ToplumDusmani.Net V2

Kültür ve Sanat Portalı

Wednesday, Jul 17th

Son Guncelleme09:38:41 AM GMT



Italo Calvino

e-Posta Yazdır

Reklamlar

Italo Calvino (1923-1985) kurmaca ve fantastik türde eserler veren İtalyan yazardır.

15 Ekim 1923’te Küba'nın Santiago de las Vegas kentinde doğdu. Genç yaşta Küba’dan İtalya’ya göç etti. 19 Eylül 1985’te geçirdiği beyin kanaması sonucu İtalya'da Siena’da yaşamını yitirdi.

Kurmaca yazarlığının yanı sıra, İtalya Komünist Parti üyeliği ve Einaudi Yayınevi’ndeki görevleriyle de tanındı. Gazetelerle çeşitli dergilerde yazılar yazdı. II. Dünya Savaşı sonrası İtalyan kültürünün en önemli adlarından biri oldu.

Birçok edebiyat ödülü kazandı. 1960 yılında yayınlanan I Nostri Antenati (Atalarımız) adlı kitabında yer alan fantastik öyküleriyle uluslararası bir üne ulaştı. 1950’lerde fantezi ve alegoriye yöneldi.

Yazdığı üç anlatı ününü pekiştirdi:

* İkiye Bölünen Vikont
* Ağaca Tüneyen Baron
* Var olmayan Şövalye

Bilinç akışı yöntemiyle yazdığı ve evrenle insanların yaratılışını konu alan Kozmokomik Öyküler’den Marko Polo-Kubilay Han ilişkisi çerçevesinde arzu, bellek, yaşam, ölüm gibi temaları büyük bir incelik ve şiirsellikle işlediği "Görünmez Kentler"e; yazma ve okuma etkinliğini, okurun anlatı sanatıyla karmaşık ilişkisini ele aldığı "Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu"dan, İtalyan masallarını derlediği ve kendisi açısından bir tür anlatıda ekonomiklik alıştırması olan "Fiabe Italiane"ye (İtalyan Masalları) birçok yapıtı içeren yazarlık yaşamının son ürünü "Amerika Dersleri"dir.

***Türkçe'ye çevirilen eserleri***

* Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu (1990)
* Palomar (1991)
* İkiye Bölünen Vikont (1991)
* Amerika Dersleri (1994)
* Ağaca Tüneyen Baron (1995)
* Jaguar Güneş Altında (1997)
* Varolmayan Şövalye (1997)
* Kesişen Yazgılar Şatosu (1997)
* Gözlemci (1998)
* Savaşa Giriş (1998)
* Kozmomik Öyküler (1999)
* Zor Sevdalar (1999)
* Karga Sona Kaldı (2000)
* Sıfır Zaman (2001)
* Görünmez Kentler (2002)
* Marcovaldo ya da Kentte Mevsimler (2004)
* Kitaplarımdan birini nasıl yazdım.

Bir Karı - Kocanın Serüveni

Italo CalvinoArturo Massolari işçiydi, sabah altıda sona eren gece vardiyasında çalışıyordu. Eve dönmek için güzel havalarda bisikletle, yağışlı aylarda ve kışın da tramvayla uzun bir yol giderdi. Eve altı kırk beşle yedi arasında, yani karısı Elide’nin çalar saatinin çalmasından bazen az önce, bazen de az sonra varırdı.

İki gürültü: çalar saatin sesiyle, kapıdan giren ayakların sesi çoğu kez Elide’nin zihninde birleşir, uykusunun, yüzü yastığa gömülü, daha birkaç saniye tadını çıkartmaya çalıştığı tıkız sabah uykusunun derinliklerinde yakalardı onu. Sonra birden yataktan fırlar, saçları gözlerinin önünde kör gibi kollarını sabahlığa geçiriverirdi. Mutfakta, işe götürdüğü çantadan boş kapları çıkartıp sefertasını, termosu musluğun içine koymakta olan Arturo’nun karşısına böyle çıkardı. Arturo ocağı yakmış, kahveyi koymuş olurdu. Arturo ona bakar bakmaz, Elide’nin içinden bir elini saçlarına götürmek, gözlerini iyice açmak gelirdi, eve dönen kocasının kendisini hep böyle dağınık, yarı uykulu görmesinden sanki biraz utanırdı. Birlikte uyuduklarında böyle olmazdı, sabah ikisi birlikte uyku mahmurluğunu atmaya çalışır, aynı durumda olurlardı.

Bazen de çalar saatin çalmasından bir dakika önce elinde kahve fincanı, Arturo odaya girip onu uyandırırdı, bu durumda her şey daha doğal olurdu, uykudan sıyrılma tatlı bir tembelliğe bürünürdü, gerinmek için kalkan çıplak kollar en sonunda onun boynuna dolanırlardı. Sarılırlardı birbirlerine. Arturo’nun üstünde su geçirmez montu olurdu, buna değince havanın nasıl olduğunu anlardı kadın: nemli ya da soğuk oluşuna göre yağmur mu yağıyordu, sis mi vardı, kar mı yağıyordu anlardı. Ama yine de sorardı ona: “Hava nasıl?” O ise her zamanki gibi yarı alaycı, anlatmaya koyulurdu, sondan başlayarak karşılaştığı aksilikleri sıralardı, bisikletle gelişini, fabrikadan çıktığında havanın, bir akşam önce fabrikaya gidişteki havadan değişik olduğunu, işle ilgili sorunları, işyerindeki dedikoduları anlatıp dururdu.

O saatte ev yeteri kadar ısıtılmamış olurdu hep, ama Elide soyunur, biraz ürpererek banyoda yıkanırdı. Arkasından Arturo gider, daha telaşsız soyunur, o da yıkanırdı ağır ağır, işyerinin kirini pasını atardı üstünden. İkisi de yarı çıplak, biraz üşüyerek aynı lavabonun başında dururlar, arada itişir, birbirlerinin elinden sabunu, diş macununu kaparlar, bir yandan da birbirlerine söyleyeceklerini söylemeyi sürdürürlerdi, sonra yakınlaşma zamanı gelirdi, kimi kez sırayla sırtlarını ovalamaya yardım ederlerken, araya okşamalar girer, birbirlerine sarılırlardı.

Ama birden Elide, “Saat kaç olmuş,” der, koşup acele ayakta jartiyerini takar, etekliğini giyerken, fırçayı saçlarında aşağı yukarı dolaştırır, dudakları arasında tokalar, yüzünü komodinin aynasına yapıştırırdı. Arturo peşinden gelirdi, bir sigara yakmış olurdu, ayakta durur, sigarasını içerek ona bakardı, her seferinde de hiçbir şey yapamadan orada durmanın sıkıntısını yaşadığı görülürdü. Elide hazırdı artık, paltosunu koridorda giyerdi, öpüşürlerdi, kapıyı açmasıyla merdivenlerden aşağıya indiğinin duyulması bir olurdu.

Arturo tek başına kalırdı. Elide’nin topuklarının basamaklardaki sesini dinlerdi, artık duyulmaz olunca da, hızlı adımların avludan, dış kapıdan geçip kaldırımdan tramvay durağına gidişini zihninden izlemeyi sürdürürdü. Tramvayın gıcırtısını, durmasını, her yolcu binişinde basamağın çıkarttığı sesi iyice duyardı. “Tamam bindi,” diye düşünür, her günkü gibi onu fabrikaya götüren ‘on bir’ numaranın kadınlı erkekli işçi kalabalığı arasına sıkışmış karısını görürdü. Sigarayı söndürür, pencerenin panjurlarını kapatırdı, karanlık olurdu, yatağa girerdi.

Yatak Elide’nin kalktığında bıraktığı gibi olurdu, ama onun, Arturo’nun tarafı neredeyse bozulmamış, sanki yeni yapılmış gibi olurdu. Arturo önce kendi tarafına iyice uzanır, ama sonra bir bacağını öteye, karısının sıcaklığının kaldığı yere uzatırdı, sonra öbür ayağını da uzatırdı oraya, böylece yavaş yavaş Elide’nin tarafına, hala karısının bedeninin biçimini koruyan o ılık çöküntüye geçer, yüzünü onun yastığına, kokusuna gömer, uykuya dalardı.

Akşam Elide döndüğünde, Arturo bir süredir odalarda dolaşıyor olurdu, ocağı yakar, pişmesi için bir şey koyardı. Yatağı düzeltmek, biraz ortalığı süpürmek, yıkanacak kirlileri banyoya götürmek gibi kimi işleri, yemekten önceki bir iki saat içinde o yapardı. Elide hiçbirini beğenmezdi, ama doğrusunu söylemek gerekirse bu nedenle daha fazla çaba göstermezdi o; onun yaptığı bir tür bekleme töreniydi, evin duvarları arasında kalsa da, dışarıda ışıklar yanınca, kadınların akşamları alışveriş yaptıkları mahallelerin o saatle bağdaşmayan kalabalığına karışarak dükkanlara uğramakta olan karısını, bir tür karşılamaydı.

Sonunda merdivende ayak sesini duyardı, sabahkine benzemezdi, daha ağır olurdu, çünkü gün boyunca çalışmanın yorgunluğu içindeki Elide, eli kolu paket yüklü tırmanırdı merdiveni. Arturo sahanlığa çıkar, elinden paketleri alır, konuşarak içeri girerlerdi. O paketleri açarken, kadın paltosunu çıkartmadan kendini mutfaktaki bir iskemlenin üstüne atardı. Sonra, “Hadi bakalım iş başına,” deyip yerinden kalkar, paltosunu çıkartır, ev entarisini giyerdi. Yemeği hazırlamaya koyulurlardı: ikisi için akşam yemeğini, gece yarısından sonra bir paydosu için erkeğin götüreceği kahvaltılığı, kadının ertesi gün fabrikaya götüreceği öğle yemeğini, ertesi sabah erkek kalktığında hazır olması gerekenleri.

Kadın biraz iş görür, biraz hasır iskemlede oturur, erkeğe ne yapması gerektiğini söylerdi. Erkek o saatte dinlenmiş olurdu, dört döner, hatta her işi yapmak isterdi, ama hep biraz dalgın, aklı başka yerde olurdu. Bu sıralarda, zaman zaman çatışmalarına, ağızlarından çirkin bir sözcüğün çıkmasına ramak kalırdı, çünkü kadın erkeğin yaptığı işe daha dikkat etmesini, daha özen göstermesini ya da kendisine daha bağlı, daha yakın, daha destek olmasını isterdi. Onun ise, kadının dönmüş olmasının ilk coşkusu geçtikten sonra aklı evin dışına kayar, gideceği, acele etmesi gerektiği düşüncesine takılırdı.

Masa hazırlandıktan, her şey, bir daha kalkılmayacak biçimde yerine koyulduktan sonra, ikisini de, bu kadar az bir arada olabilmenin yıkımı kaplar, el ele tutuşmak isteği, kaşıkları ağızlarına götürmelerini neredeyse engellerdi.

Ama daha kahvenin hepsi bitmeden erkek, her şeyin yerli yerinde olup olmadığına bakmak için bisikletin arkasında olurdu. Kucaklaşırlardı. Arturo ancak o zaman anlardı sanki, karısının nasıl yumuşak, ılık olduğunu. Ama bisikletin borusunu omzuna yüklenip dikkatle merdivenlerden inmeye başlardı.

Elide bulaşığı yıkar, evi tepeden tırnağa gözden geçirip kocasının yaptığı işlere başını sallayarak bakardı. Şimdi o, az sayıda lambanın bulunduğu karanlık sokaklarda yol alıyordu, belki de havagazı deposunu geçmişti bile. Elide yatağa gider, ışığı söndürürdü. Kendi tarafına uzanırdı, bir ayağını kocasının yerine doğru uzatırdı onun sıcaklığını duymak için, ama her seferinde kendisinin yatmakta olduğu yerin daha sıcak olduğunu fark ederdi, Arturo’nun da burada yatmış olduğunu anlardı ve büyük bir sevecenlik kaplardı içini.


Italo Calvino

 

GÖRÜNMEZ KENTLER

Remzi Kitabevi, Çilek serisi
Türkçesi : Işıl Saatçıoğlu (İtalyanca'dan çeviri)

"Marco Polo yolculuklarında gördüğü kentleri kendisine anlatırken, Kubilay Han'ın onun her dediğine inandığı söylenemez": hiçbir atlasta bulunmayan kentlere yapılan yolculukların anlatısı böyle başlıyor Görünmez Kentler'de. Coğrafi ve tarihsel bir yabancılaşmanın ilmek ilmek dokunduğu bu kitapta her kent bir kadın adı taşıyor; bu kentlerin hangi geçmişe, hangi şimdiye ve hangi geleceğe ait olduğunu bilmek olanaksız. Kitabın ilk satırlarından başlayarak okuru saran büyü, Harikalar Kitabı'ndaki ya da Binbir Gece Masalları'ndaki düş diyarı Doğu'nün büyüsü. Ama satırlar ilerledikçe göstergeler dağarı ağır ağır değişir. Yerküreyi giderek örten çağdaş devkentlerin ortasında buluruz kendimizi ve düş kentleri, gölgelerini imgelem perdemizin üzerine düşürdükçe kentler çizgilere, noktalara dönüşür, ve görünmez olur. Düşlerde yaşayan bir Marco Polo'nun, hüzünlü bir Yüce Han'a anlattıkları, tıpkı Ortaçağ'in coğrafya bilgileri gibi, öznel ve tartışılmaz bir amblemler katalogu olur çıkar. Düzyazı şiirlerden, masallardan düşlerden oluşan bölümlerde birinden ötekine, yine de bir rota çizilebilir, bir yolculuğun gizli güzergahı izlenebilir. Belki de, yerlerle sakinleri arasındaki ilişkilerin, kentleri tüm açılarıyla bize yaşatan, onları bizim bir parçamız kılan arzuların ve bunalımların içine bugün hala yapılabilecek tek olası yolculuğun güzergahıdır bu. Görünmez Kentler'le Italo Calvino, cevaplamaktan çok soru soran, kendisini irdeleyerek, sorgulayarak gelişen, çoğul yön ve katmanları özgürce kateden özenli ve kusursuz bir yapıya yerleşerek her okura, kendi nedenleri ve duygularına göre bozup bozup kurabileceği bir kitap yazdı. Görünmez Kentler, Calvino'nun en önemli kitabı sayılıyor.

 

Palomar  - Çıplak Göğüsler


Palomar, Can Yayınları
Türkçesi : Rekin Teksoy

Bay Palomar, ıssız bir kumsal boyunca yürüyor. Tek tük denize girenlere rastlıyor, Genç bir kadın, kumlara uzanmış, göğüsleri çıplak, güneşleniyor. Saygılı bir insan olan Bay Palomar, bakışını denizin ufkuna çeviriyor. Böylesi durumlarda, bir yabancının yaklaşmasıyla kadınların aceleyle örtündüklerini biliyor ve güzel bulmuyor bunu: Çünkü, rahatça güneşlenenin rahatı kaçıyor; çünkü geçen erkek, rahatsızlık verdiğini anlıyor; çünkü, çıplaklık tabusu üstü kapalı bir biçimde doğrulanmış oluyor; çünkü yarısına uyulan uzlaşmalar, davranışa özgürlük ve açıklık yerine, güvensizlik ve tutarsızlık veriyorlar.

Çıplak Göğüsler

Bu nedenle, uzaktan çıplak bir kadın gövdesinin tunç pembesi bulutunun belirdiğini görür görmez, bakış yörüngesi boşlukta asılı kalacak ve kişileri çevreleyen görünmez sınıra uygarca saygısını kanıtlayacak biçimde, hemen başını çeviriyor.

Ama -diye düşünüyor, yolunda ilerlerken ve ufuk boşalır boşalmaz, gözyuvarlarının devinimlerini yeniden özgürleştirirken- böyle yapmakla görmeye karşı çıkıyorum, yani ben de, göğüslerin görülmesini yasak sayan uzlaşmayı güçlendirmiş oluyorum, ya da gözlerimle, görüş alanımın sınırlarından bana ulaşan bulanık görüntüden, diri ve göz okşayıcı olduklarını anladığım o göğüsler arasında bir tür zihinsel sütyen oluşturuyorum. Kısacası, bakmayışım o çıplaklığı düşünmekte olduğumun, onunla ilgilendiğimin önvarsayımı anlamına geliyor ve bu da, temelde yine saygısız ve gerici bir davranış.

Gezintisinden dönerken, Palomar yine güneşlenen kadının önünden geçiyor ve bu kez, geri gelen dalgaların köpüğünü, kıyıya çekilmiş kayıkların gövdelerini, kuma yayılmış deniz havlusunu, daha açık derinin aysı yuvarlaklığıyla meme ucunun esmer aylasını eşit olarak gözucuyla tarayacak biçimde, bakışını öne sabitleştiriyor.

İşte -diye düşünüyor, kendinden hoşnut, yoluna devam ederken - görünümün göğsü tümüyle soğurmasını ve bakışımın bir martının ya da bir mezgitin bakışından daha fazla ağırlık vermemesini sağladım.

Ama böyle yapmak doğru mu acaba? diye düşünüyor, yine- insan kişiliğini nesne düzeyine indirmek, eşya yerine koymak ve daha da kötüsü, insanda dişi cinsiyete özgü olanı, nesne yerine koymak olmuyor mu? Geleneksel bir küstahlığın zamanla nasırlaştığını, eski erkek üstünlüğü alışkanlığnıı yinelemiyor muyum acaba?

Dönüyor ve geri gidiyor. Bu kez, yansız bir nesnellikle bakışını kumsalda gezdirirken, kadının göğsü görüş alanına girer girmez, bir kopukluk, bir uzaklaşma, neredeyse bir parıltı görülmesini sağlayacak biçimde davranıyor. Bakışı, gergin deriyi yalayıncaya dek ilerliyor, görme ile, edindigi özel değer arasındaki kıvamı hafif bir ürpertiyle değerlendirircesine geri çekiliyor ve bir an havada asılı kalarak, kaçamak ama aynı zamanda koruyucu bir biçimde, belirli bir uzaklıktan göğsün kabarıklığına eşlik eden bir eğri çizdikten sonra, sanki bir şey olmamış gibi yoluna devam ediyor. Artık durumum, olası yanlış anlamalara yol açmayacak biçimde, açık seçik ortada- diye düşünüyor, Palomar-. Ama bu kaçamak bakıç, sonuç olarak, bir üstünlük taslama, bir göğsün ne olduğunu ya da ne anlama geldiğini eksik değerlendirme, onu bir tür, uzakta, kenarda ya da ayraç içinde tutma sayılmaz mı? İşte göğsü, seksomanyak edep ve tensel günah yüzyıllarının yerleştirdikleri yarı gölgeye itiyorum yeniden...

Böyle bir yorum, kadın göğsü çıplaklıgını halâ sevgiye dayalı bir yakınlığa bağlayan bir kuşaktan olmakla birlikte, geleneklerdeki bu değişikliği, hem daha açık bir düşünce biçiminin topluma yansıması anlamına geldiği, hem de bu görüşten özellikle hoşlandığı için olumlu karşılayan Palomar'ın iyi niyetlerine ters düşüyor. lşte, bu çıkarsız desteği dile getirebilmeyi istiyor bakışıyla.

Geri dönüyor. Kararlı adımlarla, yine güneşe uzanmış kadına yöneliyor. Bu kez bakışı, görünümü kararsız bir biçimde tarayarak, göğüs üzerinde özel bir ilgiyle duraklayacak, ama ardından, onu, her şey adına, güneş ve gökyüzü adına, kıvrık çamlar ve kumullar ve kum adına, sığ kayalıklar, bulutlar ve su yosunları adına, aylalı dorukların çevresinde dönen evren adına, bir iyi dilek ve minnet sevgisiyle sarıverecek.

Bunun, tekbaşına güneşlenen kadını rahatlatmaya ve ortalığı yanlış yorumlardan temizlemeye yetmesi gerek. Ama yakınlaşmaya başlar başlamaz, kadın bir sıçrayışta ayağa kalkıyor, örtünüyor, homurdanıyor, bir kadın avcısının usandırıcı ısrarından kaçıyormuş gibi, öfkeyle omuzlarını kaldırarak uzaklaşıyor.

Bir yanlış ahlak geleneğinin ölü ağırlığının, en aydınlık niyetlerin hakettikleri gibi değerlendirilmelerini engellediği sonucuna varıyor Palomar, acı bir biçimde.

 

Palomar - ÖLÜ OLMAK NASIL ÖĞRENİLİR


Palomar, Can Yayınları
Türkçesi : Rekin Teksoy

Dünyanın kendisi olmaksızın nasıl olacağını görmek için, bundan böyle sanki ölmüş gibi davranmaya karar veriyor Bay Palomar. Bir süredir, kendisiyle dünya arasındaki ilişkilerin eskisi gibi olmadığının farkında; eskiden, kendisinin de dünyanın da birbirlerinden birşeyler beklediklerini sanırken, şimdi, iyi ya da kötü, neyin beklendiğini, ya da bu beklentinin kendisini sürekli olarak korkulu bir sıkıntı içine sokan gerekçesini ansımıyor.

Artık kendi kendine, dünyanın ona neler hazırlamakta olduğu sorusunu sormadığı için, Bay Palomar'ın şimdi bir rahatlama duygusu duyması ve ayrıca artık kendisiyle ilgilenmeyecek olan dünyanın rahatlamasını da farketmesi gerekiyor. Ama işte bu dinginliğin tadına varma beklentisi, Bay Palomar'ı sıkıntıya sokmaya yetiyor. Kısacası, ölü olmak, sanıldığı kadar kolay değil. Her şeyden önce, ölü olmakla, burada olmamayı birbirine karıştırmamak gerekiyor; burada olmamak, doğumdan önceki sınırsız zaman bölümünü kapsadığı gibi, ölümü izleyecek yine sınırsız zamanın görünürde karşılığı. Gerçekten de, doğmadan önce, gerçekleşmesi söz konusu olacak ya da olmayacak sonsuz sayıda olasılık arasında bulunuyoruz, oysa bir kez ölünce, ne (artık tümüyle malı olduğumuz ama üzerinde hiçbir etkimizin kalmadığı) geçmişte, ne de (üzerinde etkimiz olsa da, bize yasaklanan) gelecekte gerçekleşebiliyoruz. Bir şeyi ya da bir kişiyi etkileme yeteneği oldum olası sınırlı olduğu için, aslında Bay Palomar'ın durumu daha kolay; dünya pekala onsuz edebilir, o da kendini rahat rahat alışkanlıklarını bile değiştirmeksizin, ölmüş sayabilir. Sorun, yaptığının değişmesinde değil, var oluşunun ve özellikle de dünyaya oranla var oluşunun değişmesinde. Eskiden onun için dünya, dünya artı o demekti; şimdi, o, artı onsuz dünya söz konusu. Onsuz dünya, sıkıntıların sonu anlamına mı gelecek? Olayların, onun varlığından ve tepkilerinden bağımsız olarak, onu ilgilendirmeyen bir yasaya ya da bir gereksinmeye ya da özel bir nedene göre gerçekleştikleri bir dünya? Dalga, su yüzeyine yakın kayalara vuruvor ve kavayı ovuvor, bir başka dalga çıkageliyor, bir başkası, bir başkası daha; o, orada olsa da, olmasa da her şey gerçekleşmeyi sürdürüyor. Ölü olmanın rahatlığı şu olmalı: Var oluşumuz demek olan o kaygı lekesi silindikten sonra, önem taşıyan tek şey, nesnelerin serinkanlı bir dinginlikle güneşin altında yayılmaları, birbirlerini izlemeleri. Her şey dingin ya da dingin olma eğiliminde, kasırgalar, depremler, yanardağ püskürmeleri bile. Ama o da oradayken, dünya zaten böyle değil miydi? Her fırtına, daha sonranın sessizliğini içinde taşırken, bütün dalgaların kıyıya vuracakları ve rüzgarın gücünü yitireceği zamanı hazırlarken? Ölü olmak belki de, sonsuzluğa dek dalga olarak kalacak dalgaların okyanusuna geçmek; öyleyse denizin yatışmasını beklemek boşuna.

Ölülerin bakışı hep biraz küçümseyicidir. Yerler, durumlar, fırsatlar, aşağı yukarı, insanın daha önce bildikleri gibidir, bunları tanımak her zaman belirli bir doyum sağlar, ama aynı zamanda, tutarlı bir mantık gelişmesinin karşılığı olmaları durumunda, oldukları gibi kabul edilebilecek, irili ufaklı bir sürü değişiklik görülür. Ne var ki, bu değişiklikler rastgele ve düzensizdir, bu da rahatsızlık verir, çünkü gerekli olduğu sanılan bir düzeltme yapmaya kalkışılır hep, ama ölü olunduğu için yapılamaz. Bunun sonucunda, önemli olanın kendi geçmiş deneyimi olduğunu ve bunun dışında kalana fazla ağırlık verilmemesi gerektiğini bilen bir kişininkine benzer bir suskunluk, neredeyse bir sıkkınlık durumu takınılır. Çok geçmeden, egemen bir duygu ortaya çıkarak, her düşünceye kendini kabul ettirir: Bütün sorunların başkalarının sorunları, onların işleri olduğunu bilmenin rahatlatıcılığıdır bu. Artık hiçbir şey düşünmedikleri için, hiçbir şeyin ama hiçbir şeyin ölüleri ilgilendirmemesi gerekir; ahlaka aykırı gibi gelse de, ölüler bu sorumsuzlukta bulurlar neşelerini.

Bay Palomar'ın ruhsal durumu, burada anlatılanlara ne kadar yaklaşırsa, ölü olmak düşüncesi ona o denli doğal geliyor. Gerçi, henüz ölülere özgü olduğunu sandığı soylu ilgisizliği, ne her türlü açıklamanın ötesine varan bir gerekçeyi, ne de kendi sınırlarının, başka boyutlara açılan bir tünelinkine benzer ağzını bulabilmiş değil. Zaman zaman, bütün yaşamı boyunca, başkalarının yaptıkları her işte yanıldıklarını gördüğünde, onların yerinde olsaydı, kendisinin de daha az yanılmayacağını, ama bunun farkına varacağını düşündüğünde, hep kendisine eşlik etmiş olan sabırsızlıktan kurtulmuş olduğu yanılsamasına düşüyor. Oysa hiç de kurtulmuş değil; anlıyor ki, kendisinin ve başkalarının yanlışlarına karşı hoşgörüsüzlük, hiçbir ölümün silemeyeceği yanlışların kendileriyle birlikte yinelenecek. Öyleyse, en iyisi buna alışmak: Ölü olmak, Palomar için, artık değiştirmeyi umamayacağı kesin bir durumdaki kendisine eşit olma düşkırıklığına alışmak demek.

Palomar, tehlikelerin hep çok fazla oldukları, yararların ise kısa süreli olabildikleri gelecek yönünde değil de, öz geçmişin biçimini düzeltmek yönünde, dirinin durumunun, ölününküne oranla üstünlüğünü küçümsemiyor. (Meğer ki, insan kendi geçmişinden tümüyle hoşnut olsun; böyle bir durum ele alınmaya değecek ilginçlikte değildir.) Bir insanın yaşamı bir olaylar bütününden oluşur ve bunların sonuncusu bütünün tümünün yönünü değiştirebilir hala, öncekilerden daha önemli olduğu için değil, ama bir kez bir yaşama katılınca, olaylar tarih sırasına göre dizilmeyip, bir iç mimariye karşılık verdikleri için. Sözgelimi, insan olgunluk çağında kendisi için önemli bir kitap okuyup, "Bunu okumadan, nasıl yaşayabilirdim," ya da "Gençliğimde okumamış olmam, ne yazık," diyebilir, işte bu söylenenlerin fazla bir anlamı yoktur, özellikle de ikincinin, çünkü o kitabı okuduğu andan başlayarak, o kişinin yaşamı, o kitabı okumuş bir kişinin yaşamı olur ve kitabı erken ya da geç okumuş olmak bir önem taşımaz, çünkü okumadan önceki yaşam da, şimdi bu okumanın belirlediği bir biçimi almıştır.

Ölü olmayı öğrenmek isteyen biri için en zor adım budur: Öz yaşamının, tümüyle geçmişte, kapalı bir bütün olduğuna, artık hiçbir şey eklenemeyeceğine, ne de çeşitli öğeler arasındaki ilişkilere görünge değişikliği getirilebileceğine inanmak. Kuşkusuz, yaşamayı sürdürenler, yaşadıkları değişikliklere dayanarak, ölülerin yaşamına da değişiklikler getirebilirler, biçimi olmayana ya da bir başka biçimi olduğu izlenimini verene biçim verebilirler: Sözgelimi, yasalara karşı eylemleri nedeniyle kınanmış birinin başkaldırışını haklı bulabilirler, kendini sinir hastalığının ya da taşkınlığın kurbanı sanmış olan birini, ozanlığa, peygamberliğe yükseltebilirler. Ama bu değişiklikler özellikle diriler için önem taşırlar. Ölülerin bunlardan yarar sağlamaları çok zordur. Herkes, yaşadığından ve bunu yaşayış biçiminden oluşmuştur, kimse elinden alamaz bunu. Acı çekerek yaşamış olan biri, acısından oluşmuş olarak kalır; acısını almaya kalkışacak olurlarsa, artık o olmaz.

Bu nedenle Palomar, olduğu gibi kalma cezasına katlanamayan, ama ağırlık da etse, hiçbir şeyinden vazgeçmeye razı olmayan, hırçın bir ölü olmaya hazırlanıyor. Kuşkusuz, benliğin hiç olmazsa bir bölümünün gelecekte yaşamasını sürdürmesini sağlayan düzenekler de dikkate alınabilirler; bunlar özellikle iki takımda sınıflandırılabilirler: Benliğin kalıtımsal mal varlığı adını taşıyan bölümünü ardıllarına aktarmayı sağlayan biyolojik düzenekle, yaşamayı sürdürenin belleğine ve diline, en donanımsız bir insanın bile derlediği ve biriktirdiği o az ya da çok deneyimi aktarmayı sağlayan tarihsel düzenek. Kuşakların birbirlerini izlemeleri, yüzlerce, binlerce yıl boyunca yaşamayı sürdüren tek bir kişinin yaşamının evreleri olarak ele alınacak olursa, bu düzenekler tek bir bütün de sayılabilirler: Ama böylelikle, bireysel ölüm sorunu, insan soyunun, ne kadar geç gerçekleşirse gerçekleşsin, tükenmesine ertelenmiş olur.

Palomar kendi ölümünü düşünürken, daha şimdiden, insan türünün ya da türevlerinin ya da mirasçılarının son yaşayanlarının ölümünü de düşünüyor: Yakılıp, yıkılmış ve ıssız yerküreye, bir başka gezegenden gelen araştırmacılar ayak basıyorlar, piramitlerin hiyerogliflerinde ve elektronik bilgisayarların delikli fişlerinde saptadıkları izleri çözüyorlar; insan türünün belleği bu küllerden yeniden doğuyor ve evrenin oturulan bölgelerine doğru savruluyor. Böylece erteleye erteleye, yaşam betleğinin son somut dayanağı bir ısı dalgası düzeyine indiğinde, ya da atomlarım devinimsiz bir düzenin donmasında billurlaştırdığında, zamanın kendisinin de eskiyip, söneceği ana geliniyor.

"Eğer zaman tükenecekse, anı anına anlatılabilir bu -diye düşünüyor Palomar- ve her an, anlatılınca, öylesine genleşiyor ki, sonu görülmez oluyor." Yaşamının her anını anlatmaya koyulmaya ve hepsini anlatmadıkça da ölü olmayı düşünmemeye karar veriyor. O anda, ölüyor.


Cevaplar (0)Add Comment

Cevap yaz
daha küçük | daha büyük

security code
Lütfen görüntülenen karakterleri yazınız


busy