ToplumDusmani.Net V2

Kültür ve Sanat Portalı

Wednesday, Jun 26th

Son Guncelleme09:38:41 AM GMT

Nerdesin: Kitap Özetleri Portekiz Mektupları


Portekiz Mektupları

e-Posta Yazdır

Reklamlar

MUTSUZLUĞUM İÇİN TEŞEKKÜR EDERİM...

Yazıldığı on yedinci yüzyıldan bu yana üzerindeki ilgi halesi eksilmeyen Portekiz Mektupları, karışılıksız bir aşkın ekseninde kadın erkek ilişkilerinin bilinse de hep anlaşılmaz kalan gizli bahçelerinde dolaşıyor.

 Mariana Alcoforado, o gün o balkonda bulunduğu için tarie geçeceğini bilmiyordu. Gözleri, aslında onu kör edecek bir ışıkla kamaşmıştı. O 'ışık', atının üzerinde gururla ustalığını sergileyin bir Fransız subayıydı.

Mariana'nın yaşadığı kadınlar manastırının yakınındaki garnizonun subayları, at binmekteki hünerlerini yarıştırarak eğleniyorlardı. Manastırın balkonundan onları izleyen yirmi altı yaşındaki Portekizli rahibe, içinin o ışıkla yıkandığını hissetti. Öyle bir yıkanma ki yerleşik bütün duygularından, düşüncelerinden, inançlarından, alışkanlıklarından, bağlarından arındırmıştı benliğini. O güne değin hayatını kutsal aşka adamış olan genç kadın için yalnızca o subaya duyduğu aşk kutsallaşacaktı bundan böyle ve ona tapınacaktı.

Subay, atını zor bir geçide sürdüğünde endişeyle yüreği sıkıştı Mariana'nın, biraz şaşırdı buna. Ama aşkın tılsımıydı bu işte, adını bile bilmediği bir yabancıyı bir anda yeryüzündeki başka herkesten daha yakın hissetmeye başlamıştı kendisine ve onun başına bir şey gelirse diye ölesiye korkuyordu.

Fransa'dan Portekiz'e, İspanyollara karşı savaşta destek olmaya gelenlerden biri olan soylu genç subay, sanki bütün o gösteriyi Mariana için yapıyor, onun hoşuna gitmek için çabalıyordu. Aşk kendini birinde kandırmaktır; Mariana da kendini kandıracağı o 'birini' bulmuştu şimdi ve doya doya 'kanmak' istiyordu. Biraz fiziğiyle, biraz mesleğiyle, biraz at sürüşündeki yeteneğiyle fakat aslında en çok genç kadının gözlerinden çıkıp kendi üzerine düşen ışıkla parıldayan adam, o ışığı üzerinde biraz daha tutmak, böylelikle kendi pırıltısını çoğaltmak için seve seve yardım edecekti Mariana'nın kanmasına.

Erkeklerin en sevdiği oyundu baştan çıkarma oyunu, o yüzden kiminle oynamaları gerektiğini, kimin kendileriyle bu oyuna hazır olduğunu; 'ışığın' nereden geldiğini çarçabuk seziyorlardı. Her baştan çıkarma yeni bir fetih demek değil miydi zaten ve onlar 'fatih' olmak için yaratılmamışlar mıydı? Üstelik Fransız subayı, hem cinsiyeti, hem mesleği, hem deneyimiyle 'fethetmeyi' en iyi bilenlerden biriydi. Zor ele geçirilen topraklar, kolayca teslim alınanlardan daha cezbediciydi her zaman ve bir kere zaptedildikten sonra her an kaybedilebileceğinden, kendilerinden daha genç, daha güçlü veya daha zeki bir fatihin eline geçebileceğinden korkulanlar da. Ancak fethedip kendilerine bağladıkları, artık başka hiçbir fatihe bağırlarını açmayacak, hepsini püskürtecek ölçüden tümüyle kendi boyunduruklarına girdiğinden emin olunanlar, oldukları yerde sessizce uzanabilirlerdi.

Kendilerini bekleyen yeni fetihler vardı çünkü, başka fatihlerin hükümranlığından kurtarılması gereken ya da henüz ayak basılmamış, bakir topraklar. Arkalarına bakmadan sürerlerdi o zaman atlarını, imparatorluklarını genişletmeleri gerekirdi, yeni bölgelere, yeni ülkelere, yeni kıtalara hakim olmaları. Portekizli rahibe ile soylu Fransız subayı arasında da her şey aynen böyle gelişmiş olmalıydı: "Aşk tek başına aşk doğurmuyor; sizi seveyim istiyordunuz, bu hedefi bir kere belirledikten sonra ona ulaşmak için yapmayacağınız şey yoktu; gerekseydi beni sevmeye bile razı olurdunuz; ama zaferi sevmeden de kazanabileceğinizi, aşka hiç de ihtiyacınız olmadığını anladınız; ne alçaklık!"

Bu aşk hikayesinin on yedinci yüzyılda yaşanmış olması hiçbir şeyi değiştirmiyordu aslında ve o yüzden Portekiz Mektupları o günden bugüne aşkın bütün tutkulu ve marazi, asil ve düşkün, acıtan ve acındıran, hiçbir şey beklemeyen ve çok şey talep eden, hoşgören ve affetmeyen yanlarını ortaya seren bir başyapıt olmayı sürdürüyordu. Portekizli bir rahibenin kendisini terk edip ülkesine dönen soylu sevgilisine yazdığı varsayılan ve aşkın bütün hallerini anlatan beş mektuptan ibaret roman, ilk kez yayımlandığı 1669 yılında büyük bir ilgiyle karşılandı, bu ilgi kuşaklar boyu onu bir başucu kitabı haline getirerek eksilmeden devam etti. Öyle ki yüzyılın sonlarında 'Portugaise (Portekiz)' kelimesi Fransızcada aşk mektubu anlamında kullanılmaya başlandı.

Mariana'nın yüreğinden taşan aşkın, acının, çaresizliğin çığlığıydı her bir mektup. Sevgilisinin asla geriye dönmeyeceğini bilse de duygularını ona yazdığı satırlarda haykırmaktan kendini alıkoyamıyordu; sevilmediğini görüyor ama hiç değilse anlaşılmak istiyor ve koca dünyada kendisini anlayabilecek tek kişinin sadece sevdiği adam olduğuna inanıyordu; kendisine onu unutmasını söyleyenler düşmanıydı artık, sevdiğinin uğruna çektiği acılardan kurtulmayı düşünmek o acılarla kahrolmaktan bile korkunçtu.

Aşk gelmiş, Mariana'nın şeffaf, duru ve usulca akan hayatını yatağından saptırmış, yükseklerden bir şelale gibiçağlayarak hızla baş aşağı dökülmesine yol açmış, azgın sellerle taşırıp keskin kayalara çarparak parçalayıp dağıtmıştı. Kontrolünü kaybetmiş, duyguları onu ne yöne savurursa kıvrıla büküle o yana akıyordu.

Şikayet etmiyordu bundan. "Onurumu yitirdim, ana babamın öfkesine, bu ülkedeki rahibelere uygulanan korkunç yasaların acımasızlığına, ama hepsinden daha korkuncu, sizin nankörlüğünüze hedef oldum. Yine de pişmanlığımın içten olmadığını hissediyorum, aşkınız uğruna çok daha büyük tehlikelere atılmak isterdim bütün kalbimle; yaşamımı ve onurumu tehlikeye attığım için de ölümcül bir zevk duyuyorum."

Bir çıldırma haliydi aşk ve belki de herkesin yaşamında çılgınca şeyler yapmaya ihtiyacı olduğu için aşık oluyorduk. O çılgınlık bize ne kazandırıyor, neyi tattırıyordu ki eksikliğini hissedip arıyor, çektireceklerini bile bile pek fazla kaçıp kurtulmaya çalışmıyorduk. Mairiana da yaşadığı bütün ıstıraplara karşın asla 'keşke' diyemiyordu. "Elveda, sizi hiç görmemiş olmayı isterdim. Ah! Bu duygunun ne kadar sahte olduğunu hissediyorum, bunları yazdığım anda bile severek mutsuz olmayı, sizi hiç görmemiş olmaya yeğlerim."

Milyonlarca yıldır hep aynı yöne ve aynı hızda, yörüngesinden bir milim şaşmadan dönen dünya dahi, lavlar fışkırtarak patlayan yanardağlarla, depremlerle sarsılmasa, kasırgalarla, sellerle hırpalanmasa yaşamını sürdürebilir miydi? Onun tabiatı yaratıyordu bunları ve insan denilen dünya da arada bir kendi tabiatının koşullarına boyun eğmese yaşayamazdı belki. İnsan mizacını 'tabiatı' diye tanımlama alışkanlığımız bundan geliyor olmalıydı. Ve aşk, o tabiatın koynunda saklanmış bütün afetleri, bütün güzellikleri ortaya seriyor, yaşanmadık bir mevsim bırakmıyordu. Mariana da kendi doğasında keşfettiği yeni mevsimlerle büyülenmişti. "Neden olduğunuz mutsuzluk için kalbimin derinliklerinden teşekkür ediyorum size." diye yazıyordu, "sizi tanımadan önce yaşadığım dinginlikten nefret ediyorum."

Masallarda güzel prenses, yakışıklı bir prens gelip öptüğünde uyanırdı yüz yıl sürecek uykusundan. Gerçek hayatta ise o 'prens'in öpücüğüyle dalınıyordu gaflet uykusuna, hakikatlerden kopup kendi rüyasına dalarak yaşıyordu 'prenses'ler ve hiç kimsenin onları uyandırmasına izin vermiyorlardı, kendi kendilerinin bile: "Beni sevmediğiniz kanıtlayan tüm görüntülere karşı direniyorum; ilgisizliğinizden yakınmama yol açıcak nedenlere kapılmaktansa kendimi körcesine tutkuma koyvermek daha kolay geliyor bana."

Bahtsız Mariana Alcoforado, yalnızca karşılıksız sevgisinden dolayı değil edebi çevrelerin kadınlara yaklaşımındaki önyargılarla da haksızlığa uğradı. Jean - Jacques Rousseau, "...kadınlar dehadan tümüyle yoksundurlar, aşkı ne hissetmeyi, ne de anlatmayı becerirler." diyordu mesela "Portekiz Mektupları'nın bir erkek tarafından yazıldığına dünyada her şey uğruna bahse girerim." Kimi edebiyat eleştirmenleri ise, zaten yaratıcılıktan yoksun olan kadınların ancakkendi yaşadıklarını anlatabilecekleri o nedenle de sadece mektup türünde başarı gösterebileceklerini iddia ederek Portekiz Mektupları'nı örnek veriyorlardı.

On dokuzuncu yüzyılda edebiyat araştırmacıları, esasında kitapta adı geçmeyen rahibenin, Portekiz'in Beja kentindeki manastırda yaşamış Mariana Alcoforado olduğunu, mektupları da Chamilly Kontu'na yazdığını ortaya çıkardılar.

Yirminci yüzyılda ise bir İngiliz araştırmcaı, böyle bir rahibe yaamış olsa da kitabı yazanın o olamayacağına dair kanıtlarını ileri sürdü. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra da edebiyatçılar bu konuda ikiye bölündü.

Ama bütün bunlar ne fark eder ki. Bence kitabın bizatihi yazarı olmasa da, o mektuplar mutlaka bir kadın, seven bir kadın tarafından yazılmış olmalı. Belki de, birçoğu gibi 'intihal'i seven, o yazarın şahsına. Kendini ifade edebilmek için, onun yanında tutulup kaldığından diliyle söyleyemediklerini kalemiyle anlatabilmek için, hissettiklerini ve kişiliğini yalnızca onun anlayacağını sanırken aslında hiçbir şeyi sezemediğini bilmeden bilmediği için.

Velev ki o kadın bir rahibe olmasın; böylesine sevdiğinde bir kadın kendi duygularının manastırına hapsetmez mi kendini? Ve o manastırın duvarları bütün duvarlardan daha yüksek ve aşılmaz, kapılarına bütün kapılardan daha güçlü kilitler vurulmuş, pencereleri bütün pencerelerden daha sıkı kapalı olmaz mı?

Gökten üç elme düşer ya masalların sonunda, Poertekiz Mektupları'nı da üç kadın okur; biri böylesine karşılıksız sevebileceğine ihtimal vermez, abartılı bulur; diğeri kendini bir aynada görmüş gibi sarsılır hatta Mariana'yı daha bile şanslı sayar üçüncü kadın ise şefkatle sarılıp ona, kulağına fısıldamak ister:

Bilmemek uyuşturucun senin ama bilmekten, görmekten ve anlamaktan kaçma ki manastırında mahpusluğun fazla uzun sürmesin. Uyanış çok acılı, çok sarsıcı, çok ürkütücü olsa da gözlerinin yeniden görmesi özgür kılacak seni ve hayatta hiçbir şey görmekten ve özgürlükten daha değerli değildir.

 

Ahmet Celal


Cevaplar (0)Add Comment

Cevap yaz
daha küçük | daha büyük

security code
Lütfen görüntülenen karakterleri yazınız


busy