ToplumDusmani.Net V2

Kültür ve Sanat Portalı

Friday, Sep 19th

Son Guncelleme08:18:06 AM GMT

Nerdesin: Kişi Uluğ Bey


Uluğ Bey

e-Posta Yazdır

Reklamlar

Uluğ Beyin Hayatı

Uluğ bey 22 Mart 1394’te Sultaniye kentinde (İran) doğdu ve 27 Ekim 1449’da Semerkant’ta öldü.

Asıl adının Mehmet Tarağay olmasına karşın, bir süre sonra Uluğ Bey adı kullanılmaya başlamış ve asıl adı unutulmuştur. Timur’un (1336-1405) torunu, ve Şahrun’un (ya da Şah Ruh) en büyük oğluydu. Babası Maveraünnehir (Transaxonia; şimdi Özbekistan; Amu Derya ve Syr Derya arasındaki bölge) bölgesindeki Barlas kabilesindendi. Annesi Gevher Şad bir Pers soylusuydu. Baba tarafından soyu Hindistan’da Mughal Hanedanını kuran Babür’e dek uzanıyordu.

Timur’un imparatorluk başkenti olan Semerkant’taki sarayında yetiştirilmiş ve yüksek bir eğitim almış olmasına karşın, Uluğ Bey kentte kalmaktan çok dedesi ile birlikte onun fethettiği Orta Doğunun ve Hindistan’ın geniş bölgelerini gezdi. Timur askeri seferlerine ara verdiği zamanlar ordusuyla birlikte bir bölgeden bir başkasına geçer ve Uluğ Bey de aralarında olmak üzere bütün bir saray onunla birlikte yolculuk ederdi. Çin’in fethi için hazırlıklar sürerken, Timur torunlarından bir bölümünün düğünlerini kutladı. O sıralar 10 yaşında olan Uluğ Bey’in henüz fethedilmemiş olan Moğolistan’ın önemli bir bölümü üzerinde egemen olması kararlaştırıldı (Tin Shan Dağları ve KB Xinjian). 1403-4’te Timur’u sarayında ziyaret eden İspanyol elçisi Clavijo tarafından görülen prenslerden birinin Uluğ Bey olması olasıdır.

Uluğ Bey

Timur’un 1405’deki ölümünden sonra İmparatorluk Uluğ Bey’in babası olan en küçük oğlu Şahrun’a (1377-1447) kaldı. Öteki kardeşlerden ikisi Timur’un kendisinin ölümünden önce ve üçüncüsü ondan kısa bir süre sonra ölmüştü. Şahrun ve karısı Gevher Şad 1407’de aralarında İran ve Türkistan da olmak üzere İmparatorluk topraklarının çoğunda denetimi ele geçirdiler. 1409’da Horasan’da Herat (bugün batı Afganistan’da) başkent yapıldı. Erkek ve kız öğrencileri kabul eden Medreseler açarak kenti bir kültür özeğine dönüştürdüler. Bir kütüphane kurdular ve sanatların koruyuculuğunu üstlendiler.

 

Timur’un ölümünden ve babasının başkenti Herat’a (Afganistan) taşımasından sonra 1409’da on altı yaşındaki Uluğ Bey Semerkant’a vali atandı. 1411’de bütün Maveraünnehir’in egemeni oldu.

Uluğ Bey biri Semerkant’ta, öteki Buhara’da olmak üzere iki Medrese kurdu. 147’de babasının ölümü üzerine Maveraünnehir’in egemeni oldu. Uluğ beyin yönetimi kısa sürdü ve iki yıl sonra oğlu Abdüllatif’in kiraladığı bir suikastçı tarafından öldürüldü.

Uluğ Bey'in Gözlemevi

Uluğ Bey RasathanesiUluğ Bey’in Gökbilime ilgisi ünlü gökbilimci Nasreddin El-Tusi (1201-74) tarafından 1259’da yaptırılan Maragha Gözlemevinin kalıntılarını ziyaret ettiği sırada daha çocukluk yaşlarında uyanmıştı. Maragha’daki en önemli başarı Zij-i İlkhani ya da ‘‘İlkhanik Tablolar’’ idi.

Uluğ Bey’in gençlik yıllarındaki hocaları dönemin en iyi bilim adamları arasında bulunan Bursalı Kadızade de bulunuyordu. Kadızade’nin Semerkant’a kendi bilgisini arttırmak için Bursa’dan gelmiş olması Semerkant’ın daha Uluğ Bey’in gençliğinde bir bilim ve kültür özeği olduğunu gösterir. Gerçekten de kent bu niteliği daha Uluğ Bey’in dedesi Timur ve babası Şahrun zamanında kazanmaya başlamıştı.

Uluğ Bey SeksantıUluğ Bey 1428’de muazzam bir gözlemevi yaptırdı ve açılış Uluğ Beyin gururlu annesi Gevher Şad tarafından yapıldı. Gözlemevi Tycho Brahe’nin daha sonraki Uraniborg’unu andırıyordu. Bir silindir şeklinde tasarlanan yapının üç katı vardı. 30,4 metre yüksekliğinde ve 46,4 metre çapındaydı. Gözlemevinin müdürlüğü ilkin Giyaseddin Şemsid’e verildi. Onun 1429’da ölmesi üzerine görevi Bursalı Kadızade üstlendi. O da 1430’da ölünce Ali Kuşçu (ö. 1447, İstanbul) görevlendirildi. Uluğ Bey Zij’e önsözünde çalışmalarda ölçüm ve hesaplama işlerine katılan Ali Kuşçu’dan ‘‘saygıdeğer oğlumuz’’ diye söz eder. (Ali Kuşçu Uluğ Bey’in ölümünden sonra Semerkant’tan ayrıldı, Tebriz’de Uzun Hasan tarafından İstanbul’a elçi olarak gönderildi, ve orada Aya Sofya’daki Medresede öğretmen oldu.)

Gözlemevi başlangıçta üç dev gökbilim aletini kapsıyordu: Derecelere ve dakikalara bölünmüş ve zodyak imlerini gösteren bir sekstant; bir güneş saati; ve bir de kadrant. Zemin kat hizmet odalarını kapsıyordu ve üzerindeki kemerler tarafından desteklenen iki kat bulunuyordu.

Uluğ Beyin SeksantıEncyclopedia Brittanica şunları belitir:

‘‘En üretken İslamik gözlemevi Timurid prens Uluğ Bey tarafından 1420 sıralarında Semerkant’ta yaptırılan gözlemevidir; o ve yardımcıları büyük bir kadrant ile gözlemlerden bir yıldız kataloğu yaptılar. ... [P]tolemi’nin yıldızlarının konumlarını gözlediği bilinen biricik Doğulu gökbilimci[dir]. ... 1420-37 arasında oluşturulan kataloğu 1665’e dek basılmadı ve bu olduğu zaman daha şimdiden Avrupalı gözlemciler tarafından aşılmıştı.’’
::
"The most productive Islamic observatory was that erected by the Timurid prince Ulugh Beg at Samarkand in about 1420; he and his assistants made a catalog of stars from observations with a large quadrant. ... [T]he only known Oriental astronomer to reobserve the positions of Ptolemy’s stars. His catalog, put together in 1420-37, was not printed until 1665, by which time it had already been surpassed by European observations."

Gözlemevinin büyük yuvarlak yapısı kuzeyden güneye mermerden dev bir açı ölçer tarafından kesiliyordu. Sağlamlık kaygısından ötürü derinden yapılmıştı. Açı ölçme aygıtları konumlarına pirinç raylar üzerinde kaydırılıyordu. Bu o güne dek en doğru yıldız tablolarının düzenlenmesini sağladı.

Radec RisingGurkhani Zij. Gözlemevinde elde edilen sonuçların Avrupa’daki çalışmalar üzerindeki etkisinin henüz sağın olarak saptandığını söyleyemeyiz. Abartılma olduğu gibi indirgenme eğilimleri de vardır. Ama Yıldız Katoloğunun eşlemlerinin Avrupa’ya ulaşmakta gecikmediği ve Paris ve Oxford gibi çeşitli kütüphanelerde bulunduğu iyi bilinen bir olgudur. Avrupa’nın Uluğ Bey’in verilerini ancak 17’nci yüzyılın ortalarında Tycho Brahe’nin daha sağın ölçümlerinin yayımından sonra öğrendiği düşünülür. Ama bu düşünce kendinde Uluğ Bey’in çalışmasının daha önce etkili olmuş olabileceği olasılığını çürütmek için yeterli değildir. Tycho Brahe’nin ve başkalarının bu çalışma ile ilişkileri konusunda daha kesin bulgular çıkabilir. Brahe’nin çalışmasını izleyen Greenwich 1675’te kuruldu. Ama Brahe’nin çalışması Uluğ Bey’in çalışmasının bir yeniden üretimi olarak görünür.

Uluğ Bey Semerkant’taki Gözlemevinden ekliptik düzleminin üzerinde kalan alanı, hiç kuşkusuz Kuzey Yarı Küreyi gözleyebilirdi ve çıplak gözle gözlediği şey yaklaşık olarak yandaki grafiğin gösterdiği alan gibidir.

Uluğ Bey’in Gözlemevinde yıldızların yükseklik açılarını ölçmede kullanılan 60 derecelik yayın uzunluğu 63 metreydi ve hayranlık verici bir sağınlıkla kuzeyden güneye doğru boylam yönünde yerleştirilmişti. Uluğ Bey bu düzenek ile ekliptiğin eğikliğini 23 derece, 30' 17" olarak hesapladı (zamanı için doğru değerden yalnızca 32" uzak olarak). Semerkant için saptadığı enlem 39 derece, 37' 33" idi. Bu düzenek enlem ölçümleri için yapılmış en büyük sekstanttı ve bir derecenin 600’de biri kadar çözünürlük elde edebiliyordu.

Tycho Brahe’nin Uraniborg’da kullandığı sekstantSağda Tycho Brahe’nin Uraniborg’da kullandığı sekstant.

Gözlemevinde yapılan çalışmalar Ptolemi’nin o güne dek sorgusuzca kabul edilen hesaplamalarındaki bir dizi yanlışı da günışığına çıkardı. Yine, Gözlemevinden alınan veriler Uluğ Bey’in yılın uzunluğunu 365 gün 5 saat 49 dakika 15 saniye olarak oldukça sağın bir hesaplamasını yapmasına olanak verdi. Uluğ Bey Güneş, Ay ve gezegenlerle ilgili verileri de yayımladı ve gezegenlerin bir yıllık devimleri için saptanan bu veriler de çalışmasının çoğu durumunda olduğu gibi oldukça sağındır.

Uluğ Bey’in verileri modern zamanların verilerine [Satürn, Jüpiter ve Venüs ile ilgili olarak] iki ya da beş saniyelik sınırların içersinde yaklaşır.

 

 


Uluğ Bey Hakkında

Uluğ Bey bugün yabancısı olduğumuz eski bir kültüre aittir. Ama onunki bugünkü kültürümüzün kendisini antika, giderek köhne, belki de bayağı gösterecek değerli ve yüksek bir kültürdü. Uluğ Beyi bizden ayıran altı yüzyıl sanki onu değil ama bizleri eskitmiş gibidir, ve sanki onun soylu, bilgili, erdemli dünyası yerini kültürsüzlüğe teslim etmiş gibidir. Uluğ Beyi biliminde olduğu gibi kişiliğinde de modern görmeliyiz. Giderek bugünün arabesk-akademik kültürü karşısında onu bu hiçliğin terimlerinde ölçmeyi düşünmek bile uygunsuz olacaktır. Onu bugünün dünyasına bağlayan ve büyük bir ilgiye değer kılan şey Timur’un torunu olması, etnik kökeni vb. değil, ama çalışması gibi kişiliğinin de hiçbir zaman değerini yitirmeyen evrensel, ussal öğelerde kurulmuş olmasıdır. Bizim yerel, değersiz, boş kültürümüzün gözünden kaçmayı sürdürüyor olsa da, Uluğ Bey evrensel insanlığın gururudur. Ve Doğunun onu yok etmiş ve altı yüzyıl boyunca yok saymış olmasına karşın, Batı tarafından daha başından hak ettiği gibi kucaklanmıştır. Ona başardığı pekçok büyük şeyin yanında insanın büyüklüğünü, insanın görkemini gösterdiği için de minnettar olmalıyız.

Eğer Uluğ Bey dünyanın güneş çevresinde döndüğünü tanıtlamış olsaydı, bu hiç kuşkusuz muhteşem olurdu. Ama böyle birşeyi başarmış olması olasılığı bir yana, onu ileri sürmüş olması bile olanaksızdır, çünkü onun gözlemevinin ve aygıtlarının sığaları ile böyle bir olguyu saptayabilmek açıkça olanaksızdı. Eğer böyle birşeyi ileri sürmüş olsaydı, bu çalışmasının bilimsel değerini arttırmaz ama azaltırdı.

Uluğ Bey nitelikli bir devlet adamı ve sultan, ve aynı zamanda Evrenin gizlerini anlamak için düşünen ve çalışan ve başaran bir bilim adamıydı. Öylesine açık ve özgür bir düşünce yapısı vardı ki, onu bugünün henüz çocuksu kültürünün terimlerinde anlamak olanaksızdır. Gerçekte, Uluğ Bey’in bilimsel etkinliği ve üretkenliği karşısında bütün bir modern Cumhuriyetin pozitif bilim girişimi neredeyse bir tür Karanlık Çağ gibi görünür, üstelik ortaçağ Avrupasının tersine bilimsel etkinliği engelleyecek hiçbir gerici gücün etkili olmamasına, aslında büyük bir kurucu tarafından yaşamda en gerçek öğretmenin pozitif bilim olduğunun anımsatılmış olmasına karşın. Bugünün kültürünün Uluğ Bey’e yabancılığını ölçmek istiyorsak onun kendi zamanının ona yabancılığına bakmamız gerekecektir. Uluğ Bey Dünya-Tininin tarihine aitken — çünkü onu bugün bile algılamayan kısır kültürümüz ile karşıtlık içinde Batı kültürü onu daha yüzyıllar öncesinden onurlandırmıştır —, bugünkü kültürümüz ise Uygarlıkta ve Tarihte sevimsiz ve önemsiz bir görüngüdür. Uluğ Bey bütün bir insanlığın onurunu ve değerini ve erdemini yükselten bireyler arasında durur. Bugünkü kültürümüz ise ne modern ne de özgürdür.

Uluğ Bey biliminde, erdeminde, özgürlüğünde Doğuya ait değildi. Bunu herşeyden önce ona yaptıklarıyla o kültürün kendisi kanıtladı. Uluğ Bey öylesine etkili bir yolda yokedildi ki, sanki yabancı bir dokuymuş gibi Doğunun belleğinden, kütüphanelerinden, ve en sonunda tarihinden silinip atıldı.

Zamanının en büyük Gözlemevini yaptırmasının, 1420-1437 yılları arasında yöntemli ve çok sağın gözlemler sürdürmesinin yanısıra, başta trigonometri ve küre geometrisi olmak üzere matematikte de insan usunu onurlandıran buluşlar üretti. Uluğ Bey’in neyi başardığını anlamak için onun yüzyılların, aslında binyılların bilim ve düşünce emeğindeki yerini anlamak zorundayız.

Uluğ Bey’de yaşadığı çağa uymayan şaşırtıcı ve hayranlık verici bir yolda erdemli karakterin ve modern bilim adamının tüm nitelikleri birlikte bulunur. Hiçbir boşinancı yoktur; türeli bir devlet yönetimini ve insanlığın kültürel yükselmesini güç istencine yeğler; kadın ve erkek eşitliğini doğrular; ve, hepsinin üstünde, çalışması evrenin özsel olarak ussal bir kozmoz, tanrısal bir düzen olduğunu tanıtlar. Dünyanın Güneş çevresinde dönüp dönmediği sorunundaki tutumu önemli değildir, çünkü zamanındaki görüşü çürütebilecek ve tersini doğrulayabilecek görgül veriler elde etmesi olanaksızdı.

Uluğ Bey üzerine bütün bir İslamik dünya bir yabancı karşısındaymış gibi suskundur.

Bunun nedeni onu önemsememek değil, ama onun önemini kavrayacak önemden, onun erdemini ve bilgisini anlayacak erdem ve bilgiden yoksun olmaktır. Doğunun Gökbilim ya da Fizik ders kitaplarında öğrencilere sözü bile edilmez, sayısız kuşak varlığından habersizdir. Ve gene de giderek Alexander Koyré ’nin (Astronomical Revolution) belirttiği gibi ancak 63 kadar gözlem yapan ve bir gökbilimciden çok bir hümanist olan Kopernik ile karşılaştırılmayacak denli bilgili, üretken bir bilim adamıydı. Avrupa’da Kepler’de bile görünen ve giderek Newton’da bir çılgınlık düzeyine ulaşan boşinançlardan bütünüyle özgürdü. Eksiksiz bir kentlilik kültürü vardı, estetik inceliği hayranlık vericiydi, ve Kadının ve Erkeğin en özsel Eşitliğini yaptırdığı Medresenin girişinde bulunan bir yazıt üzerinde yurttaşlarına yüzyıllar öncesinden duyurdu.

Uluğ Bey’in kültürü zaman-üstüydü. Gerçekliğe tapan her ussalcı gibi, yeryüzünde ve gökyüzünde Usun egemen olduğunun güçlü bir sezgisini taşıyordu. Bir pragmatist, yalnızca seyreden ve düşünmeyen bir görgücü değildi. Çalışmasının amacı matematiğinin, gözlemevinin ve dostlarının yardımıyla Gökyüzündeki ussal düzeni, tanrısal kozmozu tanıtlamak ve doğrulamaktı. Bu ussal bakış açısına ancak ussal bir Evren yanıt verebilirdi. Ve beklediği yanıtı aldı — tıpkı yasalarında, özünde ussal olan Evrene o aynı ussallık yoluyla yaklaşan her araştırmacının her zaman beklediği yanıtı almış ve alacak olması gibi. Uluğ Bey ve çevresinde toplanan bilim adamları güneş dizgesinin bütün gizlerini ortaya serecek buluşları yapmanın eşiğine geldiler. Ama böyle büyük bir bilgi, böylesine gözüpek bir ussallık bütün bir Doğu kültürü için sonun başlangıcından daha küçük bir gözdağı değildi, çünkü Doğunun belirlenimi özgürlük ve bilgi değil, ama boyuneğme ve bilgisizlikti. Doğu tini değişimi yenme, yeniliğe direnme tiniydi. Onun durdurulan çalışmalarını aynı bilgi ve erdem savaşımını Avrupa’da üstlenen yeni ve özgür kafalar, yürekli ussalcılar sürdürdü. Doğu Erdemi hiçbir zaman bilmemişken ve bugün de bilmezken, Batı onu öğrenmenin yoluna girmeyi başarmıştı.

Uluğ Bey bir zamanlar Doğunun incisi sayılan bir kentte, özlemleri onunki gibi büyük olan değerli, bilgili, erdemli insanların yaşadığı Semerkant’ta yaşadı. Ve başardıkları ile yalnızca kendi büyüklüğünü tanıtlamakla kalmadı, ama, daha da önemlisi, ait olduğu kültürün görkemine ve ulaşmış olduğu ve daha da öte ulaşabilecek olduğu yüksekliğe tanıklık etti. Onunki bütün bir Asya’da Dünya-Tini ile, Dünya-Tarihi ile, değişim ve gelişim ile bir bağı olan biricik kültürdü. Aslında kendi kentinin yanısıra daha başka birçoklarının da Egemeni olmasına karşın, Timur’un torunu olmasına ve üzerine bütün bir Maveraünnehir’i yönetme sorumluluğunun bırakılmış olmasına karşın, politika ya da askerlik ile değil, gökbilim ve matematik ile uğraşmayı sevdi. Ve bu alanda kendi gününde insan yeteneğinin başarabileceği herşeyi başardı. Avrupa’yı modern bilimin eşiğine getiren bilimsel buluşlara denk buluşlar üretti. Ve çalışmasının ve çabasının sonucu o günlerde bütün bir Fizik biliminin, bütün bir Doğa Bilgisinin ulaşabileceği en son noktaya ulaşmak oldu. Batı henüz Karanlığın örtüsünü üzerinden sıyıramamışken, Semerkant kısa bir süre için de olsa tanrısal bir Işıkla pırıl pırıl aydınlandı.

Ama her kültürün saati bir kez çalar. Doğunun saati çoktan çalmış, bütün bir varoluşunu yokolma gözdağı altına düşürebilecek bir değişim noktasına, yeni bir kültürün sınırlarına dek erişmişti. Ötesi gökyüzüne bırakılmalıydı. İnsanlık sınırını bilmeliydi. Uluğ Bey'in gerçekleştirdiği şey Doğu kültürü için aşağı yukarı sanal birşeydi. Doğu daha sonra yüzyıllar boyunca sanki böyle birşey hiç olmamış gibi, sanki o Gözlemevi Semerkant’ta hiç kurulmamış gibi aynı erdemsizlik, bilgisizlik ve değişmezlik tini içinde kalmayı sürdürdü. Batı geleneksel boşinanç kültürünün korkunç direncini yenerek değişmeyi, duyuncunda ve istencinde ve düşüncesinde özgürleşmeyi başarırken, Uluğ Bey’in kendisi ve çalışmalarının ürünleri inanılması güç bir yolda bütünüyle yokedildi. Doğu kendi içinden çıkan ama gerçekte hiçbir biçimde ona ait olmayan, aslında ona yabancı olan, tümü de felsefelerinde, bilimlerinde, bütün bir kültürlerinde özgür Klasik tine ait olan evrensel bireylere — Farabilere, İbni Sinalara, İbni Rüştlere, Kadızadelere, Ali Kuşçulara — sırtını dönmeye ve onları unutmaya, daha doğrusu onları Batıya sürmeye başlamıştı. Yüzyıllar sonra Gözlemevinin varlığını keşfedenin bir arkeolog olması olgusu Uluğ Bey’i ve yapıtlarını tarihten silmedeki kararlılığın inanılması güç düzeyini gösterir. Bu olgu daha o zamanlar İslamik Doğunun neyi aşamayacak olduğunu da açıkça gösterir. İslamik Doğu aşağı yukarı Batının özgürleşmeye başladığı aynı yıllarda kendi gelişiminin sınırlarına ulaştığının duyurusunu yaptı: İnsan bu kadar değerli, bu kadar önemli, bu kadar yüksek olamazdı. İnsan küçültülmeliydi. Güce boyuneğme — bu gücü ister tanrısal isterse insansal olsun — Doğunun kültürü ve karakteri olarak kalmalıydı. Uluğ Bey’i anlayan, buluşlarının sonsuz değerini kavrayan ve onlardan yararlanan Batı dünyasının yeni tini olurken, Doğu kendini geçen her yüzyıl ile birlikte daha da kararan bir karanlığa gömmeyi sürdürdü.

Uluğ Bey’in kültürü Doğu tinine yabancı bir özgürlük, erdem ve bilim kültürü, Helenik-Helenistik güzellik ile bütünleşmeyi başarmış bir uygarlık tiniydi. Onun gökbilimi yüzyıllardır gözardı edilmiş Aristoteles-Ptolemi gökbiliminin iyileştirilmesi ve ilerletilmesiydi. Ve onun matematiği yine aynı Helenik kalıtın yarım bırakılan işinin insan usunun o güne dek düşünmediği kavramları düşünerek ve o güne dek üretmediği bağıntıları üreterek sürdürülmesi ve büyütülmesiydi. Ve bu arı düşünsel etkinlik düzgün bir törellik içinde gerçekleşebilirdi. Uluğ Bey çevresinde, kendi istekli kentinde bu kültürü yaratmayı başardı. Politik gücünü biricik doğru yolda kullanmayı başararak, geleneğin ortasında modern bir üniversite yarattı. Böyle bir tini anlamak o tinin kategorilerini bilmeyi ve kullanmayı gerektirir. Ve bu tin Cumhuriyet Türkiyesinde de aynı gelenekçi Doğu posası tarafından bastırılan tindir — hiç kuşkusuz pozitivist aydın görünüşü altında. Bugünün Tarihe ait olmayan düşüncesiz, bilgisiz, erdemsiz arabesk kültürü o güzel insanın ait olduğu yüksek kültürden öylesine uzaktır ki, insanlığın tarihinin bir ilerleme olduğu konusunda kuşkuya kapılanlara hiç olmazsa ilk bakışta hak vermemek güç görünür. Doğu onun yokedilişini izleyen yüzyıllarda bir daha hiçbir zaman aynı düşünce ve erdem yüksekliğine erişemedi. Helenik flört Doğuyu ayartmayı başaramadan sonlandırıldı.

Gene de tarihin dönüp gerilemeye başladığını ve her sonlu kültürün kendi köklerine bağlı kalarak sürmesi gerektiğini düşünen postmodern ıvır zıvırdan daha iyi bir açıklama vardır. Barbarlar salt kaba güçleriyle zaman zaman uygarlıkları dağıtmayı, devirmeyi, giderek tarihten silmeyi bile başarırlar. Roma görkemi benzer olarak barbar göçleri ve kendi kültürüne yabancı yeni Hıristiyanlık tini altında ezilip yıkılarak tarihten çekilmişti. Bu ülkede de yüzyılların değişmeyen ve devinmeyen geleneksel çürümüşlüğü modern Cumhuriyetin bir dirilme ve uygarlaşma ve kendini Tarihe yeniden eklemleme, acılı süreçlerden geçerek de olsa gelişmekte olan insanlık ile birlikte gelişme girişimini rahatsız edecek denli büyümüştür — sayıca. Bu henüz emekleme aşamasında olan AB’nin bile arasına almaya isteksiz olduğu bir erdemsizlik, bilgisizlik, görgüsüzlük kültürüdür.

Bugün tüm ilerleme, özgürleşme, gelişme çabalarına karşın yaşadığımız şey Tarihte taş üstüne taş koymamış eğitimsiz bir kalabalığın gelenekleriyle, boşinançlarıyla, erdemsizliğiyle ülkede kültür olan herşeyin kendisini gasbetmesi, giderek Devleti bile onursuzlaştırmayı istemesidir. Bu tin yenilikten nefret eden kölelik tinidir. Ama bilgisizlik ve erdemsizlik nelerden yoksun olduğunu bilmediği için öyledir: Bilgisizliğini anlaması bilginin ilk adımıdır, ve bilgisizliği aşağılamak değil ama eğitmek gerekir. Bu düzeye dek, Cumhuriyetin eğitmeyi ve uygarlaştırmayı başaramadığı bu gerilik tininin utkusu o eğitimi başaramamanın acılı bedelinden başka birşey değildir. Bilgiye, güzelliğe, özgürlüğe kapalı, aslında düşman olan bu karanlık tin bugün kendini inancında boşinanç olarak, politikasında aptallık, yalan ve şiddet olarak, medyasında bayağılık, sanatında çirkinlik, eğlencesinde yılışıklık olarak gösteren şeydir. Bu tin onunla aynı toprakları paylaşmış antik uygarlıklara, Truva, Efes, Miletos gibi dünya-tarihsel önemdeki kentlere, onların güzel sanatlarına, yazın ve tarihlerine, felsefelerine sonsuza dek gözünü kapamış, sanki bu benzersiz doğa güzelliğini kendi yurdu olarak görmeyi bile istememiş, yalnızca yiyip içmek için ve düşünmeksizin varolmuş bir göçebe kültürsüzlüğüdür. Türe, Hak, Yasa, Özgürlük — bunlar o tarih-dışı geleneksel boşinanç varoluşunda hiçbir zaman bilmediği ve henüz tam olarak anlamadığı kavramlardır. Modern dünyadan — o düşman gördüğü Batıdan — ödünç aldığı hiçbir ussal biçimi kendine uydurmayı ve yakıştırmayı başaramaz, çünkü tersini yapmak zorunda olduğunu bilmez. Bu yüzden ondan yalnızca onun kendisinde usdışı, çirkin, değersiz, giderek sık sık ahlaksız ve erdemsiz olanı, materyalizmi, nihilizmi, kübizmi ödünç alır ve bunları o sefil arabeskinin yanına ekler.

Her insan kendi içinde sonsuz bir tinsel gizillik taşır. Her insan kendinde tanrısal doğaya katılır. Bu yüzden böyle bir geriliğin cezası ilerlemek, böyle bir barbarlığın cezası onu uygarlaştırmaktır.

Kendi zamanının ve kültürünün kabul edemeyeceği, aslında o devinmeyen geleneğe bir gözdağı olacak denli ileride olan Uluğ Bey’in yokedilişi İslamik dünyanın göreli olarak geriye doğru yürüyüşünün başlangıcının ön habercisi ve en çarpıcı göstergesi oldu. Uluğ Bey’in Gözlemevi yeryüzünden bütünüyle silindi ve ancak altı yüzyıl sonra bir Rus arkeoloğu olan Viatkin tarafından ve bir raslantı sonucunda bulundu. Dev mermer sekstantın yeraltı kesimi olduğu gibi duruyordu. Ve yabancı araştırmacıların bölge halkları için, insanlık için bulup, temizleyip çevirdikleri ve hizmetlerine sundukları biricik evrensel kültür değeri bu değildi. Bir kültür kendi kitabelerini kendisi okuyamıyor ve bunu onun için yabancılar yapıyorsa, o kültürün onun kendi kültürü olması söz konusu değildir.

İnsanlık hiç kuşkusuz eğitimsizliğe, bilgisizliğe, karanlığa doğru yürümez. Ama hiçbir kültür kendi bütünlüğüne ve dolayısıyla varlığına gözdağı olan yabancı bir kültürün kendi içinde gelişmesine sessizce ve uysalca izin vermez. Gerilik Yenilikten nefret eder. Ona bir sövgü terimi tonuyla ‘Batı’ der, ‘emperyalizm’ der, ‘yozlaşma’ der, ve kendi miskinliği üzerinde kuluçkaya yatmayı sürdürür.

Doğu tini Uluğ Bey’in Erdeminde, Özgürlüğünde ve Biliminde yüzyıllardır üretken olmuş ve evrensel kültürün gelişimine paha biçilmez katkılarda bulunmuş olan İslamik kültürün artık kendi sınırlarına gelip dayanmış olduğunu duyumsadı. Gelişme gözdağı olacak bir düzeye ulaşmıştı, durdurulmalıydı, ve durduruldu. Yalnızca Uluğ Bey ve yapıtı yokedilmedi. Bundan böyle düşünmek, bilmek, araştırmak, sorgulamak suç sayılır oldu. İslamik Doğu ne kendisinin ne de Batının anlayabildiği inanılması güç bir korku ve boyuneğme ve bunlara bağlı bir erdemsizlik kültürüne teslim olmaya başladı. Uluğ Bey’in soylu girişimi bir başlangıç olamadı. Bir sonsöz oldu. Ve Osmanlı çoktandır Doğuya ilgisini yitirmiş, tüm gücünü, istencini, tutkusunu Batıya çevirmişti.

Sonraki yüzyıllarda Doğunun bu iç teslimiyetini kaçınılmaz olarak dış teslimiyet izledi ve bütün bir Asya despotizmin kaçınılmaz yazgısına boyun eğdi. Bir tango iki kişi ile yapılır. Bir ‘uygarlıklar çatışması’ iki uygarlık arasında olur. Doğu çatışamazdı. Batı karşısında ne çatışacak İstenci vardı, ne de savunulacak Özgürlüğü. Ve Özgürlük bilincini kazanamadığı sürece, bir kavganın istediği ve gerektirdiği yüreklilikten, erdemden ve ruhsal ve fiziksel güçten de yoksun kaldı. Değişim ve dönüşümün içsel güdüsünü hiçbir zaman kazanamadı. Batının ve Osmanlının edilgin, anlamayan, düşünmeyen oyun alanı olması kaçınılmazdı.

Kuzey Avrupa tam olarak aynı onyıllarda Reformasyon ile duyunç ve inanç köleliğini yenip yeni bir varoluş biçimine doğru ilerlemeye başlamışken, İslamik Doğu — tıpkı Katolik Avrupa gibi — geleneğin ve boşinancın dinginliğini kıramadı, üstelik İslamın bilgi ve bilim ile herhangi bir çatışmasının olmamasına karşın. İnanç gizemci boşinanç karşısında, uyuşuk tekkecilik karşısında yenik düştü. Doğunun varoluşu geri kalmanın yokoluş biçimi olurken, bilgisizlik, erdemsizlik ve korkaklık değişmemenin güvenceleri oldular. Doğu kendi despotik tini gereği özgür bireyselliği, kendi yetilerini ortaya çıkarmayı isteyen ve bunun için çabalayan ve üreten özgürlük, erdem, güzellik tinini her zaman ancak bastırmayı başarabildi. Osmanlı büyüklüğünü bu tine karşı verdiği sürekli savaşımı sürekli olarak kazanmasına borçluydu.

Doğu tini bir boyuneğme tinidir. Ve aynı bilgisizlik, düşüncesizlik ve erdemsizlik tini bu kendi geriliğinin sorumlusunu kendisinde değil, ama ironik olarak kültürel herşeyini bir zamanlar ileri Doğunun kendisinden alan geri Batıda aradı ve buldu. Bütünüyle haklı olarak, çünkü Batı ilerlemeseydi Doğu geride kalmayacaktı.

Doğu Farabilerin, İbni Sinaların, İbni Rüştlerin, Uluğ Beylerin bilimini bastıranın, öneminin gözardı edilmesine yol açanın Batı olduğunu ve bunun bugün de sürdürüldüğünü ileri sürer. Bundan haksızlığa uğramış güçsüz bir kurban tonuyla söz edildiğini duyduğumuz zaman gülümsemeden edemeyiz. Bu özgürlüğün değil, kendi istenci olan birinin değil, ama köleliğin ve sorumluluk üstlenebilmeye yeteneksizliğin sesidir. Sanki Doğunun kendisinin açmadığını Batı örtmüş gibidir, ve sanki Doğunun değişimini kendi dikkafalılığı değil ama Batı engellemiş gibidir. Tam tersine. İşin gerçeği Doğuda ilerlemeyi Batının yabanıl gücünden çok daha önce Doğunun kendisinin bastırmış olduğudur, çünkü Doğu Doğudur, özgür değildir, ve bu yüzden özgürlüğe yabancı ve düşmandır. Her despotik tin gibi, kendine özgü karakteri ve kimliği ile varlığını ancak değişimi önlediği sürece sürdürebilir. Doğu özgür olabilmek için Doğu olmaya son vermek, kendisinden kurtulmak zorundadır.

Doğu ile denmek istenen bir coğrafya yönü değil, bir karakterdir. Doğulu despotiktir, ne kendi istencinin ne de başkasının istencinin özgürlüğünü bilir ve tanır. Tarihsel olarak, bu bilinç yüksekliğini, duyunç ve istenç özgürlüğünü geliştirmemiştir. İlişkisinde ya boyun eğme ya da boyun eğdirme vardır. Bu yüzden şiddet, zor, zorbalık törel varoluşunun özsel bileşenleridir. Bunlar her zaman açıkça sergilenmezler, çünkü korku ve düşmanlık, nefret ve şiddet, öfke ve öç vb. bu boyuneğme kültürünün sık sık ona bir incelik, bir iyilik görünüşü veren geleneklerinin altında örtülü yatarlar.

Bu boyuneğme kültürü bütününde ancak bilgisizlik ve düşüncesizlik üzerinde sürer, çünkü bilgi ve düşünce değişim getirir, özgürleştirir. Bu yüzden Erdem gerçek bir Doğuluya bütünüyle yabancıdır. Bu kültürde İnancın yerini boşinanç almalıdır çünkü gerçek Tanrı inancı duyuncu büyütür ve insanları eşitler.

Uluğ Bey Medresesi

Uluğ Bey’in Semerkant’ta yaptırdığı ve 15’inci yüzyılda İslamik dünyada en iyisi olarak kabul edilen Medrese Registan Alanında bulunur.

‘‘Alan 1888’de Hindistan Sömürge Valisi Lord Curzon tarafından ‘‘dünyadaki en soylu kamu alanı’’ olarak betimlenir. Curzon şöyle sürdürür: ‘Doğuda ve Avrupa’da çarpıcı yalınlıkta ve görkemde ona yaklaşan hiçbirşey bilmiyorum, belki de Venedik’te daha alçakgönüllü bir ölçekte yarışmaya girmeyi isteyebilecek Piazza di San Marco dışında. Hiçbir Avrupa kentinde dört kenarından üçünde en güzel düzende Gotik katedrallerle çevrili tek bir açık alan göstermeyi başaramayacağımıza göre, aslında hiçbir Avrupa görüntüsü onunla yeterli olarak karşılaştırılamaz.’ ’’
::
‘‘[T]he noblest public square in the world. ‘I know of nothing in the East approaching it in massive simplicity and grandeur,’ he wrote, ‘and nothing in Europe, save perhaps on a humbler scale the Piazza di San Marco in Venice, which can even aspire to enter the competition. No European spectacle indeed can adequately be compared with it, in our inablilty to point to an open space in any Western city that is commanded on three of its four sides by Gothic cathedrals of the finest order.’ ’’

(Curzon’u alıntılayan: Wilfrid Blunt, The Golden Road to Samarkand (Londra: Hamish Hamilton, 1973), 259.)

Uluğ Bey’in Camiye götüren kapının üzerine yerleştirdiği yazıtta şunlar okunur:

‘‘Bu suffeh (tonozlu mescid) Cenneti andırmak üzere yapıldı ... onda sultanların en büyüğünün yönetimi altında dine yararlı bilimlerin gerçekliklerinin öğretmenleri bulunur.’’
::
‘‘This suffeh [i.e., portal or vaulted masjid] is built to resemble Paradise ... in it are teachers of the truths of the sciences useful to the religion, under the direction of the greatest of sultans ...’’

(Lisa Golombek ve Donald Wilber, Timurid Architecture of Iran and Turan, Vol. 1 (Princeton: Princeton University Press, 1988), s. 265).)

Semerkant dünyanın en eski kentlerinden biri olarak kabul edilir ve Büyük İskender’in fetih hedefleri arasında olan kentten Arrian ‘Marakanda’ olarak söz eder.

Registan eski Semerkant’ın yüreği idi. Ad ‘kumlu yer’ anlamına gelir. Alanda biraraya toplanmış olarak Uluğ Bey Medresesi (1417-20), daha sonra yapılan Şir Dor Medresesi (Kaplanlı Medrese, 1619-1636) ve Tilya-Kori Medresesi (Yaldızlı Medrese, 1646-1660) bulunur. Bu son ikisi Uluğ bey zamanında yaptırılan hanın ve sarayın yerine kurulmuştur. Şir Dor medresesi temel olarak Uluğ Bey’in medresesinin bir eşlemidir.

Uluğ Bey Medresesi sivri uçlu tonozu olan gösterişli kapısı ile alana bakar. Giriş kemerinin üstündeki mozaik panel geometrik biçemli süslemeler ile kaplıdır. Kare biçimli avlusunda bir cami, derslikler, ve öğrencilerin yaşadıkları yurt odaları bulunuyordu.

Semerkant Medresesinin yapımı 1417 yılında başladı ve 1421’de tamamlandı. Yapının mimarı bilinmemektedir. Medrese iki katlıdır ve her köşesinde bir olmak üzere dört dershane bulunur. Her dershanenin bir profesörü (müderris) vardı. İlk Rektörü (şeyh-ül müderrisin) Bursalı Kadızade Rumi idi. Kadızade’nin derslerini kendisi de dersler veren Uluğ Bey’in de izlediği bilinmektedir.

Medresenin akademik etkinliği başlıca Matematik ve Gökbilim üzerinde yoğunlaşmıştı ve derslerin büyük bölümü Bursalı Kadızade ve Giyaseddin Cemşid tarafından verildi. Semerkant’ta daha önce de medreselerin bulunmasına karşın, Uluğ Bey’in Medresesi kongreleri, panelleri, konferansları, seminerleri ile kentteki ilk düzenli bilimsel etkinlikti. Çeşitli kaynaklara göre Medresedeki öğrenci sayısı 100’ün üzerindeyken, Uluğ Bey’in çevresinde toplanan uzmanların sayısı da 100’ün üzerindeydi ve daha ikincil olan hesap uzmanlığı gibi görevler bu sayının dışındadır. Medrese tanrıbilimin yanında yüksek matematik, trigonometri, geometri ve gökbilimde benzersiz bir bilim yuvasıydı.

Giyaseddin Cemşid aritmetikte ondalık dizgeyi ilk kullanan matematikçi olmuş ve bu dizge Avrupa’da 15’inci yüzyıldan sonra kullanılmaya başlamıştır. Semerkant’a Uluğ Bey’in çağrısı üzerine gelerek Gözlemevinin müdürlüğünü üstlenmişti.

Uluğ Bey’in ölümünden sonra Medrese dağıldı ve aralarında Ali Kuşçu’nun da bulunduğu öğretim üyeleri kenti terkettiler. Bundan sonra Semerkant’ın tarihi bir bir karışıklıklar, ayaklanmalar, yıkımlar zinciridir ve bütün bu yüzyıllar içinde unutulan Medrese 18’inci yüzyılda zamanın Emiri tarafından hububat deposu olarak kullanıldı.

Çalışma: AZİZ YARDIMLI (C) 2006

Kaynaklar:

EDITIONS CONTAINING ALL OR PART OF ULUGH BEG'S ZIJ
(http://vlib.iue.it/carrie/texts/carrie_books/paksoy-2/cam6.html)

1648. John Greaves (1602-1652). Quibus accesserunt, Insigniorum aliquot Stellarum Longitudines, et Latitudines, Ex Astronomicis Observationibus Ulug Beigi, Tamerlani Magni Nepotis. Oxoniae. Contains latitudes and longitudes of [98] stars.

1648. John Greaves (1602-1652). Binae Tabulae Geographicae, una Nassir Eddini Persae, altera Vlug Beigi Tatari: Opera et Studio J. Gravii. Lugduni, Batavorum. Geographical tables of the Zij.

1648. John Bainbridge (1582-1643). Canicularia. Una cum demonstratione ortus Sirii heliaci, pro parallelo inferioris Aegypti. Auctore Iohanne Gravio. Quibus accesserunt, insigniorum aliquot stellarum longitudines, et latitudines, ex astronomicis observationibus Vlug Beigi. Oxoniae, H. Hall. The citation in the U. S. Naval Observatory copy states that Greaves added the catalogue of 98 Ulugh Beg stars to the Bainbridge treatise.

1650. John Greaves (1602-1652). Epochae Celebriores, Astronomis, Historicis, Chronologis, Chataiorum, Syro-Graecorum Arabum, Persarum, Chorasmiorum usitatae (Arabice et Latine): Ex traditione Ulugi Beigi; eas primus publicavit, recensuit, et Commentarius illustravit Johannes Gravius. Londini, J. Flesher. Latin and Persian on opposite pages. That part of the Zij dealing with chronology.

1652. John Greaves (1602-1652). Binae Tabulae Geographicae, una Nassir Eddini Persae, altera Vlug Beigi Tatari: Opera et Studio J. Gravii nunc primum publicatae. Londini, Typis Jacobi Flesher: prostant apud Cornelium Bee. 2nd edition of geographical tables.

1665. Thomas Hyde (1636-1703). Tabulae long. ac lat. stellarum fixarum, ex observatione Ulugh Beighi, Tamerlanis Magni Nepotis, Regionum ultra citraque Gjihun (i. Oxum) Principis potentissimi. Ex tribus invicem collatis MSS. Persicis jam primum Luce ac Latiodonavit, & commentariis illustravit, Thomas Hyde. In calce libriaccesserunt Mohammedis Tizini tabulae declinationum & rectarium ascensionum. Additur demum Elenchus Nominum Stellarum. Oxonii: Typis Henrici Hall, sumptibus authoris. Tables in Latin and Persian for 1018 stars of which about 700 were based exclusively on Ulugh Beg and the balance were reduced from Ptolemy in one or both coordinates. Hyde appears to have worked totally independent of Greaves.

1690. Johannes Hevelius (1611-1687). Prodromus Astronomiae. Danzig. Contains a comparison of data in Ulugh Beg's tables with other star catalogues known at that time -- those of Ptolemy, Tycho Brahe, Giambattista Riccioli, Wilhelm IV (Landgrave of Hesse-Cassel), and Hevelius.

1698-1712. Geographiae veteris scriptores graeci minores. Cum interpretatione latina, dissertationibus, ac annotationibus... Oxoniae, e Theatro Sheldoniano. A work containing Ulugh Beg's geographical tables.

1725. John Flamsteed (1646-1719). Historia Coelestis Britannica. London, 3 vols. Includes Ulugh Beg's catalogue, along with those of Ptolemy, Tycho Brahe, Wilhelm IV, and Hevelius.

1767. Gregory Sharpe. Syntagma dissertationum quas olim auctor doctissimus Thomas Hyde, S. T. P. separatim edidit. Accesserunt nonnulla ejusdem opuscula hactenus inedita, &c. &c. Omnia diligenter recognita a Gregorio Sharpe, LL.D. Reg. Maj. a sacris. Templi Magistro S.S.R. et A.S. Oxonii. Reprint, with corrections, of Hyde's 1665 work on the Zij, in a 2 vol. collection of Hyde's work.

1807. Duo pinakez geographikoi, d men Nassir 'Eddinou Persou, d de Ouloug Mpei Tatarou. 'Epimeleia kai opoudh Dhmhtriou 'Alexandridou ... Kata thn en 'Oxonia ekdosin tou sophou Grauiou. 'En Biennh thz Austriaz, ek thz tupographiaz 'A. Sxmidiou. Ulugh Beg's geographical tables published in Vienna in a Greek-language edition.

1843. Francis Baily (1774-1844). "The Catalogues of Ptolemy, Ulugh Beigh, Tycho Brahe, Halley and Hevelius, Deduced From the Best Authorities, With Various Notes and Corrections," Memoires of the Royal Astronomical Society 13, pp. 19-28, 79-125, London. Reprinted from Thomas Hyde's translation, as edited by Gregory Sharpe in 1767.

1839. L. P. E. A. Sedillot (1808-1875). Tables astronomiques d'Oloug Beg, commentees et publiees avec le texte en regard, TomeI, 1 fascicule, Paris. A very rare work, but referenced in the Bibliographie generale de l'astronomie jusqu'en 1880, by J. C. Houzeau and A. Lancaster (Brussels, 3 vols. 1887-9; reprinted London, 1964).

1847. L. P. E. A. Sedillot (1808-1875). Prolegomenes des Tables astronomiques d'Oloug Beg, publiees avec Notes et Variantes, et precedes d'une Introduction. Paris: F. Didot.

1853. L. P. E. A. Sedillot (1808-1875). Prolegomenes des Tables astronomiques d'Oloug Beg, traduction et commentaire. Paris.

1917. Edward Ball Knobel (1841-1930). Ulugh Beg's Catalogue of Stars, Revised from all Persian Manuscripts Existing in Great Britain, with a Vocabulary of Persian and Arabic Words. Washington, D. C.: The Carnegie Institute of Washington.

Cevaplar (0)Add Comment

Cevap yaz
daha küçük | daha büyük

security code
Lütfen görüntülenen karakterleri yazınız


busy