ToplumDusmani.Net V2

Kültür ve Sanat Portalı

Tuesday, Jul 25th

Son Guncelleme10:57:02 PM GMT



Franz Kafka

e-Posta Yazdır

Reklamlar

Franz KAFKA Kronoloji ( 3 Temmuz 1883 – 3 Haziran 1924)

 

1883 yılında Prag’da doğdu. Taşralı Çek proletaryasından gelip zengin bir tüccar konumuna yükselmiş bir baba ile zengin ve aydın bir Alman Yahudi’si annenin çocuğu olan Franz Kafka’nın, içedönük ve huzursuz kişiliğini büyük ölçüde annesine borçlu olduğu söylenir. Ailenin en büyük çocuğu olan Kafka’nın iki erkek kardeşi küçük yaşta hayatlarını kaybettiler. Kız kardeşleri Elli, Valli ve Ottla ise Nazi Almanyası’nın organize ettiği Yahudi katliamı Holocaust'da hayatlarını kaybettiler. Kafka, çeşitli ailevi ve toplumsal sebepler yüzünden çevresine yabancılaşarak büyüdü. Ailesinin Prag'daki Alman toplumuyla kaynaşma çabaları sonucunda Alman okullarında okudu.

 

1893 yılında öğrenim görmeye başladığı Avusturya Lisesi, yalnızlığını ve kendi içine kapanmasında büyük etken oldu. Çek kökenli bir aileden geldiği halde Almancayı anadili olarak kullandığı için tam bir Çek sayılmayan Kafka’yı, Almanlar da tam anlamıyla kendilerinden görmediler. Ufak yaşlarda da Çekçe konuşan Kafka gittiği Alman okullarının da etkisiyle Almancada ustalaştı.

 

1901 yılında Altstädter Gymnasium lisesini bitirdikten sonra Prag’daki Karl Ferdinand Üniversitesi'nin Hukuk Fakültesi'ne girdi. Buradaki eğitimi sırasında Alman edebiyatı derslerini takip etmeye başladı. Öğrenciliği sırasında Yiddiş tiyatro çalışmalarında yer aldı ve bu çalışmalara destek verdi. Kafka ilk eseri olan “Bir Savaşın Tasviri” adlı öyküsünü bu dönemde yazdı.

 

 

 

1902 yılında Max Brod'la tanıştı. Max Brod, Kafka’nın yaşamında önemli rol oynayan isimlerden biri olacaktı.

 

1906 yılında hukuk öğrenimini doktora ile tamamladı ve bir yıl süren avukatlık stajını yaptı.

 

1907'de Sigorta Şirketi’nde memur olarak çalışmaya başladı. Gündüzleri sigorta şirketinde sürdürdüğü çalışma hayatının yanı sıra geceleri ölümden bile daha derin bir uykuya benzettiği yazma işine yoğunlaşıyordu. Aynı yıl “Taşrada Düğün Hazırlıkları” adlı öyküsünü kaleme aldı.

 

1912 yılında nişanlısı Felice Bauer’le tanıştı. Onunla ilişkisini, üç kez ayrılıp yeniden nişanlanarak, 1919’a kadar sürdürdü. Evlenmemesine neden olarak hastalığını gösteriyordu. Oysa güncesinde evliliği bir burjuva bağı olanak nitelendirmiş ve edebiyat hayatını sürdürebilmesi için yalnızlığa ihtiyacı olduğunu vurgulamıştır. Nişanlısıyla bu ilişkisinden geriye beş yüzün üzerinde mektup kalmıştır. Bunlar, Kafka’nın ölümünden çok sonra  1967’de “Felice’ye Mektuplar” adıyla yayınlandı.

 

1917’de Kafka, verem olduğunu öğrendi.

 

1919 yılında geçirdiği ağır gripten dolayı hastaneye kaldırıldı.

 

1920 yılında Milena Jesenska ile tanıştı. Mektuplaştığı dört kadın arasında en ciddi ve önemli olan Milena Jesenska'ydi. Milena'yla mektuplaşmaları önce bir arkadaşlık gibi başladı, daha sonra tutkulu bir aşka dönüştü. Fakat Milena evli olduğundan bu mutsuz ve imkânsız ask Kafka’yı derin acılara sürükledi. Mektuplaştıkları üç yıl boyunca sadece iki üç kez görüşebildiler ve bu görüşmeler Kafka’yı üzmekten başka bir işe yaramadı, yine de onun yaratıcılığını olumlu yönde etkilediği rahatlıkla söylenebilir. Daha sonraları edebiyat tarihinin güzide eserlerinden biri sayılacak olan "Milena'ya Mektupları”nda Kafka şöyle dile getirir durumunu;

"En çok seni seviyorum diyorum ama gerçek sevgi bu değil sanırım, sen bir bıçaksın, ben de durmadan içimi deşiyorum o bıçakla dersem, gerçek sevgiyi anlatmış olurum belki..."


Milena bu mektupları 1939 yılında yayınlaması için yakın arkadaşı Willy Haas'a verdi ve kendisi 17 Mayıs 1944'te Almanya'da toplama kampında öldü.

 

1922’de emekli oldu, maddi durumu kötüydü ve sağlığı gittikçe bozuluyordu.

 

1923`de ailesinin etkisinden kaçmak ve yazmaya yoğunlaşmak için Berlin’e taşındı, orada da Dora Dymant adında bir sevgilisi oldu. Dora, Milena`dan daha şanslıydı Nazi Almanya’sına direndi ve 1952`de Londra’da öldü.

 

1924 yılı 3 Haziran gecesi, 1917 senesinde kaldırıldığı Viyana yakınlarındaki Keirling sanatoryumunda hayata gözlerini yumdu.

 

Kafka’nın eserlerinin hepsinde görülen yabancılaşma olgusu, onun kendi yaşamında da belirgin bir biçimde izlenir. Ona göre ne kadar küçük ve basit bir yaşamı olursa o kadar mutlu ve sorunsuz olacaktır. Nazilerin Çekoslovakya'yı işgali sırasında Kafka ile ilgili birçok belge yok edildi. 20 yıl süren dostluklarının sonunda Kafka bütün yazdıklarını ölümünden sonra yakması için Max Brod'a vermişti. Yazdıklarının gereğinden fazla kişisel ve değersiz olduğunu düşünüyordu. Tabii Max onunla ayni fikirde değildi ve Kafka’nın ölümünden sonra, karışık halde bulunan binlerce sayfa metni toplayıp düzenleyerek yayınladı.

 

Yaşamının ve yapıtlarının ortak yani, Camus’nün dediği gibi, "her şeyi göstermek ve hiçbir şeyi teyit etmemektir".

 

Çünkü yaşamayı bir savaş, ama önceden yitirilmiş bir savaş olarak görür. Çünkü bir insan olarak yaşamak ve doğru yolda ilerlemek hemen hemen olanaksızdır.

 

Şöyle söyler :

 

"Doğru yol yerden bir karış yüksekte bulunan gergin bir ip gibidir. Fakat bu ip, üstünde yürümek için değil de insanın ayağının takılıp tökezlenmesi için vardır ancak.''

 

 

Aforizmalar


Kitabın İncileri

Doğru yol gergin bir ip boyunca gider; yükseğe değil de, hemen yerin üzerine gerilmiştir bu ip. Üzerinde yürünmek değil de, insanı çelmelemek içindir sanki.
Sayfa: 13

İnsanın belli başlı iki günahı vardır, öbürleri bunlardan çıkar: Sabırsızlık ve tembellik. Sabırsız oldukları için Cennet'ten kovuldular, tembelliklerinden geri dönemiyorlar. Ama beki de belli başlı sadece bir günahları var: Sabırsızlık. Sabırsızlıklarından ötürü kovulmuşlardı, sabırsızlıklarından ötürü geri dönemiyorlar.
Sayfa: 13

Belirli bir noktadan sonra geri dönüş yoktur. Bu noktaya da erişmek gerekir.
Sayfa: 14

Bir elmanın birbirinden farklı görünüşleri olabilir: Masanın üstündeki elmayı bir an olasun görebilmek için boynunu uzatan çocuğun görüşü ve bir de, elmayı alıp yanındaki arkadaşına rahatça veren evin efendisinin görüşü.
Sayfa: 17

Sonbaharda bir yol gibi: Temiz pak süpürüyorsun, sonra bir yol bir kez daha kurumuş yapraklarla örtülüyor.
Sayfa: 18

 

Sen ödevsin. Ama görünürde öğrenci yok.
Sayfa: 20

İyi, bir bakıma rahatsızlık vericidir.
Sayfa: 21


Kötüye taksit taksit ödeme yapılamaz, oysa hep böyle yapılmaya çalışılır. (S.)
Sayfa: 25

 


Kıyamet Günü'nü böyle adlandırmamızın nedeni ancak bizim zaman kavramımızdır; aslında o bir tür sıkıyönetim mahkemesidir.
Sayfa: 26

Dünyadaki uyumsuzluk, şükür ki sadece sayısal bir uyumsuzluğua benziyor.
Sayfa: 26

 


"Sein" sözcüğü Almancada iki anlama gelir: "Var olmak" ve "onun olmak"
Sayfa: 27

İlerlemeye inanmak henüz bir ilerleme olduğuna inanmak anlamına gelmez. Yoksa bu, inanmak için yeterli olmazdı.
Sayfa: 27

 


Bu dünyada hemcinsini seven kimse, dünyada yalnızca kendisini seven kimseden ne daha çok ne de daha az hata yapmaktadır. Sadece geriye bir soru kalıyor ki, o da insanın hemcinsini sevip sevemeyeceğidir.
Sayfa: 32

Gerçeklerin peşinden paten kaymayı yeni öğrenen acemi biri gibi koşuyor, üstelik bir de yasak yerde egzersiz yapıyor.
Sayfa: 37

 


Ev halkını koruyan tanrıya inanmaktan daha keyif veren ne olabilir!
Sayfa: 38

Kendini insanlığa bakarak sına. Şüphe edeni şüpheye, inananı inanca götürür bu.
Sayfa: 40

 


İnsanlarla iç içe olmak, insanı kendini gözlemlemeye götürür.
Sayfa: 41

Günah her zaman açıktan açığa gelir ve anında duyularla kavranabilir. Kökleri üzerinde yürür ve tanınmak için sökülüp çıkarılması gerekmez.
Sayfa: 52

 


"İnanç yoksunu olduğumuz söylenemez. Sadece yaşıyor olmamız bile, tüketilemeyecek bir inanç değeridir."
"Neresindeymiş bunun inanç değeri? Yaşamamak elde değil ki?"
"İşte inancın insanı çıldırtacak kadar büyük gücü, bu 'elde değil ki' dedir, bu olumsuzlamada açığa vurur kendini."
Sayfa: 59

İnsanların birlikteliği şuna dayanır: İnsan, kendi varlığının gücüyle aslında kendi içlerinde yadsınamaz olan başkalarını yadsıyormuş gibi görünür; bu da o insanlar için tatlı ve rahatlatıcı, ama gerçeklikten ve dolayısıyla süreklilikten hep yoksun.
Sayfa: 76

 

 

 

 

AKBABA



Bir akbaba vardı, ayaklarımı gagalıyordu. Çizme ve çoraplarımı didik didik etmiş, sıra ayaklarıma gelmişti. Durup dinlenmeden gagalıyordu; arada bir havalanıp çevremde tedirgin dolanıyor, sonra yine çalışmasını sürdürüyordu. Derken bir Bay geçti karşıdan, bir vakit durumu izledi, sonra niçin akbabaya ses çıkarmadığımı sordu.



"Ne yapabilirim ki!" dedim. "Geldi, haydi gagalamaya başladı; kuşkusuz ilkin kovmak istedim, hatta boğacak oldum kendisini; ancak böyle bir hayvanın gücüne diyecek yok.

Baktım hemen suratıma atlayacak, ben de ayaklarımı gözden çıkarmayı uygun buldum; artık didik didik edilmelerine de bir şey kalmadı." -
"Vallahi bilmem ki neden bunca işkenceye katlanıyorsunuz!" dedi Bay.
"Bir kurşun akbabanın işini görür hemen."
- "Ya?" diye sordum ben. "Peki bunu siz yapar mısınız?"
- "Hayhay!" dedi Bay.
"Yalnız eve kadar gideyim de silahımı alıp geleyim. Bir yarım saat daha bekleyebilir misiniz?"
- "Bilmem," diye yanıtladım ben ve bir süre acıdan kaskatı kesildim, ardından dedim ki:

"Ne olur, siz gene bir deneyin!"
- "Peki, peki!" dedi Bay. "Bir koşu gider gelirim."

Biz konuşurken, akbaba gözlerini bir Bay'a, bir bana çevirmiş, sessiz sakin bizi dinlemişti. Şimdi görüyordum ki, bütün söylenenleri anlamıştı; ansızın havalandı,hız almak için alabildiğine geriye kaykılıp usta bir mızrak atıcısı gibi gagasını ağzımdan içeri daldırdı, derinlere gömdü.

Ben sırtüstü yıkılırken, onun tüm çukurları dolduran, tüm kıyılardan taşan kanımın içinde kurtuluşsuz boğulup gittiğini görerek rahatladım.

Franz Kafka

 

 

 

  

AVCI GRACCHUS



İki oğlan çocuğu rıhtım duvarının üstüne oturmuş zar atıyorlardı. Adamın biri, bir heykelin basamakları üstünde, kılıç sallayan kahramanın gölgesinde gazete okuyordu. Kızın biri çeşme başında bakracına su dolduruyordu. Bir meyve satıcısı malının yanı başına uzanmış gölü seyrediyordu. Bir meyhanenin iç tarafında iki adamın şarap içtiği, açık kapı ve pencere deliklerinden bakınca görülüyordu. Meyhaneci ön tarafta bir masada oturmuş kestiriyordu. Bir kayık, suyun üstünde taşıyorlarmış gibi yavaşça, küçük limana giriyordu. Mavi giysili bir adam karaya çıktı ve halatları halkalara geçirdi. Gümüş düğmeli siyah elbise giymiş öteki iki adam da, kayıkçının arkasında bir sedye taşıyordu; sedyede, iri çiçek örnekleriyle süslü, kenarları püsküllü ipek bir örtünün altında bir insanın yattığı anlaşılıyordu.

Rıhtımda hiç kimse bu yeni gelen kişilerle ilgilenmedi; henüz halatlarla uğraşan sandal kaptanını beklemek için sedyeyi yere koyduklarında bile hiç kimse onlara yaklaşmadı, bir soru yöneltmedi, dikkatle bakmadı.

Kaptan, kucağında bir çocukla ve saçları dağınık halde sandalda beliren bir kadın yüzünden biraz daha oyalandı. Sonra bu yana geldi, sol tarafta suyun yakınında, yukarı dosdoğru yükselen sarımsı, iki katlı bir binayı gösterdi, taşıyıcılar sedyeyi kaldırdılar ve alçak, ama ince sütunlardan oluşan bir kapıdan içeri götürdüler. Küçük bir oğlan pencerenin birini açtı, taşıyıcıların evde gözden kaybolduğunu görünce çabucak pencereyi gene kapattı. Ardından kapı da kapandı; kapı siyah meşe ağacından özenle yapılmıştı. O ana kadar çan kulesinin etrafında uçuşan bir güvercin sürüsü evin önüne kondu. Güvercinler yemleri bu evde saklanıyormuş gibi, kapının önüne toplandılar. Bir tanesi birinci kata kadar uçtu ve pencerenin camını gagaladı. Bunlar açık renkli, bakımlı, canlı hayvanlardı. Sandaldaki kadın engin bir hareketle güvercinlere yem attı, onlar da yem tanelerini topladılar ve sonra kadına doğru uçtular.

Silindir şapkasında siyah matem bandı bulunan bir adam, limana giden dar ve dik sokaklardan birinden indi. Dikkatle etrafına bakındı, buradaki her şey canını sıktı, bir köşede bulunan çöplerin görünümü karşısında yüzünü buruşturdu. Heykelin basamakları üstünde meyve kabukları vardı, geçerken bastonu ile bunları aşağı doğru itti. Odanın kapısını vurdu, aynı zamanda da silindir şapkayı siyah eldivenli sağ eline aldı. Kapı hemen açıldı, sayıları elliyi bulan küçük oğlan uzun koridorda bir halka oluşturdular ve eğilerek selamladılar.

Sandalın kaptanı evin merdiveninden aşağı indi, adamı selamladı, yukarı çıkardı, birinci katta onunla birlikte ince yapılı, süslü localarla çevrili avluyu dolaştı ve ikisi de, oğlanlar saygı işareti anlamına gelen bir uzaklık bırakarak arkalarından gelirken, evin arka tarafındaki serin ve büyük bir odaya girdiler; bunun karşısında başka ev yoktu, yalnız çıplak, gri siyah bir kaya duvarı göze çarpıyordu. Sedyeciler, sedyenin baş tarafına birkaç uzun mumu dikmek ve yakmak işiyle uğraşıyorlardı, ama bunun sonucu aydınlık meydana gelmedi, yalnızca biçimsel olarak önceden var olan gölgeler kıpırdadı ve duvarlarda oynaştı. Sedyenin üstünden örtüyü kaldırdılar, içinde saçı sakalı yabansı biçimde birbirine karışmış, teni güneşte yanmış, galiba avcıya benzeyen bir adam yatıyordu. Hareketsiz yatıyordu, görüldüğü kadarı ile soluk almıyordu, gözleri kapalıydı, gene de onun bir ölü olabileceğini yalnızca çevresi sezdiriyordu.

Adam sedyeye yaklaştı, elini orada yatanın alnına koydu, sonra diz çöküp dua etti. Kayıkçı odayı terk etmeleri için taşıyıcılara işaret verdi, çıktılar, dışarda toplanmış olan çocukları dağıttılar ve kapıyı kapadılar. Ancak bu kadar sessizlik adama hâlâ daha yeterli görünmüyordu, kayıkçıya baktı, kayıkçı anladı ve yan kapıdan bitişik odaya geçti. Sedyedeki adam derhal gözlerini açtı, yüzünü adama çevirdi ve sordu: "Sen kimsin?" - Adam şaşkınlık belirtisi göstermeden yukarı doğruldu ve yanıtladı: "Riva Belediye Başkanı."

Sedyedeki adam başını salladı, bitkin bir halde kolunu uzatarak, bir koltuğu gösterdi ve Belediye isteğini yerine getirdikten sonra konuştu: "Biliyordum, sayın Başkan, ama ilk anda hepsini unuttum, çevrede her şey benimle ilgili ve hepsini biliyorsam da, sorsam daha iyi olacak. Belki siz de biliyorsunuz, ben avcı Gracchus'um."

"Kuşkusuz", dedi Belediye Başkanı. "Bu gece sizi bana haber verdiler. Çoktan uyumuştuk. Gece yarısına doğru karım seslendi: "Salvatora", -bu benim adım- "penceredeki güvercine bak!" Gerçekten de bir güvercindi, ama horoz kadar büyüktü. Kulağıma doğru uçtu ve şunu dedi: 'Ölü avcı Gracchus yarın geliyor, kent adına onu karşıla.'"

Avcı başını salladı ve dilinin ucunu dudaklarının arasına koydu: "Evet, güvercinler benim önümden gidiyor. Peki, sayın Başkan, Riva'da kalacağıma inanıyor musunuz?"

"Bunu henüz söyleyemem", diye yanıtladı Belediye Başkanı. "Siz ölü değil misiniz?"

"Ölüyüm", dedi avcı, "görüyorsunuz. Yıllar önce, aradan çok yıllar geçmiş olması gerekir, Kara Ormanda -bu yer Almanya'da-bir Alp keçisini kovalarken kayalardan aşağı düştüm. Ondan bu yana ölüyüm."

"Ama aynı zamanda da yaşıyorsunuz", dedi Belediye Başkanı.

"Bir bakıma öyle", dedi avcı, "bir bakıma da yaşıyorum. Beni taşıyan sandal yolunu şaşırdı, dümencinin yanlış dönüşü, kaptanın bir anlık dikkatsizliği, yurdumun güzelliği yüzünden dikkatin dağılması; hangisidir bilmiyorum, yalnız şunu biliyorum ki, yeryüzünde kaldım ve ondan bu yana kayığım dünyanın sularında dolaşıyor. Ben de, yalnız dağlarda yaşamak isteyen bir kişi, ölümümden sonra dünyanın bütün ülkelerini geziyorum."

"Öte tarafta sizden hiçbir parça da yok mu?" diye sordu Belediye Başkanı, alnını buruşturmuştu.

"Ben", diye yanıtladı avcı, "sürekli olarak, yukarı doğru çıkan merdivenin üstündeyim. Açıkta duran bu sonsuz uzunluktaki merdivende bir aşağı, bir yukarı, bir sağa, bir sola dolaşıp duruyorum, sürekli hareket halindeyim. Bu avcı bir kelebek oldu. Gülmeyin."

"Gülmüyorum", diye itiraz etti Başkan.

"Çok anlayışlısınız", dedi avcı. "Hep hareket halindeyim. Ama çok neşelenirsem ve yukardaki kapı karşımda parıldarsa, dünyadaki suların bir yerinde tek başına duran eski kayığımda uyanıyorum. Vaktiyle ölüşümün temel yanlışlığı, kamaramda beni çepçevre sarıyor. Kaptanın karısı Julia, kapıya vuruyor, kıyılardan geçmekte olduğumuz ülkenin sabah içkisini sedyeme getiriyor. Ağaç bir kerevet üstünde yatıyorum, üstümde -beni seyretmek hiç de hoş bir şey değil- kirli bir ölü gömleği var, saç ve sakal, gri ve siyah, ayrışmayacak gibi birbirine karışıyor, bacaklarım çiçeklerle süslü, uzun püsküllü kocaman bir ipek kadın şah ile örtülü. Baş tarafımda bir kilise mumu dikili, bana ışık veriyor. Karşımdaki duvarda küçük bir resim var, herhalde ilkel bir Afrikalı, kargısıyla bana nişan alıyor ve çok güzel boyanmış bir kalkanın ardında olabildiğince saklanıyor. Gemilerde bazı ahmakça resimlere rastlanır ya, bu onların en ahmakçası. Bunun dışında ağaç kafesimde bir şey yok. Yan duvarın bir deliğinden güney gecelerinin sıcak havası geliyor, eski sandala suyun vuruşunu duyuyorum.

Canlı bir avcı olarak yaşadığım Kara Orman'da, Alp keçisini kovalarken kayadan düştüğüm günden beri burada yatıyorum. Her şey bir sıraya göre oluştu. Kovaladım, düştüm, uçurumda kan kaybettim, öldüm ve sandal beni öte tarafa götürecekti. Bu kerevete ilk kez nasıl neşeyle uzandığımı anımsıyorum. Dağlar hiçbir zaman benden, o zamanki bu yarı karanlık duvarların duyduğu şarkıyı duymadı.

Severek yaşadım ve severek öldüm, kayığa binmeden önce silâh, çanta, her zaman gururla taşıdığım av tüfeği gibi berbat şeyleri mutlulukla fırlatıp attım ve genç bir kızın gelinlik giyişi gibi ölü gömleğini sırtıma geçirdim. Buraya yattım ve bekledim. Felâket o zaman geldi."

"Kötü bir yazgı", dedi Belediye Başkanı, elini havada kendinden uzağa doğru itti.

"Peki, sizin bunda hiç suçunuz yok mu?"

"Hayır", dedi avcı, "avcıydım, avcı olmak suç mu? Vaktiyle henüz kurtlarla dolu olan Kara Orman'da avcı olarak bulunuyordum. Pusuya yatıyor, ateş ediyor, vuruyor, deriyi yüzüyordum, bu suç mu? İşim beğeniliyordu. 'Kara Orman'ın büyük avcısı' diyorlardı bana. Bu suç mu?"

"Bu konuda yargıda bulunmaya yetkili değilim", dedi Belediye Başkanı, "ama bence ortada bir suç konusu yok. Peki suçlu kim?"

"Kayıkçı", dedi avcı. "Şuraya ne yazdığımı hiç kimse okumayacak, bana yardım etmeye kimse gelmeyecek; bana yardım etmek bir görev olsaydı, bütün evlerin bütün kapıları, bütün pencereleri kapalı kalırdı, hiç kimse yatağından kıpırdamazdı, hiç kimse başını yorganın dışına çıkarmazdı, tüm dünya bir gece barınağı olurdu. Bunun da bir anlamı var, çünkü hiç kimsenin benden haberi yok ve eğer olsaydı bile, kaldığım yeri bilmeyecekti, kaldığım yeri bilseydi, beni orda alıkoymasını bilmeyecekti, bana nasıl yardım edeceğini bilmeyecekti. Bana yardım etme düşüncesi bir hastalıktır ve yalnız yatakta iyileşebilir.

Bunu bildiğim için, üzerinde çok durduğum -örneğin tam şimdiki gibi kendimi tutamadığım- anlarda bile yardım gelsin diye haykırmıyorum. Ama etrafıma bakınınca ve nerede olduğumu, yüzyıllardır -bunu rahatlıkla ileri sürebilirim- oturduğum yeri göz önüne alınca böyle düşünceleri kafamdan atmak yeterli oluyor."

"Olağanüstü", dedi Belediye Başkanı "olağanüstü bir şey. -Peki Riva'da bizim yanımızda kalmayı düşünüyor musunuz?"

"Düşünmüyorum", dedi avcı gülümseyerek, alaycılığını hoş göstermek için elini Başkanın dizinin üstüne koydu.

"Ben buradayım, başka bildiğim yok, elimden başka bir şey gelmez. Sandalımın dümeni yok, ölümün en aşağı bölgelerinde esen rüzgâr onu taşıyor."



FRANZ KAFKA

 

 

Ceza Sömürgesi

 

 

Subay, "Eşsiz bir alet" dedi yolcuya; ve kendisine hiç de yabancı olmayan makineyi hayran hayran süzdü. Yolcu, büyüğe saygısızlık ve hakaret suçuyla ölüme mahkum edilen bir askerin idamında bulunmayı teklif eden komutanın çağrısını, sırf nezaket gereği kabul etmişe beziyordu. Sömürgeliler de bu idama pek ilgi göstermemişti zaten. Bu küçücük, kumlu vadide, dört yanı yalçın kayalıklarla çevrili bu çukurda, subaydan, yolcudan ve saçı başı dağılmış, ağzı açık aptalın biri olan hükümlüden ayaklarına, bileklerine ve boynuna gerilmiş ve birleştirici halkalarla birbirine tutturulmuş zincirlerin bağlı olduğu ağır bir zinciri elinde tutan askerden başka, kimsecikler yoktu. Uysal bir köpek gibiydi hükümlü; öyle ki, görenler, "bu adam serbest bırakılsa, dolaydaki tepelerde uslu uslu gezinir, idam saati gelince çalınan bir ıslıkla da koşa koşa gelir" derdi.

Yolcunun makineye pek aldırdığı yoktu; hükümlünün arkasında, adeta gözle görülür bir ilgisizlikle ileri geri dolaşıyordu. Subay bu sırada, kah derinlemesine toprağa gömülü makinenin altına sokularak, kah üst kısımları gözden geçirmek için merdivene çıkarak, ufak tefek bozuklukları düzeltiyordu. Bu gibi işleri makinistlere bırakmak pekala mümkün olduğu halde -makineye büyük bir sevgi ile bağlı olduğu için midir, işin yabancı ellere bırakılmasına engel olan başka nedenler bulunduğu için midir, nedir- subay, büyük bir istekle çalışıyordu. En sonunda, "tamam" diye bağırıp, merdivenden aşağı indi. Son derece zayıf görünüyor ve boyuna ağzından soluyordu; boynuna, üniformanın yakasının altından geçirdiği iki, ince kadın mendili bağlanmıştı. "Bu üniformalar medarlarda pek sıkıcı olsa gerek," dedi yolcu; oysa subay, onun makine ile ilgili şeyler sormasını bekliyordu. Yağlı, kirli ellerini orada bulunan bir su kovasında yıkayarak "kuşkusuz" dedi, "ama bizim için vatan demektir bu elbiseler; vatanımızı unutmağa gönlümüz razı olmaz." Havluyla elini kurularken, hemen, "Hele şu makineye bir bakın!" diye ekledi; eliyle makineyi gösteriyordu. "Buraya kadar her şeyin, elle hazırlanması gerekir; sonra, o kendi kendine çalışır." Yolcu, evet der gibi başını sallayıp, ardı sıra sürüdü. Subay, her türlü" ihtimale karşı tedbir almak istercesine, "bazen işlerin ters gittiği de olur, kuşkusuz," dedi. "inşallah bugün bir şey olmaz; ama ihtimalleri de hesaba katmak gerek. Makinenin hiç durmadan on iki saat çalışması gerekir. Fakat bu arada bir terslik olursa, bu sadece önemsiz bir şeyden ileri gelir, ki hemen düzeltilebi1ir."

Bir yanda yığılı hasır iskemlelerden birini çekerek, "Oturmaz mısınız?" dedi; Yolcu bunu reddedemeyecek durumdaydı. Subay şimdi bir mezarın kenarında oturuyordu; çabucak bir göz attı içine. Fazla derin değildi. Mezarın bir yanında, kazılmış toprak yığını, öbür yanında da makine vardı. "Bi1mem ki?" Yolcu elinin birini belli belirsiz salladı; subayın canına minnetti bu; artık makineyi kendisi anlatabilirdi. "Bu aleti," dedi, dirsek sapının birine tutunup, "eski komutan icat etmişti. İlk denemelerinde ben de hazır bulunmuştum; ve tamamlanıncaya kadar her işine emeğim geçti. Fakat icat şerefi sadece onundur. Eski komutanımızın adını işitmişliğiniz var mı? Hayır mı? Öyleyse, size şunu söyleyeyim ki, bu sömürgedeki bütün örgüt onun eseridir. Biz dostları, daha o ölmeden önce şuna inanmıştık; sömürgenin örgütü öylesine mükemmeldir ki, gelecek yeni komutan -kafasında binbir tasavvur bulunsa dahi-, bir şeyi değiştiremez; hiç olmazsa yıllarca değiştiremez. Ve düşünlerimiz doğru çıktı; yeni komutan bu gerçeği kabul etmek zorunda kaldı. Ne yazık ki, eski komutanımızı tanımak nasib olmadı size! Fakat..." dedi, kendi kendinin sözünü keserek, "sözü boşuna uzatıyorum, işte makinesi önünüzde. Gördüğünüz gibi, üç kısımdan ibarettir. Zamanla her kısma bir ad takıldı. Alttakine "yatay" denir, üsttekine "Nakkaş"; bu ortadaki, inip çıkana da "Tırmık". "Tırmık mı?" dedi yolcu. Pek dikkatle dinlemiyordu; gölgesiz vadide gün ışığı son derece şiddetliydi; oldukça güçtü derli toplu düşünmek. Subayın, -üzerindeki o daracık, sımsıkı üniformanın, sayısız düğmeli ve ağır apoletli ceketine karşın- konusuna coşkuyla devam ederek, bir yandan anlatıp, bir yandan da elindeki anahtarla vidaları sıkıştırmasına hayran olmuştu. Askere gelince, onun durumu da yolcununkine benziyordu. Başı öne sarkık, hükümlünün zincirini bileğine dolayarak, tüfeğine dayanmış, hiçbir şeye kulak astığı yoktu. Yolcu buna hayret etmiyordu, çünkü Fransızca konuşuyordu subay; ne askerin, ne de hükümlünün bir tek Fransızca söz bilmediği kesindi. Böyle olduğu halde, mahkumun, subayın izahatını takip etmeğe uğraşması dikkate değer bir şeydi. Subay parmağıyla nereye işaret etse uykulu bir halde, ısrarla gözlerini oraya dikiyor, yolcu sözünü kesip bir şey sorunca, subay gibi o da başını çeviriyordu.

"Evet, tırmık," dedi subay. "Tam ona göre bir ad. İğneler tırmıkta olduğu gibi yerleştiri1miştir, işleyişi de aşağı yukarı tırmığınkine benzer; fakat çalışma alanı belli ve tek olup daha sanatkarca yapılmıştır. Neyse, birazdan görürsünüz. Hükümlü buraya, yatağın üzerine yatırılır - çalıştırmadan önce makineyi size şöyle bir anlatmak istiyorum. 0 zaman işleyişini daha iyi izlersiniz. Hem, nakkaştaki dişli çarklardan biri iyiden iyiye yıprandı artık; çalışırken fazla gıcırdıyor; öyle ki kendi sesinizi bile işetemezsiniz kolay kolay; ne yazık ki burada yedek parça bulmak güç. Neyse, işte yatak, size söylediğim gibi. Üzeri bir tabaka ham pamukla kaplanmıştır, nedenini daha sonra anlarsınız. Bu ham pamuğun üstüne hükümlü yüzükoyun yatırılır, çırılçıplak tabii; işte, sımsıkı bağlamak için de kayışlar; bunlar eller için, bunlar ayaklar; bunlar da boyun için. Yatağın başucunda, yani demin söylediğim gibi adamın yüzükoyun yatırıldığı yerde, doğrudan doğruya ağzına gidecek bir şekilde ayar edilebilen, keçeden yapılmış küçük bir tıkaç vardır. Bağırıp dilini ısırmasını önlemek için düşünülmüştür bu. Tabii, keçe ağzına zorla sokulur; yoksa boynu kopar kayışın altında." "Ham pamuktan mı?" diye sordu yolcu, ileri doğru eğilip. "Elbette," dedi subay, gülümseyerek, "kendiniz bakın." Yolcunun elini tutup yatağın üzerinde gezdirdi. "Ham pamuğa benzememesi, özellikle bu iş için hazırlanmış olmasındandır. Birazdan anlatırım size ne işe yaradığını." Yolcu, makineyle ilgilenmeğe başlamıştı; bir eliyle gözlerini güneşe siper edip, aleti baştan aşağı süzdü. Kocaman bir şeydi. Yatakla nakkaş aynı büyüklükte olup, kara tahtadan yapı1mış, iki sandığa benziyordu. Nakkaş, yatağın aşağı yukarı iki metre yukarısında asılıydı; köşelerinden, gün ışığında pırıl pırıl yanan dört pirinç çubukla tutturu1muştu birbirine. Tırmık; sandıkların altındaki çelik bir şeridin üzerinde mekik gibi işliyordu.

Subay, yolcunun daha önceki umursamaz1ığını pek fark etmediği halde, uyanmakta olan ilgisini hemen sezmiş, rahat rahat seyredebi1sin diye açık1amalara son vermişti. Hükümlü de yolcuyu taklit ediyor, başını kaldırmış, -tabii eliyle gözlerini siper edemeden- makineyi seyrediyordu.

İskemlesine yaslanıp, ayak ayak üstüne atarak "iyi" dedi yolcu, "adam yüzükoyun yatar."

Şapkasını biraz arkaya doğru itip, elini sıcaktan yanan yüzünde gezdirerek, "Evet" dedi subay, "dinleyin şimdi! Yatağın da, nakkaşın da birer elektrik bataryası vardır; yatağınki kendisine, nakkaşınki ise, tırmığa gereklidir. Adam bağlanır bağlanmaz, yatak çalışmağa, hem sağa-sola, hem aşağı-yukarı, çok küçük fakat çok sürat1i titreşimlerle hareket etmeğe başlar. Hastanelerde de buna benzer makineler görebilirsiniz; ama bizim yatağın hareketleri çok dikkatle hesaplanmıştır; ve tırmığın hareketlerine göre işlemesi gerekir. Asıl hükmü yerine getiren alet de, tırmıktır."

"Peki, hüküm nasıl yerine getirilir?" diye sordu yolcu.

Subay, "Onu da mı bilmiyorsunuz?" diyerek şaşkınlıktan dudağını ısırdı. "Bağışlayın, açıklamalarım derli toplu olmuyor, galiba. Özür dilerim. Malum a, bu izah işini komutan yapardı; ama yeni komutan bunu ihmal ediyor; fakat böyle önemli bir misafire..." Yolcu her ne kadar iki eliyle bu iltifatı reddetmeğe çabaladıysa da, olmadı, subay ısrar ediyordu, "...böyle önemli bir misafire, bizde hükmün yerine getirilmesine dair bilgi vermemek... bir yaşıma daha bastım; bu ne biçim..." tam ağır bir söz söyleyecekti ki, hemen kendini tuttu, sadece, "haberim yoktu," dedi. "Suç bende değil. Her neyse, bizdeki ceza usulünü benden daha iyi anlatacak kimse yoktur kuşkusuz; çünkü burada..." ceketinin iç cebini gösteriyordu, "Çünkü burada eski komutanımızın çizdiği, makineyle ilgili planlar var."

"Komutanın kendi planları mı?" diye sordu yolcu. "Demek her şeyi kendinde toplamıştı, ha? Asker, yargıç, makinist, kimyager ve layihacı?"

"Evet, her şey demekti o," dedi subay, başıyla onaylayarak; cam gibi bakışlarla boşluğu süzüyordu. Sonra dikkatle ellerini gözden geçirdi; planlara dokunabilecek kadar temiz değildiler anlaşılan; gidip kovada ellerini yeniden yıkadı. Derken, deriden yapılmış küçük bir evrak çantası çıkarıp, "Hükümlerimiz pek şiddetli olmasa gerek," dedi. "Hangi emre karşı gelmişse hükümlü, gövdesine Tırmıkla yazılır. Sözgelimi, bu hükümlünün" -subay, adamı gösteriyordu,- "gövdesine BÜYÜKLERİNE SAYGI GÖSTER! diye yazılacaktır."

Yolcu adama baktı, subay kendisini gösterirken, başı eğik, söylenenleri kaçırmamak için kulak kesilmiş, dinliyordu. Ama, birbirine sımsıkı yapışmış kalın dudaklarının kımıldanışından, bir tek sözcük bile anlamadığı belliydi.

Yolcunun kafasından bir sürü soru geçiyordu, fakat adamın bu hali karşısında sadece, "Kararı biliyor mu?" diye sordu. "Hayır" dedi subay; açıklamalarını sürdürmeğe can atıyordu, fakat yolcu sözünü kesti. "Giydiği hükümden haberi yok mu bu adamın?" "Hayır," dedi subay, yeniden; daha dikkatli bir soru sormasına meydan Vermek istiyormuş gibi, biraz bekleyip, "Ona bunu bildirmekte mana yok," dedi. "Nasıl olsa gövdesiyle, bizzat Öğrenecek." Yolcunun cevap vermeğe niyeti yoktu; fakat mahkumun bakışlarının kendisine çevrildiğini hissetti; bu bakışlar ona. "Siz bunları doğru buluyor musunuz?" diye soruyordu sanki. Yaslandığı iskemlesinden ileri doğru uzanıp başka bir soru sordu, "Ama hüküm giydiğini biliyordur kuşkusuz?" "Hayır, onu da bilmiyor,"dedi subay, yolcuya gülümseyerek; sanki ondan, şaşırtıcı, daha başka sözler bekliyordu. Yolcu alnını silip, "bilmiyor ha?" dedi. "Savunmasının fayda etmediğinden de habersiz, desenize." "Savunma hakkı verilmedi ki," dedi subay; bakışlarını çevirmiş, yolcuyu, apaçık gerçekleri dinlemenin vereceği utançtan kurtarmak istermiş gibi, kendi kendine konuşuyordu. Yolcu, "Ama kendisini savunması için ona fırsat verilmiş olması gerek." deyip ayağa kalktı.

Subay, makine hakkında bilgi verememek tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu anlayınca, yolcunun yanına gelip kolundan tuttu; ve, bütün dikkatin kendisine çevrildiğini sezdiği için, dimdik duran hükümlüye doğru eliyle işaret edip -bu sırada asker zinciri şiddetle çekti- "Mesele şu," dedi. "Ben bu ceza sömürgesine yargıç tayin edildim; genç olduğum halde; çünkü bütün ceza işlerinde eski komutanın yardımcısı bendim ve benim kadar bu makineden anlayan yoktur. Başlıca kuralım da şudur; Suçtan kuşkulanılamaz. Öbür mahkemeler bu ilkeye uyamazlar elbette, çünkü türlü düşüncelerin etkisi altındadırlar; ve onların kararlarını dikkatle gözden geçiren daha yüksek mahkemeler vardır. Ama, buradaki durum öyle değil; hiç olmazsa eski komutanın zamanında öy1e değildi. Yeni gelenin, benim kararlarıma karışmak istediği oldu, tabiatıyla, fakat onu bundan uzaklaştırmasını bildim ve bileceğim. Olayı dinlemek istersiniz herhalde; çok basit, hepsi gibi. Bu sabah yüzbaşının biri bana, kendisine hizmetçi tayin edilen bu adamın, kapısının önünde uyuduğunu, ödev arasında uyuduğunu bildirdi. Bilirsiniz ya, ödevi her saat vuruşunda ayağa kalkıp, yüzbaşının kapısına selam vermektir. Çok titizlik isteyen, gerekli bir ödevdir bu; hem hizmetçi1ik, hem de nöbetçi1ik etmek zorunda olduğu için daima tetikte bulunması gerekir. Dün gece yüzbaşı, adamın ödevini yapıp yapmadığını öğrenmek ister. Saat tam ikiyi vururken kapıyı açınca, bir be bakar ki adam kıvrılıp yatmış, uyuyor. Kırbacını kavradığı gibi yüzüne veriştirir. Adam kalkıp af dileyeceği yerde efendisinin bacaklarına sarılıp sarsarak "Bırak kırbacı elinden, yoksa diri diri yerim seni!" diye bağırır. İşte size delil. Yüzbaşı bir saat önce bana geldi, ifadesini alıp hükmü ekleyiverdim. Derken suçluyu zincire vurdum. Mesele gayet basit: Önce adamı çağırıp sorguya çekseydim, işler çatallaşırdı. Tutar bana bir sürü yalan uydurur, yalanını yüzüne vursam, bu sefer yeni yalanlarla, eski yalanlarını savunmaya kalkışırdı; daha neler neler... Şimdi ise elimdedir, bir yere koyvermem. Bilmem anlatabildim mi? Ama boşuna zaman yitiriyoruz, şimdiye kadar başlamamız gerekirdi idam törenine; oysa ben daha makinenin tanıtılmasını bile bitiremedim." Yolcuyu iskemlelerine doğru iterek, kendisi de makinenin yanına gidip başladı :

"Gördüğünüz gibi Tırmığın biçimiyle insan gövdesi arasında benzerlik vardır; işte insan gövdesinin yerini tutan Tırmık, bunlar da bacakları andıran Tırmıklar. Başın yerinde sadece ucu sivri bir demir bulunmaktadır. Bilmem anlatabildim mi?" Dostça bir tavırla yolcuya doğru eğildi; en geniş açıklamalara bile girişmeye hazırdı.

Yolcu kaşlarını çatmış, tırmığı seyrediyordu. Adli usulün bu türlüsü hoşuna gitmemişti. Olağanüstü tedbirlerin alınması ve askeri disiplinin son derece sıkı olması gereken bir ceza sömürgesinde bulunduğunu unutuyordu anlaşılan. Subayın dar kafasının anlayacağı, yeni bir usul -ağır ağır da olsa- yeni bir usul getirmek isteyen, yeni komutana umut bağlanabileceğini düşünüyordu. Bu düşünce akışının etkisiyledir ki, "Komutan idam töreninde bulunacak mı?" diye sordu. Bu doğrudan doğruya yöneltilen soru karşısında ürkerek, "Belli değil," dedi subay; yüzündeki dostça ifade kayboluvermişti. "İşte bunun içindir ki vakit kaybetmemeliyiz. Hiç hoşuma gitmese de, vereceğim bilgiyi kısa kesmek zorunda kalacağım. Fakat yarın, makine temizlendikten sonra -bunun tek sakıncası fazla kirlenmesinde- evet temizlendikten sonra, bütün ayrıntıları size kısaca anlatırım. Şimdilik, sadece ilkeler, -Adam yüzükoyun uzandığı zaman, yatak titremeğe başlayınca, Tırmık, gövdesinin üzerine doğru indirilir. 0, -iğneleri, adamın derisine nerdeyse değecek bir halde kendi kendisini ayar eder; ve dokunma başlar başlamaz, çelik şerit gerilip sert bir kuşak haline gelir. Derken hükmün ifası başlar. Cahil bir seyirci cezalar arasında fark gözetmez, Tırmık tam bir düzenle yapar işini; titrerken, sivri uçları, yatağın titreşimiyle titreyen gövdenin derisine saplanır. Asıl hükmün yerine getirilişi seyredilebilsin diye, Tırmık camdan yapılmıştır. İğnelerin cama yerleştirilmesi teknik bir mesele arz ediyordu; fakat birçok denemelerden sonra bu güçlüğü de yendik. Her güçlüğü göze almıştık iş için. Şimdi herkes camdan bakıp, gövdenin üzerinde şekillenen yazıyı görebilir. Birazcık yaklaşıp iğneleri görmek istemez misiniz?"

Yolcu yavaşça ayağa kalktı; makinenin yanına gidip, Tırmığın üzerine doğru eğildi, "Türlü şekilde tertiplenmiş iki çeşit iğne vardır," dedi subay, "her uzun iğnenin yanında bir kısası bulunur. Uzun iğne yazıyı yazar, kısa iğne ise, yazıyı kirletmesin diye su fışkırtıp, çıkan kanı temizler. Kanla su karışarak, şu küçük oluk1ardan bu büyük oluğa geçer, oradan da, bir boruyla mezarın içine akar." Subay, kanla suyun akış yolunu parmağıyla çizerek gösteriyor, tasvirin mümkün olduğu kadar canlı olması için, -akıntıyı önlemek istermiş gibi-, iki elini borunun ağzında tutuyordu. 0, bu işle uğraşırken yolcu, başını geri çekip bir elini arkasında gezdirerek, iskemlesini aradı. Dehşet içinde bir de baktı ki, hükümlü de subayın çağrısına uyup gelmiş, Tırmığı yakından seyrederek subayın hareketlerini izlemekte... Uyuklayan askeri, zinciriyle sessizce sürüklemişti anlaşılan; camın üzerinden eğilmiş ileri doğru uzanıyordu. Bu iki efendinin neye baktığını, kararsız bakışlarla anlamağa çalıştığı, besbelliydi; ama anlatılanlardan hiçbir şey anlamadığı için, işin içinden bir türlü çıkamıyor, ordan oraya bakınıp, ikide bir gözlerini camın üzerinde gezdiriyordu. Belki bu suçtur diye, yolcu onu uzaklaştırmak istedi. Fakat subay, bir eliyle yolcuyu sımsıkı tutarak, öbür eliyle toprak yığınından bir kesek alıp, askere fırlattı. Asker irkilerek gözlerini açtı; hükümlünün nasıl böyle bir şeye cüret ettiğini görür görmez tüfeğini bırakıp, ökçelerini toprağa sımsıkı bastırarak, adamı gerisin geri çekmeğe başladı. Sendeleyerek düştüğü için, yerde yuvarlanıp zincirlerini şakırdatan hükümlüyü küçümseyen bakışlarla seyrediyordu. "Ayağa kaldır şunu!" diye haykırdı subay; suçlunun, yolcunun dikkatini kendi üzerine çektiğini fark etmişti. Nitekim yolcu, Tırmığın üzerinden ileri doğru uzanmış, ne yapıldığını görmek için dikkatle bakıyordu. Tekrar, "Adama göz kulak ol!" diye bağırdı. Ve makinenin yanından ayrılıp suçluyu kollarının altından kavrayarak, askerin yardımı ile ayağa kaldırdı; fakat ayakları tutmaz olmuştu, adamın.

Subay döndüğü zaman, "Hepsini gördüm artık," dedi yolcu. "Asıl en önemli şeyi görmediniz" dedi beriki; yolcunun kolundan tutup yukarı doğru işaret etti. "Nakkaştadır, Tırmığın hareketlerini yöneten dişli çarklar ve bütün bu makine sistemi, hükmün gerektirdiği yazıya göre ayar edilir. Ben hala eski komutanın çizdiği planları kullanıyorum, işte bakın." -deri çantadan birkaç kağıt çıkardı- "elinize veremeyeceğim için af buyurun, benim varım yoğumdur bu kağıtlar. Siz şöyle oturun, ben kağıtları önünüze tutarım, siz de birer birer, iyice görürsünüz." Birinci kağıdı açtı. Yolcu beğendiğini anlatan bir şeyler söylemek istiyordu, fakat bütün gördüğü, arap saçı gibi karışık, ordan burdan kesişen çizgilerden ibaretti, kağıdın yüzündeki boş yerleri bile fark ettirmeyecek kadar sıktı, bu çizgiler. "Okuyun," dedi subay. "Okuyamıyorum," dedi yolcu. "Ama oldukça okunaklı" dedi subay. "Evet, çok ustaca yazılmış." dedi yolcu, kaçamaklı bir dille, "fakat bir türlü sökemiyorum." Kağıdı kaldırıp, "Evet" dedi subay gülerek, "okul çocukları okusun diye yazılmadı bu. Uzun boylu incelemek ister. Çalışsanız, eminim ki, siz de bir gün okuyabilirsiniz. Elbette ki yazı o kadar basit olamaz; adamı derhal öldürmek için hazırlanmadı bu; aradan, ortalama, on iki saat geçmesi gerek; altıncı saat dönüm noktası sayılır. İşte bunun içindir ki, asıl yazı sayısız süslerle çevrilmiş olup, sadece dar bir kuşak içinde gövdeyi dolanır; gövdenin geri kalan kısmı süslemeye ayrılır. Tırmığın ve bütün aletin başardığı işi, bilmem şimdi takdir edebiliyor musunuz? Bakın!" Merdivene çıkarak, tekerleğin birini çevirip, aşağıya bağırdı: "Dikkat, yana çekilin!" Ve makine çalışmağa başladı. Bir de tekerlek gıcırtısı olmasaydı, diyecek yoktu. Subay tekerleğin çıkardığı gürültüye şaşırmış gibi, yumruğunu salladı; ve yolcudan özür dilercesine kollarını açıp, makinenin çalışmasını aşağıdan seyretmek üzere, merdivenden indi. Makinede aksayan bir yer vardı, kendisinden başka kimse anlayamazdı bunu; yine yukarı çıkıp, iki eliyle, Nakkaşın içinde bir şeyler aradı; sonra, çabucak inmek için, merdivene aldırmadan, demir çubukların birine tutunup, aşağı kaydı ve gürültüye karşın sesini duyurabilmek için, yolcunun kulağına, var gücüyle bağırdı: "Görebiliyor musunuz? Tırmık yazmağa başlıyor; sırta yazılan birinci kısım bitince, ham pamuk tabakası hareket edip, gövdeyi yavaşça döndürerek, Tırmığa taze bir zemin hazırlar. Bu sırada, gövdenin yazılan kısmı kani emip harfleri ikinci bir defa oyulabilir duruma getiren ve özellikle bu iş için hazırlanmış olan ham pamuğun üzerindedir. Tırmığın kenarındaki şu dişler, gövde dönerken, yaralara yapışan pamuk parçalarını koparıp mezarın içine atarak, Tırmığa çalışma olanağı sağlar. Tırmık bu şekilde yazıyı gittikçe derinleştirerek, tam on iki saat durmadan çalışır. İlk altı saat boyunca hükümlü henüz eskisi gibi sağdır; sadece acı duyar. İki saat sonra da keçe tıkaç ağzından çıkarılır, çünkü bağırmağa gücü yetmez artık. Yatağın başucundaki elektrikle ısınan şu leğene biraz, sıcak pirinç suyu konur; hükümlü, canı çekerse, istediği kadar, dilinin el verdiği kadar bu sudan içebilir. Hiçbiri kaçırmaz bu fırsatı. Henüz kaçıranı görmedim ve şimdiye kadar pek çok kimse geçti elimden. Yalnız altıncı saattedir ki adam bütün iştahını kaybeder. Ve ben çoğu zaman tam o sırada, buraya diz çöküp seyre koyulurum. Adam son lokmasını binde bir yutar; ağzının içinde evirir çevirir sonra mezarın içine tükürür. Hemen geri çekilirim; yüzüme tükürür yoksa. Ama öyle bir durulur ki, altıncı saatte! En aptallarının bile, o anda içine aydınlık doğar. Bu aydınlık önce gözlerin çevresinde belirir; derken, yayılır. 0 anda öyle bir büyü vardır ki, insanın Tırmığın altına yatası gelir. Ondan sonra artık fazla bir şey olmaz; adam yazının anlamını anlamağa başlar; dinliyormuş gibi dudaklarını büzer. Yazıyı gözle okuyup çözmenin ne denli güç olduğunu demin gördünüz; fakat bizimki onu yaralarıyla çözer. Kuşkusuz, çok zor bir iş; okuyup bitirebilmesi için altı saat daha ister o zamana kadar Tırmık hakkından gelip, mezarın içine atar; adam, kanlı su ile ham pamuğun üstüne yuvarlanır. Artık hüküm yerine getirilmiş demektir; gömme işini de biz, askerle ben, yaparız."

Yolcu, kulağını subaya vermiş, elleri ceketinin ceplerinde, makinenin işleyişini seyrediyordu. Hükümlü de seyrediyordu, ama hiç bir şey anlamadan. Biraz öne doğru eğilip, hareket eden iğnelere merakla bakarken asker, subaydan aldığı bir işaret üzerine, bıçağıyla, gömleğini ve pantolonunu arkasından kesip yırtıverdi; adam kesilen paçaları, yere düşerken, yakalayıp çıplak yerini örtmek istedi, fakat asker kendini tuttuğu gibi havaya kaldırarak, giysisinin geri kalan kısmını da silkeleyip attı. Subay, makineyi durdurdu; ve bu ani sessizlikte adam, Tırmığın altına yatırıldı. Zincirler çözülüp yerine kayışlar bağlandı. İlkin rahatlar gibi oldu, adam. Derken Tırmık biraz daha indirildi; zayıf bir adamdı çünkü. İğnelerin uçları değer değmez, derisine bir ürperme yayıldı; asker, sağ elini kayışa bağlarken, sol elini bir rastlantıyla yolcunun bulunduğu yere doğru, şiddetle savurdu. Subay, idam usulünün yolcunun üzerinde bıraktığı etkiyi -kısaca da olsa, bu kendisine açıklanmışı- etkiyi yüzünden okumak istiyormuş gibi, yan gözle boyuna onu seyrediyordu.

Bilek kayışı koptu; asker pek fazla sıkmıştı anlaşılan. Subay işe karışmak zorunda kaldı; asker kopan kayış parçasını gösterdi. Subay yanına gidip -yüzü hala yolcudan yanaydı- "Çok karışık bir makinedir bu," dedi, "İkide bir arıza yapar, ya bir şey kırılır, ya da bir şey kopar; ama bir pire için yorgan yakılmaz elbet. Sözgelimi, bu kayış meselesini halletmek işten bile değildir; onun yerine zincir kullanacağım; gerçi sağ kola rastlayan titreşimlerin duyarlılığı biraz bozulacak ama zararı yok." Zinciri bağlarken ekledi: "Makine için ayrılan tahsisat son derece azaldı. Eski komutanın zamanında, serbestçe kullanabileceğim bir miktar para ayrılırdı. İçinde her çeşit yedek parçaların bulunduğu bir de ardiye vardı. Doğrusunu söylemek gerekirse; adeta israf edercesine kullanırdım bu parçaları; o zamanlar tabii; yeni komutanın ikide bir bahane bulup, eski usullerimizi kötülediği bugünkü günde değil. makinenin para tahsisatını kendi üzerine aldı; şimdi yeni bir kayış istetsem, delil olarak eski kopuk kayışı görmek istiyorlar; yeni kayışın gelmesi için de aradan en az on gün geçmesi gerek; o da doğru dürüst bir şey olsa bari. "İyi ama, makineyi kayışsız nasıl çalıştırsın bu adam?" diye soran olmuyor."

Yolcu düşünüyordu; başkalarının işine karışmak çok can sıkıcı bir şeydir. Kendisi ne sömürgeliydi, ne de sömürgenin bağlı olduğu devletin vatandaşı. Bu türlü idam usulünü doğru bulmadığını söylese, ya da bizzat engel olmağa kalkışsa, ona, "Sen yabancısın, kendi işine bak!" diyebilirdi. Ve buna hiçbir cevap veremez, ancak, bu işe hayret ettiğini, kendisinin sadece gözlemci olarak geldiğini, başka milletlerin adliye örgütlerinde değişiklikler yapmak niyetinde olmadığını söyleyebilirdi. Gelgelelim, kendisini tutamıyordu. Usuldeki adaletsizlik, hükümdeki insaniyetsizlik ortadaydı ve kimse kalkıp ta onun bu işte bir çıkarı olduğunu iddia edemezdi; çünkü hükümlü yabancının biriydi; vatandaşı olmadığı gibi, adamı sevimli bulmuş filan da değildi. Yüksek makamlardan aldığı tavsiye mektupları vardı yanında; burada son derece nezaketle karşılanmıştı; ve bu idam törenine çağırılması, düşüncelerinin saygı göreceğine bir belirti sayılabilirdi. Hele komutanın, bu usulden yana olmadığı -demin bunu kulağıyla işitmişti- subaya karşı adeta düşmanca bir tavır takındığı da hesaba katılınca, işler daha bir kolaylaşıyordu.

Yolcu tam o sırada subayın öfkeyle bağırdığını işitti.

Subay, keçe tıkacı hükümlünün ağzına daha yeni güç bela sokmuştu ki, adam, bastırılmaz bir bulantının zoruyla, gözlerini yumup kusmağa başladı. Subay, çabucak onu tıkaçtan uzaklaştırıp başını mezara doğru çekti; ama geç kalmıştı, adamın ağzından boşananlar makinenin her yanına bu1aşıyordu. "Bütün suç bu komutanda!" diye bağırdı subay, önündeki pirinç çubukları deli gibi sarsalıyordu, "şu pisliğe bakın, ahıra döndü makine." Titreyen e1leriyle yolcuya, olanları gösteriyordu. "Saatlerce dil döktüm komutana, suçlu idamdan önce bütün gün hiçbir şey yemesin diye. Fakat yeni ve yumuşak yasamız bunu doğru bulmuyor, komutanın hanımları, adama, öbür dünyaya göçmeden önce, tıka-basa şekerleme yediriyorlar. Ömrü kokmuş balık yemekle geçen bir adama şekerleme yedirilir mi hiç! Bunlar neyse; ama neden bana yeni bir tıkaç göndermezler, bilmem ki; üç aydır istemekten dilimde tüy bitti. Yüzlerce kişinin, can çekişirken salyaları aka aka kemirdiği keçe tıkacı, ağzına alınca nasıl içi bu1anmaz insanın?"

Hükümlü, başı yerde, sessizce beklerken. Asker yırtık gömleğiyle makineyi temizliyordu. Subay, yolcuya doğru ilerledi; belirsiz bir ön seziyle bir adım geri atan yolcuyu kolundan tutup bir yana çekti "Sizinle biraz, özel konuşmak istiyorum," dedi "Mümkün mü?" "Tabii," dedi yolcu; gözlerini yere indirip dinlemeye başladı.

"Şu anda görüp takdir etmek fırsatı elinizde olan bu idam usulüne açıktan açığa taraftarlık edebilecek kimse kalmadı sömürgemizde. Tek taraftarı benim; ben eski Komutanın kurduğu geleneğin de tek taraftarıyım, aynı zamanda. Bu usulün uygulama alanını genişletecek durumda değilim artık; bütün gücümü, büsbütün ortadan kalkmaması için harcıyorum. Eski Komutanın sağlığında sömürge, onun taraftarları ile doluydu; ondaki azim bende de var bir dereceye kadar, ama gücünün zerresi bile yok; bu yüzden bütün taraftarlar ortadan kayboldular; gerçi bunların çoğu hala buradadır, fakat hiç biri kendisini açığa vurmak istemez. Bugün, yani idam günü, çay-evine gidip anlatılanları dinleseniz, belki sadece bir takım belirsiz söz1er işitmiş olursunuz. Bizim taraftarlarımızdır onlar; fakat şimdiki komutanın yönetimi altında işime yaramazlar ki. Sorarım size: Bu Komutanla onu etkileyen kadınların yüzünden böyle bir eser, böyle ömürlük bir eser -makineyi gösteriyordu- heba mı olsun? Buna göz yumulur mu? Birkaç gün kalmak için adamıza gelen bir yabancı bile buna göz yumabilir mi hiç? Fakat kaybedecek vaktimiz yok, her an bir darbe indirebilirler yargıçlar ödevimize; beni aralarına almadan, toplantılar yapılıyor. Komutanın dairesinde; sizin bugün buraya gelişiniz bile bana anlamlı görünüyor; ne alçaktır onlar! Sizi araç olarak kullanıyorlar; sizi, adamıza gelen bir yabancıyı. Şimdi nerde o eski idamlar! Törenden bir gün önce vadi tıklım tıklım dolardı; sadece seyre gelirdi herkes; sabahın erken saatinde Komutan hanımlarıyla görünür; çalınan borularla bütün ahali coşup taşardı; derken her şeyin hazır olduğunu bildirdim; yüksek memurlar -kimin haddine düşmüştü törende bulunmamak- evet, yüksek memurlar, makinenin çevresinde yer alırlardı; şu gördüğünüz hasır iskemle yığını, o devrin yürekler acısı bir hatırasından başka bir şey değildir. Makine iyice temizlenip parlatılırdı, diyebilirim ki, her idam töreni için yepyeni parçalar kullanırdım. Komutan, yüzlerce seyircinin önünde, hükümlüyü kendi eliyle -bu arada herkes ayağının ucuna basıp yükselerek, hiçbir şeyi gözden kaçırmamağa çalışırdı- evet, hükümlüyü kendi eliyle, Tırmığın altına yatırırdı. Bugün sıradan bir askere gösterilen iş vaktiyle benim işimdi, baş yargıcın işiydi; ve bana şeref verirdi bu. Derken, idam töreni başlardı! Makinenin işleyişine engel olan, ahenksiz gürültüler duyamazdınız o zamanlar. Bir çok kimseler, kumların üzerinde uzanıp, gözleri kapalı dinlemeyi, seyretmeye tercih ederlerdi; herkes bilirdi ki, adalet yerini bulmaktadır. Keçe tıkaçla yarı yarıya boğulan hükümlünün ah''larından başka kimse bir şey işitemezdi, o sessizlikte. Son günlerde makine kimseye, tıkacın boğamayacağı derecede güçlü bir ah çektiremez oldu; o yazıyı yazan iğnelerin uçlarından ekşi bir sıvı damlardı; bugün bize yasaktır bu sıvıyı kullanmak. Neyse, derken altıncı saat gelirdi! Yakından görmek isteyen herkesin isteğini yerine getirmek mümkün değildi. Komutan tam bir anlayışla, önce çocukların görmelerini doğru bulurdu; bendeniz tabii ödevim gereği her zaman yakında bulunmak imtiyazına sahiptim, iki kolumda iki küçük çocuk, çömelip seyrederdim. Acı çeken adamın yüzündeki o değişen ifadeyi nasıl da içimize sindirirdik; ve sonunda yerine getirilen adaletin o yanıp sönen ışığıyla nasıl da yıkardık yanaklarımızı! Ne günlerdi o günler dostum?" Belli ki subay unutmuştu kime hitap ettiğini; yolcuyu kucaklayıp başını omzuna koydu. Yolcu fena halde sıkılarak, subayın başının üzerinden bakmağa başladı. Asker temizlik işini bitirmiş, bir kaptan leğene pirinç suyu boşatıyordu. Kendine geldiği anlaşılan hükümlü bunu görür görmez, diliyle uzanmak istedi. Fakat pirinç suyu daha sonrası için konduğundan, asker bir türlü bırakmıyordu; ama kirli leğene daldırarak -hükümlü istekle bakarken- yudum yudum içmesi de aynı derecede uygunsuz bir hareketti.

Subay çabucak kendini topladı. "Sizi rahatsız etmek istememiştim," dedi. "0 günlere kimseyi inandıramazsınız artık. Neyse ki, makine hala işliyor ve hala etkili olabilmekte; bu vadide böyle yalnız başına durduğu halde etkili olabilmekte. Artık eskisi gibi yüzlerce insan çevresine üşüşmüyorsa da, makine yine cesedi son derece bir incelikle mezara göndermesini biliyor. O zamanlar mezarı sağlam bir çitle çevirmek zorunda kalmıştık; şimdi o çitin yerinde yeller esiyor."

Yolcu başını çevirip şöyle bir bakındı. Subay sandı ki, yolcu vadinin hüzünlü yalnızlığını düşünüyor; ellerinden tuttuğu gibi -gözleri gözleriyle karşılaşsın diye- kendisinden yana çevirerek, sordu: "Şu yüz kızartıcı manzarayı görüyorsunuz değil mi?" Fakat yolcu bir şey demedi. Subay, onu bir süre rahat bıraktı; bacaklarını ayırmış, elleri kalçalarında, dimdik durarak yere bakıyordu. Derken, teşvik edercesine yolcuya gülümseyerek, dedi ki: "Dün Komutan çağrıyı size verirken yanı başınızdaydım. Gözlerimle gördüm. Komutanı bilirim. Hemen sezdim maksadını. Gerçi bana karşı tedbirler alacak derecede güçlüdür ama, böyle bir şeyi göze alamaz henüz; fakat sizin kararınızı, yani ünlü bir yabancının kararını, bana karşı kullanmak niyetinde olduğu besbelli. Dikkatle hesap etmiştir: Bu sizin adada ikinci gününüz, eski Komutanı ve onun usullerini biliyorsunuz, kafanız Avrupa''ya özgü bir düşünüş yöntemine göre işler, belki ilke olarak idam cezasının, özellikle bu türlü ölüm makinelerinin, genel olarak aleyhindesinizdir sonra, halkın bu idam usulünden yana olmadığını -eskiyip yıpranmış bir makineyle yapılan bayağı bir törenden başka nedir ki bu-, evet, bu idam usulünden yana olmadığını da göreceksiniz; şimdi bütün bunları hesaba katarsak, benim usullerimi (Komutanın fikrince tabii) doğru bulmamanız mümkün değil midir? Doğru bulmayınca da, düşündüğünüzü gizlemezsiniz, (hala Komutanın açısından bakarak konuşuyorum), çünkü siz, kendi deneyleriy1e vardığı sonuçlardan emin olan bir adamsınız. Gerçi, nice ulusların acayipliklerini görüp anlayış göstermesini bilmiş olduğunuz için, bizim usullerimize karşı sonuna kadar cephe almanız beklenemez; kendi ülkenizde olsa belki. Ama Komutanın buna ihtiyacı yoktur ki. Şöyle bir çıtlatmak yeter. Bunun, kendi düşüncemiz olması da gerekmez; maksadı uğruna kullanılabilir mi? Tamam. Kurnazca sorularla ağzınızdan laf alacaktır, eminim. Hanımları sizi ortaya alıp, kulak kesilecekler; şöyle bir şey söylemeniz mümkündür; pekala: "Bizim orda adaletin yerine getirilmesi başka türlü olur", ya da, "Bizim orda hükümlüye, hüküm giymeden önce, kendisini savunması için fırsat verilir", ya da, "Biz işkence usulünü daha orta-çağda bırakmıştık." Bütün bu sözler size tabii gelebileceği kadar, doğrudur da; aslında, benim usullerimi hiçbir hükme bağlamayan, birer zararsız sözdür bunlar. Ama böyle düşünmez ki Komutan! iskemlesini yana iterek, balkona fırlayışını, arkasından hanımlarının koşuşunu görür gibiyim, sesini işitiyorum nerdeyse -hanımları onun sesini gök gürültüsüne benzetirler-, evet, şöy1e diyor: "Yeryüzünün bütün ülkelerindeki ceza usullerini incelemek için gönderilen ünlü bir batılı uzman, demin, adaletin yerine getirilmesinde uyguladığımız eski usulün insanlığa aykırı olduğunu söyledi. Böyle bir kişi böyle bir hükme vardıktan sonra, bu eski usullerin kullanılmasına izin veremem artık. Bugünden sonra kararım şudur ki" v.b. Araya girip böyle bir şey demediğinizi, usullerim için "insanlığa aykırı" gibi bir sıfat kul1anmadığınızı, tersine, derin deneylerinizin sizi, bu usullerin son derece insani ve insanlık onuruna son derece uygun olduğu sonucuna götürdüğünü, makineyi çok beğendiğinizi söylemek isteyebilirsiniz; ama iş işten geçmiştir; hanımlarla dolu olduğu için balkona geçemezsiniz; dikkati üzerinize çekmeğe uğraşabilirsiniz; bağırmak isteyebilirsiniz; fakat hanımın biri, eliyle ağzınızı kapatıverir; artık eski Komutanla ikimiz, mahvolduk demektir."

Yolcu az kalsın gülüverecekti; o kadar güç sandığı iş, bu kadar kolaydı demek. Kaçamaklı bir dille dedi ki: "Benim hükmüme pek fazla değer veriyorsunuz;Komutan tavsiye mektuplarımı okudu, ceza usulü üzerine uzman olmadığımı bilir. Düşüncemi söyleyecek olursam, basbayağı bir kimse olarak söylerim ki, bu herhangi bir kimseninkinden daha etkili olmaz; ve anladığıma göre, bu sömürgede geniş çapta gücü olan Komutanın düşüncesinden, çok daha az etkilidir benim düşüncem. Usulünüze karşı takındığı tavır, dediğiniz gibi, kesin olarak, düşmanca ise, korkarım geleneğinizin sonu yak1aşmıştır; benim önemsiz yardımıma bile gerek kalmıyor."

Artık anlamış mıydı subay? Hayır, anlamamıştı hala. Başını şiddetle salladı; pirinç suyundan uzak duran hükümlü ise askere çabucak bir göz atıp, yolcuya yaklaşarak, yüzüne bakmadan, ceketindeki bir noktaya gözlerini dikip, deminkinden daha yavaş bir sesle dedi ki:

"Siz Komutanı tanımıyorsunuz; kendinizi -bağışlayın- bize göre bir çeşit yabancı yerine koyuyorsunuz; fakat, inanın bana, hükmünüze pek fazla değer verilemez. İdam töreninde yalnız bulunacağınızı işittiğim zaman, sevinmiştim sadece. Komutan bunu bana bir darbe olarak hazırlamıştı, ama ben onu kendi yararıma kullanacağım. Kimse kulağınıza yalan bir şey fısıldayıp, kaş göz işaretleriyle aklınızı çelmeden -ki tören kalabalık olduğu zaman kaçınılmaz bu gibi şeylerden- evet, aklınızı çelmeden, açıklamamı dinlediniz, makineyi gördünüz ve biraz sonra da idam törenini seyredeceksiniz. Şimdiden hükmünüzü vermişsinizdir, kuşkusuz, hala zihninizi kurcalayan ufak tefek şeyler varsa, töreni görünce bunlar da kaybolacaktır. Sizden şimdi şunu rica ediyorum: Komutana karşı bana yardım ediniz!" Yolcu hemen sözünü kesip, "Nasıl olur?" diye bağırdı, "İmkansız bir şey bu. Ne yardım edebilirim size, ne de engel olabilirim. Burada hiçbir şey gelmez elimden!" "Gelir!" dedi subay. Yolcu, subayın yumruklarını sıktığını, adeta korku içinde gördü. Daha ısrarlı bir tavırla: "Gelir!" diye yineledi subay. "Parlak bir düşüncem var. Siz, hükmünüzün etkisiz kalacağına inanıyorsunuz. Bense, etkili olacağına inanıyorum. Diyebilirim ki haklısınız; peki, bu geleneğin korunması için, etkisiz olana bile başvurmak gerekmez mi? Öyleyse düşüncemi dinleyin. Sizin yapacağınız ilk gerekli şey; bu gördüklerinize dair verdiğiniz hüküm konusunda elinizden geldiği kadar bir şey söylememek. Size doğrudan doğruya bir şey sorulmadıkça, ağzınızı açmamalısınız; söyledikleriniz de kısa ve genel olsun; öy1e davranın ki, sorunu tartışmamayı yeğlediğiniz artık tahammülünüzün kalmadığı, ağzınızı açacak olursanız çok sert bir dil kullanacağınız, anlaşılıversin. Size yalan söylemiyorum, haşa; sadece, kısa cevaplar verin; sözgelimi, "Evet, törende bulundum," yada, "Evet, anlattılar" gibi. İşte bu kadar.

"Göstereceğiniz her türlü sabırsızlığa yeter derecede neden bulunabilir, sizin için; gerçi Komutan buna başka türlü anlam verir, ama zararı yok. Kuşkusuz o, maksadınızı yanlış anlayıp kendi keyfine göre yorumlayacaktır ki, benim tasarım da bununla ilgili: Yarın Komutanın dairesinde, bütün memurların katılacağı bir toplantı yapılacak; başkan: Komutan. Bu toplantıları halkın da seyretmesine neden olacak soyda bir adamdır o. Seyircilerle, her zaman tıklım tıklım dolu olan bir çıkıntılı saçak yaptırırdı. Bu toplantılara katılmak için beni de zorluyorlar, ama içim bulanıyor her seferinde! Neyse, siz bu toplantıya kesinlikle çağrılacaksınız, hele bugün size söylediğim gibi hareket ederseniz, bu çağrı önemli bir dilek haline gelir, yok anlaşılmaz bir nedenden dolayı çağrılmazsanız, siz kendiniz bir çağrı isteyin; mutlaka alırsınız. Demek yarın, Komutanın locasında hanımlarla oturuyorsunuz? Orada bulunduğunuzdan emin olmak için o, boyuna yukarı bakıyor. Yalnız dinleyicileri etkilemek için gündeme alınan birtakım saçma sapan, gülünç şey1erden sonra -bunların çoğu liman işleridir, sadece liman iş1eri!- Evet, bu gülünç şeylerden sonra, sıra bizim ceza usulünün tartışılmasına gelir. Komutan meseleyi sunmazsa, yada vaktinde sunmazsa, gereğine bakarım. Hemen ayağa kalkıp, bugünkü idam töreninin yapıldığını bildiririm. Kısaca, tek tümceyle. Bu olağan bir şey değil, ama ben böyle demeç vermesini de bilirim. Komutan her zamanki gibi, dostça gülümsemeyle bana teşekkür eder, derken kendini tutamaz, arayıp da bulamadığı fırsat eline geçmiştir artık. "Şimdi bildirildiğine göre" diyecektir, yada buna benzer bir şeyler, "Bir idam töreni yapılmış. Şunu da söylemek isterim ki, bu töreni, gelişiyle sömürgemizi son derece onurlandıran ünlü araştırıcı da seyretmiştir. Toplantımızın bugünkü oturumunda bulunması, bu olayı daha bir önemli kılmakta. Şimdi ünlü araştırıcıdan, gelenekli idam usulümüz ve idamdan önceki aşamalar üzerinde verdiği hükmü bize bildirmesin rica etsek nasıl olur?" Tabii alabildiğine bir alkış tufanı ve gene bir onaylama; benim istediğim de bu zaten. Sonra, Komutan sizi başıyla selamlayıp şöy1e diyecektir: "Öyleyse, burada toplananlar adına, sizden rica ediyorum." Ve siz, locanın önüne doğru ilerlersiniz. Ellerinizi herkesin görebileceği bir yere dayayın, yoksa hanımlar kapıp, parmaklarınızı sıkarlar. Derken, artık konuşabilirsiniz. Bilmiyorum, bu anı beklerken duyacağım heyecana nasıl dayanabileceğim. Sakın, konuşurken kendinizi sıkmayın, gerçeği yüksek sesle bağırın; hükmünüzü, sarsılmaz inancınızı Komutanın yüzüne doğru haykırın. Fakat, huyunuza uygun olmadığı için, belki böyle bir şey yapmak hoşunuza gitmez, belki de bunlar sizin orada başka türlü yapılır; ama zararı yok; etkisinden bir şey kaybetmez, ayağa kalkmadan birkaç söz söyleyin, hatta fısıldasanız da olur; altınızda oturan memurlar işitsin, yeter; halkın bu usule taraftar olmadığından gıcırdayan tekerlekten, kopuk kayıştan, kirli keçe tıkaçtan söz açmanıza da gerek yok; hayır, onları bana bırakın; şu sözüme inanın ki, suçlamalarım, onu toplantı sonundan dışarı atmasa bile, dize getirip, "Ey eski Komutan, önünde saygıyla eğiliyorum!" dedirtecektir. İşte düşüncemi söyledim; bana bu işte yardım edecek misiniz? Bunu istiyorsunuz tabii; hem, yapmak zorundasınız da." Subay, yolcuyu iki kolundan tutup, çabuk çabuk soluyarak, gözlerinin içine baktı. Son sözü öyle yüksek bir sesle bağırmıştı ki, askerle hükümlü korkudan sıçrayarak kulak kesilmişti; tek sözcük anlamadıkları halde, yemeği yarıda bırakmış, yolcuya bakıyor, bir yandan da ağızlarındaki lokmayı çiğniyorlardı.

Yolcu, vereceği cevabı daha başlangıçta hazırlanmıştı; tereddüt etmiyordu, çok şeyler görüp geçirmişti hayatında; saygı değer bir kimseydi ve hiçbir şeyden korkusu yoktu. Ama hükümlü ile askere bakıp, bir an duraladı. Bir şey söylemesi gerekti; sonunda, "Hayır," dedi. Subayın gözleri birkaç defa kırpıştı; fakat bakışlarını yolcunun üzerinden ayırmadı. "Açıklamamı ister misiniz?" diye sordu yolcu. Subay, evet der gibi, sessizce başını salladı. Bunun üzerine, "Usulünüzü doğru bulmuyorum," dedi yolcu. "Bana sırrınızı açmadan önce bile -sırrınızı hiçbir zaman açığa vurmayacağıma emin olabilirsiniz- evet, daha başlangıçta, acaba bu işe karışmak bana düşer mi, karışırsam, ufacık ta olsa bir başarı elde edebilir miyim, diye kendi kendime sormuştum. Kime yönelmem gerektiğini öğrendim artık: Komutana, tabiatiyle. Siz bunu çok iyi belirttiniz; fakat kararımı daha fazla güçlendirmiş değilsiniz; tersine içten inancınız beni çok duygulandırdı, ama düşüncemi etkilemez bu."

Subay, sesini çıkarmadı; makineye döndü; pirinç çubuğun birini sıkıca kavrayıp, her şeyin yerli yerinde , o1up olmadığını anlamak istercesine geriye doğru yaslanarak, Nakkaşı gözden geçirdi. Askerle hükümlü anlaşmış gibiydi; kayışlarla sımsıkı bağlandığı için güç bela kımıldadığı halde hükümlü, işmarla askere bir şey1er anlatıyordu; üzerine doğru eğilince, kulağına ne fısıldadıysa, asker evet der gibi başını salladı.

Yolcu, subayın yanına gidip dedi ki: "Niyetimin ne olduğunu henüz bilmiyorsunuz. Usulünüz hakkında ne düşündüğümü Komutana söyleyeceğim, elbette; fakat genel bir toplantıda filan değil, özel olarak; burada fazlaca kalacak değilim zaten, herhangi bir toplantıda bulunmam olanaksız; yarın sabah erkenden uzaklara gidiyorum; hemen yola çıkmasam bile, artık gemimde olurum."

Subay, söylenenleri dinler görünmüyordu. Kendi kendine, "Demek usulümüzü inandırıcı bulmadınız?" dedi; ve, çocukça bir şeye gülümseyen, fakat bu gülümseme gerisinde kendi düşüncelerini sürdüren ihtiyarlar gibi gülümsedi. "Öyleyse zamanı geldi artık." dedi sonunda ve parlak gözleriyle birdenbire yolcuya baktı; biraz meydan okuyan, biraz da, yardım için yalvaran bir ifade vardı bu gözlerde. "Neyin zamanı geldi?" diye sordu yolcu huylanarak; fakat cevap alamadı.

Subay, yerli diliyle: "Serbestsin!" dedi hükümlüye. Adam, ilkin inanamadı. "Evet, serbestsin artık!" dedi subay. Hükümlünün yüzünde ilk defa olarak gerçek bir canlılık uyanmaya başladı. Doğru muydu? Yoksa bu, yine değişmesi mümkün olan, subayın geçici bir isteğinden mi ibaretti? Yoksa yabancı mı yalvarmıştı bağışlanması için? Neydi bu? İnsan, bu soruları hükümlünün yüzünden okuyabilirdi. Fakat fazla devam etmedi. Ne olursa olsun, gerçekten serbest olmak istiyordu; Tırmığın e1verdiği ölçüde çabalamağa başladı.

"Kayışlarımı koparacaksın," diye bağırdı subay, "rahat dur! Şimdi çözeriz." Kendisine yardım etmesi için askere işaret edip, işe koyuldu. Hükümlü kendi kendine gülüyordu. Yüzünü, bir subaydan yana, bir askerden yana çeviriyor, yolcuyu da ihmal etmiyordu.

"Dışarı çek şunu" diye emretti subay. Üst yanda Tırmık bulunduğu için, biraz özen isteyen bir işti bu. Nitekim hükümlü sabırsızlanıp çırpındığı için sırtı yer yer tırmalanmıştı.

Subayın, artık hüküm1üye pek a1dırdığı yoktu. Yolcunun yanına gelip, cebinden küçük deri çantayı çıkardı; kağıtları karıştırarak, içinden aradığını bulup yolcuya gösterdi, "Okuyun!" dedi. "Okuyamam," dedi yolcu, "söyledim size, bu yazılardan bir şey anlamadığımı. "Yakından bakmaya ça1ışın." dedi subay ve birlikte okuyabilmek için yolcunun yanına sokuldu. Fakat bu da yarar sağlamayınca, yolcunun, yazıyı izleyebilmesi için serçe parmağını kağıdın üzerinde, değdirmeden -sanki kağıdın yüzünü, temasıyla kirletmeye cesaret edemiyormuş gibi- parmağını değdirmeden gezdirerek, yazının ana hatlarını çizdi. Yolcu, hiç olmazsa, bu işte subayı memnun etmek için çaba gösterdi, fakat bir türlü sökemiyordu: "ADİL OL!~ diye yazılı orada," dedi. "Artık okuyabilirsiniz tabii." Yolcu, kağıdın üzerine öyle eğilmişti ki, subay, elini sürer diye korkarak, hemen geri çekti; yolcu bir şey söylemedi, ama yazıyı hala sökemediği besbelliydi. "Adi1 ol! yazılı orada." diye tekrar etti subay. "Be1ki." dedi yolcu, "inanıyorum size." "Peki, öyleyse," dedi subay; hiç olmazsa biraz tatmin o1muştu; merdivene çıktı; kağıdı dikkatle Nakkaşın içine yerleştirdi; bütün dişli çarkları yeni baştan düzenleniyor gibiydi; belki dışarıdan görünmeyen, son derece küçük tekerleklerin de gözden geçirilmesini gerektiren, zahmetli bir işti bu; öy1e ki, subayın başı ara sıra Nakkaşın içine girip gözden kayboluyordu; işte böyle bir dikkatle hazırlamak zorundaydı makineyi.

Yolcu, aşağıdan, onun çalışmasını hiç ara vermeden seyrettiği için boynu ağrımağa, gözleri gökyüzünü dolduran gün ışığıyla kamaşarak, sızlamağa başladı. Askerle hükümlü başbaşa vermiş ça1ışıyordu. Adamın, daha önce mezarın içine atılan gömleğiyle pantalonu, askerin süngüsünün ucuyla çıkarılmıştı. Gömlek fena halde pislendiği için, sahibi onu kovadaki suyla yıkadı. Gömlek1e pantalonu giyince, askerle birlikte kahkahayla gülmekten kendini alamadı, çünkü esvabın arkası yırtıktı. Hükümlü, askeri eğlendirmeği kendisine ödev bilmiş olacak ki, yere çömelip zevkten dizini döven askerin önünde, yırtık pırtık elbisesiyle sağa sola dönüp boy gösteriyordu. Fakat, efendilere saygı gösterisi olarak, ikisi de birdenbire neşelerini tutup, kendilerine çeki düzen verdiler.

Subay, sonunda yukarıdaki işini bitirince makineyi baştan aşağı şöyle bir gözden geçirdi, gülümseyerek; derken, o ana kadar açık duran nakkaşın kapağını örtüp aşağı indi; önce mezarın içine, sonra da hükümlüye bakıp, esvabın çıkarıldığını memnunlukla görünce, elini yıkamak üzere su kovasının yanına gitti; suyun, iğrenilecek derecede pis olduğunu yeni fark ediyordu; ellerini yıkayamadığı için üzülmeğe başladı; sonunda, kuma soktu ellerini -bu son çare hoşuna gitmemişti ama ne yapsın, mecburdu- derken dimdik doğrulup ceketinin düğmelerini çözmeğe başladı. Tam o sırada, yakasının üzerinden bağlamış olduğu iki kadın mendili elinin üstüne düştü. "A1 şu mendillerini!" deyip hükümlüye doğru fırlattı. Ve yolcuya "Hanımların armağanı" diye açıkladı.

Önce üniformasının ceketini, sonra bütün esvabını, üzerinden çabuk çabuk çıkardığı halde, her birini sevgiyle, özenle tutuyor, hatta, ceketindeki gümüş kordonu parmaklarıyla okşayıp, püsküllere ikide bir fiske vuruyordu. Bu sevgiyle karışık özen kuşkusuz, üzerinden çıkardığı esvabını istemiye istemiye mezarın içine atmasından ileri geliyordu. En son kalan, küçük kılıcıyla, kılıç kayışı idi. Kılıcı kınından çıkarıp kırdı; sonra parçalarını toplayıp, kınıyla, kayışıy1a birlikte, öyle bir şiddetle fırlattı ki, mezarın içi gürültüyle doldu.

Artık çırılçıplaktı. Yolcu, dudağını ısırıp hiçbir şey söy1emedi. Ne olacağını çok iyi biliyordu, ama subayı ne yaparsa yapsın önlemeye hakkı yoktu. Candan bağlandığı ceza usulünün sonu yaklaştıysa -belki de bu işi kendisine ödev bilen yolcunun işe karışmasının bir sonucu olarak- subay doğru hareket ediyor demekti; yolcu da onun yerinde olsa, aynı şeyi yapardı.

Askerle hükümlü, ne olduğunu ilkin anlayamadı; daha doğrusu baktıkları bile yoktu. Hükümlü, mendillerini geri aldığı için seviniyordu; fakat sevinmesi uzun sürmedi; asker, ansızın elinden kapıp, kayışının altına soktu, şimdi de hükümlü mendilleri oradan çekip almak için uğraşıyordu ama, askerin fırsat verdiği yoktu. Aralarında yarı şaka, yarı ciddi bir güreş başladı. Ancak anadan doğma çıplak kaldığı zaman fark ettiler, subayı. Büyük bir yazgı değişmesine tanıklık edileceği düşüncesi özellikle hükümlüyü çok etki1emişti. Şimdi de subayın başına gelecekti kendi başına gelen; belki de son hadde kadar. Besbelliydi yabancının böyle emrettiği. Demek öcü alınacaktı. Kendisi sonuna kadar acı çekmemişti ama, öç son hadde kadar alınmalıydı. Birdenbire beliren kaba, sessiz bir sırıtış, yüzünde takıldı kaldı.

Fakat subay makineye dönmüştü. Makineden iyi anladığı daha başlangıçta belliydi, ama şimdi öyle bir kullanış makinenin öyle bir itaat edişi vardı ki, görüp de ağlamamak elde değildi. Elini şöyle bir uzatmasıyla Tırmığın -subayı çekip alabilecek şekilde ayar edilinceye kadar- birkaç defa kalkıp inmesi bir oldu; kenarına dokunur dokunmaz yatak titremeğe başladı; keçe tıkaç tam ağzının önüne geldi; subayın, tıkacı ağzına almak istemediği besbelliydi; fakat ancak bir an sürdü bu, sonra boyun eğip, kabullendi. Her şey hazırdı; yalnız kayışlar yana sarkmıştı, ama zaten gereksizdi onlar, subayın bağlanmağa ihtiyacı yoktu. Derken, kayışlar hükümlünün gözüne ilişti; ona göre, tören tam sayılmazdı, kayışlar bağlanmadıkça; askere sevinçle işaret edip, ikisi birden subayı bağlamak üzere makineye doğru koştular. Beriki, Nakkaşı çalıştıran kaldıracı itmek için ayağının birini uzatmıştı, adamların geldiğini görünce ayağını çekip kendisini bağlattı. Fakat kaldıraca uzanamazdı artık; ne asker bilirdi yerini, ne de hükümlü; yolcu ise hiçbir şeye el sürmemeğe karar vermişti. Gereği de yoktu zaten; kayışlar bağlanır bağlanmaz makine çalışmağa başladı; yatak titredi; iğneler, derinin üstünde titreşip parıldadı; Tırmık, kalkıp indi. Yolcu seyretmekteydi; Nakkaşın içindeki bir tekerleğin gıcırdaması gerektiğini unutmuştu; her şey yerli yerindeydi; ufacık bir vızıltı bile duyulmuyordu.

Makine, böyle sessiz sessiz çalıştığı için, dikkati çekmiyordu. Yolcu bir ara askerle hükümlüye baktı. Hükümlü ötekine nispetle daha bir canlanmıştı; makinenin her şeyiyle ilgileniyor, kah eğilip, kah ayak ucuna basıp doğrularak, şahadet parmağıyla askere birtakım ayrıntıları gösteriyordu. Yolcunun canını sıktı bu. Sonuna kadar orada kalmaya karar vermişti ama, bu ikisinin halini seyretmeye dayanamıyordu. Haydi siz evinize gidin!" dedi. Asker gitmeye razıydı, fakat hükümlü bu emri bir ceza saymıştı sanki. Saygıyla el bağlayıp, kalmasına izin verilmesi için yalvarmağa başladı; yolcu hayır dercesine başını sert sert sallayınca, bu sefer diz çöktü. Yolcu emir vermenin fayda etmediğini anlamıştı; tam yanlarına gidip kovalayacaktı ki, o sırada, yukarıdan, Nakkaşın içinden bir gürültü duydu. Başını kaldırıp baktı. 0 dişli çark yine bir iş çıkaracak mıydı? Fakat bambaşka bir şeydi bu. Nakkaşın kapağı yavaşça kalkıp, trak diye açı1dı. Dişli bir çarkın dişleri göründü, sonra yükseldi ve çok geçmeden bütün tekerlek meydana çıktı; sanki çok büyük bir güç, Nakkaşı sıkıştırdığı için tekerleğe yer kalmamıştı; tekerlek yükseldi, yükseldi ve Nakkaşın kenarına gelince düştü, kumun üzerinde biraz yuvarlandıktan sonra yan üstü kala kaldı. Fakat onun arkasından bir ikinci tekerlek daha çıkıyordu; onun arkasından da başkaları, irili ufaklı, hatta gözle fark edilemeyecek kadar küçük bir sürü tekerlek, aynı sona uğruyor; fakat her bakışta insan, "Eh artık Nakkaş tamamıyla boşalmıştır" demeğe kalmadan yeni yeni tekerlekler meydana çıkıp düşüyor, kumun üzerinde yuvarlanarak, yan üstü kalakalıyordu. Bu acayip olay karşısında, hükümlü, yolcunun emrini büsbütün unutmuştu; dişli çarklar onu büyülemişti adeta; yakalamaya uğraşıyor, aynı zamanda da, yardım etmesi için askeri zorluyordu. Fakat her seferinde, elini korkuyla geri çekiyordu; çünkü tam o sırada düşüp sıçraya sıçraya üzerine doğru gelen bir başka tekerlekler onu ürkütüyordu.

Yolcunun cani müthiş sıkılmıştı; makine gözünün önünde parçalanıyordu; sessiz sessiz çalışması bir hileden ibaretti; subaydan yana çıkması gerektiğini söyleyen bir duygu vardı içinde; çünkü artık kendini koruyacak bir durumda değildi subay. Bütün dikkatini yuvarlanan dişli çarklar çektiği için, makinenin geri kalan kısmına bakmayı unutmuştu; son dişli çark da Nakkaştan ayrılınca, Tırmığın üzerine doğru eğildi; bu sefer hiç beklemediği, daha tatsız bir şeyle karşılaştı. Tırmık yazmıyor, sadece saplanıyordu; yatak ise gövdeyi döndürmeden, sadece titreyerek, iğnelere doğru kaldırıyordu. Yolcu bir şeyler yapmak istiyordu makineyi durdurmak için; subayın özlediği nefis bir işkence değildi bu; düpedüz cinayetti. Ellerini uzattı. Fakat tam o sırada, Tırmık eskiden yalnız on iki saatte yaptığı gibi, gövdeyle birlikte kalkıp yana çekildi. Gövdenin üstündeki sayısız deliklerden susuz kan boşanıyordu; çünkü su fıskiyeleri de çalışmaz olmuştu. Sonuncu hareket de başarılamadı; uzun iğnelerin ucuna yapışıp kalan gövde bir türlü düşmüyor, her bir yanından sel gibi kan boşanırken, mezarın üstünde asılı duruyordu. Eski yerine dönmeye uğraşan Tırmık, sanki yükünden henüz kurtulamadığını anlamış gibi orada, mezarın üstünde kalakalmıştı. Yolcu, askerle hükümlüye, "Ge1in, yardım edin!" diye bağırıp, subayın ayaklarından tuttu. Ötekilerde başından tutarsa, subay, yavaşça iğnelerden kurtarılabilir diye düşündüğü için, ayaklarından itmek istemişti, fakat onlar gelip gelmemekte tereddüt ediyorlardı; hatta hükümlü arkasını dönmüştü; bunun üzerine yolcu, yanlarına gidip onları subayın başına doğru itelemek zorunda kaldı. Tam o sırada, -adeta elinde olmadan-, cesedin yüzüne baktı. Hayattaki gibiydi; vadedilen kurtuluştan eser yoktu; makinede başkalarının bulduğu şeyi bulamamıştı subay; dudaklar birbirine sımsıkı yapışmıştı; gözler açıktı; durgun ve inanç dolu bakışlarıyla, hayattaki ifadenin tıpkısı vardı, bu gözlerde; alnına, büyük demirin ucu sap1anmıştı.

Yolcu, arkasında askerle hükümlü, sömürgenin ilk evlerine varınca, asker bunlardan birini gösterip, "İşte çay-evi" dedi.

Duvarlarıyla tavanı tütünden kararmış, derin, alçak ve mağaramsı bir boşluk vardı, evin zemin katında. Bu boşluğun önü tamamıyla yola açıktı. Bu çay-evi, hepsi de harap bir halde bulunan sömürgenin öbür evlerinden -Komutanın muhteşem karargahının çevresindeki evler de dahil- öbür evlerden pek az farklı olmasına karşın, yolcunun üzerinde adeta eski bir tarihsel eser etkisi bırakmış, ona geçmiş günlerin gücünü duyurmuştu. Ardından yürüyen arkadaşlarıy1a birlikte evin yanına gitti; yolun üzerindeki iki boş masanın arasında durup, içeriden gelen ağır, serin havayı burnuna çekti. "Eski Komutan burada gömülüdür," dedi asker. "Papaz, kilisenin avlusuna gömülmesine izin vermediği için bir süre gömecek yer bulunamamıştı; sonunda buraya gömdüler. Subay size bunun sözünü etmemiştir, kuşkusuz; çünkü onun kadar onu utandıran bir şey yoktur. Hatta, geceleyin birkaç defa mezarı kazıp adamı çıkarmaya kalkıştı ama, her seferinde kovaladılar." Askere inanmayan yolcu: "Mezar nerede?" diye sordu. Askerle hükümlü hemen önüne düşüp, kollarını mezarın bulunduğu yöne uzatarak, onu arka duvara götürdü1er. Burada, birkaç masaya oturmuş müşteriler vardı. Doklarda çalışan işçiler oldukları besbelliydi; kısa, parlak ve kara sakallı, güçlü kuvvetli adamlardı. Hiçbirinin üzerinde ceket yoktu; gömlekleri yırtık pırtık, yoksul, zavallı yaratıklardı, bunlar. Yolcu yaklaşırken, içlerinden biri ayağa kalkarak, duvarın dibine çekilip, gözlerini ona dikti. "Yabancı gelmiş." diye bir fısıltı dolaştı aralarında, "mezarı görmek istiyor." Masalardan birini yana çektiler; altında sahiden bir mezar taşı vardı. Üstü bir masayla örtülebilecek kadar alçak, basit bir taştı bu. Küçücük harflerle yazılmış bir yazıt vardı üzerinde; yolcu okuyabilmek için diz çökmek zorunda kaldı. Şöyle deniyordu: "Burada eski Komutan yatıyor. Ona bağlı olup adları artık bilinmeyenler kazdı bu mezarı; bu taşı onlar diktiler. Bir kehanete göre Komutan, bir zaman geçtikten sonra, mezarında doğrulup, bu evde taraftarlarını başına toplayarak, sömürgeyi yeniden ele geçirecektir. İman edip, bekliyesiniz!" Yolcu yazıtı okuyup ayağa kalkınca, çevresine dinelenlerin gülümsediklerini gördü; sanki yazıyı onlar da okumuş, gülünç bulmuşlardı; sanki yolcunun da kendileri gibi düşüneceğini umuyorlardı. Yolcu bunu görmemezlikten gelip adamlara birkaç kuruş dağıttı ve masa, mezar taşının üstüne çekilinceye kadar, orada bekledi; sonra çay-evinden ayrılıp, limana doğru yollandı.

Askerle hükümlü, kendilerini alıkoyan birkaç tanıdıkla karşılaşmıştı, çay-evinde; ama hemen silkinip kurtulmuş olacaklar ki, yolcu daha rıhtımın basamaklarını yarılamadan, arkasından koşa koşa geldiler. Belki son dakikada kendilerini de götürmesi için onu zorlamak istiyorlardı. Yolcu aşağıda, kayıkçının biriyle gemiye gitmek üzere pazarlık ederken, askerle hükümlü basamakları uluorta indiler; ama ağızlarını açmadan; çünkü bağırmağa cesaret edemiyorlardı. Son basamağa geldiklerinde, yolcu kayığa binmişti artık; kayıkçı fora ediyordu. Kayığa atlayabilirlerdi; fakat yolcu, bordadan aldığı düğümlü bir halatı havaya kaldırarak, tehdit etmiş, atlamalarına engel olmuştu.


Franz Kafka

Türkçesi: Turan Oflazoğlu

 

 

 

 

DÖNÜŞÜM


[Franz Kafka]

ÖNSÖZ YA DA KAFKA ‘KOLONİSİ’ HAKKINDA

“Ceza Sömürgesi” adıyla çeviri edebiyatımıza girmiş olan öykünün Almancası: In der Strafkolonie... “Ceza Kolonisinde” diye çevirmek mümkün... Kolonie, Latince bir sözcük: Bir devletin kendi sınırları dışında sahip olduğu, siyasal ve ekonomik yönden kendine bağımlı ülke, bölge, yer vb. anlamına geliyor. Türkçe’deki “sömürge” sözcüğü bu anlamları karşılıyor... Ancak Kolonie, aynı ulustan kişilerin oluşturduğu topluluğun, ulusal sınırlar dışında, ülkelerinin geleneklerine, örf ve adetlerine bağlı kalarak yaşadıkları yer, yerleşim anlamına da geliyor. Hangi karşılığın daha yerinde olacağına, okur öyküyü bitirdikten sonra karar verecektir herhalde... Ama asıl önemli olan şudur: Okur, biri nispeten uzun, diğerleri kısa bu birkaç öyküyü okuduktan sonra -ya da okurken- hep olduğu gibi, kurallarını, anlamlarını, içeriklerini tek kişinin belirlediği bir anlatılar dünyası kolonisinde bulunduğu hissine sık sık kapılabilir.

Kafka’nın arzusu hilafına onun metinlerini imha etmeyerek, edebiyat, kültür dünyasına kazandıran arkadaşı Max Brod, bu metinleri tanımış Alman ozanı ve yazar Fransız Werfel’e okuduğunda, Werfel, “Bodenbach sınırının ötesinde, Kafka’yı anlayan tek kişi çıkmayacaktır, demiştir.

“Kafka’yı anlamak”tan Werfel’in neyi kastettiğini çıkarmak zordur.Werfel’in neyi kasttettiğini çıkarmak zordur. Werfel’in, hatta Kafka’ya en yakın kişilerden sayılan Max Brod’un bile, bizzak Kafka’nın açıklamalarıyla, söyledikleriyle nerelere savrulmuş olduğunu bilemeyiz; bu metinlerin anlamına yaklaştılar mı, onlardan uzaklaştılar mı, bunu da bilemeyiz... Kafka ‘kolonisinin’ içinde olmak, oralı olmak anlamına pek gelmez. Çünkü koloninin kurucusu da biraz kaybolmuş gibidir orada. Yolu oraya düşeni bölük pörçük, ilintileri zor kurulur “bilgilendirmelerle” dolaştırılıp durur Kafka metinlerinin içinde. Ama bunu yaparken birkaç bakımdan ödüllendirir meraklısını: En başta, eşi örneği az bulunur ince bir ironinin yollarını döşeyerek... Gündelik hayattan stilize edilip ayrılmış sıradan ilişkiler bu öykülerde (metinlerde) öyle bir matematikle bir araya getirilirler ki, daha baştan, bir öykü okumaktan çok bir “sorun, bilmece çözme göreviyle” karşı karşıya getirildiğimiz duygusuna kapılabiliriz.

Kafka metinleri bugüne kadar farklı, değişik, birbirine zıt yorumlara destek vermiş, zaman zaman yorumcuların kendi görüşlerini kanıtlamanın aracına bile dönüşmüştür. Bu metinler, dini açıdan anlaşılmaya çalışılmış, psikanalizci edebiyat anlayışı orada kendince bir şeyler bulmaya kalkmış, Fransa ve İtalya’da daha çok gerçeküstücülük akımlarıyla ilintilenmek istenmiş, sosyalist ülkeler de kimi zaman vize alabilmiş, kimi zaman yasaklara çarpmıştır.

Birer “yap boz”dur bu metinler... Sonsuza kadar bozup kurabileceğiniz sayısız ayrıntı dağarcığı... Okuyana hep bir ‘orta’ arama, bir merkez kurma ihtiyacı hissettiren elektronları gibidir bu metinlerin cümleleri; hepsi eşdeğerli, hepsi kendi merkezinin ekseninde dönen kodlar gibidirler. Onları bir mekrez etrafında toplamak imkansızdır sanki...

Tebessüm, şaşkınlık ve yenilgi duygusu arasında gidip gelirken, anlamasak bile anlama serüveninin bir parçası olmanın mutluluğunu yaşarız. Gerçekten de Kafka okurunu birleştiren ortak nokta, bir Kafka okuru cemaati kurabilen etmen budur: Orada herkes “anlamaya çalışan”dır; anlamaya çalışmanın zevkini, edebiyatın bu modernist boyutunu bütün hazzıyla yaşayandır. İşin tuhafı, az sonra olacağı gibi, okur bu metinleri okumaya başladığında, ona hiç de karmaşıkmış gibi görünürler... Tam da okurun, hiçbir şey anlamasına gerek bırakmayan, neyi anlamadığını bile anlamadan rahatlıkla okuduğu metinlerdir. Ne var ki çük sürmez bu yanıltıcı algı; çeviriden gelmesi muhtemel handikapları bir yana bırakacak olsak bile, her bir cümlenin, ya da kod-biriminin kızağında, Dickens’ın ünlü “Bir Noel Şarkısı”ndaki gibi, hayaletlerin eteklerine tutunup isli, puslu ve de ağırlaştıkça ağırlaşan aysız bir gecede kaymaya başlarız. Romanlarındaki başkişi ya da kişiler, onları gittikçe saran ve bu kişiler bağlamında içine girildikçe anlaşılmazlaşan olaylar, bu yolculukta onlara yaklaştıkça bizden uzaklaşırlar. Kafka’nın öykülerinde ise, durum biraz farklıdır; öykü yapısının sadeliği, kişilerin azlığı, bir ya da iki olayın seçilip yoğunlaştırılmış olması, zaman zaman bu boşlukta süzülüş sırasında ayağımızı bir dama, bir baca kapağına olsun basmamıza fırsat verir... Ta ki, biz yeniden kayana, ayağımızın altındaki zemini yitirene kadar...


ANLATIM TEKNİĞİ

Dikkatli, hele de klasik metinlerin anlatım tekniklerine yabancı olmayan okur, örneğin bir Sefiller’de,yazarın bize, üçüncü tekil kişi dediğimiz anlatıcı tekniğiyle kendi kurduğu dünyayı, hem de elinden gelen her türlü anlatım aracını kullanarak açmaya çalıştığını kabul edecektir. Hugo, Tolstoy, Balzac ve aynı geleneğe giren sayısız yazar, çoğunlukla “her şeyi bilen”, geçmişi geleceği tanıyan, okuru hayat üzerine bilgilendirmek için elinden geleni yapan anlatıcılardır. Tolstoy’da, Dostoyevski’de, “büyük anlatıcı” roman geleneğinde, üslupçu İngiliz yazarlarında bile değişmez bu kural: Ahlakıyla, yaşam tarzıyla, maddi manevi bütün ilişkileriyle, katıldıkları-katılmadıkları, eleştirdikleri-eleştirmedikleri, düzeltmek istedikleri bir dünya vardır onların... Okura, kendi dışlarındaki bir gerçekliği anlatır gibidirler; araya girerler, kahramanların, tiplerin ağzından fikirlerini okura aktarır, onu uyarır, ona yol gösterirler... Dünya görüşleri, hayat felsefeleri, bir başka deyişle ideolojileri, onlara o dünyayı nasıl gösteriyorsa (ya da göstermiyorsa) öyle sunarlar onu. Bu gelenek, “aydınlanma” hareketinin, bilgilendirici, aydınlatıcı eğitim anlayışıyla ilintilenebilir elbette...

Modernizm akımları, zaten aydınlanmacı aklın her şeye bir açıklama getirebileceği inancının çöktüğü, irrasyonel (akıldışı), sezgisel boyutun gerçekliğe ulaşmada devreye girdiği, bireyin “dış” karşısında söyleyebileceği bütünü kapsayan sözlerinin gerilediği akımlardır. Gerçeklik bütün olmaktan çıkmış, ayrıntı önem kazanmış, bütün, tek’in iç dünyasının yansımalarında parçalanmıştır (resimde, şiirde vs).

Kafka’yı bu gelenek içinde bir anlatıcı olarak değerlendirmek istersek, onun anlatı tekniğinin, yazarın söylenecek sözünün -bir anlamda- kalmamasına bir işaret olduğunu söylemek mümkündür. Aydınlatıcı, her şeyi bilen dünyalar yaratıp bozan auktoriyal yazarın karşısında Kafka (başka birkaç örnekte olduğu gibi) aradan çekilmiş yazar’a örnektir. Üçüncü tekil kişi (auktoriyal) bir anlatıcı vardır görünürde... Size sözgelimi açlık cambazının en azından kafesteki durumu hakkında bir yığın ayrıntılı bilgi verir, ama işte bu bilgiler, cümlelerin kendileri hakkındaki bilgilere benzerler; kendi dışlarındaki bir gerçekliğe zor götürürler okuru; ‘Dönüşüm’de, insanın nasıl olup da bir böceğe dönüşebileceğine ilişkin soruyu size sordurmayacak kadar kendi dünyalarını kuran cümlelerdir bunlar.

Çünkü: Yazarı arasanız da, yazar, sizi bilgilendirmeye pek de gönüllü değildir aslında, size doğru dürüst cevap verecek kimse yoktur ortada. Yazar yazılı metni masasına unutup gitmiştir ya da size bırakarak!

Nasıl yapar Kafka bunu? Anlatımı kişilerinden, figürlerinden birinin perspektifine teslim ederek: Çok önemlidir bu... Dikkatli okur, romanlara kadar gitmeden, Ceza Sömürgesi’nde bile bu ‘tekniği’, yazarın saklambaç oyununu yakalayabilir. Onun figürleri birbirleri hakkında düşünür, birbirlerini ve ‘dünyayı’ (okur adına) görür, algılarlar. İşte, metnin içindeki kişinin algı dünyasına hapsedilmiştir okur, yazarın algı dünyasına değil. Şöyle bir benzetme de yapılabilir: Okur, öykünün içindeki figürlerin sırtına binmiş, onlarla gezmekte ya da savrulup durmaktadır. Kör Odipus’un koluna girmiş küçük Odipuslar... Yol gösterici tanrıların dinlenmeye çekildiği ya da zaten yollarını şaşırdığı bir cehennem...

Açlık cambazını denetleyen bekçilerin, “her nedense birer kasap” olduğunu öğreniriz. Benzer bilgilendirici cümleler de vardır: ama bir kez tuzak kurulmuştur işte... Kafesin dibinde nöbet tutanlar niçin kasaptır? Bir anlamı var mıdır bu kodun? Cevap almak için yazarı boşuna ararsınız, üstelik öykünün sonun beklemeniz de bir işe yaramaz. Zaten yazar size bir açıklama yapsa bile, ‘kasap’ örneğinde olduğu gibi, sözde aydınlatmaya çalıştığı gerçeği büsbütün bulandırmaktan öte bir işlevi olmayacaktır onun söylediklerinin... Kaldı ki biraz zorlansak, öykülerdeki birçok nesnel bilginin, gene öyküdeki birinin algısına bağlanabileceğini, yazardan çok onun düşüncesiyle ilintilenebileceğini görürüz. Bu ‘yazarı saklama’ tekniğinin, metinlerdeki, ‘gördü, işitti, sandı, fark etti, umdu...’ vb. eylem sözcüklerinin bolluğunun bir belirtisidir. Dünyayı öyküdeki figürlerden birinin algı dünyasına indirgemenin kaçınılmaz yoludur bu... Bir “galiba öyle sandı, öyle algıladı” hali...

“Kafka kolonisi” dedim ama bunlara “çember metinler” de denebilir. (Bkz. Söyleşi, Prof. Dr. Şara Sayın, Multilingual, 1999; kitaptaki metinler arasında, mutlaka okunmasını tavsiye edeceğimiz çok işlevsel “Kafka” denemeleri olduğunu hatırlatalım!) Anlatıcının aradan çekip gittiği yerde, öykünün (romanın) kişileri ile o kişilerin koluna tutunmuş okur, bir ayrıntıdan ötekine, bir labirentten diğerine savrulup dururken, çember hareketi içinde dört duvar arasında dolanıp durur... Bu, gittikçe daha çok d ışa kapanan (coğrafyada’, tarihsel gerçeklikten iyice kopar kişi ve de okur... İnsan ilişkileri, sosyal çevre, hep bu kurmacanın içinde moleküllerine ayrılıp ayrılıp yeni, tuhaf oluşumlar kurarlar... Dünya kapının hemen önünde kalmış gibidir; ne heyecan verici ses, ne insan psikolojisine uygun bir tepki, ne de doğa vardır orada (Kafka romanlarının ve öykülerinin çok belirgin bir özelliği, kişilerin bildik insan tepkileri göstermeleri bakımından psikolojik, karakter belirleyici boyuttan da yoksun oluşlarıdır. Ne iyi, ne kötü, ne ahlaklı ne de ahlaksız nitelemesini yakıştırabilirsiniz onlara. İçlerinde bulundukları duruma tepkiler veren kuklalar gibidirler. Bu da bizi ‘anlatının’ klasik ‘karakter’ boyutundan yoksun kılar)...

ANLATILARIN YAPISINI ‘SÖKME’ GİRİŞİMİ

Şimdi, bu genellemelerin ardından, bu kitaba aldığımız metinlerle birlikte başka birkaç öykü ve romana şöyle bir değinip, bir “yapı analizi” yapmayı deneyebiliriz: “Sökme” deyişim, bilerek; çünkü sonuçta metinleri bir anlam etrafında toplama gibi bir amacı hiç taşımıyor. Zaten bu, az önce söylediklerimizin de inkârı anlamına gelebilir. Gene de, metinlerin üzerine gitme konusunda okuru biraz daha kışkırtıcı bir yol izleme hakkımızı kullanmaktan çekinmiyoruz. Yukarıda değindiğim, değerli hocamın metinleri gibi başka sayısız metin, ‘Kafka kolonisine’ giden yolun taşlarını nasıl biraz döşeyecekse, tersine, bu tip yapı analizleri de hem o öyküleri, romanları, hem de bunların üstüne yazılanları değerlendirmeye katkıda bulunabilecektir. Çünkü: Kafka, başka kimi örneklerde olduğu gibi, ikincil literatür dediğimiz, “metinler üzerine yazılanların” oluşturduğu birikimin de okurun başına bela kesildiği bir üretimin sorumlusudur!


DÜZEN; DÜZENİN BOZULMASI;

DÜZENİN YENİDEN KURULMASI

Hemen hepimizin çok iyi tanıdığı klasik Hollywood sinemasının öyküsünde, dramatik yapı, üç basamaklı bir gelişme gösterir: Başta bir düzen vardır, bir aile düzeni, birbirini seven iki kişi, huzurlu bir kasaba, yolunda giden gündelik hayatın göbeğinde bir iş ilişkisi vb... Derken ortaya çıkan beklenmedik bir durum (kişi/etmen) bu düzeni bozar, sarsar, dağıtır. Başkahraman bir tür kriz durumuna sürüklenir: Bu ikinci evre, kahraman için bir sınav, öğrenme, olgunlaşma evresidir de... Üçüncü evrede zorluklar halledilir, kriz çözülür, baştaki ‘düzen’ daha da sağlam kurulur...

Bu şemayı kullanarak Kafka ‘anlatısına’ döndüğümüzde şunu görürüz ki, gerek iki büyük romanında (Dava, Şato) gerekse öykülerinin çoğunda, onun ‘figürleri’ (kişileri), kendilerini hemen hep bu ikinci evre’nin, düzenin bozulmak üzere olduğu bir aşamanın önünde bulurlar. Dava’nın hemen girişinde, birilerinin Josehp K.’ya iftira etmiş olma olasılığını hatırlatır yazar bize, öyle ki, Joseph K. bir sabah, “kötü” bir şey yapmadığı halde tutuklanır. Dönüşüm’ün hemen girişinde, Gregor Samsa, odasında uyandığında, kendini bir böceğe dönüşmüş olarak bulur. Şato’da kadastrocu, bir köprünün başında durmuş, karın, sisin içindeki Şato’yu görmeye çalışmaktadır. O da, az önce sözünü ettiğimiz ikinci evre’nin hemen ağzındadır. Açlık cambazı zaten en baştan, o kafesin içindedir. Ceza Sömürgesi’nde araştırmacı gezgin, hemen infaz yerindedir ve bizimle birlikte öyküye girer...

Kimin, neyin, niçin, hangi koşullarda zorlaması, hangi nedenler sonucu, klasik anlatının “kriz” dediği, Kafka anlatısı içinse varoluşun biricik ‘ortamı’nı oluşturan aşamada kendini bulduğunu hiç öğrenemeyiz. Klasik anlatı şemasında bu aşama bir olgunlaşma, (sözde de olsa) hayatı tanıma aşamasındayken, Kafka anlatısında değişmez bir durum, bizatihi, olup olabilecek dünyanın kendisi gibidir... Böyle olunca da, onun figürleri, oradan geriye, sözde bir zamanlar varolmuş o ilk d üzene atıflar yapıp özlemler çekseler de, ne o düzenin nasıl bozulduğunu, ne de niçin özlediğini anlayabiliriz... “Eskiden”, “bir zamanlar” durumu şimdiki durum değildir. Ne anlamda? Açlık cambazının gösterisine ilginin çok büyük, eski komutan dönemine infaza duyulan merakın sınırsız olması anlamında... Şimdi artık olmayan bir şeyin olduğu bir durumdur eski düzen...

‘Geçmişin’, o şimdi’ye (olayların geçtiği döneme) göre, öykünün figürünce yeğlenir, tercih edilir ya da özlenir hali, önceki durumu ‘olumlu’ kılmaya yeter mi? Ya da şöyle soralım: Karşımızda objektif bir “daha iyi olma” durumu, objektif bir “düzen” değil de, öykünün kişisinin algısına ve belli bir kaygısına göre “daha iyi olan” bir önceki evre mi vardır? Öyleyse kişi, algıladığı, ama pek anlam veremediği ya da kolay anlaşılamayacak nedenlerle yeğlemez göründüğü, ama içinde örümcek ağına takılmış gibi debelendiği bir “duruma” sürüklenmiştir. Anlatının kendi kurmacasının (kurgusunun) mantığında tercih edilir bir önceki durumdur bu; böyle bir ilk “özlenebilir” durumun olmadığını, Hüküm öyküsünün girişindeki o yüzeysel, ahenkli, mutlu atmosfer betimlemesinden de çıkartabiliriz: En güzel ilkbaharlardan birinde, güzelim bir Pazar günü öğle öncesinden söz edilir: Tıpkı David Lynch’in Blue Velvet filminin girişinde olduğu gibi... Huzur içinde, güneş ışığına boğulmuş bir kasaba evi... Çiçekler, öten kuşlar, mutlu itfaiyeciler, Lynch bize bu girişi, aynen filmin sonunda olduğu gibi kurmaca, düşsel, imkânsız bir düzen durumu olarak sunar. Öylesine abartılı bir huzurdur ki bu, tıpkı cennet gibi düşsel ya da zaten imkânsız... Hüküm öyküsünün girişindeki bu düşsel huzur ortamı da, çok geçmeden silinip gidecektir. Çünkü öykünün figürü (kişisi) zaten oldum olası o ikinci evrede yaşamaktadır... Petersburg’da yaşadığı su götürür arkadaşına yazdığı mektuplarla ayakta durmaya çalışarak...

ZAMAN / DEĞİŞME / GELİŞME?

Ceza Sömürgesi’nde ve Açlık Cambazı’nda zaman, art arda gelen zincirleme sekansların oluşturduğu bir süreçten çok, bir ‘durum’dur. İnfaza ve cambazın aç kalmasına duyulan ilginin azalması ilişkisinde, bir “bir zamanlar” ve “şimdi” durumu oluşur. Ama gerçek bir geçmiş ve şimdi süreci, bir zaman duygusu yaşayamayız bu öykülerde ve öteki anlatılarda...

Zaman, “yasanın önünde” bekleyen taşralı adamı yaşlandırır, ama kapıda bekleyen bekçide en ufak bir değişiklikten söz edilmez... Kafka’da, taşralı adamı kuşatan bir durumdur zaman; gerektiğinde gerektiği sonuçlar vardır (ilginin azalması, taşralı adamın yaşlanması, Hüküm’de babanın ağzında diş kalmaması), ama kendisi yoktur... ‘Pazar günü öğle öncesi, bir ilkbahar, o gün öğleden sonra, çok sonraları, yıllar sonra’ gibi ifadeler, hemen hep zamanın süreçleri içinden kopartılmış durumda işaret ederler. Bu nedenle olacak, sonsuz bir zamana yayılmış gibidir Kafka anlatıları. Zaman iyice genleşip “süreç” olma özelliğini yitirmiştir. Belki şöyle de söylenebilir: Kafka figürleri (kişileri) aynı durumda (anda) farklı zaman düzlemlerinde yaşadıkları için (de), ortaya hayaletimsi bir dünya çıkmaktadır. (Zamanın bu oyunu, çevirilere de güçlük çıkarmaktadır: Açlık Cambazı’nda, tekrarları anlatan, ‘ederdi, yapardı, olurdu, derdi...’ cümlelerinden, di’li geçmiş zamana ‘etti, yaptı, oldu, dedi...’ geçişlerde, çevirmen arkadaşımızın zorlanmaları boşuna değildi.)


MEKÂN

Üstü üste binmiş zamanların ya da genleşmiş, yayılmış bir zamansal boşluğun içine fırlatılmış kişi, kendini gene bir ‘durum’ olarak tanımlayabileceğimiz bir mekânın ya da mimarinin içinde bulur (açlık cambazının kafesi; tropikal, kıraç, ama coğrafi bölgesi belirsiz, bir tür territorium incognito’da [bilinmeyen bölgede] suçunu mahkûmun bedenine kazıyan bir infaz makinesi; ünlü Trapez Cambazı öyküsünde hayatın biricim mekânına dönüşmüş ip vb...). Mekân labirentleşmiş, kudretlilerin, iktidarın kişiye kapalı ‘yüksek mimarisi’ ile alttakilerin hareket ettikleri labirent olmak üzere, güç ilişkisine göre ikiye bölünmüştür. Şato’da, güçlüler, şatonun içindedirler... Dava’da localardakiler, aşağıdaki Joseph K.’ya tepeden bakarlar... Yasa önündeki bekçi ayakta dururken, taşradan gelen adam bir iskemleye çöker... Aynı mekânda bile bir üst-alt ilişkisi kurulur... Yasa’nın yayıldığı yüksek mekân sınırsız gibidir; kapıların kapıları izlediğini öğreniriz kapı bekçisinden, Hüküm’de babanın, arkadaki odasında yatağın içinde dikilip bir eliyle tavana tutunarak dengelendiğini okuruz; karanlık, izbe arka odada, gücün temsilcisi baba devleşip oğluna üstten bakar.

Fakat mekân kolayca konturlarını ya da insana ‘yer’, güven sunma işlevini de yitirebilir... Dava’da, avluların etrafına yayılmış yoksul evlerinden birinin içinde, K.’nın karşısına duruşma salonu çıkar. ‘Dönüşüm’de Gregor’un bildik odasında, Gregor bir böcek olarak uyanır. Mekân artık eski boyutlarında görünmez ona... Odanın eşyası, bu yeni varoluş haline destek olmaktan çok, engeller çıkarır. Yuva adlı öyküde, mekân toprak altıdır. Ceza Sömürgesi’nde eski komutanın mezarı, bir çayevinde, duvarın hemen dibindeki bir masanın altındadır. Koruyucu yuva-mekân gitmiş, yerine tekinsiz güçlerin kol gezdiği, iktidarın, gücün keyfine göre değiştirebildiği tuhaf bir tiyatro sahnesi gelmiştir... Kafka kişisinin mekânı, bildik mimari ve fiziksel özellikleri kolayca kaybedebilen ya da temsil etmeyen bir ‘varoluş durumudur’ da diyebiliriz. Çünkü, ‘sahne’ de sonuçta bir durumdur. Zaman-mekân sahneleşip bir kıyamet ortamı kurmuşlardır. Sahne, o sözünü ettiğimiz ikinci evre’nin kendisidir. Yabancılaşmışlığın oyununun sergilendiği yer de diyebiliriz buna belki. Ama başta da söyledik, bu evre’ye sadece giriş vardır, oradan çıkış yoktur... Öyleyse ‘yabancılaşma’ bir kıyamet durumudur; tarih dışı, zaman üstü, hiç değişmeyecek bir durum...

Bu “ikinci” dediğimiz, ama Kafka’da “tek” olan varoluş durumu, bu sahne, figürlerin (kişilerin) biricik özgürlük imkânını da temsil eder. Özgürlüğün gerçekleşebileceği biricik yer, bir ipin üstü, bir kafesin içidir; orada biraz saygı ve hayranlık uyandırarak, rahatsız edilmeden aç kalabilmektir özgürlük. Varoluşunu kendi bildiği yoldan gerçekleştirmektir... Ne var ki, “kendinde” bir özgürlük değildir bu, hep bağımlıdır; öteki, dış olmadan kendi başına anlamını kaybeden bir varoluş hali vardır karşımızda. Ceza Sömürgesi’nde subay infazın anlamını ve işlevini gezgine anlatmak için yırtınır; açlık cambazı, gerçekten de hiçbir şey yemediğine çevresindekileri inandırmayı başaramaz; Hüküm’de, Georg’un varoluşu, Petersburg’daki ‘arkadaşına’ bağlı gibidir. Gregor, Dönüşüm’de, en büyük özgürlüğünü, böcek kimliğinde yaşar aslında... D emek ki özgürlük, bu bağımlılık ilişkisinde daha baştan mutlak bir durum olmaktan çıkmıştır. Özgürlük, gerçekliğin bildik bütün bağlarından kopuk, öznel-sınırlı bir bilinç durumu olarak, ama sadece geçici bir durum olarak vardır. Dönüşüm’de, Gregor’un böcek kimliğini kimse önemsemediği gibi, buna pek şaşıran da olmaz; işe gidemeyişi asıl kaygıyı oluşturur dışarıdakiler için. Açlık cambazı aç kalışına ne anlam verirse versin, dış (dünya) ona kendi kaba gerçekliğinden bakar; özgürlüğünü (varoluş anlamını) ortadan kaldırır. Hüküm’de, baba, oğlunun Petersburg’daki arkadaşının varoluşunun göbeğine bomba atar sanki, arkadaşı Rusya’ya dağılır, silinir, dükkânı yağmalanır, malları parçalanır, gaz muslukları havalarda uçuşur; kendi varoluşunu (özgürlüğünü) bu yansımasıyla birlikte ayakta tutan oğula, ölmek kalır sadece. İnfaz subayı varoluşunu (özgürlüğünü) infaz makinesine endekslemiştir. Bu bağımlılık ilişkisinde makine itibar görmeyince, onun da varoluş nedeni ortadan kalkar (özgürlüğü de)...

Elbette bilincin nesnel gerçekliği kavrama yetersizliğinden ötürü bir kendi içine kapanması ve steril bir duruma sarılması, sonuçta da yenilmesi gibi bir ilişki vardır karşımızda... Kişi varoluşunu, özgürlüğünü, gerçekliğin çok sınırlı, ayrıntısal bir parçası üzerine kurup orada tanımlamaya çalışır. Dolayısıyla da bir kısırdöngü çıkar karşımıza; aç kalma gibi bir inatlaşma çevresinde dönüp dolanır hayat. Kendini mi, müfettişi mi, yoksa okuru mu aldattığı belli olmayan bir sonuç cümlesinde, açlık cambazı, tadı hoşuna gidecek, beğenebileceği bir yiyecek bulamadığı için bu yolu seçtiğini söyleyecektir. Aynı cümleyi, “Ben varoluşumu (özgürlüğümü) ancak bu yoldan gerçekleştirebileceğimi düşündüm,” cümlesiyle de değiştirebiliriz sanırım. Sonuç değişmez. Topaç öyküsünde düşünür, dönen topacı durdurup eline almaya kalktığı anda, o topaç artık topaç olmaktan çıkar. Onun bilgisi de, dönen topacın asıl bilgisi değildir artık. Bir kopartmadır bu bilgi, bir anın bilgisidir, daraltılmış bir bilincin bilgisi...

En başta söyledik, Kafka anlatıları, genellikle anlatıcının aradan çekildiği bir teknikle sunuluyordu. Yoksa Kafka bizi o topacın üstüne mi oturuyor? Onunla birlikte döndüğümüz için elektronlaşmış, bağımsızlaşmış cümlelerle, ifadelerle, sözde açıklamalarla, sözde yorumlarla fır dönüp duruyoruz galiba... Ya da: Öykü, roman dönüp duruyor karşımızda, bir o yüzünü gösteriyor, bir bu yüzünü... Başın-sonun olmadığı bir sonsuzluk durumu mudur bu anlatılar? “Bütün” hakkında bilgi verebileceğini düşünen ‘aydınlanmacı’ anlatı geleneğinin ortadan kalktığı bu modernist uçta, yazar, metni sırf kendi canını kurtarmak için kurduğu bir özgürlük alanı olarak, hayatın ağırlığı karşısında bir son çare olarak işlevselleştirmiş olamaz mı?


İLETİŞİM

Kafka metinlerini, sosyal dünyayı bir iletişim sistemi olarak, bir dil ilişkisi olarak anlamaya çalışarak da okumak isteyebiliriz. Toplumun / genelin refah ve mutluluğunun, bireyin/tekin de refah ve mutluluğu anlamına geleceği biçimindeki aydınlanmacı idealin çökmesine; bu ideali cisimleştirme iddiasındaki modern devletin belli bir sınıfın tahakküm aracına dönüşmüş olmasına ve aydınlanma aklının, yerini “tutulmuş” bir akla bırakmasına bir estetik tepki, buna denk bir ruh halidir modernizm. Modern devlet, toplum ve birey adına, şiddeti hukuk üzerinden tekelleştirmiş, bölüşümü düzenleyen devlettir de. Bu tekelleştirme, bireye, işlevi ve anlamı devlette saklı bir tahakküm olarak yansır. En azından Kafka’da hukukun, hukuk normlarının ve ilkelerin temsili olan modern devlet, normu mutlaklaştırıp soyutlaştırmıştır. Dava’da, görünmeyen mahkeme, bütün mekanizmalarıyla, soyut, mutlak bir normun (adaletin) temsilcisine dönmüş, hatta hayatın bütün öğeleri, bankadaki sıradan memurdan çamaşırhanenin arka odasına, bu mutlağın hizmetindeki mekanizmanın aksamı olup çıkmıştır. Dava’nın küçük bir modeli de Ceza Sömürgesi olsa gerektir. Subay, artık üzerinde çizim mi, yazı mı bulunduğu belli olmayan eski kağıtlar üzerinde, bu ele geçmez ‘normlar’ toplamının bir zamanlardaki anlamını arar gibidir.

Normun tahakkümü, bireye en başta dil olarak yansır. Kafka figürü, tahakkümün kendisine dille yansıyışına dille cevap veremez; çünkü bu dili anlamaz. Ceza Sömürgesi’nin mahkûmu adeta dilsizdir. Kişi, aslında bu tahakkümün dilini konuşanların tahakkümü altına girer. Görünmeyen mahkemenin (Dava) d ili, Hüküm’de babanın dili olur. Figür (kişi) süper-ego’nun (mahkemenin, babanın, subayın vb.) dilinin tahakkümü altındadır. Özgür olmak isteyen Georg babanın diliyle konuşmak zorundadır. Özgürlüğün yok edilmesi, özellikle bilim-kurguda boşuna dilin geçersizleşmesi anlamına gelmez. Uzaylılar en başta iletişim sistemlerimizi bozarlar bu dünyaya inince. Kafka kişisi de, süperegonun dilini paylaşamaz, anlamaz; tam bir iletişim yalnızlığı içindedir ve belki de kendisini anlamayacakları için açlık cambazı, dışa (okura) anlayabilecekleri, işlevsiz bir cümle sunar: Tadı hoşuna gidecek yiyeceği bulamadım, diye. Belki de Kafka, kendi diliyle kurduğu bir evrene bundan sokmaz bizi; özgür olduğu biricik dünyaya...


“DÖNÜŞÜM”

Kafka’nın bu uzun öyküsünün dilimizdeki çevirilerinde nedense “Değişim” adı tercih edilmiş. İnternetteki Kafka sitelerinde yapacağımız kısa bir gezintide, Almanca basımlarında ya da başka dillere yapılmış çevirilerinde kapak illüstrasyonu olarak bir kelebeğin de kullanıldığını görüyoruz. Dönüşüm’ü bir kavram olarak hatırlatmaya yönelik bu tercih, en azından bu işlevini yerine getiriyor, çünkü kelebek, tırtılın metamorfoz geçirmiş halidir; değişikliğe uğramak söz konusu değildir; yaşanan tamamen bir üst (başka) biçime geçmektir; geri dönmemecesine. Değişim, her zaman olmasa bile, eski duruma bir geri dönüşün kapısını aralık tutar, çevirmenimiz tercihini, metamorfozun, yani öyküdeki durumun karşılığı olarak daha uygun olduğunu düşündüğü “Dönüşüm” lehine kullandı.

Kuşkusuz, giriş açıklamamızı buraya kadar okuyagelmiş biri için, Dönüşüm’e ayrıca yer ayırmamız biraz yadırgatıcı gelecektir; çünkü Kafka’nın ‘dünyasına’ çok yönlü bir üst bakış oluşturmaya çalıştığımız bu girişin, okura, hem metiniçi hem de tarihsel yorumlar yapma bakımından, gerekli anahtarları, dolayısıyla da “yorumlama özgürlüğü”nü az çok sunduğunu düşünüyoruz. Gene de, buraya kadar yapageldiğimiz açıklamaları biraz daha desteklemek için, bu kez metinden yola çıkma denemesi yapabiliriz.

Dönüşüm, girişte belirttiğimiz “kişinin kendini bir durumda bulma” modelinin Kafka’daki en tipik örneklerinden biri olsa gerekir. Dava’da, roman figürü kötü bir şey yapmamış olsa da, onun tutuklanma durumu, romanın daha ilk cümlesiyle birlikte, onu da, bizi de içine alır. Aynı giriş, burada öykünün figürünü bir başka tutuklanma ya da sınırlanma durumu ile karşı karşıya getirir. Elbette okuru da: Kitin kabuğu içindeki tanımlanmaz, ürkütücü bir böcek. Okur daha ilk cümlede sırtından böceğin odasına itilir ve oradan uzun bir süre çıkamaz, ta ki böcek, kül kutularının, çöpün arasından dışarıya çıkıp kız kardeşinin çaldığı kemanı dinlemeyi göze alıncaya kadar.

Kafka, “aradan çekilen yazar” olarak, insanın böceğe dönüşmesi gibi, akla, mantığa ve elbette doğa yasalarına aykırı bir sürecin hesabını vermekten kurtulmuş; anlatının perspektifini böceğin bilincine ve gözen bağlayıp ortalıktan “sıvışmıştır”. Şimdi o odada böcek ve onun algı dünyasının sınırlarına hapsedilmiş okur, yazarın biraz merhamet edip bir ara aralattığı kapıdan, o gene alabildiğine sınırlı perspektiften, Gregor’un anne babasının ve kız kardeşinin bulunduğu, bir ara işyerinde patronun yolladığı müdürün dolanıp durduğu bu en son, belki de kendisi gibi pazarlamacı oldukları izlenimini veren, soğuk, itici, sakallı üç kiracının yemek yedikleri salona “bakar” (ya da kulak verir). Kafka’nın, bu öyküsüyle ilgili olarak, kapak resmi yapılacaksa, böceğin kesinlikle gösterilmemesi gerektiğini hatırlatması boşuna değildir elbette. Çünkü böcek ya da böcekleşme, bir durumdur: İçine çekilinmiş bir durum ya da içten dışarıya bakmanın durumu.

Elbette okur, onunla aynı odaya kapatılmış ve onun gözünden “dışa” bakıyor, kulak kabartıyor olsa da, bir yandan da odadaki böceğin buradan kurtulma, hareket etme, sesini duyurma, hatta bir an evvel kalkıp işine yetişme vb. kaygılarına eşlik eden iç (psikolojik-düşünsel) ve dış (fiziksel) süreçleri, gerçekte süreç izlenimi veren “kaygı ve yetersizlik” durumlarını, yazarın gene böcek üzerinden (onun algı ve bilinci aracılığıyla) verdiği bilgilerle izleme konumundadır.

Edebiyat eleştirisi, öykünün başlıca üç bölümde yapılandığını kabule der: Birinci bölümde Gregor’un mesleğiyle, işiyle ilgili kaygılarını, bir an evvel işe yetişme mecburiyetinin baskısını öğreniriz. İkinci bölüm bakışlarımızı aile üzerine çevirtir. Ailenin (anne, baba, kız kardeş) bir ittifak ya da dayanışma içine girmesi evresidir bu. Üçüncü bölümde görünürde bir tür kendi üzerine savrulma, kendisiyle hesaplaşma söz konusudur. İkinci bölümde yavaş yavaş ortaya çıkan, böceğin kimlik/özdeşlik sorunu, üçüncü bölümde bir bakıma böcek-insan ikileminin bulanıklaşmasıyla anlamsal açımlar oluşturur. Dönüşümün ya da “oyundan çıkma”, geriye çekilip kabuğuna kapanma durumunun, hayatın anlamını yakalayamama, hayatı pazarlamacılığın, ailenin borcunu ödemenin kaygı sınırları içine çekme aymazlığının Samsa’yı getirdiği bir durak olarak da yorumlamak mümkün. Burada karşımıza insan yemeğine ağzını sürememe, aradığı besini bir türlü bulamama motifleri çıkıyor. Bu bir türlü bulamadığı kesin, aslında böceğe dönüşmeden de böcek gibi yaşamış olduğu için “tadını” , “anlamını” kendinden hep uzak tuttuğu “öteki hayat” olabilir mi? Özgürleştirici müzik olarak simgeleştirilmiş öteki hayat?

ZAMAN

Birinci bölümde, Nobert Elias’ın uygarlaşma süreçleriyle birlikte kültürel bir vicdana dönüştüğünü ileri sürdüğü “zaman vicdanının” ya da baskısının neredeyse tipik bir uygulamasını buluruz. Elias’a göre, kapitalist sanayi toplumları (hizmet sektörünü de buna eklememiz gerek) çalışanı (bireyi) verimlilik ilkesine göre kesin zaman dilimlerine bölünmüş bir gündelik/haftalık/aylık/yıllık hayatın, hatta ömrün korsesine sokmuş olsa bile, insan, bu dış baskıyı içselleştirip bir zaman vicdanına dönüştürmüş olduğu için bir bakıma onu algılamaz. Böcek-Gregor, Elias’tan yaklaşık elli altmış yıl önce, bu tezi zorlarcasına, zaman çarkının gıcırtıları altında ezilir. Gregor’un zaman vicdanına direnişi, en azından zamanın baskısını iyice dışsallaştırması söz konusudur. Birinci bölüm, dakikaların tahakkümünü yaşatır ona (ve okura). Ama işte zaman, öteki her şey gibi, sadece “baskın’nın” durumsallaşmasından başka bir şey değildir burada. Örneğin firmanın, Gregor’un yokluğunu fark etmesi için o dakikacık yetmiştir. Sonra, ikinci bölümde, dakikalar önemini kaybeder sanki. Zaman, durum olarak öyküde şimdilik işlevsizleşmiş; yapacağını yapıp ortadan çekilmiştir. Patronun yolladığı müdür, zamanı da, baskısını da beraberinde alıp götürür. Çünkü zaman, iş-çalışma dünyasına endeksli, görece varolan bir şeydir; artık işe gidemeyen, değişmelerin yağmurlu havadan güneşli havaya geçişten ibaret olduğu, bir yere ulaştırmayan sınırlı hareketlerin (böceğin hareketlerinin) dairesellik kazandığı bir mekânda, zaman süreç olarak yok olmuştur; durum olarak ise bulanıklaşmıştır.


TEKELCİ AŞAMA ÖNCESİ KAPİTALİZM

Gregor Samsa’nın böcekleşmeden önce (ve hâlâ) satıcılığını yaptığı firma ya da işyeri, bugün ülkemizde hâlâ bir olgu olarak varolan küçük esnaf/atölye işletmelerinin bir modelini sunar. Hani çırağın, çalışanın patronundan, muhasebecisinden hafta sonu kişisel borç alabildiği bir kapitalizm aşamasını. Gregor’un ailesi de patrondan borç para almıştır. Batı’da bugün çoktan tarihe karışmış bir dönemdir bu; Kafka’nın Dönüşüm’ü yazdığı yıllarda, hızla tekelci aşamasına doğru evrilen, küçük işletmeleri, firmaları yutan kapitalizmin ön biçimlerinden temsili bir örnektir bu firma. Ne var ki, işe gelmeyen elemanını merak eden, en azından, hangi nedenlerle olursa olsun kaygılanan bu “insani” firma, gene de Kafka’nın öteki yapıtlarında gördüğümüz üst-alt ilişkisini, başta mimari düzenlemelerle olmak üzere (Dava’da yargıçların kürsüsü, locadakiler) çeşitli düzlemlerde kurar. [Kafka metinlerinde, başta “görünmez mahkeme” olmak üzere, kişi hep kurumların temsilcilerinin temsilcileri ile yüz yüze gelebilir ancak. Kurumu üst otoriteyi temsil eden kişi ve aracılar da, beklenmedik (en azından görünürde) zaaflar taşırlar. Temsil ettikleri güç ile fiziksel, kişisel yapıları arasında, ters orantılı, “aşağıdaki” kişiye ilk anda cesaret veren özellikleri vardır.] Burada da patron yanındakilere yüksekten konuşur (Kafka’daki “kürsü” motifi) ama kulakları ağır işitir. Gregor firmada zaafları olduğu bilinen biridir; bu da üst’ünün onun üzerinde otorite kurmasını kolaylaştırdığı gibi, gene kurumun ona karşı, insani davrandığı izlenimini okura verebilecek bir fırsattır. Zaaflar üzerine kurulu, tahammül, merhamet etme görüntüsü ardında işleyen bir insafsızlık ve anlayışsızlık kolayca ele verir kendini. Burada Heinz Politzer’in 1962 tarihli Franz Kafka, der Künstler (“Sanatçı Franz Kafka”) kitabında bir yoruma baş vurarak, onun firma ile ilişkisinin kaynağını biyografik bir olguyla da açıklamaya çalışabiliriz. Politzer’e göre, Kafka eski Avusturya liselerinin kâbuslarını yansıtmaktadır bu firma ilişkisinde. Öğretmeninin, anne babasının, sonra da okul müdürünün (süper-egoların) bitmez baskısını ve verimliliği kendi ölçütleriyle belirleme yetkisini buluruz burada. Gregor firmada, alacakları tahsil etme yetkisiyle donatılarak, firmanın öteki daha rahat ve serbest davranabilen pazarlamacılarının konumuna yükselme şansı elde etmiştir, ama bu şansı geri tepmiş, son zamanlarda alabildiğine verimsiz bir çalışma ortaya koymuştur. Verimliliğin ölçülmesinde kantarın topuzunu üst-otoritelere bırakan bu yorumları, onun lise yaşantısındaki deneyimleriyle ilişkilendirmek elbette zor değildir.

Gregor’un ailesi ile ilişkisi, tuhaf bir dayanışma ya da kullanma ilişkisine tekabül eder. Gregor, bir trenden inip ötekine binerek yaptığı pazarlama yolculuklarının katlanılmaz baskısına, ailesinin, hem de işyeri sahibine (patrona) olan borcundan ötürü dayanmak zorundadır. O bir köle midir, yoksa, aileye ait olmanın bedeli midir bu? Cevap vermek zordur bu soruya. Ancak, yayına hazırladığımız Babaya Mektup’tan çıkartabileceğimiz kadarıyla, bir biyografik yorum yapmamız mümkünse, Kafka için aile üyesi, oğul olmak, anlamını kendisinin bilemeyeceği kurallara uymakla mümkündür, diyebiliriz. Kafka orada, babasının koyduğu ve nedenini, niçinini sadece onun bildiği kurallardan söz eder. Bu yorum benimsenirse, böcekleşme, baba otoritesine (dışa/süper-egoya) kapanma, kendince bir özgürleşmedir de.


ÖZGÜRLÜĞÜN İMKÂNSIZLIĞI

Gregor, özgürleşmeyi, (bağımsızlaşmayı) ailesinin patrona olan borcunu ödeme zorunluluğunun ortadan kalkması koşuluna bağlayıp indirger, çok dar anlamda yorumlar. Kaldı ki, koşul buysa, gerektiği gibi çalışmaması, en azından üst-otoriteye göre, verimli ve yeterli performans göstermemesi, özgürleşmekten korktuğunun değilse bile, onu basitleştirdiğinin, indirgediğinin belirtisi olarak anlaşılabilir. Gregor, gerçek özgürleşmenin önünde bambaşka ve belki de görünmez sınırlar olduğunun farkındadır belki; tıpkı liseyi bitirmenin, oradan kurtulmanın, (hep olduğu gibi) bir özgürlük duygusu vermesinin ardından, hemen öteki kurum ve mercilerin (süper-ego kurumlarının) önümüze çıkması ilişkisinde olduğu gibi. Her özgürleşme (duygusu) geçici, yanıltıcıdır; mutlak değil, bir önceki durumdan, belli bir durumdan bağımsızlaşmaktır. Dış dünya, yeni bağımlılık alanlarını hazır edip kişiyi bekler, Gregor bu firmaya borcunu bitirip bağımsızlaştıktan sonra ne yapacaktır? Öyküde gelecek tasarımına ilişkin ne bulabiliriz? Pazarlamacılıkla ilgili sorunların cenderesi içinde sıkışıp kalmışlığı, sonuçta kendisini bir pazarlama metaı gibi görüşü, onun özgürlük tasavvurunun kendi dünyasıyla (bireyin kendi dünyasıyla) sınırlılığını gösterir bize. Gregor Samsa’nın özgürlük, bağımsızlık tasarımı, belli bir durumu arkada bırakmaktan ibarettir sadece, tasarlayamadığı bir durumun özlemini bile çekememektedir o, ama üçüncü bölümde göreceğimiz gibi, “hep aradığı”, belki de bulmaktan korktuğu bir “besin” söz konusudur.

Gregor’un borcun ödenmesi sorunu da, zamana dayalı bir süreçten çok, Gregor’un algılayışında, özgürlüğün önünü kesen bir durumdur; süreçleşemeyen özgürlük (düşüncesi), yerini ister istemez başka bir durumsal kurtuluşa, “böcekleşmeye” bırakıyorsa, metamorfoz radikal bir dönüşüm olarak, Kafkavari bir özgürleşmeden öteki birbirini izleyecek bağımlıklara, (evliliğe, bizzat iş güç sahibi olmaya vb.) kapanmaktan başka ne olabilir ki? Yani özgürleşme olmayan bir özgürleşmeden başka? Son bölümde, ama bir bakıma hep kaçtığı o şeyin, özgürlüğün (özgürleşme olarak müziğin) taşıdığı anlamı bu yoruma ekleyerek, böcekleşmenin hem özgürleşme, hem de özgürleşmeden uzaklaşma olduğunu ileri sürebiliriz: Çünkü insani duygular taşımadığımız sürece, müziğin özgürleştirici anlamından söz etmek imkânsızdır metne göre. (Bu duygulardan yoksun üç kiracı, insan gibi görünmekle birlikte, daha altta bir konumda yer alırlar!)

Böceğin daha öykünün başında karşımıza çıkması, bu sığınmanın (metamorfozun) bir bağımsızlaşmayı getirmediğini söylüyor bize; tuhaf bir döngüsel hareketle, öyküde okuduğumuz durumların sonucu gibi görünen böcekleşme, aynı zamanda (öykünün) başlangıç noktasında karşımıza çıkınca, kendi çözümünü inkâr ediyor. Böcek-Gregor hâlâ önceki gibi, sorumluluklarını taşımak zorunda; yaşantısı benliğine yapışmış; yeni biçimine aldırmadan “Sen bir insansın!” diyor ona; ama bu insan, o sözünü ettiğimiz, pazarlama pratiğiyle sınırlı, her türlü insani ilişkiyi dışa koymuş, hayatın anlamını ödenecek borca endekslemiş “insandır”. Kalkacaksın, giyinip kuşanacaksın, trenlere binip alacakları tahsil edeceksin! Kafka’nın, Gregor’un böcek yapısına bürünmekle, kendi iç, insan yapısından, gündelik hayatın pratik kaygılarından bile kurtulamayacağını, dolayısıyla da bu tür dönüşümlerin bir çıkış yolu olamayacağını söylemesi, Dönüşüm öyküsünün mesajlarından sadece biri herhalde. Gregor, o böcekleşmiş yeni haliyle müdürün karşısına çıktığında, beriki, “Vay canına!” diye haykırıp kaçıp gittiğinde, okur da, böcekleşmenin kaçışı tamamlamaya yetmeyeceğini kavrar ve öykü burada bitebilirdi. Elbette bu “oyundan çıkma”, bu sığınma, sadece bir korunmayı, kapanmayı değil de, hayatın anlamı olabilecek bir özgürleşmeyi de birlikte getirebilseydi biterdi öykü burada. Oysa karşımızda, iki, hatta üç düzlemli bir varoluş hali bulunmaktadır.

a) Pazarlamacı, satıcı, ailenin borcunu yüklenmiş, evlenecek imkânlardan henüz yoksun Gregor.
b) Böcekleşmeyle, en azından bu pratik zorunluluklardan ister istemez kurtulmuş olan Böcek-Gregor.
c) Böcek ile insan arasında sıkışmış gibi görünen, ama özgürlüğü gerçek anlamda arayan Gregor.

Evet, öykü orada bitmez, üstelik kaçış, gerçek bir kurtuluşu getirmek şöyle dursun, böcekleşme Gregor’u her yönden kıstırdığı ve en başta fiziksel hareketlerini sınırladığı için, kurtulma sanısı (diyelim ki Gregor’un rüyası devam ediyor ve bütün okuduklarımız rüya) bir yanılgı olarak da tanımlanabilir.

Öykünün, sözünü ettiğimiz ikinci bölümde, zaman iyice durumlaşır. Kasvetli, sıkıntılı rüyalardan uyanmış Gregor Samsa, birinci bölümünde kendini bir böcek olarak bulmuştu; şimdi derin bir uykuya dalıp bu bölümü kapar. Uyandığında, zaman artık, atlamalı bir durumdur. Belki bir ay geçmiştir, belki de iki ay olmuştur. Burada bir kez daha, zaman baskısının ya da vicdanının, toplumsal organizasyonunun verimlilik ilkesine göre oluşturduğu yapay, dış, göreli bir durum olduğunu görürüz. Müdür aceleyle toparlanıp giderken, zamanın fazlasıyla anlamlı ve işlevsel olduğu bir dünyanın temsilcisi olarak, zamansallığı da beraberinde götürmüş gibidir. Bu da, Böcek-Gregor için bir tür baskıdan arınma durumudur. Zamandan kurtulma durumu, zamana değil de hastalığın durumuna bağlı hastanınki gibi bir tekdüze yaşama halidir bu; işlevsiz, anlamsız bir bekleme durumu vardır artık karşımızda; dolayısıyla da bir yalnızlığa mahkûm olma durumu.

Böcek-Gregor, başta dediğimiz anlatım perspektifine sıkıştırılmış bir figür olarak, dış dünyayı (salonu, orada konuşulanları) görsel ve işitsel yollardan algılamaktadır. Ancak sadece böcek için değil, okur için de, Kafka aileyi böceğin duyduğu seslerle, (akustik) araçlarla çizer. Bu dış sesler -içeriden cevap, en azından anlaşılır insan sesi biçiminde cevaplar alamadıkları için- genellikle dışarıdakilerin içeriye karşı geliştirdikleri tavır ve tutumun, yaşadıkları duygusal hallerin anlatıcısı işlevini taşırlar.


GRETE VE MÜZİĞİN ÖZGÜRLEŞTİRİCİ İŞLEVİ

Dönüşüm’de, Kafka’nın gerçek hayatında annesiyle olan sorunlu ilişkisinin, onu hep babasının dümen suyundaki kadın olarak görüşünün izdüşümlerini bulmak mümkün. Ancak öyküdeki en önemli kişi, elbette Gregor’un kız kardeşi Grete’dir. Gregor-Grete adlarının sessel benzerliği, öyküdeki olayların karşımıza çıkardığı durumlar, hele müziğin bütün içinde taşıdığı anlam, bizi bu ilişki üzerinde enikonu durmaya yöneltecek türdendir. Grete’nin, dönüşümden önce Gregor ile, anne babasından farklı olarak çıkar ilişkisine dayanmayan ilişkisi olduğunu öğreniriz. Bu köklü sevgi, görünürde, kızın böcek karşısındaki duygularını bastırıp odasına girmesine yeter. Aile, dönüşümün hayatlarına getirebileceği olumsuzlukların tedirginliği altında kıvranırken, Grete kardeşinin bir felaketle baş başa bulunduğunu düşünebilmektedir. Gregor ev bütçesine katkıda bulunma imkânını yitirince, bu boşluğu doldurmak durumunda kalan Grete, kardeşiyle olan ilişkisini gene salt acıma, bir hastaya bakma düzlemine indirgemez. Böcek ile ailenin o zamana kadar uzanagelmiş otorite ayağı arasındaki ilişkiyi artık o kurar. Ama ilişkinin kiminle kurulduğu sorusunun cevabı boşlukta kalmış gibidir. Grete kendisi d ediğim d edik bir kız olarak anne babası ile kardeşi arasında mı, yoksa böcek kardeşi arasında mı bağ kurmaya çalışmaktadır? Odadaki nedir? Kimdir? Böceğe teslim olmuş bir insan mı? İnsanı yutmuş bir böcek mi? Dahası: Dönüşümdeki payı, suçu nedir Gregor’un? Dikkatli bir okur, böceğin hemen kapısının önünde, anne babasının ve kız kardeşinin son tahlildeki bütün tepkilerinin, kendilerine isteyerek ya da istemeyerek bir oyun oynanmış kişilerin tepkilerine denk düştüğünü sezebilecektir. “Eyvah”lar, “Aman Tanrım!”lar arasında, “Böyle bir dönüşüm mümkün mü?” sorusu, “Bize bu yapılır mı?” tepkisinin içinde eriyip gider. Özdeşliğin/kimliğinin derdine düşmek, içerideki “varlığa” kalmıştır; ötekiler ise, bu yeni varoluş durumu karşısında önlemler alma yoluna giderler sadece. Odanın yeniden düzenlenmesi, böcek mi yoksa insan Gregor’ mu göz önünde tutularak gerçekleştirilecektir?

METAFORUN YARATTIĞI UÇURUM

Lukacs’ın Kafka metinleri için tespit ettiği şu yapısal teknik burada da geçerlidir: Metafor ile gerçeklik arasındaki uçurumun derinliği, anlamlandırma girişimlerinin çeşitliliğinin nedenidir. Bu tespit burada sadece “böcek” metaforu için geçerli değildir elbette. Kafka’nın özel hayatını belirlemiş kişi ve ilişkilerin metne sızmasının yanı sıra, Kutsal Kitap’tan alegori ve metaforların da metne serpiştirilmiş olması, belki edebiyat eleştirisinin önüne bol bol yokuş çıkarmaktadır; ama asıl, bu tür metinlere zaman ve kültürel coğrafya olarak uzak bir mıntıkada (ülkemizde) metinlerin anlamlandırılmasının (açıklayıcı destekler olmaksızın) neredeyse imkânsız olduğu, bu metin özelinde bir kez daha tescil edilebilirse, Dönüşüm de, okumanın, duruma göre çok özen isteyen bir uğraş, kaygılara göre farklı birikimler gerektiren bir çaba olduğunu gösterir.

Sözünü ettiğimiz simge ya da yollamalardan biri, öykünün başında karşımıza çıkan, boynunda boa yılanı biçiminde, uzun bir kürk atkı bulunan, dimdik oturmuş kadın resmidir. Gregor bu resme büyük önemler atfetmiş, onu özel biçimde, kendi emeğiyle çerçevelemiştir. (Bir kadına sahip olmak için yapabileceği tek şey buymuş gibi.) Bu bekâr odasında, Gregor’un biricik cinsel yaşantı nesnesi gibidir bu resim. Annesi ile kız kardeşi odayı boşaltmaya (odaya bir böceğin ihtiyaçları doğrultusunda yeni bir kimlik kazandırmaya) yöneldiklerinde, böcek Gregor, bedeniyle resmi örter: “Ben insanım, bu oda sizin sandığınızın ötesinde anlamlar içeriyor benim için,” demektir bu. Ve orada hâlâ kendine ait bir şeyler bulunduğuna en azından kendini inandırmaya çalışmanın beyhudeliği belirgindir. Bu çaba sırasında ortaya çıkan böceği annesi yeniden görür ve tekrar kendinden geçer.

Baba, birden eline geçirdiği elmalarla böceği elma bombardımanına tutar ve elmalardan biri böceğin sırtına saplanır. Sırtında açılan yara Böcek-Gregor’un sonunu hazırlayacaktır. Bu tuhaf savunma ya da öfke tepkisi de düşündürücüdür ve aile üyelerinin, babanın, hâlâ böcek ile oğlu Gregor arasında gidip geldiğini, karşılarındaki varlığın kimliği hakkında kararsız olduğunu göstermektedir. Çünkü baba, böceği böcek olarak kabul ettiği anda, ikide birde eşinin bayılmasına yol açan bu tuhaf yaratığın hayatına son vermenin çok d aha kesin yollarına başvurabilir, oysa o, bir tür korkutma, geriletme oyunu oynamaktadır sanki “oğluyla”. (Babaya Mektup’ta Kafka’nın babasına hatırlattığı gibi, bu baba da, meseleleri hep yüzeysel, kolay yanlarından mı almaktadır?) Peki bu elmalar, cennet mitosundaki bilgi ağacının elmaları ile özdeşleştirdiğinde öyküye getirecekleri bir anlamsal boyut bulunmakta mıdır? Yoksa Kafka, o elmaları da bizim başımıza atıp “Yorumu size kaldı!” mı demek istemektedir?

Öykünün son bölümünde anne baba ittifakına kız kardeş Grete de katılır. Gregor’un odadaki resmi saklama çabasına öfkeyle karşılık verirken, ona, insan kimliğini çoktan yitirmiş olduğunu mu hatırlatmak istemektedir, yoksa bu tepkinin altında enseste kadar uzanabilecek bir ima mı bulunmaktadır? Burada bu soruyu Kafka biyografisi yazarlarına sormuş olmakla yetinelim.

Grete, Böcek-Gregor’un, içindeki insanlığı yaşatabilmesinin son imkânı gibidir. Onun saf değiştirmesiyle, hayata direnmenin anlamı da yitip gidecektir. Ama bu artık, o başlarda sözünü ettiğimiz bağımsızlaşma durumunda da tam geçişin, her türlü “insani iletişime” kapanmanın fırsatıdır, elbette böcek olarak. Ama bu bağımsızlaşma ya da dönüşümün getirdiği durum içinde hayatına bir anlam verme çabası artık beyhude bir çabadır. Bir yandan fizyolojik olgular varlığını tehdit etmektedir (sırtındaki yara, açlık), öte yandan yeme ihtiyacı, böcek ve insan ikilemini ortaya çıkartmakla kalmaz, böceklik özelliğinin insan olma özelliğine gitgide ağır bastığını belli eder: En lezzetli insan yemeği bile işine yaramamaktadır artık. (Elbette bu yemek, fiziksel, fizyolojik anlamda somutlaştığı ölçüde. “Besin”, çok anlamlı bir gösterge olarak alındığında ise, Böcek-Gregor, İnsan-Gregor’un karşısında gerileyecek, arayış, doyma, beslenme ihtiyacı, başta da belirttiğimiz o gerçek özgürlüğe duyulan özlemle eşanlamlı olacaktır.)

Üçüncü bölüm, ailenin Gregor’un durumu hakkında adını koymadıkları bir görüş birliğine vardıklarını gösteren olaylara sahne olur. Eve üç kiracı bey alınmış, evin gereksiz eşyası, pis öte beri, Gregor’un odasına tıkıştırılmaya başlanmıştır. Kiracılar eve büyük ölçüde el koymuş, aile, bir bakıma Gregor gibi, sınırlı bir mekâna sıkışmıştır. Ailenin bu sıkıntıya katlanmasının nedeni kira geliri kaygısı gibi görünse bile, artık baba ve kız kardeş çalıştıkları için, bu ihtiyaç, inandırıcı bir açıklama getiremez bu yeni duruma. Baba ve kız kardeş, Gregor’un istemeden bozduğu düzeni daha da çığırından çıkarmaya sanki özen göstermekte, kendilerinin başlatmadığı bir “oyunu” sonuna kadar götürme, hatta kendilerinden bir şekilde kaçmış olan Gregor’u cezalandırma isteği göstermektedirler. Aile, eve yerleşen bu üç kişiye, Gregor’a gösteremediği tahammül ve hoşgörüyü gösterir gibidir. Bu ciddi, suskun, adları belli olmayan kişiler, en azından dönüşmemiş, aileye Gregor’un oynadığı oyunu oynamamış oldukları için, yiyip içebilmekte, müzik ile hiç ilgilenmedikleri halde, Gregor’un kız kardeşinin kemanı önlerinde çalmasını talep edebilmektedirler. Bu da yeterince kıskandırır Gregor’u, üzüntüye boğar.

Dönüşüm’ün son üçte birlik bölümünde karşımıza çıkan bu müzik olayı, Gregor’un o baştan beri sorageldiğimiz tartışmalı kimliği üzerinde düşünmemize yeniden kapı aralayacaktır. Kız kardeşinin çaldığı kemandan müthiş duygulanır Gregor. Öyleyse, dönüşüm, tamamen yüzeysel, insan kimliğini etkilememiş, sadece fiziksel sorunlar yaratmış bir dönüşümdür. Gregor hâlâ bir insandır; ya da müziğin ortaya çıktığı bu uğrakta, dönüşüm dönüşüm olmaktan çıkmıştır artık; Gregor öykünün öncesindeki insan kimliğine geri dönmüştür. Dönmüştür, ama Gregor, dönüşümden önce müzikle hangi boyutlarda ilgilenmiştir ki, bu duygusallıkları onun insanlaşmasına işaret olarak alalım? Onun gerçekte müziksever biri olmadığı bilgisini öyküden alıyoruz. Gene de, masraflı da olsa, kız kardeşini konservatuara yollama planları yapmıştır. Kendindeki bastırılmış bir özlemin belirtisi midir bu?

Müziğe büyük anlamlar yüklemesinden kaynaklanmaz bu planı, ama kendi hayatının ötesinde bir anlamı olduğunu düşünür sanki, ya da hayatın, kendi pazarlamacı hayatının ortaya koyduğu anlamdan ibaret olamayacağını hissetmiştir. Ama o üç kiracı beyin duyarsızlıkları karşısında, müzik ile farklı bir ilişki kurduğunu düşünsek bile, bu ilişki daha çok kız kardeşine bütünüyle el koyma (onu odasına götürüp bir daha bırakmama), onun kemanına el koyarak müziğini de sadece kendinin kılma isteğiyle sınırlı bir ilişki gibidir. Kafka’nın, yayınevimizce bu metinden önce yayınlanmış olan Franz Grillpanzer’in uzun öyküsü Fakir Çalgıcı’yı “bir su gibi” okuduğunu öğreniyoruz. Avusturyalı yazarın Kafka’dan yaklaşık seksen yıl önce kaleme aldığı bu öyküde, bir sokak çalgıcısı, kemanıyla notasız, “kakafoni” yapıp durmaktadır. Grete ise notalı, ahenkli çalmaktadır. Fakir Çalgıcı tematik olarak müziğin özgürleştirici etkisini öne çıkartan bir metin. Müzikten çok, sesi, tonu vurgulayan Grillparzer, Schopenhauer’in müzik konusundaki düşüncelerin adeta öyküsüne uygulamıştır. Ses ve ton fakir çalgıcı için özgürleştirici, mistik bir yoldur (bkz. Fakir Çalgıcı önsöz). Dönüşüm’de karşımıza çıkan “özlenen bilinmedik besin” tanımı ile müziğin özgürleştirici etkisi arasında bir bağ kurmak mümkün mü? Daha önce de sorduk: Somut, çiğneyip yutulacak bir şey midir bu besin; el konup (kız kardeşi gibi) odaya çekilecek, orada saklanacak bir şey? Gregor gündelik yaşamın koşturmacası içinde müziğe düşkünlüğünü bulanık da olsa fark etmiş, bu özlemini bilinmeyen besine aktarıp onu dışında mı tutmuştur? Ve şimdi dönüşümün ardından bir şeylerin farkına mı varmaktadır? Başka bir deyişle, müzik, pratik elle tutulur hiçbir karşılığı bulunmayan bu kendinden geçirici (özgürleştirici) boyut ya da araç, Gregor Samsa’nın her yanıyla pratikle sınırlanmış, cinselliğe bile fırsat bırakmayan hayatının anlamsızlığını su yüzüne çıkartan karşı kutup mudur? Ve Gregor bunu fark etmekte çok mu geç kalmıştır? Buradan bakıldığında, Gregor’un dönüşüm öncesi hayatının damıtılmış modeli gibi görünen o üç kiracı, müziğe gösterdikleri mesafeli tavırları ile, ona kendisini, geçmiş anlamsız hayatını hatırlatmış olamazlar mı? Ve o, Dava’da rahibin kilisede söylediği gibi, “hâlâ gerçeği göremediği için”, korkunç bedeniyle ortaya çıkıp Grete’yi (efsanede) ejderhanın elinden bakire kız kardeşini kurtaran Aziz Georg (Hartman von Aue’nin Gregorius efsanesinde, Gregorius [Gregor ile isim benzerliğine dikkat!] ensest suçu işler, geçirdiği bir değişimle birlikte tövbekâr olur ve suçunun kefaretini öder.) gibi alıp götürmek, müziği, müzisyeni ve kemanı odasına kapatmak mı istemektedir?

 


BİR DURUM OLARAK ÖLÜM

İltihaplanan elma yarası, toza pisliğe bulanmış bedeni fiziksel ölüme sürükleyecektir. Son anlarında içinde ailesine ilişkin sevgi duyguları gezinir. Yetmiştir onlara yaptıkları! Ortadan kaybolmanın zamanı gelmiştir. Niçin? İnsan-Gregor, böcekleşmesinin, ailede tedirginlik yaratan, düzeni bozan bir yaratığa dönüşmesinin suçunu, kabahatini mi yüklenmiştir? Yani: Dönüşümün nedenini mi bulmuştur? Başta, anlatım perspektifi sorununa değinirken bir formül koyduk ortaya: O bulduysa biz de bulmalıyız bu formüle göre. Oysa ne gezer! Bekâr odasına çekilmiş, kız kardeşine açıklayamadığı duygularla bağlı, önünde çizilmiş, pratik kaygılarla döşenmiş, ucu boşluğa açılan yolu yürümekten başka derdi olmayan, özlemini çektiği şeyi, öteki hayatı bile kendinden uzak tutup kız kardeşinin konservatuvar eğitimine bağlayan bu güçsüz kişi, ölümü sineye çekmekten başka bir şey yapmamaktadır. Tıpkı Dava’da Joseph K.’nın hemen başta, dairesinde beliren mahkeme temsilcilerini benimsemesi, sineye çekmesi gibi. Böcekleşmeyi de, ölümü de, aslında “boş” işlevsiz direnmelerle karşılar Gregor. Dönüşüm öncesi durumu “insandır”, dönüşümle birlikte İnsan-Böcek ya da Böcek-İnsan olarak vardır ve sonda, süpürülüp atılacak bir nesne olarak tanımlanır artık. Ölüm, bir sürecin sonu değil, önceki durumlara eklenen bir durumdur burada. Yeni bir dönüşüm belki. [Girişte de değindik: Kafka anlatısının tarihselleşme yerine durumları koyması, süreçler içinde çözümlerin ve bunlara yönelik tercihlerin ortaya çıkmasını ve kişinin bunlara yönelmesi imkânını yok eder. Kişi kendini [okurla birlikte] artık tercihlerin pek işe yaramayacağı bir “örnek” durumun içinde bulur. Bu nedenle belki, Kafka anlatılarındaki figürleri, hemen hep özü örten ayrıntılara yönelirler.] Ne olmuşsa olmuş, iş oraya varmıştır. Gerçi öykü içinde, Gregor’un o anlamsız satıcı hayatının bu dönüşümün muhtemel nedenlerinden biri olabileceği, hatta Gregor’un gerçek hayatın anlamını, özgürlüğü yaşayabilmesi için, bu böcekleşmenin kaçınılmaz bir uyarı sayılabileceği yorumunu da yapabiliriz. Bu yorumda, Gregor hep bir böcektir zaten, sadece farkına varması, yeni durumun kapısını aralar. Gelgelelim Kafka o kör diyalektiğiyle bizi, burada olduğu gibi, dönüşümün nedenleri üzerinde iz süren talihsiz bir avcıya dönüştürür (Gregor’u da). Onun bilincine kilitlenmiş olsak da, ya da bu bilincin dışına taşıp biyografiyi, metaforu, şunu bunu yardıma çağırsak da, yakalayabileceğimiz muhtemel nedenleri, Kafka sanki hep hesaba katmış, tam yorumlardan birine elimizi atacağımız sırada, “bir de şöyle baksak bu meseleye” dercesine yorumu önümüzden çekip almıştır. Tıpkı odasında dönüp duran Gregor gibi, olmayan bir merkezin çevresinde dönüp duran Gregor gibi, olmayan bir merkezin çevresinde döneriz hep. Yoruma yönelik tercihlerin adeta sonsuzluğu, neden-sonuç ilişkisinde kısır bir döngünün anlatıyı kurmuş olmasındandır. Karşımıza Platon diyaloglarından bile uzun zincirler çıkıp durur.


UYGUN BESİN

Son olarak, bir Kafka tedirginliğinden söz etmek gerekiyor: Baskına uğramak, aniden bir durum ile karşı karşıya gelmek, bu anlatılarda tayin edici bir yapısal teknik olarak çıkar karşımıza, ama arkasında bir anlayış vardır bu baskına uğramanın: Uyanmak, yakalanmaktır Kafka’da. Duruma yakalanmak. Tehlikeye teslim olmak.

Anlamsa, hiçbir zaman kendine uygun “besini” bulamamış insanın nerede arayacağını bile bilmediği adı konmaz şeydir. Açlık cambazının neden yemediği sorusuna verdiği cevap (“Çünkü tadı hoşuna gidecek yiyeceği bulamadım.”) ile Böcek-Gregor’un “özlemini çektiği bilinmedik besini” hep ayrı yere yollama yaparlar. Doya doya yiyenler ise, Josef K.’nın ballı tereyağlı kahvaltısına el koymuş, sorumlulukları kendi dışlarında belirlenmiş görevlerdir (Dava).



Veysel Atayman
Eylül 2004, İstanbul

DÖNÜŞÜM
Franz Kafka
Bordo Siyah Yayınları
Türkçesi; Evrim Tevfik Güney
1. Baskı, Ekim 2004, Sf. 5-39

 

 

Yasanın Önünde

 

Yasanın önünde bir kapıcı durmaktadır. Taşralı bir adam bu kapıcıya gelerek yasa’ya kabul edilme ricasında bulunur. Fakat kapıcı şu anda buna izin vermeyeceğini söyler. Adam bunu bir an düşünür daha sonra kabul edilip edilmeyeceğini sorar. “mümkün “der kapıcı “fakat şimdi değil” Kapı, her zamanki gibi açık durduğundan ve kapıcı
da kapının bir yanında dikildiğinde, adam da biraz öne eğilerek kapının girişinde pek de aydınlık olmayan içerisini
şöyle bir görmeye çalışır. Bunu izleyen kapıcı güler ve şöyle der; “Eğer içeriye girmeyi bu kadar istiyorsan, benim reddime rağmen girmeyi bir dene istersen. Ama şunu bil; Ben güçlüyüm ve ben kapıcıların en sonuncusuyum.
Her salonun girişinde başka bir kapıcı ile karşılaşacaksın, her birisi bir öncekinden daha güçlüdür. Üçüncü kapıcı
öyle güçlü ki ben bile ona bakmaya dayanamıyorum.” Bunlar taşralı adamın beklediği zorluklardı. “Yasa elbette
herkesin her zaman erişebileceği bir şey olmalıdır.” diye düşünüyordu. Ama şimdi, kürk mantosu içindeki,
kocaman sivri burunlu, uzun, ince tatar sakallı kapıcıya baktıkça girme iznini alana kadar beklemenin daha iyi
olacağına karar verdi. Kapıcı ona bir tabure verdi ve kapının bir yanına oturttu. Adam orada günlerce, yıllarca
oturdu. Kabul edilmek için bir çok girişimde bulundu ve ısrarcılığıyla kapıcıyı yordu. Kapıcı ara sıra onunla
konuşuyor, ona evi ve başka şeyler hakkında sorular soruyordu. Ancak bu sorular büyük efendilerin sordukları
sorular kadar kayıtsızca sorulmuş sorulardı. Ve konuşmalar hep henüz içeriye girmeyeceği cümlesi ile bitiyordu.
Bu yolculuk için yanında pek çok şey getirmiş olan adam, sonunda kapıcıya rüşvet vere vere her şeyini tüketti.
Memur her şeyi kabul etti ama hep şunu vurguladı: “bunu kabul etmemin tek nedeni, acaba yapmadığım bir şey
kaldı mı diye düşünmekten kurtarmaktır seni.” Bu yıllar boyunca adam dikkatini neredeyse sürekli bir biçimde
kapıcı üstünde yoğunlaştırdı. Diğer kapıcıları unuttu, ve bu ilki ona yasaya erişim yolundaki engel gibi görmeye
başladı. Kötü talihine lanet etti; İlk yıllarda yüksek sesle ağzına geleni söylüyordu, daha sonra yaşlandıkça
yalnızca kendi kendine homurdanır oldu.gitgide çocuklaştı; kapıcıyı uzun yıllardır temaşa ettiğinden ve kürk
yakasının üstündeki pireleri dahi artık çok iyi tanıdığından, kapıcının fikrini değiştirmek için kendisine yardım
etsinler diye pirelere bile yalvarmaya başladı. Gözleri zayıfladı, artık uzağı pek görmemeye başladı. Dünyanın
gerçekten karanlık mı olduğu yoksa gözlerinin mi kendisini aldattığını bilmez oldu. Ama içinde bulunduğu
karanlıkta, yasanın kapısından söndürülemez bir ışığın sızmakta olduğunun farkına varmıştı. Pek fazla zamanı
kalmamıştı artık. Tam ölmeden önce bu uzun yıllar boyunca yaşadığı tecrübeler kafasında tek bir noktada, şu
ana kadar kapıcıya sormamış olduğu bir soruda birleşti. Elini salla*** kapıcıya gelmesini işaret etti , çünkü
artık kaskatı kesilmiş olan vücudunu kaldıramamaktaydı. Kapıcı ona doğru eğilmek zorunda kaldı, çünkü
aralarındaki boy farkı taşralı adamın aleyhine oldukça değişmişti. “ şimdi ne istiyorsun?” diye sordu kapıcı “ne
kadar tatmin olmaz adamsın.” “Herkes yasaya ulaşmaya çalışıyor.” dedi adam, “peki nasıl oluyor da bunca yıldır
buraya benden başka, Yasa kabul edilmek talebiyle gelen olmadı?” kapıcı adamın hayatının sonuna geldiğini
anlamıştı , adamın iyice zayıflamış olan kulaklarını işitebilmesi için iyice yaklaşarak haykırdı:”senden başka kimse
kabul edilemezdi bu kapıdan, çünkü bu kapı yalnızca senin için yapılmıştı. Artık şimdi kapatacağım onu.”

 

 

Günah, Istırap, Umut ve Doğru Yol Üzerine



1.
doğru yol gergin bir ip boyunca gider; yükseğe değil de, hemen yerin üzerine gerilmiştir bu ip. üzerinde yürünmek için değil de, insanı çelmelemek içindir sanki.

2.
insanların tüm kusurları sabırsızlık, yaptıkları işte yönteme vaktinden önce son veriş ve sözde sorunu sözde bir çit içine almaktır.

3.
insanın belli başlı iki günahı vardır, öbürleri bunlardan çıkar: sabırsızlık ve tembellik. sabırsız oldukları için cennet' ten kovuldular, tembelliklerinden geri dönemiyorlar. ama belki de belli başlı sadece bir günahları var: sabırsızlık. sabırsızlıklarından ötürü kovulmuşlardı, sabırsızlıklarından ötürü geri dönemiyorlar.


6.
insan oğlunun gelişiminin kesin sonuca ulaşacağı an, sürekli yenilenip durur. devrimci düşünsel hareketin geçmiş bütün her şeyin geçersiz olduğunu ilan etmeleri bunun için doğrudur, henüz hiçbir şey olup bitmemiştir çünkü.

7.
kötünün elindeki en ayartıcı silah, savaşa çağrıdır. kandınlarla yapılan savaşa benzer, ki sonu yatakta biter.

8./9.
pis kokulu bir kancık, sayısız yavrunun üreticisi, daha şimdiden yer yer çürüyen, gerçi çocukluğumda benim herşeyimdi, her zaman sadakatle peşimden gelir, tekmeleyemem ama, onun yerine kendimi adım adım geri çekerim, nefesinin kokusuna bile tahammül edemem; yine de aksini yapmaya karar vermediğim sürece, belli belirsiz bir karaltı halinde büyüdüğünü gördüğüm köşeye doğru sürüklüyor beni; tamamen parçalara ayrışıyor, üstüme abanıyorve benimle birlikte, kurtlanmış ve irinli dili -bir onur mu benim için?- elimin üstünde, benimle son buluyor.

11./12.
bir elmanın birbirinden farklı görünüşleri olabilir: masanın üstündeki elmayı bir an olsun görebilmek için boynunu uzatan çocuğun görüşü ve bir de, elmayı yanındaki arkadaşına rahatça veren evin efendisinin görüşü.

13.
bilgeliğin başladığına ilk işaret, ölmek isteğidir. bu yaşam dayanılmaz görünür, bir başkası ise erişilmez. insan ölmek istediği için utanmaz artık; nefret ettiği eski hücresinden alınıp ilk işi nefret etmeyi öğrenmek olacağı yeni hücresine konulmak için yalvarıp yakarır. bunda belirli bir inancın kalıntısı da etkilidir; taşınma sırasında efendi koridorda görünecek, tutkuyla şöyle bir bakacak ve diyecektir ki: "bu adamın yeniden hücreye kapatılmasına gerek yok. o bana geliyor artık."

14.
düz bir yolda yürüyorolsaydın, tüm ilerleme isteğine rağmen hala gerisin geriye gitseydin, o zaman bu çaresiz bir durum olurdu; ama sen dik, senin de aşağıdan gördüğün gibi dik bir yamacı tırmandığına göre, adımlarının geriye doğru kayması, bulunduğun yerin durumundan ileri gelebilir, o zaman da umutsuzluğa kapılmana gerek yoktur.

15.
sonbaharda bir yol gibi: temiz pak süpürüyorsun, sonra yol, bir kez daha kurumuş yapraklarla örtülüyor.

16.
kafesin biri, bir kuş aramaya çıktı.

19.
kötü' nün ondan bir şeyler gizleyebileceğinize inanmanızı sağlamasına izin vermeyin.

22.
sen ödevsin. ama görünürde öğrenci yok.

23.
gerçek düşmandan sınırsız bir cesaret akar içimize.


Franz Kafka
 

Mavi Oktav Defterleri'nden...



  İki elim aralarında kavgaya giriştiler. Okuduğum kitabı kapayıp araya girmesin diye bir yana ittiler. Sonra beni selamlayıp kavgalarına hakem tayin ettiler. Hiç zaman yitirmeksizin parmaklarını birbirlerine dolayıp masanın kenarında bir koşuşturmaca tutturdular, bir biri, bir diğeri öne geçerek masa boyunca birkaç kez gidip geldiler. Gözlerimi onlardan ayıramadım. Onlar benim ellerim olduğuna göre taraf tutmamalıydım, yanlış bir kararla başıma kim bilir ne belalar sarardım. Yani, görevim hiç kolay değildi, avuçlarımın arasındaki karanlık bölgede gözlerimden kaçmaması gereken hilelere başvuruyorlardı. Ben de çenemi masaya dayamış, gözümden tek bir şeyin kaçmaması için dikkat kesilmiştim.

O güne dek sol elime karşı kötü bir düşüncem olmamasına rağmen, hep sağ elimden yana olmuştum. Sol elim durumu yüzüme vurarak itiraz etseydi, bu kötüye kullanılabilir duruma derhal son verirdim. Fakat sol elimden en ufak bir sızıldanma dahi işitmedim. Örneğin sağ elim sokakta selam vermek için şapkamı kaldırırken sol elim kalçamda ürkekçe geziniyordu. Şu an sürmekte olan kavga için kötü bir hazırlık devresiydi bu. Sol elim, nasıl edeceksin de, sağ elimin yıllar içinde güçlenen baskısına dayanabileceksin? Gördüğüm şey bir kavga değil artık, bu düpedüz sol elimin idam fermanı. Şimdiden masanın sol köşesine sıkıştı sol elim. Sağ elim sürekli olarak üzerine binip duruyor. Eğer bu dehşet verici anda düşünme yeteneğimi yitirmiş olsam, o anda aklıma düşen fikri, bunların benim ellerim olduğunu, öyleyse onları bir çırpıda birbirlerinden uzaklaştırabileceğimi, acı dolu kavgalarına bir son verebileceğim fikrini uygulamaya koyulmazsam sol elim bileğimden kırılırdı, masadan aşağıya düşer kalırdı, yengisinden dolayı zafer sarhoşu olan sağ elim kendini tutamaz, beş başlı Kerbelos misali yüzüme saldırırdı.Ama şimdi birbirlerinin üzerinde , uysal yatıyorlar,sağ elim sol elimin sırtını sıvazlıyor;yansızlığını yitiren hakem, ben,bu davranışlarını başımı sallayarak onaylıyorum.


(Mavi Oktav Defterleri'nden...)

Cevaplar (2)Add Comment
0

...


yazar yeter, Nisan 07, 2017
Herkese merhaba, adım adım bayan karabağ çökel. Türkiyede yaşıyorum bugün mutlu bir kadın ve kendi durumumda ailemi fakir durumumdan kurtardığım herhangi bir borç verenin, kendisine borç arayan herkese danışacağım, bana ve aileme mutluluk verdi, 120.000.00TL'lik bir krediye ihtiyacım vardı, çünkü ben 3 çocuklu tek bir anneyim, hayatımı başlatmak için 120.000.00TL'lik bir krediyle bana yardımcı olan bu Dürüst ve Tanrı'dan korkan kadın kredi borçlusunu tanıştım, O bir ALLAH korkusu Kadın, eğer krediye ihtiyacınız varsa ve borcunuzu geri öderseniz lütfen onunla temas kurun, ona Sayın Karabağ çökel'in bahsettiğini söyleyin. Mrs mariza ile e-posta yoluyla iletişime geçin: e-postayı yanıtlayın (marizaloanservice@gmail.com) veya 587-774-2788'i arayın.
0

...


yazar yeter, Nisan 07, 2017
Herkese merhaba, adım adım bayan karabağ çökel. Türkiyede yaşıyorum bugün mutlu bir kadın ve kendi durumumda ailemi fakir durumumdan kurtardığım herhangi bir borç verenin, kendisine borç arayan herkese danışacağım, bana ve aileme mutluluk verdi, 120.000.00TL'lik bir krediye ihtiyacım vardı, çünkü ben 3 çocuklu tek bir anneyim, hayatımı başlatmak için 120.000.00TL'lik bir krediyle bana yardımcı olan bu Dürüst ve Tanrı'dan korkan kadın kredi borçlusunu tanıştım, O bir ALLAH korkusu Kadın, eğer krediye ihtiyacınız varsa ve borcunuzu geri öderseniz lütfen onunla temas kurun, ona Sayın Karabağ çökel'in bahsettiğini söyleyin. Mrs mariza ile e-posta yoluyla iletişime geçin: e-postayı yanıtlayın (marizaloanservice@gmail.com) veya 587-774-2788'i arayın.

Cevap yaz
daha küçük | daha büyük

security code
Lütfen görüntülenen karakterleri yazınız


busy