ToplumDusmani.Net V2

Kültür ve Sanat Portalı

Friday, Apr 18th

Son Guncelleme08:18:06 AM GMT

Nerdesin: Sartre Jean-Paul Sartre Hayatı


Jean-Paul Sartre Hayatı

e-Posta Yazdır

Reklamlar

SartreJEAN - PAUL SARTRE
1905 - 1980

21 Haziran 1905' te, Paris' te varlıklı bir burjuva ailesinin çocuğu olarak doğan Sartre, Birinci Dünya Savaşı ile ansızın modernizm çılgınlığının içine atılan bir kuşaktandır. O dönemde, bir yandan edebiyat ve sanatta her şeyi yıkmak ( dadacılığın ve gerçeküstücülüğün amacı buydu ) düşlenirken, bir yandan da kurtuluşu edebiyatta aramak söz konusu olabiliyordu: nerdeyse altmışında biyografisini kaleme alan yazarın seçimi de bu yönde oldu. İşin özü, kendini yalnız ama evrenselliğe giden bir tekillikte bir insan olarak kavramaktır: Sartre' da bu "evrensel tekillik" kavramı, durum, kötü niyet, angajman, pislik, özgürlük gibi Sartre'cı ahlaktan ayrı düşünülemeyecek kavramlarla birlikte temel bir nitelik taşır. Bu nedenler, yazar, sözcüklerde kendisini, kuşağın ve sınıfın bir örneği olarak gösterir. Klasik kültürle yetişmiş, on dokuz yaşındaki Ecole normale supériuere'deki başarısı ve Simone de Beauver ile tanıştığı yıl olan 1929' da birincilikle kazandığı felsefe öğretmenliği, bunun bir kanıtıdır. Ancak Sartre, çağdaş popüler kültürden de uzak değildir; çizgi romanlar, küçük bir çocukken annesi ile gittiği serüven filmleri, daha sonra polisiye romanlara olan tutkusu, her türlü modern sanat olayına olan ilgisi ve Amerikan şehirlerinden hoşlanması bunun bazı belirtileridir. Berlin'de (1933-1934) ve Neuilly' de öğretmenlik yapan Sartre, II. Dünya Savaşı'nın ardından, ülkesi özgürlüğe kavuştuktan sonra, yazarlık çalışmalarına ağırlık verebilmek amacıyla öğretmenlikten ayrılır. Ancak, Sartre, öğretmenlikten ayrılan bir eğitmen olmaktan bir bakıma asla vazgeçmemiştir; otuz yıl boyunca, kendisine bir düşünme ustası arayan Fransızların öğretmeni olmuştur…

Felsefe eğitimi gören Sartre, o yıllarda çok yazı üretti: "Düş Gücü" üstüne bir deneme (1936), "Ego Alışkanlığı" (1937); bir roman, "Bulantı" (1937); uzun hikâyeler, "Duvar" (1939) ve "Özgürlük Yolları" olarak anılacak roman çevrimiyle ilgili çalışmalar (1945-1979). Felsefi düşüncesine paralel geliştirdiği ilk yazı biçimi, anlatı ve romandır. İkisi arasında bir geçiş arayışı da söz konusu değildir; tersine, "Bulantı" olumsallık üstüne bir denemeden doğmuştur ve "kimsenin yüzleşmek istemediği"(Duvar) korkunç bir şey olan varoluşun bilinciyle boğulmuş bir çeşit günlük tutan başkişi Roquentin'in sıkıntılı dünyasında varlığın dayanağı varoluşçuluktur. Tiksintiyle, umutsuzlukla, şeylerin kendiliğinden varoluşuyla dolu ve yapış yapış imgelerin gelip geçtiği bu dünya görüşü, karşısına çıkan ideolojilere (Marksizm, gerçeküstücülük) karşı son derece mesafeli, ancak "varlık önce geldiğine" göre, insanın kendi yaşama biçimini, kendisinin kurmasının gerektiğini, ve insanın kendisini ötekiyle olan ilişkisine göre tanımladığını öne süren varoluşçu ahlakın çekiciliğine kapılan Sartre'ın ilk dönemini yansıtır. Varolmak, dünyada olmaktır, başkası için olmaktır ve bu varoluşçu somut ve tarihsel olarak kavranmalıdır. Özgürlük Sartre varoluşçuluğunun temel özelliğidir. Sartre ile tarihin (askere alınışı, Almanya'daki tutsaklığı ve kaçışı) çarpıcı karşılaşması, bu felsefeni somutlaşmasıdır v özgürlük, durum, angajman gibi sözcüklere ciddi bir içerik kazandırır. "Özgürlük Yolları" nın 1939'da başladığı ve 1945' te yayımlanan "Akıl Çağı", "Yaşanmayan Zaman / Bekleyiş", 1949' da yayımlanan "Tükeniş" gibi roman taslaklarında ağır basan yine tarihtir; olaylar, 1937-1940 yılları arasında geçer ve eşzamanlık tekniğinin kullanımıyla, tarihin parçalamayı üstlendiği alçaklıklar, kuşatılmış hayatların oluşturduğu bir fon üzerinde kişi ve düzenler birbirine karışır.

Kurtuluş'ta, Sartre, Simone de Beauver ve arkadaşları (Queneau, Le iris, Giacometti, Vian ve Camus "inişli çıkışlı ilişkiler") ansızın ünlenirler; halkın gözünde varoluşçular, direnişçiler, sol, Saint-Grmaindes Prés' yi mesken tutan genç aydınlar, toplum katında az ya da çok birbirine karışmıştır. Paris'te verilen bir konferansta varoluşçuluğun ne olduğunu açıklar: "Varoluşçuluk bir hümanizmdir". Yine, aynı yıl (1945) les Temps modernes dergisini kurar. Zaferle nefret birbirine karışır; belki de hiçbir entelektüel, Sartre kadar, Hıristiyanlarca, komünistlerce, ona sorumsuz, kaçık diyen Céline gibi bir çok muhafazakarca ısrarlı biçimde karalanmamıştır.

O andan başlayarak, Sartre ve Simone de Beuver, sahnenin önünü hiç terk etmezler. İşgal sırasında keşfettiği ve gözlerinde tarihin geri kalan bölümünden ve kolektif eylemden ayrı düşünülemeyecek olan tiyatro yazarlığı, Fransa'nın dışına uzanan bu ünü daha da pekiştirir. Sartre, işgal sırasında büyük felsefi eseri "Varlık ve Hiçlik" (1943) ve "Gizli Oturum" (1944) ile birlikte "Sinekler" adlı oyununu yazmış ve oynatmıştır.

1946'da "Saygılı Yosma" ve "Mezarsız Ölüler" i, 1948'de "Kirli Eller" i yayımlar. Tiyatro anlayışı onu kahraman ve karakter üstüne dayalı psikolojik ve gerçekçi tiyatro ile birlikte eğlencelik tiyatroyu da redde götürür. Şiddetli, uç durumlardaki kişilerin gerisinde, düğümü daima akıl, özgürlük, sorumluluk gibi çoğu zaman oyunla çelişki halindeki taleplere dayalı, çağın büyük sorunlarının ele alındığı bir tiyatroyu savunur. Sinekler'de, Oreste, kendini, işlediği cinayetlerle, iktidarın kötüye kullanılmasına ve zorbalığa karşı çıktığı için haklı bulunan cinayetiyle tanımlar. Gizli Oturum'da, çoktan öldükleri için sonsuza kadar bir salonda toplanan üç kişi, her biri ötekinin vicdanında tutsak olduğundan, ebediyen kendi kendilerini yargılamaya ve yargılanmaya mahkumdurlar. Ünlü söz de buranda çıkmıştır; "Cehennem, başkalarıdır". Kirli Eller gibi, insanı öldürmeye iten devrimci mantık ve buna karşı koyan veya kahramanın yaşamının taşıdığı anlamı eylemde ararken, ne Şeytan' ne de Yüce Tanrı' ya yakın duran "İyi Tanrı" (1951) ve br Nazi subayının hayali bir mahkeme önüne çıkmaya çalıştığı "Altona Mahpusları" (1959) gibi oyunlar, bu tiyatroda siyasetin ne kadar önemli bir yeri olduğunun kanıtıdır. Eski Yunan' da olduğu gibi, sahne, bezgin ama hakkını arayan bir halkın en can alıcı sorunlarının tartışılmasını izlediği bir agoradır. Öteki oyunlar, "Dumas"dan uyarladığı "Kean" (1953); gazeteci çevrelerini hicvettiği Nekrassov (1955); "Troyalı Kadınlar" dan uyarladığı "Troyennes" (1965), genelde bütün iletişim sanatlarıyla ilgilenen Sartre'ın, tiyatroya karşı hiç bitmeyen yakınlığını ortaya koyar. Sartre bir çok film senaryosu yazmış, çok sayıda söyleşiyle, konferansa ve radyo programına katılmıştır…

Sartre, kalın camlı gözlükleri (miyopluğu nedeniyle, 1974'te hemen hemen hiç göremez hale gelecektir), hiç çıkarmadığı kanadyenleri, atkısı, piposu ya da sigarasıyla, Paris entelijensiyasının ve sol kıyının bir simgesidir. Karşısında Lipp birahanesi, kilisenin solundaysa Gallimard kitabevinin göründüğü Deux Mogats'yu Le Floure'dan ayıran saracık yer, onun alanıdır. Sartre, buluşma ve çalışmalarında kahveleri kullanan bir sokak ve kalabalıklar adamıydı da. Sayısız yürüyüşte ve gösteride fotoğrafı çekilmiştir. 1964 yılında layık görüldüğü Nobel Edebiyat Ödülünü'de reddetmiştir. Mayıs 1968' de Sorbonne Un ve Billancourt'da Renault fabrikasının işgaline katıldığı gibi, hak arayan her toplulukta yer almış; ayrıca Libération'un yazı işlerinde de görev yapmıştır. Gerçekten de, Sartre'ın yansıttığı imaj doğrulanmıştır. Sartre, kesinlikle bu dünyanın ve çağın insanı olmak istemiştir. Oyunun kurallarını kendisi koyarak, aynı anda, her şeyi birden yaşamaya çalışmıştır; siyaset, felsefe, adalet, özgürlük… Sonunda efsaneleşen bir çekiciliğe sahip olan Sartre'ın yaşamında önemli bir yeri olan aşk…

Dönemin siyasi kaygılarının pek çoğuna katılan düşünür, romancı, dramaturg, edebiyat eleştirmeni ve gazeteci Sartre, Özgürlük tutkunu ve dünyayı çok yakından izleyen biri olarak karşımıza çıkar… Yazarın Cezayir Savaşı'na karşı çıkışını engellemek isteyenlere de Gaulle şöyle diyordu; "Voltaire'i hapsedemeyiz". Sartre aydınlanma filozoflarının pek çok özelliğine sahiptir; her şeye karşı bir merak, büyük bir çalışma ve eylem gücü, çok geniş bir kültür, eğitim bakımından klasik, ancak seçim olarak modern; disiplinler (felsefe, psikanaliz ve edebiyat gibi) ve bu arada kıtalar, halklar ve sınıflar arasındaki sınırları yıkma konusunda duyduğu apaçık istek. Sartre için bir kitap yazmak ve düşünmek, kendini bir davaya adamak anlamına gelir. 23 Mart 1980'de, onu, Montparnasse mezarlığına uğurlayan ve yine onun için hiç de yabancısı olmadığı bir kardeşlik ruhu içinde kaynaşmış ünlü, ünsüz bütün o insanlar, işte, bu entelektüel için ağlamışlardı…

Cevaplar (0)Add Comment

Cevap yaz
daha küçük | daha büyük

security code
Lütfen görüntülenen karakterleri yazınız


busy