ToplumDusmani.Net V2

Kültür ve Sanat Portalı

Wednesday, Jul 17th

Son Guncelleme09:38:41 AM GMT

Nerdesin: Sinema Türk Sineması Yönetmenler ve Yapımcılaşmak


Yönetmenler ve Yapımcılaşmak

e-Posta Yazdır

Reklamlar
{mosimage}

Bir milat yapmak gerekirse, Özal dönemindeki liberalizasyonla yabancı şirketlerin Türkiye’de doğrudan yatırım yapma imkânları doğdu. Oysaki kültürel olarak kendi toprağında yabancı olmanın temelleri atılıyordu
1970’li yıllarda sinema yazarlığı yapan, SineSen’in kurucularından Aydın Sayman 2000’li yıllarda ‘Sır Çocukları’ (Ümit Cin Güven’le birlikte) ve ‘Jan Jan’ adlı filmleri yönetti. Genelde Yeni Türk Sinemasının sosyolojik temelleri ve üretim koşullarından, üretimin koşullarının giderek belirli şeyleri yapmaya zorunlu hale getirdiği değişime, üretimin değişimiyle sinema-toplum ilişkisinin değişmesini, halk-sinema ilişkisinin doğasına tarihimizi konuştuk. Yapımcı-yönetmen döneminin karakteristik doğasından Hollywood’un bir dönemki devasa egemenliğinin sinemamızın altyapısın ne kadar değiştirdiğine yöneldik.
Sancılı Yeşilçam’ın tükeniş döneminin ardından başta televizyonlar olmak üzere, sinema sektöründe de giderek kapitalizmin belirli düsturları egemen hale getirerek sinemada muhalif söylemin zaman içinde nasıl tüketildiği görülebilir. ?ikâyet eder görünen ama belirli bir kapitalist dünya görüşünü muhalif kisvesi altında yeniden üreten, bir yandan halkçıymış gibi görünüp, öte yandan bireysel çıkarları için her zaman halkı harcamaya hazır bir yapımcı ve film söylemi vardı ülkemizde. Bugün bu süreç büyük oranda televizyonlarda olmak üzere, sinemada da devam etmektedir. Sinemamız ne ideolojik olarak ne estetik olarak köklü bir kendini bulma ve gerçek muhalefetle temas etme yetisini ne yazık ki hiçbir zaman kazanamadı. Mikro olan makronun yerine geçti. Sinema örgütleri meslek birliklerine dönüştü, meslek birlikleri ise etkisizleştiler.

»94 sonrası  yıllara, son on beş yıla baktığınız zaman neler görüyorsunuz? Türk Sineması’nı nasıl değerlendiriyorsunuz? Geçmişle karşılaştırdığınız zaman neler söyleyebilirsiniz?
Bir milat yapmak gerekirse, Özal dönemindeki liberalizasyonla yabancı şirketlerin (bunu Hollywood’un majörleri anlayın) Türkiye’de doğrudan yatırım yapma imkânları doğdu. Rahmetli Onat (Kutlar) Abi, ‘bambaşka bir şeyler oluyor kimse farkında değil’ demişti. Türkiye’de üretim tarzının değişmesinin temelleri orada atıldı. Eğer bir dönem Türkiye’de Hollywood dünyadaki en yüksek egemenlik oranlarına sahip olmuşsa, Türkiye’de başta İslamcılar olarak Amerikan kültürü her tarafımızı sarmışsa bütün bunlar olurken gerçekten tepeden inme kararlarla bizim varoluş koşullarımız değiştirilmiştir. O dönemde bir dizi tartışmalar oluyordu, başta Atilla Dorsay olmak üzere, neredeyse doğuştan Hollywood hayranları bunu büyük gelişme olarak gördüler.
Oscar törenlerinin ülkemizde canlı yayınlanması, bu filmlerin dünyayla eşzamanlı  olarak ülkemizde gösterilmesini “bitsin artık bu çile” diyerek selamladılar. Sonra ne oldu? Bizim filmlerimizi majörler dağıtmaya başladı, onların filmleri Avrupa’dan önce Türkiye’de gösterime girdi, bazıları bunu gelişme olarak gördü.
Oysaki kültürel olarak kendi toprağında yabancı olmanın temelleri atılıyordu. Gençliğin konuşması Türk aksanını kaybetmişse, önce sinema perdelerini işgal ettiler, bunu unutmayalım. Bugün çeşitli eleştiriler çıkıyor, altını kazıyınca Hollywood perdesinden yansıyan bakış açıları çıkıyor. Antalya’da ulusal festival düzenleniyor, sinemamız değil Hollywood’un artistleri gündemde. Önce kendi toprağında yabancı olup, ötekinin gönüllü sultasına girmek, işte Onat Kutlar bunları bize 80’li yılların sonunda anlatıyordu.

»Dağıtım süreçlerinde başlayan egemenlik sinema ayaklarının neredeyse tümden kontrolüyle sürdü.
90’lı  yıllardan 2008’e geldiğimiz zaman neler yaşandı diye soracak olursak öncelikle kapanan sinema salonları ve izleyicisini kaybeden sinema vardı. Video dönemi bitmiş televizyonlar star olmuştu. Özel televizyonların kurulmasıyla televizyon baskısı güçlendi. Yabancı dağıtımcılar Türk Sineması’na girmişti. O zamanlar böyle bir etkisinin olacağını tahmin edemiyorduk. Eskiden ithalatçı firma gösterimi bitmiş filmleri fiyatı düştükten sonra gider toplardı. O zaman şimdiki gibi bir korsan süreci de yoktu. Bir iki sene içinde iddialı bir Avrupa ya da Amerikan filmini burada yakın tarihte seyredebilirdik. Bu düzenlemeden sonra Amerikan filmleri sıcağı sıcağına gösterilir hale geldi. Bu süreç DVD ve korsanın yayılmasıyla hızlandı. Artık bu korsan sorunu yüzünden ABD ile aynı anda gösterime sokuluyor.

»Aynı  zamanda duyuru açısından da onlar için çok işlevli oluyor. Çünkü  Amerika’da büyük bir film çıktığı  zaman tüm dünyada haberlere konu oluyor.
Ortak bir promosyon söz konusu oluyor. Amerika’da adamların basın ve televizyon için büyük harcamalar yaparak gösterime soktuğu filmler Türkiye’de doğal olarak haber biçiminde veriliyor. Türkiye’de yapılan filmler ise haber değil sıradan eleştiri yazılarıyla geçiştiriliyor.
Bir Hollywood filmi bir Türkiye Sineması örneği kadar harcama yapıp Türkiye’de bir yerli filmin on katı kadar duyuru yapabiliyor. Rahmetli Onat abiden bir alıntı yaparak ‘Tüccar terzi’  tanımı yapacağım dönem başlıyor. Yeşilçam sistemi çöktükten sonra her yönetmenin aynı zamanda kendi filminin yapımcısı olmasını kastederek söylemişti bunu.
Bu endüstriyel anlamda geriye gidiş sayılabilir, artık güçlü yapımcılar yok. Mesleği yapımcılık olan film yapmak isteyen yönetmenler kendilerine küçük küçük dükkânlar kuruyorlar ve iki yılda bir tane film yapıyorlar. Ömer Kavur, Atıf Yılmaz… ‘kendine’ film yapıyordu. Daha geri bir ekonomik sistemdi bu. Anadolu’da gelişmiş terziler vardı, dükkanında 20-30 top kumaş bulundururdu. Müşteriye aynı zamanda kumaşı da kendi beğendirirdi. Hem kumaşı satardı hem de kendi dikerdi. Buna da tüccar-terzilik denirdi. Bizde de böyle oldu. Onat Kutlar buradan esinlenerek, yapımcılaşmak durumunda kalan yönetmenleri tüccar terziye benzetiyordu. Kendin yap dönemi yani. Bu dönemin maddi kaynağı da yeni başlayan Euroimage destekleri, bir ölçüde zaman zaman parlayıveren küçük bakanlık yardımları oldu.
«Televizyonlara satılan gösterim hakları…
Televizyon satışları ülkemizde hiçbir zaman sanat sinemasının temel gelir kaynaklarından birisi olmadı. Televizyon haklarının bile çok sözü edilmezdi. Euroimage ve bakanlık destekleri… Bir 90’lı yıllar öyle geçti. Elbette parlak iş yapan birkaç film oldu. Üretim dünyasının ne halde olduğunu tasvir etmek için söylüyorum. Ama Tüccar-terzi filmlerinin çoğu da ciddi bir seyirci toplayamadı. Yurtdışında Türk Sineması’nı tanıtmakta başarılı oldular. Bu filmleri yapan yönetmenlerin buradan büyük kazançlar elde edip tekrar film yapmalarının yolu kapalı.
Ancak festivallerde gösterilerek, onlara hitap ederek bir takım filmler yapabilirsin. İşte bu arada Türkiye’ye film getiren yabancı firmalar, küreselleşmenin yol açtığı gelişmelerle birlikte, kapanan sinema salonlarını yeni formatlarda yeniden açmaya başladı. Eskisi gibi semt sineması olmaktan çıkmaya başladı salonlar. Kent merkezlerinde alışveriş merkezlerinde, Avrupa’da ya da Amerika’da gördüğümüz üzere bir örgütlenme başladı. Yabancılar halkımızın sinemayla geçmişte varolan ilişkisini değiştirdi, 1960’larda bir halk kültürü olan film seyretme bugün bir tüketim kültürünün parçası haline geldi. Geçmişin tükendiği yerde yeni bir ilişki kurdular, Yeni Türk Sineması için dışa açılmak zorunluydu, festivaller zorunluydu. Çünkü tüketimle sınırlanacak filmler yapmak istemiyorlardı. Bizim için sinema Propaganda ya da Komiser ?ekspir’le sınırlı olmadığı için koşullarımız da daha farklı. Hoş onlarında yaptıkları yapacakları onlarmış, devam eden bir şey yok onlar içinde. Ama halkımız şimdi ‘Üç Maymun’ oynarken o kompleksin içinde oynayan ‘Testere V’e beş kat daha fazla gidiyor.

«Peki, genel olarak filmlerin sosyolojik özelliklerine baktığınız zaman Türkiye’de gerçekçilik açısından nasıl bir değişim yaşandı?
İkinci bir Yeşilçam dönemi yaşanıyor gibi geliyor bana. Sinema yeniden bir endüstrileşme sürecine girmiş  durumda. Belirli ortak özellikleri olan bir ticari sinema var. Sadri Alışık vardı, şimdi ?ahan, Cem var. İkincilerinin daha kaba olmaları dışında pek bir fark yok aslında.
Sadri Alışık da dönemine göre oldukça arsızdır. Genel olarak eğlence sineması yapan bir sinema yeni baştan kuruluyor. Eski Yeşilçam’da şartları zorlayarak belirli sanat filmlerini ticari sinema içinde yapanlar vardı. Mevcut endüstriyel ortamlarda kendilerine fırsat yaratırlardı. Akad, Atıf Yılmaz, hatta Yılmaz Güney de bunun içinde sayılabilir. Herkes bir yolunu bulup daha özgün daha sanatsal sinema yapmaya çalışırdı. Bu ikinci Yeşilçam dönemi içinde de benzer koşullarda böyle bir sinema doğuyor. ?u andaki manzarayı biraz böyle görüyorum. Bu endüstriyel açıdan bir bakış ama içinde sinemamızın kültürel yüzü ile ilgili de kanıtlar var sanıyorum.
Burada sorun gerçekçilik açısından da konuşulabilir tabi. Sinema toplumun eğilimlerini tepkilerini kısa vadede gösteren bir sanat oldu hep. Yeşilçam dönemine damgasını vuran filmler, dönemin tarihiyle, Türkiye’nin tarihinin sosyal, psikolojik ve ekonomik çalkantılarıyla ilintiliydi. ‘60 Anayasası’nın yarattığı liberal ve göreli özgürlük ortamı sendikalar ve siyasi partilerin özgürlük kazanması, düşünce özgürlüğü açısından bazı adımların atılması, ‘80 darbesi’ne kadar çalkantılı ama daha üretken ve dinamik bir sinemayı getirdi. Bütün bunlar sonucunda yaşanan canlı kültürel, toplumsal ve siyasal ortam sinemaya da yansıdı. Tabii o zamanlar Türkiye gerçekliği nedir, gerçek nedir üzerine kafa yoruyorlardı çünkü tüm toplum da onlarla birlikte kafa yoruyordu.

Kaçış sineması festivallerde hayat buluyor
«Bugüne nasıl bir geçiş yaşandı sizce?

?öyle bir evrimin olduğunu düşünebiliriz: Festival sinemasının bütün dünyada yayılmaya başladığına inanmaya başladım. Bunun arka planında bireyselleşmek değil belki ama ‘gerçeklikten kopuş’ diyebileceğimiz, entelektüel dünyanın ya da sanat dünyasının toplumla arasında beliren alışveriş kopukluğunun olduğunu düşünüyorum. Bu nasıl tarif edilebilir?

«Mesela Filistin meselesi 15-20 yıldır Avrupa entelektüellerinin yoğun ilgisini çekmez oldu ama Filistin’in çektiği sıkıntıların, Filistin halkının yaşadığı baskı ve zulmün Avrupa entelektüelleri için sorun olduğu yıllar vardı geçmişte. Bunların siyasal anlamda solcu olmaları da gerekmiyordu. Sadece entelektüel olmaları yeterliydi.
Sanatçı olarak vicdanı olan her sanatçı bu konuda etkilenir ve tepki verirdi. Bunu Avrupalılar da söylüyor- Avrupalı entelektüellerin de toplumla olan bağları bir çeşit dumura uğratıldı. Bu büyük haksızlık üzerine Avrupa’da entelektüel bulamaz duruma geldik. Bu ortam içinde sanat filmi yaptığını söyleyenler farklı yönlere kaydılar ve gerçeklikle/toplumla ilişkilerini minimize ettiler ve ortaya minimal bir sinema çıktı. Bir kendi kabuğuna çekilme oldu. Festivaller de bu sinemanın değerlendirildiği yerler oldu, ulusal/uluslararası anlamda. Suçlamıyoruz festivalleri çünkü bu değişimin sorumlusu değiller. Herkesi de bunun içine katmamak lazım. Berlin’de Cannes’da büyük ödüller alan bir sürü film belki küçük bütçeli ama tamamen insan ve gerçeklik üzerine kurulabiliyor. Yani, bütün festivaller bir biçimde kaçış sinemasının iktidarına girdi denemez ama kaçış sineması oralarda hayat buluyor.

Zahit Atam


Cevaplar (0)Add Comment

Cevap yaz
daha küçük | daha büyük

security code
Lütfen görüntülenen karakterleri yazınız


busy