ToplumDusmani.Net V2

Kültür ve Sanat Portalı

Thursday, Aug 28th

Son Guncelleme08:18:06 AM GMT

Nerdesin: Şair ve Yazar Biyografileri Halikarnas Balıkçısı - Cevat Şakir Kabaağaçlı


Halikarnas Balıkçısı - Cevat Şakir Kabaağaçlı

e-Posta Yazdır

Reklamlar

HALİKARNAS BALIKÇISI (CEVAT ŞAKİR KABAAĞAÇLI)

Tam adı Musa Cevat Şakir. Daha sonra Kabaağaçlı soyadını aldı. Yazın yaşamı boyunca Karaağaçlıgil soyadını, Hüseyin Kenan, Musa Cevat, M.C., H.B. Sina imzalarını kullandı.

1890 yılında babası valilik ve ordu kumandanlığı yapan Şakir Paşa Girit'te yüksek komiserlik görevinde iken Girit'te doğdu. Annesi İsmet Hanım'dır. Amcası II.Abdülhamit devri sadrazamlarından Cevat Paşa'dır. İlk öğrenimini Büyükada'da, orta ve liseyi 1907'de Robert Kolej'de tamamladı. Denizci olmak istemesine rağmen ailesinin ısrarı ile İngiltere'ye gitti. Londra ve Oxford Üniversitelerinde Çağdaş Tarih öğrenimi gördü. İstanbul'a dönünce gazete ve dergilerde yazıları çıkmaya başladı. Aile içi bir sorundan ötürü babası Mehmet Şakir Paşa'yı öldürdüğü için yargılandı ve kısa bir süre (3 yıl kadar) hapis yattı.

Halikarnas Balıkçısı'nın Bodrum'daki büstü

1925'te kurulan İstiklal Mahkemeleri'nin aldığı bir kararla idam cezasına çarptırılan dört asker kaçağının kadersizliğiyle ilgili olarak kaleme aldığı 13 Nisan 1925 tarihli "Hapishanede İdama Mahkûm Olanlar Bile Bile Asılmağa Nasıl Giderler" başlıklı öyküsünden ötürü İstanbul İstiklal Mahkemesi'nde yargılandı. Mahkeme başkanı Ali Çetinkaya tarafından idama mahkûm edilmek istendiyse de, Kılıç Ali Bey'in önerisiyle kalebentlikle Bodrum'a sürüldü. 3 yıllık sürgünlüğünün yarısını Bodrum'da tamamladı. Cezasının son yarısını İstanbul'da tamamladıktan sonra, çok sevdiği insanları ve doğal güzellikleriyle kaynaştığı Bodrum'dan uzak kalamadı ve Bodrum'a yeniden dönüp yaklaşık 25 yıl kaldı. Bodrum'un antik çağdaki adı olan Halikarnas'ı mahlas olarak benimsedi. Bodrum'da balıkçılık dahil çeşitli işlerde çalıştı. 1947'de taşındığı İzmir'de yazarlık ve turist rehberliği yaptı. 13 Eylül 1973'te İzmir'de vefat etti. Vasiyeti üzerine Bodrum'a gömüldü.

Cevat Şakir KabaağaçlıHAYATI:

Edebiyat dünyamızda Halikarnas Balıkçısı olarak tanınan Cevat Şakir, İstanbul’da 17 Nisan 1886 doğdu. Babası Mehmet Şâkir paşa, annesi İsmet hanımdır. Mehmet Şâkir Paşa, beş ciltlik Yeni Osmanlı Tarihi, Tarih-i İslam ve Osmanî, Selahaddin Eyyubî adlı eserlerin sahibidir; ayrıca, tercümeleri vardır. Mehmet Şâkir Paşa İstanbul’da 1919’da bir kaza kurşunu ile ölmüştür. Söylen-tilere göre bu kurşun Cevat Şakir’in tuttuğu tabancadan çıkmıştır. Ancak Cevat Şâkir bu mahkemeden beraat etmiştir.

Cevat Şâkir çocukluk hayatının ilk yıllarını babası Şakir Paşa’nın eşçi olarak bulunduğu Atina’da geçirir. Okula gitmeden önce, zamanın iyi öğret-menlerinden ders alan, mürebbiyelerin elinde yetişen yazar, öğretim hayatına Büyükada’da Mahalle mektebinde başlar. Orta öğrenimini Robert Koleji’nde tamamlar. Aynı yıl İkdam Gazetesinde ilk yazısı yayımlanır; bu, İngilizce’den yaptığı bir tecrübedir.

Genç Cevat Şâkir, İngiltere’de denizcilik öğrenimi yapmak isterse de ailesinin ısrarı üzerine Oxfort Üniversitesi’nde son sağlar tarihi bölümüne kaydolur ve burada dört yıl okur. 1908 yılında yurda dönen Cevat Şâkir, 1925 yılına kadar geçimini haftalık dergilerde tercümeler, yazılar yayınlayarak, resim ve yeni tarz tezhipler yaparak, karikatür yaparak, karikatür çizerek ve renkli dergi kapakları hazırlayarak temin eder. Türk basınında kapakçılığın gelişme-sinde katkısı vardır. Onun ömrünün bu devresini Zekeriya Sertel şöyle anlatır: “İngilizce, Fransızca, İtalyanca, İspanyolca ve Rumca’yı ana dili gibi biliyor ve bu dillerde hem konuşuyor hem de okuyup yazabiliyordu. Fazla olarak Latince biliyordu. Ünlü İtalyan şairi Donte’nin Divane Comedia adlı eserini Latince ezbere okur, sonra Fransızca ve Türkçe’ye çevirirdi. Bütün bu meziyetlerinin dışında resimde yapardı. Fakat başından büyük bir kaza geçmiş, hapse düşmüş, gerek ailesi gerekse toplum onu kenara atmıştı. Ailesine dönemiyordu. İnsan-ların yüzüne çıkmaya da cesaret edemiyordu. Zengin bir ailenin çocuğu olduğu halde, işsiz, parasız, kimsesiz kalmıştı. Bir ara Rufai tekkesine giderek ruhunu tedaviye çalışmıştı.

Halikarnas Balıkçısı - Cevat Şakir Kabaağaçlı (Fotoğraf: Ara Güler)

Cevat Şâkir 1925 yılında Zekeriya Sertel’in sahip olduğu Resimli Hafta’da yayınlanan “Hapishanede idama mahkum olanlar bile bile asılmaya nasıl giderler?” başlıklı, asker kaçaklarının mahkemesiz kurşuna dizilmesini anlatan yazısı ileri sürülerek istiklal mahkemesine sevk edilir. Ankara İstiklal Mahke-mesinde yargılanır ve ‘memlekette isyan bulunduğu sırada, askeri isyana teşvik edici yazı yazmak’ suçundan üç yıl kalebentlik cezası verilir. Cevat Şâkir’in sürgün yeri Bodrum olarak kararlaştırılmıştır.

Bodrum hayatı onu çok etkileyecek, değiştirecektir. Yazar, bu bodrum yolculuğunu Mavi Sürgün adlı eserinde uzun uza diye anlatır. “Ben avluya girdim, sokak kapısını kapadım. Avludan denize açılan kapıyı açtım. Hey! Açılan kapı, birdenbire gözlerime ve gönlüme açık denizleri, kıyı ve adaları verdi Batı göğünde, günün ufka veda edişi turuncu ve kıpkızıl çizgiler çekmiş-ti. Tanıdım! Tanıdım! İşte o! O!.. Orasını tâ erken çocukluğumdan tanıdım. Üç buçuk yaşımdayken babam Atina’da büyükelçiydi. Faler’de, hafızamın dünyaya ilk göz açtığı çağda, o denizi görmüştüm de apansızın güçlü bir tokat yemişim gibi dünya, tâ ayak uçlarıma kadar fısıldıyordu. Uyandım hem de pîr uyandım. Kaç yıldır, bu vakitler şimşek gibi gördüğüm bu dünyanın hasretini çekip duruyormuşum da farkında değilmişim.” Bu satırlar, Cevat Şâkir’i Halikarnas Balıkçısı yapan gücü ortaya koyduğu gibi yazarın eserinin temel kaynağını da gözler önüne serer. Onun Bodrum tabiatıyla karşılaşıncaya kadar geçen ömrünü hazırlık devresi saymak yerinde olur. Bu hazırlık devresin de batı kültürü, batı insanı çeşitli yönleri ve temel eserleriyle tanınmış; doğuya has insan sevgisi hissedilmiş; insanlığın temel değerlerine gidilecek yolda gerekli olacak bazı vasıtalar elde edilmiştir. Bodrum tabiatı, bu birikim zenginleşmesine; bu şahsiyetin kendisini sergilemesine zemin hazırlamıştır. Ömrünün bu dönemi tabiat ve insan sevgisinden kaynağını bulan yaşama arzusu ve yaratma isteğiyle şekillenen faaliyetlerle doludur.

Bodrum’u cezası bittikten sonra da terk etmez. O, Bodrum, Ege tabiatı ve tarihiyle bütünleşir. Bu toprağın ilk sahiplerinden aldığı ilhamla ismini Hali-karnas Balıkçısı olarak değiştirir. Halikarnas Balıkçısı, edebiyat sahasına giren eserlerinin büyük kısmını da Bodrum’da yazar. Çocuklarının ortaöğrenim çağına gelmesi, o yıllarda bu kasabada ortaokul bulunmaması sebebiyle ailesini İzmir’e nakleder. İzmir’de, bir yandan İstanbul’da ve İzmir’de çıkan gazetelere yazılar gönderir; diğer taraftan turist rehberliğiyle uğraşır. Rehberlik kurslarında da hoca olarak görev yapar ve nihayet 13 Ekim 1973’de, kanserden, hayata gözlerini yumar.

EDEBİ KİŞİLİĞİ:

Cevat Şakir KabaağaçlıHikaye yazmaya, heyecan verici magazin hikayeleriyle başlayan Halikarnas Balıkçısı, Bodruma gittikten sonra kaleme aldığı eserlerinde de bu tavrını sürdürür. Ancak onun tanınmasını ve kabul edilmesini sağlayan yazıları zengin ve renkli tabiat ortasında kaderleriyle mücadele eden insanlarla, onları istismara hazır olanlar arasındaki çatışmayı konu alan hikayeleridir. Bu hikaye-lerde miteloji, deniz ve gündelik hayat iç içedir.

Halikarnas Balıkçısı, tabiatı olduğu gibi seven, denizi, dağı, yıldızı, ağacı, akarsuyu, kuşu ve balığıyla tabiatı hikaye ve romanlarına aktaran bir yazardır. Tabiatı zihninde yaşayan değil, tabiatla iç içe olan bir yazar, ondaki tabiî şiiri-yeti anlayabilen nadir insanlardan biridir. Toprağa ve denize geniş bir kültür birikimi ve zengin bir gönül ile yaklaşır. Onda insan, kültür, dolayısıyla tarih, mekanın eseridir. Ege bölgesi ve Anadolu’da yaşayan insan bu topraklar üzerinde çiçek açmış ve olgunlaşmış medeniyetlerin tabiî mirasçısıdır. Halikarnas Balıkçısı, bu düşünceye insan-mekan arasında ki ilişkilerden hareketle ulaşır. Söz konusu bölgede yaşayan insan, yaşama biçimi, adetleri, konuşması ve davranışlarıyla bu tabiatın ayrılmaz bir parçası durumundadır; sahnesi olduğu medeniyetler bu insanda varlığını sürdürmektedir. O, haldeki görünüşten uzak geçmişe, mitelojik döneme uzanırken, tabii manzarayla bütünleşen, maddi ve manevi kültür sahalarına giren eserlerle yaşayan insan arasında ilişki kurar. Varlığı kendi bütünlüğü içinde ele alır.

Halikarnas balıkçısının hikaye ve romanlarında olaylar denizin üstünde, dibinde veya kıyısında çalışan insanların başından geçmektedir. Ege kıyısı insanların insanlarının, bin yıldır buralarda yaşayan halklardan ve kendilerinin pirî olan soylu denizcilerden süzülüp gelmiş inanç, töre ve mitolojileri vardır. Bu cennet kıyılardan buraların sırlarından uzak düşen roman kişileri pişman ve bahtsızdırlar. “Velinimet” denizi terk ederek büyük şehirlere düşenlerin çoğu ya acıklı bir serencama uğrayarak mahvolurlar, yada kendilerini hemen toparlayıp sevgili denize dönerler. Bu romanlardaki olayların çoğu, denizlerin ortasında sanki ölüme değil de “Deniz tanrısı”nın kucağına bırakılan gemicilerin felaket-leriyle sona ermektedir.

Kişilerin çoğu balıkçı, gemici, süngerci, dalgıç, kaptan, tayfa, gemi inşaat-çısı soyundan ekmeğini denizden bin güçlükle çıkaran insanlardır. Halikarnas Balıkçısı’nın hikaye ve romanlarında kaynaşan bu kişiler kıt kanaat geçinirler, ama gönülleri zengin, yürekleri aşk ve şiir doludur. Eski mitoslardan sürüp gelen inançlara ve kadere mutlak şekilde teslim olmuşlardır.

Halikarnas Balıkçısı üslûp ve tekniğe çok az önem veren ve fazlaca ihmal eden yazarlardandır. Denize ait gözlemlerini coşkun ve gür şiirli bir dille anla-tır, fakat üslûba, plana aldırmaz. Tahkiye-tasvir ve söyleşmeler arasında orantı kurmaya yanaşmaz. Cümleleri çok uzatır, bozukça söz dizimleri yapar ve bunları düzeltecek sabrı gösteremez. İlham ve sevgiyle yazar, fakat sanat disiplininden yoksundur.

Hikaye ve romanlarında olayların akışını keserek araya bilgiler sıkıştırması da, Ahmet Mithat Efendi’yi andıran eksikliklerdir. Bunun yanısıra pek çok sayıda deniz ve denizci terimleriyle yüklü, canlı, okunaklı bir anlatısı vardır. Tarih romanlarında, Türk deniz tarihine ve Akdeniz’e ait eski savaşları ve olayları bütün ayrıntılarıyla, kaptanlarıyla, gemi adları, leventleri, gemi çeşitleri ve iç bölünüşleriyle, bordaların olduğu özel mahalleriyle yaşamış gibi bildiği görülür. Balıkların adlarını, şekillerini ve çeşitlerini ve dalgıçlık ve süngercilik tekniklerini görülmemiş vukufla anlattır. Kıyılara, denize, balıklara, görünen görünmeyen derya sakinlerine ait efsaneler, inançlar, fıkralar nakleder

Edebi Hayatı

1926'dan sonra deniz hikâyeleriyle tanındı. Konularını Ege Bölgesi ve Akdeniz Bölgesi kıyı ve açıklarında gelişen, denize bağlı olaylardan çıkardı. İçinde yaşadığı, en küçük ayrıntılarına kadar bildiği hür ve asi denizi, kaderleri denizin elinde olan balıkçıları, dalgıçları, sünger avcılarını ve gemileri zengin bir terim ve mitologya hazinesinden güçlenerek, denize karşı sonsuz bir hayranlıktan gelen şiirli, yer yer aksayan, ama sürükleyip götüren bir anlatımla hikâye ve romana geçirdi.

Yazı ve düşünceleriyle Azra Erhat gibi döneminin önemli aydınlarını etkilemiş bir kişi olarak, çeşitli dillerden yüz kadar da kitap çevirmiş olan ve kendi eserlerinin sonraki baskıları yapılagelen Halikarnas Balıkçısı'na Kültür Bakanlığınca 1971 Devlet Kültür Armağanı verilmiştir.

Cevat Şakir Bodrum'da yaşadığı dönemde arkadaşları ile ilk Mavi Yolculuk fikirini ve uygulamasını gerçekleştirmişlerdir. Bu mavi yolculuklarda yanlarına aldıkları şeyler: Peynir, su, istanköy peksimeti, tütün ve rakı idi. Mavi yolculukta gazete okumaz radyo dinlemezlerdi. Amaç dünyadan kaçmak ve medeniyetten uzak olarak kafayı dinlemektir. Haftalarca denizde kalınır sadece acil ihtiyaçları temin etmek için karaya çıkılırdı. Oysa ki bugün yapılan mavi yolculuklarda her türlü lüks mevcuttur. Bu yolcuklar yazarın edebî eserlerini de büyük oranda etkilemiştir.

Geniş bibliyografyası Yeni Yayınlar dergisinin Ekim 1974 sayısındadır.

Eserleri


Öykü

Ege Kıyılarından (1939) (öykü)
Merhaba Akdeniz (1947) (öykü)
Ege'nin Dibi (1952) (öykü)
Yaşasın Deniz (1954) (öykü)
Gülen Ada (1957) (öykü)
Ege'den (1972) (öykü)
Gençlik Denizlerinde (1973) (öykü)
Parmak Damgası (1986) (öykü)
Dalgıçlar (1991) (öykü)
Çiçeklerin Düğünü (1991) (öykü)
Ege'den Denize Bıkarılmış Bir Çiçek (öykü)


Roman

Aganta Burina Burinata (1945) (roman)
Ötelerin Çocukları (1956) (roman)
Uluç Reis (1962) (roman)
Turgut Reis (1966) (roman)
Deniz Gurbetçileri (1969) (roman)
Bulamaç (roman)


Otobiyografi (Anı)

Mavi Sürgün (Anıları, 1961) (otobiyografi)


Deneme

Anadolu Efsaneleri (1954) (deneme)
Anadolu Tanrıları (1955) (deneme)
Anadolu'nun Sesi (inceleme, 1971) (deneme)
Hey Koca Yurt (1972) (deneme)
Merhaba Anadolu (1980) (deneme)
Düşün Yazıları (1981) (deneme)
Altıncı Kıta Akdeniz (1982) (deneme)
Sonsuzluk Sessiz Büyür (1983) (deneme)
Arşipel (1993) (deneme)


Çocuk kitabı

Yol Ver Deniz (çocuk kitabı)
Denizin Çağrısı (çocuk kitabı)
İmbat Serinliği
Nasrettin Hoca
Gündüzünü Kaybeden Kuş
Deniz Gurbetçileri


İngilizce yazdığı kitapları

An Outline of the History of Turkey (Türkiye Tarihinin Bir Özeti) Turizm ve Tanıtma Bakanlığına vermiş, yayımlanmamış
The Meditteranean Civilization (Akdeniz Uygarlığı) Dışişleri Bakanlığına vermiş, yayımlanmamış
Ephesus (turistik kılavuz; Türkiye'de ilk)
Halicarnassus (turistik kılavuz)
Asia Minor


Hakkında yazılanlar (Ölümünden sonra yazılmışlardır)

Mektuplarıyle Halikarnas Balıkçısı (1976) Hazırlayan: Azra Erhat
Düşün Yazıları (1981) Hazırlayan: Azra Erhat

 

KENDİ KALEMİNDEN ÖZGEÇMİŞİ

1890 yılında ada Türk iken Girit’te doğdum. Babam, Türkiye’nin Atina Sefiri oldu. Falerin’da ilk evi babam yaptırdı. Üç dört yaşındayken, küçük kardeşimle Parthenon'un mermerleri arasında oynardık. Bir gün kayıkta, kayıkçı deniz aynasını denize tuttu. Denizaltı alemini görünce, tokat yemiş gibi sarsıldım. Yazı öğrenmeden önce, sabahtan akşama kadar resim yapardım. Sonra Büyükada’da oturduk. Altı yaşında oradaki mahalle mektebinde okuma yazma öğrendim. 10 yaşında bir misyoner kuruluşu olan Robert Kolej’ e gönderildim. Sabah, öğlen, akşam ve yatmadan önce dua ediyorduk. Ben İsrail’in boyuna, Cerikaya, öteye beriye taşınan taşlardan bıktım. Kütüphanelerde, içleri hayat dolu kitaplar vardı. Okudum. Ama, 700 öğrenci arasında o kitaplar bana yasak edildi. Elektrik feneri icat edilmişti. Gece yorganla battaniyeyi çadır yapar elektrik feneriyle, arkadaşlarıma aldırdığım kitapları okurdum. Çok yazardım İngilizce... Ama on üç yaşımdan sonra yazmadım. Çünkü, Pazar günü kilisede okuduklarımı yazmamı istediler.

Ben de, herif eşek arısı gibi vızıldarken, yanı başlarında uyuyan arkadaşların kulaklarına çöp soktuklarını ve başka realiteyi yazdım. Skandal oldu, paylandım, artık yazmadım. Kolej’den sonra İngiltere’ye, Oxford’a gönderdiler. İsteksiz gittim. En kolay konuyu seçtim, üç dört yıl öğrendim. Üç dört yıl da öğrendiğimi unutmak için sarfettim. Ama kütüphanelerden, hem sonradan Londra Üniversitesi’nden istifa ettim. İlk dünya savaşında hastaydım. Savaş sonrası asker kaçaklarının kendileri gelip teslim oldukları halde yargılanmadan asıldıklarını yazdım. Ankara İstiklal Mahkemesi’nde, Bodrum’da üç yıl kalebentliğe mahkum ettiler. Asıl mimledikleri M.Zekeriyya’yı mahkum etmek istiyorlardı. Ama yazıda suç bulamazlarsa yazıyı basan da serbest kalacaktı. Bodrum’a vardığım zaman 34 yaşındaydım.

Bre Balıkçı,

Seninki de ne hapisti be,
bilseydin böyle bir ceza vereceklerini,
34 yaşını mı beklerdin,
yazmak için o yazıyı...

Ah be bre balıkçı,

Kalebentlik diye geldin,
sonra Mavi Sürgün dedin,
maviye sürgün ettin insanları...

Ne ettin be balıkçı,
ne ettin,

Ne iyi ettin sen...

Mehmet VURAN

Ondan önceki mektep hayatımın bende bıraktığı intiba şöyleydi. İstiklal Mahkemesi’nde mevkuf iken, bir gece rüyamda çocukluğumu, hala Kolejde olduğumu görmüştüm. Uyanınca hapishanede olduğumu ve kolejde olmadığımı gördüm ve çıldırasıya sevindim. Bu hürriyetti bre!...

Oysa ki, kolejde Fikret’in oğlu Haluk da, benimle aynı tabiydi. Halikarnas’da, üç dört yaşındayken Faleron’ da gördüğümü ve kaybettiğimi buldum, orada kaldım, yazdım, çiçek, ağaç ve yemiş yetiştirdim. Gece rüyamda kendimi savaşan bir general gibi görüyordum. Arkamda, yüz binlerce portakal ve grapa fruit ağaçları kökleri üzerine kalkmışlar, ilerliyoruz ve düşmanımız ölüme karşı vitamin ve ışık bombaları portakalları, greyfurtları, çiçekleri atıyoruz.

Sonrası Halikarnas Balıkçı’sı. İşte o kadar!

 

HALİKARNAS BALIKÇISI’NIN ÖLÜMÜ

Halikarnas Balıkçısı 13 Ekim 1973 günü İzmir’in Hatay semtindeki Merhaba apartmanda öldü.

Halikarnas Balıkçısı’nın ölümü Bodrum’da çok büyük yankılar uyandırmıştır. Bodrumlu'lar çok değerli insanın ölümüne inanamamışlardır. Halikarnas Balıkçısı’nın ölüm haberi Bodrum’da duyulur duyulmaz yediden yetmişe tüm Bodrumlu'lar göz yaşı dökmüşler, ağıtlar yakmışlardır.

Halikarnas Balıkçısı’nın ömrünün son günlerini Hikmet Çetinkaya şöyle anlatıyor; “Halikarnas Balıkçısı yatağında uyur gibiydi. Oldukça zayıflamıştı. Beni görünce doğrulmak istedi. Balıkçı sayılı günlerin içindeydi ama gözleri ölüme meydan okuyordu.”

"Merhaba"

Mavi mavi bakan, mavi mavi gülen ve mavi mavi soluyan ihtiyar Balıkçı yiğitçe ölüme yaklaşıyordu. Omuzlarında seksen üç yılın yaşamı ve ak onur, gözlerinde özgürlüğün en anlamlı görünümüyle. Bir sigara yaktı ve bir süre daldı... Sonra kısık kısık ekledi;

Ölüme doğru gidiyorum... Ölüme! Doğa elimi kilitledi... Doğa insafsız... İşte merhaba diyip gideceğim dünyadan... Sadece bir merhaba...

Halikarnas Balıkçısı’nın ölmeden önce son sözleri şunlar olmuştu;

"Ah... Ne acı... Doğa en can alıcı noktada elimi kilitledi. Son söylemek istediklerimi yazamadım... Sanırım ki yolcuyum... Dünya’ya bir merhaba deyip gideceğim... Burnuma çiçek kokuları geliyor... Açın açın pencereleri, son defa görmek istiyorum güneşi, son defa görmek istiyorum özgünlüğü. Merhaba çocuklar, merhaba dünya. Merhabaaaa” Halikarnas Balıkçısı, İzmir’de yaşadığı ömrünün son yıllarında çok sıkıntı çekmiştir. Yıllarca uğraş verdiği ve sevdiği Bodrum’dan ayrılarak, İzmir’de bir apartmanın çatısının altında yaşamaya başlamıştır. Oysa ki bu durum Halikarnas Balıkçısı’nın kişiliğine ters düşmektedir. Yakın dostlarından Azra Erhat, “Balıkçı ömrünün son günlerinde Bodrum’da yaşasaydı Halikarnas Balıkçısı kavramına daha uygun düşerdi” diyor.

Halikarnas Balıkçısı, 1965’te Vercors üzerine yazdığı bir yazısında şöyle diyordu;

"Her yaşayan insan hayatın askeridir. Ölüm var her zaman. Ölüm hayata sığıyor ama hayat ölümü aşıyor. Hayat doğadır. Çıkarcılar, başkasının üzerinden geçinenler, ölümün hayata karşı askeridir. Şimdi ne yapalım, doğaya karşı bir düşman var yani ölüm. Bu böyle. Ama doğa alt olmuyor. Antidoğa beni öldürür, ama ben çocuklarımla aşarım ölümü. Çocuklarım olmazsa akrabam, sevdiklerim. Onlar da olmazsa insan var”.

Bodrum hem doğanın olağanüstü güzelliğini, hem de tarihin şanlı hatıralarını kendinde toplayan ak pak bir Akdeniz köşesidir.

Halikarnas Balıkçısı Cevat Şakir Kabaağaçlı

Gece yıldızları tek tük görünen mıymıntı şeyler değildir. Yıldız kalabalığına engin gece dar gelir. Sanki parıltılarıyla göğü sarsıp gürlerler. Hele ufukta ay bir görünekoysun, evren bir peri masalına döner.

Halikarnas Balıkçısı - Cevat Şakir Kabaağaçlı

 

HALİKARNAS BALIKÇISI’NIN VASİYETİ

Şadan Gökovalı, (Manevi oğlu) Halikarnas Balıkçısı’nın kendisine yaptığı vasiyeti şöyle anlatıyor;

"Yazacağım bunlar ama belki yazamadan giderim. Sana şimdiden söylemiş olayım. Bodrum’a gömülmek istiyorum. Bittabi orayı çok sevdim. Hayli hizmetim de geçti. Belediye’ye de yazmak istiyorum ama sana söyleyeyim daha iyi. Mindos kapısı tarafında bir yere gömsünler beni, yanımda Hatice’ye de (son eşi) bir yer ayırsınlar. Sakın mermer, beton filan istemem ha... Bir taş bulun, uzunca bir taş, yazısız. Onu dikin mezarımın başına. Falanca oğlu filancaymış, şu tarihte doğup şu tarihte ölmüşüm. Katiyen yazı istemiyorum, basit bir taş. Eh bizim tekne su almaya başladı. Şatafatı da sevmem, tepelere, deniz gören yerlere gömülmem şart değil. Nasıl olsa yattığım yerden denizi seyredemem, denizi ruhumda yaşatıyor gönül gözüyle her zaman görüyorum. Suat (oğlu) sık sık ziyaret edebilmeleri için İzmir’e gömmek istediklerini söylüyor. İstemem yahu. Bodrum’u severim bilirsin. Beni ziyaret için çocuklar ara sıra da olsa gezmiş, hava almış olurlar. Zaten ben saygı duruşu isteyecek değilim ya. Balıkçı’ya bir Merhaba yaraşır.”

Halikarnas Balıkçısı’nın mezarının yerini nasıl tespit ettiğini kızı İsmet Noonan kendisiyle yaptığımız görüşmede şöyle anlattı;

"1972 yılında babamla beraber Bodrum’a geldik. Artemis pansiyonda kaldık. Babam hasta olduğu için yanından hiç ayrılmıyordum. Babamın Hasip diye bir arkadaşı vardı. Bana onun yanına gideceğini söyledi. Turizm müdürü Çam’ı, arkadaşı Hasip’i ve Belediye Başkanını alarak gömülmek istediği yeri göstermiş. Biz babamın naaşını getirdiğimizde mezar hazırlanmıştı.”

 

Cevaplar (2)Add Comment
0

teşekkür ederim


yazar merve, Şubat 09, 2012
benim proje ödevimdi ve bana çok yardımcı oldu bu yüzden çok trşekkür ederim
eresbos

...


yazar eresbos, Şubat 10, 2012
Rica ederim..

Cevap yaz
daha küçük | daha büyük

security code
Lütfen görüntülenen karakterleri yazınız


busy