ToplumDusmani.Net V2

Kültür ve Sanat Portalı

Saturday, Jul 20th

Son Guncelleme09:38:41 AM GMT



Bertolt Brecht

e-Posta Yazdır

Reklamlar

{mosimage}

UZUN SÜRSE DE GECE, GÜN BİZE GÜLECEKTİR

 

Savaş haberleriyle birlikte, “savaş”ın anlamsızlığını “Duvara Tebeşirle Yazılan” şiirinde dile getiren bir şairi, Bertolt Brecht’i hatırladık yine. 52 yıl önce, 14 Ağustos 1956’da Berlin’de ölen şair, oyun yazarı ve yönetmen Bertolt Brecht, sosyalist gerçekçi sanatın yalnızca ustalarından biri değil aynı zamanda kuramcısıydı da. Yaşamı boyunca Marksist dünya görüşüne bağlı kalan, inançlı ve inatçı bir sosyalistti. Hitler faşizmine karşı direnen, bütün dünyaya faşizmin gerçek yüzünü göstermeye çalışan bir eylemciydi.

 

İşçi sınıfının sanatını yaratma çabasıyla oyunlar yazan ve yöneten Brecht 1928’de yazdığı "Üç Kuruşluk Opera" adlı eseriyle ünlendi. 1932’de Naziler iktidara geldikten sonra Brecht’in Gorki’den uyarladığı “Ana” oyunu yasaklandı.

 

1933’te Almanya’yı terk eden Brecht 1941 yılına dek Avrupa’da sürgünde yaşadı. Naziler tarafından takip edilen Brecht, 1941’de Amerika’ya kaçmayı başardı. Brecht’i Amerika’da Nazi ve Amerikan ajanlarından saklayan Charlie Chaplin oldu. Brecht, savaşın sona ermesiyle birlikte 1949’da Doğu Berlin’e yerleşerek kendi tiyatrosu "Berliner Ensemble"yi kurdu.

 

1956 yılında ölümüne dek oyunlarına işçileri trenlerle taşıyan Brecht’in ülkemizde 1960’lı yıllardan başlayarak sahnelenen oyunları arasında “Adam Adamdır”, “Arturo Ui’nin Yükselişi”, “Kafkas Tebeşir Dairesi”, “Karar Ana’nın Silahları”, “Sezuan’ın İyi İnsanı”, “Üç Kuruşluk Opera” ve “Şvayk Hitler’e Karşı” ve “Mutlu Son” sayılabilir… “İsterim ki bir gün dünyada hiçbir problem kalmasın, herkese eşit adalet olsun ve benim kitaplarım fırlatılıp çöpe atılsın. Beni tek mutlu edecek şey budur” diyen Brecht’i mutlu etmemiz cehenneme dönen dünyamızda ne yazık ki bir hayli zor.

 

Brecht’in “Şvayk Hitler’e Karşı” oyunu, 1977 yılında İstanbul Şehir Tiyatrosu’nda sahnelenmişti. Ergin Orbey’in yönettiği, Can Yücel’in çevirdiği oyunda Şvayk’ı Şener Şen, Hitler’i de Ersun Kazançel oynamıştı. Oyun “Vıltava’nın Türküsü” ile sona eriyordu.

Brecht’in umudu, bizim umudumuz… Brecht’in sözü, bizim sözümüz: “Büyükler geçer bigün, alır yerin küçüklerUzun sürse de gece, gün bize gülecektir.”

***

Brecht’in kendi kaleminden yaşam öyküsüİkİncİ Dünya Savaşı’ndan sonra, “Amerika’ya Karşı Çalışmaları Araştırma Komitesi” adıyla kurulan soruşturma komitesi Amerika’da; sendikalarda, üniversitelerde, sinema ve tiyatro sektöründeki komünistleri açığa çıkarmak için çalışmalara başladı. 1947’de Senatör McCarthy’in önderliğinde başlatılan “Cadı avı”nda, sayısız devrimci kara listeye alındı, hapse atıldı. İfadesi alınanlar arasında Bertolt Brecht de vardı. Brecht sorgusu boyunca “Komite” ile işbirliği yapmayı reddetmişti. İşte, 30 Ekim 1947’de Brecht’in Komisyon başkanı tarafından bir türlü okumasına izin verilmeyen bildirisi…

Almanya’da, Augsburg’da doğdum; babam sanayiciydi; Münih ve Berlin üniversitelerinde doğal bilimler ve felsefe öğrenimi yaptım. Yirmi yaşımda, savaşta sıhhiye bölüğündeyken “Ölü Asker” adlı bir şiir yazdım. Savaşa ve savaşı uzatmak isteyenlere karşı bir şiirdi bu. On beş yıl sonra, Hitler hükümeti, bu şiirim yüzünden beni sürgün edecekti.

Oyun yazarı oldum. Almanya, bir süre için, demokrasi yolunda görünüyordu. Söz özgürlüğü vardı.

Ama 1920’lerin ikinci yarısında tutucu, militarist güçler egemen olmaya başladı.

 

Oyun yazarı olarak sanatımın doruğundaydım; “Üç Kuruşluk Opera” adlı oyunum bütün Avrupa’da oynanıyordu. Berlin, Münih, Paris, Viyana, Tokyo, Prag, Milano, Kopenhag, Stockholm, Budapeşte, Varşova, Helsinki, Moskova, Oslo, Amsterdam, Zürih, Bükreş, Sofya, Brüksel, Londra, New York ve Rio de Janeiro’da eserlerim sahneleniyordu. Ama Almanya’da söz özgürlüğünün yok edilmesini isteyen sesler yükseliyordu o sırada. İnsancıl, toplumcu, giderek Hıristiyan düşünceler bile “Undeutsch” (Alman olmayan) diye nitelendiriliyordu; Hitler’in bu kelimeyi ulurcasına söyleyişini unutamam. Halkın kültürel ve siyasal kurumlarına saldırıyorlardı.

 

Weimar Cumhuriyeti’nin bütün iyi yazarlar, sanatçılar tarafından kabullenilmiş bir sloganı vardı: “Sanat halkındır.” Sanatla, edebiyatla çok yakından ilgilenen Alman işçileri, okurların, seyircilerin çoğunluğunu meydana getiriyorlardı. Onların kültürle ilişkilerinin gittikçe zayıflamasına yol açan ekonomik bunalımlar ve eski militarist, feodal, emperyalist çetenin güçlenmesi, bizi kaygıya düşürüyordu. Adolf Hitler’in gamalı haçı altında birleşen halk düşmanlarına karşı şiirler, şarkılar, oyunlar yazdım; halkın duygularını yansıtıyordum.

 

Kültür alanında kıyım artıyordu. Ünlü ressamlar, yayımcılar, dergi yönetmenleri, baskı altına alınmıştı. Üniversitelerde siyasal cadı avları düzenleniyor, “Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok” gibi filmlere karşı kampanyalar açılıyordu.

 

 

Bütün bunlar, daha büyük baskıların habercisiydi tabiî. Hitler iktidara geçince, ressamların resim yapmaları yasaklandı; yayınevlerine, film stüdyolarına Nazi partisi el koydu. Alman halkının kültürel hayatına bu baskılar bile yeterli görülmedi. Savaş her şeyi silip süpürdü. Şimdi Alman halkı damsız evlerde oturuyor, gerekli besini alamıyor, sabun bulamıyor, kültürün temel kurumlarından yoksun.

Başlangıçta, kültür alanındaki baskılarla insanların can güvenlikleri arasındaki ilişkiyi pek az kimse gördü. Demokratik, anti–militarist güçlerin sesi gittikçe kısıldı; Hitler iktidara geçti. 1933 Şubat’ında, Reichstag yangınının ertesi günü Almanya’dan kaçmak zorunda kaldım. Dünyanın o güne kadar görmediği çapta bir sanatçı kaçışı başladı… Danimarka’ya yerleştim; oyunlar, şiirler yazarak Nazizmle savaşmaya başladım.

 

 

Bazı şiirlerim gizlice Üçüncü Reich’e sokuluyordu; Danimarka Nazizmi, Hitler elçiliğinin de desteğiyle, sınırdışı edilmemi istedi. Danimarka hükümeti bu isteği geri çevirdi tabiî. Ama 1939’da savaşın kaçınılmazlığı anlaşılınca, ailemle birlikte İsveç’e gittim; İsveç senatörleriyle Stockholm Belediye Başkanı çağırmışlardı beni. Orada bir yıl kaldım. Hitler, Danimarka’yla Norveç’e girdi.

Kuzeye kaçışımızı sürdürdük. Finlandiya’ya gidip ABD’ye giriş vizelerimizi beklemeye koyulduk. Hitler’in birlikleri de kuzeye ilerliyorlardı. Finlandiya, Nazilerle dolmuştu. Alman, Avusturyalı, Çekoslavaklarla dolu Sibirya Ekspresi’yle SSCB’ni geçtik. Bir İsveç gemisiyle Vladivostok’tan ayrıldık. On gün sonra da Hitler SSCB’ne girdi…

 

 

Bu Komite, işte o dönemde yazdığım şiirlerimden, oyunlarımdan ötürü çağırdı beni.

 

 

Çalışmalarım, Hitler’e karşı olan eserlerim bile, sadece edebiyat alanında kalmış bağımsız çalışmalardır. Amerika’nın bir konuğu olarak, edebiyat alanında bile bu ülkeyi ilgilendirebilecek siyasal çalışmalara katılmadım. Bu arada, senarist olmadığı da belirtmek isterim. Hollywood, Nazilerin Prag’daki vahşetlerini anlatan bir öykümü film yaptı. Sinemayı siyasal açıdan ya da sanat açısından etkilediğimi sanmıyorum.

 

Yine de bu Komitenin karşısına çıkmaktan yararlanarak, Amerika’yla ilgili bazı düşüncelerimi açıklayayım: Avrupa’da bir şair ve oyun yazarı olarak iki dönemi de yaşamış biri olarak söylüyorum, Amerikan halkı kültür alanındaki düşünce alışverişinin kısıtlanmasına ya da özgür olması gereken sanata karışılmasına izin verirse çok şey yitirir. Tehlikeli bir dünyada yaşıyoruz. Öyle bir uygarlık çağındayız ki, varlık içinde yaşayabilecek insanlık yoksulluk çekiyor. Büyük savaşlar geçti başımızdan; söylendiğine göre, gelecekte daha büyük savaşlar olacak. İnsanlık yeryüzünden silinip gidebilir. Bu dünyadaki son insanlar bizler olabiliriz.

 

 

İnsanoğlunun işini atın yapmaya başladığı çağlardan bu yana, üretim alanında büyük gelişmeler görülmedi. Her yeni düşüncenin dikkatle, özgürce incelenmesi gerektiğine sizler de inanmıyor musunuz? Sanat o düşünceleri daha da açıklığa kavuşturur, daha da soylu kılar. İhanet Yılları, Eric Bentley,

 

Çeviri: Ülkü Tamer, Cem Yayınevi, 1945.


Cevaplar (0)Add Comment

Cevap yaz
daha küçük | daha büyük

security code
Lütfen görüntülenen karakterleri yazınız


busy