerde altüst edilmiş bir zaman­dizimi, geriye dönüşler, iç monologlar, bilinçaltı akımı ve bakış açısını kaydırma gibi teknikler kullanır; diyaloglar genellikle mo­nolog şeklinde kendisini gösterir.

1944 yılında Juan Jose Arreola ve Antonio Alatorre ile birlikte edebiyat eleştiri dergisi Pan'ı yayımlamaya başladı. 1953-1980 yılları arasında sadece bir roman (Pedro Ptiramo, 1955), bir öykü kitabı (Kızgın Ova, 1953), bazıları romanına ve öykülerine dayanan pek çok senaryo yazan Rulfo, çok verimli bir yazar olmasa da Latin Amerika edebiyatını derindEm etkiledi. 1970 yılında Meksika Ulusal Edebiyat Ödülü'nü, 1985'te Juan Rulfoİspanya'da Cervan­tes Ödülü'nü kazandı. 1980'de Meksika Edebiyat Akademisi'ne seçilen Rulfo, 1986 yılında geçirdiği kalp krizi sonucu Mexico City' de hayata veda etti.

 

 

 

 

Kızgın Ova

 

“Söyle öldürmesinler beni, Justino! Haydi, git konuş onlarla. Yalvarırım! Söyle onlara. Yalvarırım söyle.”

“Olacak şey değil. Bir çavuş var, seninle ilgili tek bir söz işitmek istemiyor.”

“Kandırmayı dene. Kafanı işlet, beni yeterince korkuttuklarını söyle ona. Haydi, yalvarırım git bir konuş bakalım.”

“Seni korkutmaya çalıştıkları falan yok ki. Seni öldürmeye kararlı görünüyorlar. Hem bir daha gitmek istemiyorum oraya.”

“Bir yol daha git. N’olur, belki bir şeyler yapabilirsin.”

“Hayır, gitmek istemiyorum. Bu kez senin oğlun olduğumu mutlaka anlarlar artık. İkide bir üstlerine varırsam, kim olduğumu anlayıp beni de kurşuna dizmeye kalkarlar. İyisi mi, her şeyi oluruna bırakalım.”

“Dinle, Justino. Söyle onlara, biraz acısınlar bana. Bunu söyle yeter.”

Justino dişlerini sıktı, başını iki yana salladı.

“Albayı görmek için izin iste çavuştan. Albaya moruğun, işe yaramazın teki olduğumu anlat. Beni öldürmekle ne geçecek ki eline? Hiç. Herkes gibi onun da bir ruhu yok mu? Beni öldürmekten vazgeçerse, ruhunun selâmete erişeceğini söyle ona.”

Justino üstüne oturduğu taş yığınından kalktı, ağılın kapısına doğru ilerledi. Sonra arkasına dönerek, “Peki, gidiyorum,” dedi, “ama beni de vurmaya karar verirlerse, karıma ve çocuklarıma kim bakacak?“

“Tanrı onların rızkını verir, Justino. Şimdi git, bir şeyler yapmaya bak. Kurtar canımı.”

 

 

*‘¡Diles que no me maten!’ (Kızgın Ova), Juan Rulfo.

Çeviren: Celal Üster, YKY, 2005.

Juan Rulfo'nun gözleri
Bazen dönüp yazdıklarıma baktığımda, kimi yazarlardan yakamı sıyıramadığımı görüyorum. Bunlardan biri Borges'se, biri de Juan Rulfo. Borges ve Rulfo'nun anlatıları bana çok yakın düştüğünden mi, yoksa edebiyat konusunda söylemek istediklerimi onlardan söz ederken daha kolay söyleyebildiğim için mi, bilmiyorum.

Rulfo, Meksika edebiyatının 1950'li yıllarının baştan ayağa kendine özgü bir yazarı. Az yazmış, ama Latin Amerika edebiyatının Marquez ve Fuentes gibi yazarlarını derinden etkilemiş. Latin Amerika'da zamanla yeni roman akımıyla bütünleşen iç monolog, bilinç akışı, geriye dönüş ve bakış açısını kaydırma gibi anlatım tekniklerini ilk kez o kullanmış. Pedro Páramo adlı romanını Tomris Uyar çevirmişti. Uyar'ın en güzel çevirilerinden biri saydığım bu kitap, ilk kez 1970'te Memet Fuat'ın De Yayınevi'nce yayımlanmıştı. Rulfo'nun öykülerinden küçük bir seçkiyi ise gene 1970'lerin başında ben çevirmiştim. Cengiz Tuncer ve Aydın Emeç'in yönettikleri E Yayınları'ndan çıkan Bize Toprak Verdiler ilk çevirimdi. Daha sonra öykülerin tümünü çevirdim ve kitap 1981'de özgün adıyla -Kızgın Ova- Can Yayınları'nca basıldı, Pedro Páramo'yla birlikte. Bu kitaplar ne zamandır yeniden basılmayı bekliyor.

Yazı-imge akrabalığı
Bugün yeniden Rulfo'ya dönmemin nedeni, elime olağanüstü bir kitabın geçmiş olması. Samih Rifat'ın, Aries dergisinin "Su"ya ayrılan yeni sayısında bir portfolia'da sunduğu kitap. Rulfo'nun, yazarlıktan çok farklı bir uğraşmış gibi görünen fotoğrafçılığını açığa vuran bir albüm. Juan Rulfo's Mexico (Juan Rulfo'nun Meksika'sı), yazarın 1945-1955 yılları arasında çekmiş olduğu 175 fotoğrafı içeriyor. Fotoğraflara, başta Carlos Fuentes olmak üzere, Margo Glanz, Jorge Alberto Lozoya, Eduardo Rivera, Victor Jiménez, Erika Billeter gibi yazarların, Rulfo'nun yazarlığı ve fotoğrafçılığı üstüne denemeleri eşlik ediyor.

Aries, birkaç sayı önce de, Claude Simon'un fotoğraflarını yayımlayarak,
"yazar-fotoğrafçı bileşiminin mucizemsi örneklerinden biri"ni sunmuştu okurlarına. Rulfo'nun fotoğrafları, besbelli, kendisi de usta bir fotoğrafçı olan Samih Rifat'ı etkilemiş: "Yazıyla fotoğraf arasında açık ya da gizli bir ilişki olduğu her zaman söylenegelmiştir. Kimi fotoğrafçıların az çok yazınsal değer taşıyan yazıları ya da kimi yazarların 'ilginç' fotoğrafları, bu ilişkinin yalnızca bir boyutuna, bu iki yaratı alanı arasındaki geçirime işaret ederler çoğu kez. Oysa ilişki, büyük olasılıkla daha derin ve çok boyutludur; iki alanda birden dikkate değer bir başarının da, fazla örneği yoktur. [...] Oysa [Rulfo'nun] fotoğraflarına kısacık bir göz atıldığında hemen farkedilen bir şey var: 'Fotoğraf çeken bir yazar' değil Juan Rulfo. Profesyonel düzeyde deneyimli, etkileyici, şaşırtıcı, düpedüz usta bir fotoğrafçı..."

Gerçekten de, Fuentes'in bu haftaki Radikal Kitap'ın ilerideki sayfalarında
okuyacağınız "Unutuluşa Meydan Okuyan Formlar" başlıklı yazısında ortaya koyduğu gibi, Rulfo'nun "yazı"ları ile "imge"leri arasında şaşırtıcı bir akrabalık söz konusu.
Bir toprak beyinin bedensel çözülüşüyle ahlâksal çözülüşünü koşutluk içinde işleyen Pedro Páramo, büyük ölçüde, belleğe ilişkin bir romandır. Rulfo'nun, yalnız bu biricik romanında değil, Kızgın Ova'daki öykülerinde de, zaman durmuş gibidir, ama durmadan anımsanması için durmuş gibidir sanki. Tıpkı, Rulfo'nun kamerasıyla yarattığı imgeler gibi. Susan Sontag,
"Fotoğraf çekmek, ölümlülüğü yaşamış olmak demektir" derken, anlaşılan, tam da bunu söylemek istiyordu: Benzersiz bir anı hayatın içinden çekip alıp dondurarak, zamanın amansız geçişine tanıklık etmek. Pedro Páramo'daki şu sözler, Rulfo'nun fotoğraflarındaki gizi de ele vermiyor mu?
"Annemin bir resmi vardı gömleğimin cebinde, yüreğimi ısıtıyordu; annem de benimle birlikte terliyordu sanki. Eski bir resimdi, kenarları yırtılmıştı,

ama bundan başka resmi yoktu bende. Mutfakta otlarla dolu bir kutunun içinde bulmuştum, bir daha da yanımdan ayırmadım. Annem resim çektirmekten nefret ederdi. Resimler büyüde kullanılır, derdi, haklıydı belki; çünkü resim deliklerle doluydu, iğne delikleriyle. Yüreğe yakın bir yerde öylesine büyük bir delik vardı ki parmağınızı soksanız girerdi kolayca..."

Rulfo'nun çektiği fotoğraflarda iğne delikleri yok. insan imgeleri ve toprak görünümleri, geleneksel giysileri içindeki kadınlar, çalgı çalan müzisyenler, Meksika'nın kırsal insanının sessiz, dingin iç ritmlerini yansıtıyor. Terk edilmiş yapılar, eski anıt ve tapınaklar, uzayıp giden taş duvarlar, ıssızlığın, birbaşınalığın ürkünç etkisini yabansı bir şiirsellikle yakalıyor. "Büyüde kullanılacak" fotoğraflar değil bunlar; çünkü Rulfo'nun romanına ve öykülerine kaynaklık eden Meksika'nın büyülü aura'sını taşıyorlar zaten.

Erika Billeter, Smithsonian Institution'ın yayımladığı albümdeki "Bellek imgeleri" başlıklı denemesinde, Rulfo'nun yazılarıyla fotoğrafları arasındaki bağları çözmeyi deniyor:
"Kuşkusuz, Juan Rulfo'nun yazılarıyla fotoğrafları arasındaki bağlar, birçok kez çözümlenmeye çalışılmıştır. Temelde, aralarındaki ortaklık, bir artalan atmosferiyle sınırlı; bu da, bellekten başka bir şey değil. Ama Rulfo'nun edebiyatı ile fotoğraflarının tek bir kaynaktan, Meksika'nın kendisinden esinlendiği çok açık. Rulfo, yazınsal yaratı alanında da, görsel yaratı alanında da Meksikalı. Meksika, Rulfo için, düşlenebilecek biricik fotoğraf izleği..."

Ama bu fotoğrafların tümünü görebilseniz -Aries'in yeni sayısında, hiç değilse dokuzunu görebilirsiniz- neden ana esin kaynağı Meksika'yla sınırlı kalmadıklarını, öylesine çekilmiş çok yerde rastladığımız Meksika görüntülerinden nasıl ayrıldıklarını, giderek hangi tılsımın dokunuşuyla evrensel birer yapıta dönüştüklerini hemen anlayacaksınız. Tılsım şiirde bence. Zamanın akışını alıkoyan şiir duyarlığında. Kamerayla gerçeklik arasına bir tül gibi giren şiirsellikte.

Margo Glantz, Juan Rulfo'nun Meksika'sı adlı albümde yer alan "Juan Rulfo'nun Gözleri" başlıklı denemesinde, Rulfo'nun fotoğraflarında Pedro Páramo'daki karakterlerin bakışlarının izdüşümlerini arıyor. Gerçekten de, yalnızca "görmek" değil "işitmek" de roman boyunca birer varlık gibi dolaşırlar. Pedro Páramo'nun gayrimeşru oğlu katırcı Abundio Martinez, görür:

"Bakın," dedi adam durarak, "şu inek memesine benzeyen dağ var ya? Hah. şimdi de şuraya bakın. şu yamaç var ya. Bir de şuraya... öteki dağı görüyor musunuz? işte buralar hep Media Luna, gözün alabildiğine..."

Sesler hep var
Göz alabildiğine... Pedro Páramo'nun toprakları, göz alabildiğine uzanır. Meşru oğlu Juan Preciado'nun olması gereken topraklar. Bu toprakları geri almaya gelen Juan, göz alabildiğine uzanıp giden araziye, kendi gözleriyle, ama annesi Dolores Preciado'nun gözlerinden bakar. Her şeyi onun gözlerinden görür. Annesi, görmesi için kendi gözlerini vermiştir ona. Belleğin seslerine karışan bir bakıştır bu. Her şeyi belleğin sesleri arasında görmek, Rulfo'nun romanının tekniğini de belirler aynı zamanda. Seslerle güçlenerek bakışa yansıyan bu bellek, denilebilir ki, Rulfo'nun fotoğraflarında da eksik değil. Bu fotoğrafları, büyülü kılan, böylesi bir belleğin varlığı belki de.

Sesler hep vardır. Ama Rulfo'nun romanına da, öykülerine de tuhaf bir sessizlik sinmiştir aynı zamanda. insanlar, bir başkasıyla konuşurken bile, sanki kendi kendilerine, mırıldanarak konuşurlar. Jorge Alberto Lozoya, Rulfo'nun fotoğraf albümündeki yazısında, Zen ustası, büyük şair Ryokan (1758-1831) örneğini veriyor. Söylenceye bakılırsa, Ryokan, inzivaya çekildiği kulübesinde, santura benzer bir Japon çalgısı olan koto çalarmış. Ne ki, Ryokan'ın çalgısının telleri yokmuş! Bu tansık, sonradan Ryokan'ın bir şiirine yansımış: "Solup gidiyor ezgi, rüzgâra ve bulutlara karışarak. / Sesim, ta derinlerde, başıboş dolanıyor. / Durmadan çoğalarak koyaklarda yankılanıyor. / Dağlardan, ormanlardan geçiyor mırıldanarak. / Kim dinliyor bu sesi, sağırlardan başka?"

Sanırım, ozan burada bir "iç ses"ten söz ediyor. 18. yüzyıl Japonya'sı ile 20. yüzyıl Meksika'sı birbirine ne denli uzaksa, Ryokan'ın dünyasındaki iç seslerle Rulfo'nun hep iç seslerle konuşan kişileri birbirlerine o ölçüde yakın. Yalnız kişilerinin iç sesleri mi? Fotoğraflardaki yıkık Apulco köprüsü, Cuahtemoc anıtı, Mexico katedrali, Maya duvar kabartması, Teayo şatosu, Yerli tapınakları, hep yitik bir geçmişin iç sesleriyle konuşmuyorlar mı? Sessizliğin sesiyle... Bir eleştirmen, Rulfo'nun romanından söz ederken, "Pedro Páramo, kırık bir aynadaki yüzdür" dememiş miydi? Sakın, bu yüz, sessizliğin gerçek yüzü olmasın?

Rulfo'nun birçok öyküsünde varlığını duyumsadığım bir şey de, durağanlık. Rulfo'nun kişilerinin içinde var oldukları çıplak doğada hiçbir canlı, kızıl şahinler bile kımıldamaz. Sanki devinmeden yaşarlar. Hayat durmuş gibidir. Ama öykülerin birçoğunda rastlanan bu durağanlık, okuyucuya, o dünyada, o garip ortamda devinme olanağı verir. Bu tuhaflık, sanırım, Rulfo'nun fotoğraflarında da var. Fotoğraf olmalarının ötesinde bir devinimsizlik var bu fotoğraflarda; ama izleyiciyi içine alan, içinde devinmeye çağıran bir durağanlık bu.

Edebiyat ve fotoğraf. İki ayrı yaratı alanı. Ama yaratıcı, Rulfo gibi sınır tanımayan bir usta olunca, ayrı alanlar silinip gidiyor; söz de, imge de, sanatın oluyor.

 

 

Pedro Paramo - Juan Rulfo
Eren Arcan

Rulfo ve Marquez
Marquez, yoksulluk içinde yazdığı Yüzyıllık Yalnızlık kitabının yazılış sürecini daha sonraları anlatırken, edebiyat çevrelerinden bir dostunun bir gece evine geldiğini ve “Sen yazı yazdığını sanıyorsun. Al da bunu oku.” diyerek Marquez’in önüne bir kitap attığını anlatır. Arkadaşı gittikten sonra Marquez kitabı büyük bir şaşkınlık ve hayranlıkla okur. Bitirir ve yeniden bir kez daha okur. Kitabı bıraktığında tanyeri ağarmaktadır. Kitap Juan Rulfo’nun “Pedro Paramo” sudur. Marquez kitaptan o denli etkilenmiştir ki Yüzyıllık Yalnızlık eserinde Pedro Paramo’dan bir cümle alarak Rulfo’ya bir selâm gönderir. Susan Sontag’a göre Marquez, Pedro Paramo’yu ezbere bilir. Pedro Paramo’nun hayaletlerle dolu kasabası Comala, Marquez’in Yüzyıllık Yalnızlık eserindeki Macondo kasabası için bir esin kaynağı olmuştur.

Rulfo’nun Yaşadığı Dönem


Rulfo eseri Pedro Paramo’da , 19. Yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başlarında Meksikada meydana gelen büyük çalkantılar sonucunda toplumun feodal yapıdan kentsel yapıya geçişini vurucu bir dille anlatır. 1876-1911 yılları arasında Başkan Porfirio Díaz’ın diktatörlüğü sürecinde, çeşitli yan yollara saparak elde edilen gayrimeşru servet, yönetime yakın kentli kesimin elinde birikince, baskı altındaki fakir köylü kesimi Pancho Villa ve Emiliano Zapata önderliğinde sürdürdükleri iç savaş (1910-20) sonucunda Diaz’ı devirir. Bir köylü ihtilali olan bu savaş sonrasında, ortam bir süre için durulsa da 1926 ve 1929 yılları arasında Cristero ayaklanması ile köylüler yeniden baş kaldırır. 1930’lara gelince dünyayı kasıp kavuran ekonomik kriz sonucunda artık iş bulamayan, ya da topraklarından beslenemeyen Meksikalı köylüler yerlerini yurtlarını terkederek, arkalarında, Pedro Paramo’daki gibi terkedilmiş, hayalet köyler bırakarak şehirlere göç ederler. Juan Rulfo, Pedro Paramo’da, bu süreci dramatik bir şekilde işler.

Juan Rulfo’nun kendi hayatı da tarihin bu sürecine paralellik çizer. Bir toprak ağası olan Rulfo’nun dedesi, Pedro Paramo gibi servetini yan yollardan elde eden biri olduğu için köylüler onun şeytanla anlaşmalı olduğunu söylerlermiş. Ancak 1910 yılındaki Meksika İhtilali ve ardından gelen Cristero Savaşı sonucunda aile, bütün varlığını kaybederek Guadalajara’ya göç etmek zorunda kalır. Babası yedi yaşındayken öldürülen Rulfo, on yaşında da annesini kaybedince bir yetimhaneye verilir. 1935 yılında onsekiz yaşındayken amcasının bulduğu bir iş ile Mexico City’ye yerleşen Rulfo, İspanyol iç savaşından kaçan aydınlarla hareketlenen ve bir rönesans yaşamakta olan cıvıl cıvıl şehirde Ocatavia Paz’ın dahil olduğu edebî çevrelerde dostluklar kurar ve ilk kitabı “Kızgın Ova” yı yayımlar. İkinci kitabı “Pedro Paramo” önce eleştirmenlerce önemsenmemiş ancak 60’lı ve 70’li yıllarda yeniden keşfedilerek ödül üzerine ödül kazanmaya başlamıştır. Yazarın 1987 yılında ölümünden sonra daha da ünleneren “Pedro Paramo”, bugün, Latin edebiyatının Don Kişot’tan sonra gelen başyapıtı olarak kabul edilmektedir.

Pedro Paramo'nun Olay Örgüsü


Hikaye iç içe geçen üç öykü içinde ilerler. Birinci örgü kitaba adını veren Pedro Paramo’ya aittir. Her türlü yolu mübah sayarak istediğini elde eden toprak ağası Pedro Paramo güç ve servet elde etmek üzere, yüklü miktarda borçlu olduğu ağanın kızı Dolores ile evlenir ve onun servetini ve çeyiz olarak verilen toprakları gasp ettikten sonra onu kız kardeşinin evine yollar. Halkın söylediğine göre, Pedro Paramo “kötülüğün ta kendisi” dir. “Zehirli bir yosun gibi” her yeri sarmıştır. Pedro Paramo’yla yatanlar, ona kızlerını satanlar, ondan çocuk peydahlayanlar günah çıkartmak için kasaba papazının kapısını aşındırırlar. Pedro Paramo iİhtilali bile satın alır.

İkinci örgü ise, Dolores’in ölüm döşeğindeyken, Comala’ya “Hakkımız olmayan şeyleri ondan istemeye kalkma,...Yanlız bana vermesi gerekip te vermediği şeyleri iste. Bizi böyle unutmasının hesabını sor ondan.” diyerek babasını aramaya gönderdiği oğlu Juan Preciado’dur. Comala köyü Juan’ın annesi için özlem yüklü bir geçmiştir. Annesi Comala’nın adını dilinden düşürmez, başak dolu tarlalarını, gece karanlığında ışıl ışıl beyaz badanalı evlerini, hep özlemiş, hep Comala’ya geri dönmek istemiştir.

Ancak Juan Preciado, ona yol gösteren katırcı Abundio ile Comala’ya girince karşılaştığı köy, annesinin ona yana yakıla anlattığından çok farklıdır. Evlerin kapıları kırılmış, her yanı tam bir başbelası olan, kaplankarası denilen, terkedilen evleri hemencecik kaplayıveren yosunlar bürümüştür. Bu yosun, "bir ev boşalmıyagörsün, hemencecik oraya yerleşiverir. "

Gizemli ve tekinsiz bir köydür Comala. Juan Preciado köye girince yeldirmesine sarılmış bir kadınla karşılaşır. Kadın yaşamıyormuş gibidir. Evlerin açık kalmış kapılarından içeri bakar. Ne çocuklar oynar kapılarda, ne de güvercinler vardır. "Köy yankılarla doludur. Duvarların oyuklarına ya da taşların altına sıkışmış yankılar. Sokakta yürürken başka ayak sesleri de duyulur; hışırtılar, kahkahalar gelir insanın kulaklarına. Bu­güne kadar gülmekten yorgun düştükleri izlenimini uyandıran eski kahkahalar. Kullanıla kullanıla aşınmış sesler. "

Hayaletlerle dolu bir kasabadır Comala. Juan Preciado bu metruk kasabada okurlarına öncülük ederken Comala’daki kayıp ruhları, hortlakları, onun gözüyle görür mezarlardaki sesleri onun kulakları ile işitiriz. Ve sonunda Juan Preciado’nun kendisinin de dehşetle farkına vardığı gibi biz de, onun da ölmüş olduğunu anlarız.

Kitabın üçüncü örgüsü ise Pedro Paramo’nun çocukluk aşkı Susanna San Juan’dır. Paramo’nun bütün bir ömür boyu tutkuyla sevdiği Susanna, despot bir babanın acımasızlığı (ensest bir ilişki de ima edilir), günahları affetmeyen bir klise, vahşi bir iç savaş ve getirdiği ölüm acıları karşısında, iç dünyasının bütünlüğünü korumak üzere, delilğe sığınır.

Pedro Paramo’nun çılgıncasına aşık olduğu Susanna ise Pedro Paramo tarafından öldürtülen kocası Fiorentino’ya aşıktır. Onun tenini özler. Ölüm döşeğinde iken bile Tanrıyı değil Fioremncio’yu arar. Zaten Rahip Susanna’yı pişman olduğunu söylemeden günahlarını affedemez; onu kutsayamaz.

Meksikalının Ölüm ile İlişkisi

 
1990 yılında Nobel ödülünü alan Octavio Paz “Yalnızlık Dolambacı” adlı eserinde Meksikalıların ölüm, töreler, törenler, fiestalar karşısında aldıkları tutumu anlatır. Meksikalıların ölüm ile olan iç içe ilişkisini ülkenin tuhaf tarihine ve kültürel mirasına bağlar.

Meksika’nın 1521 yılında, Aztek uygarlığının yıkımı ile sonuçlanan fethi sonrasında, bugün hala o eski uygarlığın kalıntılarını taşıyan muazzam kızılderili toplumunun “ölüm” kavramı ile eski köklerinden gelen olağanüstü bir ilişkisi vardır. Ülke yerlileri için döngüsel bir olgu olan “ölüm” bir bitiş değil, yeniden doğuştur. Bu olgunun Katolik diniyle harmanlanması ile toplumda “ölüm”, ürkütücü bir olay olmaktan sıyrılmış daha doğal ve hatta ayartıcı bir öneriye dönüşmüştür.

Ocativio Paz’a göre “Meksikalı ölüm ile içli dışlıdır. Onunla şakalaşır, onu okşar, onunla yatar, onunla kalkar, oyuncaklarından biridir onun ve en sadık sevgilisidir. Ölüm bir murada erme ya da bir yolun sonu olarak değil, bir nostalji olarak kabul görür . Ana kaynak, ana rahmi değil, mezardır.

Ermişleri, bakireleri Kutsal Haftayı kutlayan dini fiestalar, ölümün önemini vurgular. Paz’a göre bu festivaller büyülü bir dünyada gerçekleşirler. Zaman mitik bir geçmişe, ya da bütünsel bir şimdiye dönüşür. Herşey rüyada gibi gerçekleşir. Toplum normlarından kurtulur. Tanrılarıyla, prensipleriyle yasalarıyla alay eder, kendi kendini yadsır. Bununla birlikte Meksikalılar fiestalar aracılığı ile hem öz değerleri ve hem de birbirleri ile bağlantı kurarlar.

“Pedro Paramo” ayrıca bir Odesyüs çeşitlemesi olarak görülebilir. Odesyüs’ün oğlu Telemekos gibi Juan Preciado babasını aramak üzere yola çıkar. Bu bir köklerini arama yolculuğu olmakla birlikte bir kral ya da bir ağa olarak baba figürünün peşine düşmek olarak görülebilir. Ama Juan Preciado bir kahraman değildir. Juan kendi halkının köklerine – “ölüme” yolculuk yapmaktadır. Yolda giderken Odesyus’ta Styx nehrinde ölüleri karşıya geçiren Charon gibi Juan Preciado’ya cehennem sıcağı yaşayan ölüler krallığı Comala’ya, yolculuğunda, eşek sürücüsü Abundio rehberlik eder.

Ünlü İspanyol rejisörü Pedro Almodavar bir röportajında, yabancı film dalında Oscar’a aday gösterilen “Volver” - “Dönüş” filmini ölüm karşısında aldıkları tavır nedeniyle, köyünün insanlarına adadığını söyler. İspanyol kültüründeki insanın, ölüme karşı aldığı ilginç tutuma göre “ölü asla ölmez!” Geride kalanlar ölen kişiyi, sanki hala aralarında yaşıyormuşçasına, sürekli anarlar, mezarlarına özen gösterirler, ve kendi hayatlarına dahil ederler.

Yazım Tekniği


Juan Rulfo İspanyol yazınında bir devrim yaratan Pedro Paramo ile, Fransız naturalizmine karşı çıkmış, gerçek ile düşseli harmanlamış, duygulardan çok davranışları kısa cümlelerle, karakterlerini yargılamadan okuyucuya aktarmıştır. Problemli baba-oğul ilişkileri, geçmişin şiddet çakımları, kronolojik düzensizlik, tüyler ürpertici vizyonlar, suçun ve ölümün yükü gibi konular işlenir.

Octavio Paz’a göre Rulfo eserlerinde çevreyi, betimlemeler yoluyla değil imgelerle anlatan tek Meksikalı yazardır.

“Tan ağarırken iri yağmur damlaları düştü. Damlalar, sürü­lü toprağın yumuşak, ince tozuna değince kof sesler çıktı. Bir alaycı kuş toprağın üstünden uçarak geçti, ağlayan bir bebek sesi çıkardı uçarken. Sonra yorgunluktan bitmişçesine inledi, daha sonra da, ufkun aydınlanmaya başladığı noktaya varınca hıçkırdı, bir kahkaha attı, yine inledi. “

Rulfo kara mizah ile modern, deneysel teknikleri Meksika folkloru ile kaynaştırır. Yazını, evrensel mitler, arketipler, şiirsel söylemler ve Meksika tarihine ait alegorilerle bezenmiştir. Rulfo, sınırlı konuşmalar, anlamlarla yüklü detaylarla, Meksika kırsalının örnek, modernist bir gotik anlatıcısıdır.

“Sesler. Gürültüler. Fısıltılar. Uzak şarkılar: Tiz bir sesle, kadınlar söylüyordu.

Sevgilim mendil verdi
Oyası gözyaşından.”

Rulfo yazarlığının yanısıra harikulade bir fotoğrafçıdır da. Öyküyü fotoğraf çeker gibi bölük pörçük enstantanelerle aktarır. Az konuşan, çok susan bir adam olarak bilinen Rulfo, yazılarını gizlice yazmış, amaçladığı sadeliğe ulaşabilmek için sayısız sayfayı yırtmış ve ardında yalnızca iki kitap bırakmıştır.

26.06.2007

http://www.utexas.edu/utpress/excerpts/rulped-intro.html
http://faculty.csusb.edu/ramirez/fall03/pedrostudy.html
www2.ups.edu/faculty/velez/FL380/Rulfopaz.htm
http://www.irrsinn.net/essays/GuiltConfession.pdf


Cevaplar (0)Add Comment

Cevap yaz
daha küçük | daha büyük

security code
Lütfen görüntülenen karakterleri yazınız


busy