ToplumDusmani.Net V2

Kültür ve Sanat Portalı

Saturday, Jul 20th

Son Guncelleme09:38:41 AM GMT

Nerdesin: Sinema Türk Sineması Derviş Zaim ile Hayata, Sinemaya, Otantikliğe Dair


Derviş Zaim ile Hayata, Sinemaya, Otantikliğe Dair

e-Posta Yazdır

Reklamlar
{mosimage}

Gerilla tarzı film yapmak
‘Tabutta Rövaşata’ filmine acemi işi, konvansiyonel sinemanın alanında olmayan bir film diyorlardı. Ama yapımı gereği gerilla tarzı üretimi seçen ve gerçekten ötekileri anlatan bir filmi konvansiyonel olmadığı için suçlamak saçma değil midir?
Tabutta Rövaşata ile başlayan kariyer Yeni Türk Sinemasının çıkış filmlerinden birisi oldu; ödülden sonra “bu film değil” diye yüksek sesli bir tartışma başladı. Atilla Dorsay “Derviş’in yönetmen olması için kırk fırın ekmek yemesi gerekir” diye büyük nutuklar çekti. Nokta dergisi fazla Hollywood filmlerinden beslendiği için filmdeki “motorun kayalara çarpıp parçalanmasını görmek istiyoruz” diye tarihi değerlendirmeler yaptı. Yeşilçam’ın duayenleri Yeni Türk Sinemasını çocukça filmler olarak gördü. Ama sektörden çoğunlukla silinenler kendileri oldu.
Çünkü konvansiyonel sinemanın ötesine geçmenin yanısıra Yeni Türk Sineması farklı bir sosyolojiden, farklı insanların öykülerinden sesleniyordu. Kuru büyük nutuklar etkisizleşmişken ve ‘Cazibe Hanımın Gündüz Düşleri’ ya da ‘Gece Melek ve Bizim Çocuklar’a halkımız doymuşken, ‘Berlin in Berlin’ gibi saçmalıklar bayatlamışken artık ‘yenilerin ve hayatın sesini’ sinemamızda duymaya başlamıştık. İlk çıkışın nasıl olduğunun hikâyesinden sonra, ‘sanat anlayışı ve sinema kavrayışı’ üzerinde yoğunlaştık. Yeni Türk Sineması küllerinden doğmuş bir sinemadır, seyircinin reddettiği anda, kendi-özgün-içtenlikli hikâyeleriyle ve kendilerine özgü deyişleriyle gelip sinemamızda ‘aykırı’ bir eğilimi yarattılar.

»94 sonrası yapılan sinemada kendinizi nerede görüyorsunuz?
Ben ‘Tabutta Rövaşata’nın kritik bir yerde durduğuna inanırım. ‘Rövaşata’ üretimde ve seyirci bazında meşruiyet kazanma noktasında tıkanma yaşanan bir dönemde ortaya çıkıyor. Kendisi gibiler için daha sonradan gerilla üretimi denilebilecek bir kulvarı açıyor.

»Bir yandan seyircinin sevgilisi, öte yandan üniversitelerde defalarca gösterim, ama sektörden ve sinema yazarları  tarafından aforoz edilme; ilginç  bir üçgen.
Orası tuhaf oldu. Filmi film olarak kabul etmeyen bir tavır bile görüldü. Acemi işi, konvansiyonel sinemanın alanında olmayan bir film diyorlardı. Ama yapımı gereği gerilla tarzı üretimi seçen ve gerçekten ötekileri anlatan bir filmin konvansiyonel bir sinemanın içinde yer almadığını söylemek başka, konvansiyonel sinema içinde yer almadığı için film olmadığını söylemek başka. Burada… İzlerin birbirine karıştığını söylerim.
Selanik’ten ödül geldikten sonra tavırlarını gözden geçirenler oldu. Sonra Yeni Türk sinemasında pek çok insan için başlangıç olarak muteber olduğu anlaşıldı. Doğrusu şu ki, Antalya’da büyük ödül aldığında pek çok insan jüriyi ayıpladı. Sektör ve yazarları gönülsüz karşıladılar filmi, konvansiyonel sinemanın yanısıra, kendi yöntemlerinin dışından gelenlere de ellerinden geldiğince kapıları kapadılar.

»‘Tabutta Rövaşata’ ülkemizde film yapımını belli ölçülerde değiştiren bir yapıya sahipti, bütçeler, anlatılan öyküler, sinema dili...
Film özgür bir söylemi inşa etti ve genel anlamda ülkemizdeki filmin kavranış alanını genişletti. Kitaplardan okuyup Yeni Dalga’nın büyük bütçeli filmlere karşı sokağa açılıp, sinemayı özgürleştirdiğini okuyanlar, onları orada bırakmışlardı. Varsa yoksa Hollywood dönemiydi. O sıralardaki Türk Sineması atmosferini düşünmeniz ne söylediğimi anlamanızı kolaylaştırır. Kültür Bakanlığı, Efes Pilsen ya da Euroimage destekleri vardı.

»Kültür Bakanlığı’ndan yardım aldınız mı?
Hiçbir yardım almadım. Büyük festivallere kabul edildikten sonra bize kopya ve baskı paralarını verdiler. Film rüştünü ispat edene kadar hiçbir devlet desteği almadım.
Ödül aldıktan sonra Nokta dergisi filmi ve beni yaylım ateşine tuttu. Jürinin bana acıdığını, sırf sinema emekçileri benim filmimde bedava çalıştığından paralarını geri alabilsinler diye büyük ödülü verdiğini yazdılar. Atilla Dorsay’ın filmi film olarak kabul edebilmesi için bir yıl geçti.

Türk Sineması oryantalizm tuzağına düşmemeli
»‘Cenneti Beklerken’ yeni ve farklı bir sinema dili anlamına geliyordu, giderek yönetmenin ardından bir sanat anlayışı  daha net görülmeye başladı…
Bu filme geçmeden önce bir sinemayı değerli kılabilecek yolları bulmam gerekiyordu. Bir filmografiyi değerli kılan nedir? İki boyutu var; birincisi, içinde bulunduğu coğrafyanın, kültürün, tarihin, toplumun güç ilişkilerini masaya yatırabilmelidir. Sınıfsal, cinsiyete ya da ırka dayalı güç ilişkilerini irdeleyebilmelidir.
Tabii bunu için gerekli biçim ve içeriği de bulabiliyorsa daha güzel olur. İkincisi otantiklik mevzuu. İçinde bulunduğu coğrafyanın temsil kabiliyeti ile ilişkisi. Ne kertede içinde bulunduğu coğrafyayı, tarihi, kültürü temsil edebiliyor? Filmlerimde bu iki boyutu sağlamaya çalışıyorum. ‘Cenneti Beklerken’ burada sözünü ettiğim ikinci kategoriyle ilgili yapmaya çalıştığım filmleri başlattı. ‘Cenneti Beklerken’de minyatür sanatını ele almıştım. Nokta’da hat sanatını. Bu içinde bulunduğum coğrafyanın kültürüne dair öğelerin sinemadaki karşılığını bulma çabalarıdır. Biz içinde bulunduğumuz kültürün elemanlarını kullanarak sinema adına nasıl yaklaşabiliriz? Başka bakış açıları oluşturabilir miyiz? Bizim kültürel kodlarımızı, dizgelerimizi kullanarak böyle bir şeyde muktedir olabilir miyiz? Otantik temsil meselesiyle ilgili sorular sorarak bu iki filmi çektim. Bu iki filmin güç ilişkilerine hiç girmedikleri anlamına girmiyor elbette. ‘Cenneti Beklerken’de Celali İsyanları’nın sınıfsal yapısıyla ilgili ya da açlık ve yoksullukla ilgili bir takım cümleler var.
 Ama otantik temsil sadece ‘Cenneti Beklerken’ ile mi başladı? Hayır, ‘Filler ve Çimen’de Ebru ile ilgili kaos, rastlantı, zorunluluk gibi kavramları deşmeye çalıştığımı söyleyebilirim. Ebru yaptığınızda o şekillerin nasıl olacağına dair kesin emin olamazsınız.
Rastlantı sonucu ortaya çıkan bir skandala dair bir filmin formatını da öyle oluşturmaya çalıştım. Ebruyu kullanmamın nedenlerinden bir tanesi ebruda şans faktörü çok önemliydi, benim öykümde de şans rastlantı ve zorunluluklarla pisliğin kıyısında köşesinde yaşayan bir insan bile  kendini suç yumağının içinde bulabilir. Hatta bunu ‘Tabutta Rövaşata’da da görebilirsiniz. Tavus kuşları, Rumelihisarı kalesi, Yavuz Sultan Selim’in halıları İran’dan getirmesi ve oraya koyması ve Demirel’in tarihte yeniden o havayı yakalayabilmek için tavus kuşlarını yeniden oraya koyması gibi motifleri okuyucu hatırlayabilir.
 Orada Kenan Evren’e Çin’den getirilen Pekin ördeklerinden esinlenmiştim.

»Peki, 1994 sonrası sinemamızda yurtdışı ödüllerin sayısında ciddi bir artış var. Ortaya çıkan özelliklerden bir tanesi yurtdışında ödül alan filmler, ülkede büyük olaylara yol açmayan, daha az seyirci tarafından seyredilen, geçmişteki Türk sinemasının anlatılarından uzak duran filmler olduğunu görüyoruz. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Nazik bir konu. Yurtdışında ödül almış filmlerden benim gerçekten sahici ve samimi bulduğum filmler var. Fakat bunların kitleye ulaşamadığı gerekçesiyle tu kaka edilmeye çalışılıyor olmaları her zaman bir eleştiri gibi gözükür. Filmin sanatsal boyutunun yanında seyirciyle de barışık olmayı başarabiliyorsa o filmin başına gelebilecek en önemli şeylerden birini gerçekleştirmiş olduğunu söyleyebiliriz. Türk sinema tarihine bakıldığı zaman eşine az rastlanabilecek filmler anlamına geliyor bu. Bütün dünyada da çok ender böylesi filmler. Günümüzün seyirci analizlerini göz ardı etmeden bu konuya yaklaşmamız gerekiyor. Seyirci eski seyirci değil. Yılmaz Güney’in Duvar, Yol gibi filmleri 2000’li yıllarda gösterime girdiğinde ne yazık ki beş yüz binin altında seyirci aldılar. Seyirci 60’lı, 70’li yılların Yılmaz Güney’e tapan seyircisi değil. Dolayısıyla bundan sonra yapılacak sinemanın hem sanatsal boyutunun güçlü olması hem de seyirciyle barışık olabilmesi için başka anlatı yollarını bulması, keşfetmesi, denemesi gerekiyor. Bu birçok koşul bir araya geldiğinde ortaya çıkabilecek bir şey.
Sıcak bir konu olması gerekiyor, elit bir izleyiciye de bir şeyler verilmesi gerekiyor. Zor ama bu kulvarın ulaşmamız gereken kulvar olduğunu düşünüyorum. Yurtdışında çok ilgi gören filmlere de yurtiçinde batan filmler olduğunu göz önünde bulundurarak başka analizler de yapmamız gerekir. Türkiye’nin sosyal ve politik koşullarında, endüstrinin sinema sektörünün koşullarından bağımsız neler olup bittiğini anlayamayız.
80-90’lı yıllarda sinemamızın içinde bulunduğu koşulları iyi tahlil etmemiz gerekiyor. Kaynaklar sınırlıydı, masraflar artıyordu, bir çelik zırh söz konusuydu. Bir film belli bütçelerle ve belli modellerle üretilebiliyordu. Ya küçük, bağımsız, gerilla tarzıyla filmler yapacaktık, bir süre sonra bu modeller yurtdışı ortaklar ve yurt dışı festivaller fonksiyonuyla yurt dışı satış imkânını zorlamaya başladı.

»Bu yalnızca Türkiye’de değil başka ülkeler içinde hedeflenen şeylerden bir tanesi. Daha doğrusu dünya genelinde sinema sanatının nitelikli, kitlesel seyircisinde bir azalma görüldüğü  için, pek çok yerde ticari sinemalardan çıkış yaşamak isteyen insanlar uluslar arası festivaller ve yabancı ülkelerden gelir kaynağı bularak beslenmeye çalışıyorlar.
Katılıyorum. Bu bir miktar tazelik kattı. Farklı, alternatif, ayakları yere basan filmler ortaya çıktı. Burada dikkatli olmamız ve araştırmamız gereken konular var. Acaba yurtdışındaki finans kaynaklarının sinema geliştirme platformlarının bize belli tarz filmleri dayatmak gibi bir durumu söz konusu mu?


»Beğendirmek için kendinden ödün vermek gibi mi?
Çok tartışacağımız bir konu bu. Henüz çok farkına varabilmiş değiliz ama önümüzdeki on yılki tartışma başlıklarımızdan biri bu olacaktır. Türk sinemasının temsiliyet anlamında üstesinden gelmesi gereken bazı şeyler var. Bir tanesi oryantalizm tuzağına düşmemektir. Gelenekle oryantalizm tuzağına düşülerek, birtakım ödünler verilerek yurtdışı önemli festival sirkülâsyonuna girmek gibi önemli bir tehlike var. Yurt içinde piyasa daha da daralacak. Ayağı yere basan, sokağın lezzetini yansıtmak isteyen ya da alternatif bir sinema yaratmak isteyenler için piyasa olumsuz anlamda daha da küçülecektir. Dolayısıyla bizim deneme yapmaya devam etmemiz çok önemli, hem sanatsal hem de seyirciyle barışık filmler konusunda. Ve salt oryantalizm tuzağı var diye yurtdışı başlıkları kesinlikle uzağa itilmemelidir. Türk anaakım sineması daha da büyüyecek, daha büyük paralar yatırılacak.

Zahit Atam


Cevaplar (0)Add Comment

Cevap yaz
daha küçük | daha büyük

security code
Lütfen görüntülenen karakterleri yazınız


busy