ToplumDusmani.Net V2

Kültür ve Sanat Portalı

Wednesday, May 23rd

Son Guncelleme03:39:38 PM GMT

karado
 

Arkadaşlar


Gruplar

Hakkımda

Kişisel Bilgiler

Cinsiyet
Erkek
Doğum Tarihi
21/07/1978
Yaşadığınız Yer
İstanbul
Hakkınızda..
Atın beni içimden kimse yok artık!

İletişim Bilgileri

Website
http://suanyisan.blogspot.com/

Eğitim Bilgileriniz

Son Aktiviteler

2 ay önce
Melis Danişmend - Sır  (Akustikhane) 04:33
Melis Danişmend Sır (07-05-2011 Akustikhane programından)...
Mar 02
rkysümer Güne Düşen grubunda Cümlelerimiz tartışma yanıtladı
...bazen sonsuz huzur bazen lanet olası bu yalnızlık...
Mar 02
rkysümer Güne Düşen grubunda Kelimem.. tartışma yanıtladı
kaybolmak
Mar 02
rkysümer "Unutmadım aramızdaki beceriksiz dili. Dünya yordu bizi. Benim de söyleyemediklerim var Hiç söyleyemeyeceğim onları belki de. Uzun bir yolu geliyoruz seninle, yolu,geldikçe anlıyorum ki, Biz,bu dünya üzerinde yürüyemiyoruz bile."
Mar 02
rkysümer yeni bir profil resmi yükledi
Mar 02
11 ay önce
karado ve quietus* artık arkadaşlar
Haz 14
12 ay önce
rkysümer yeni bir profil resmi yükledi
May 11
karado ve rkysümer artık arkadaşlar
May 04
13 ay önce
rkysümer Güne Düşen grubunda Cümlelerimiz tartışma yanıtladı
kelimeler insanları hür yapar...
Nis 28
rkysümer Güne Düşen grubunda Kelimem.. tartışma yanıtladı
zahir...
Nis 28
rkysümer Güne Düşen Grubuna katıldı
Nis 28
rkysümer Bütün tutkular bize suç işletir ama, bizi en gülünç hatalara düşüren tutku aşktır. >la rochefoucauld<
Nis 26
Nis 26
Nis 26
rkysümer Nazım'ca Grubuna katıldı
Nis 26
rkysümer Can Yücel Grubuna katıldı
Nis 26
rkysümer İLLA TİYATRO :) :( Grubuna katıldı
Nis 26

Yorumları

Henüz yorum yapılmadı

Sitendeki Yazıları Paylaş - RSS



dokunmanın sesinden çıktığın oluyor
bir rüzgar dahi giremiyor açıklığından
sana söylenmiş sözler buluyorlar
belki herkesin söylemekten kendini alamadığı sözler
durup baktığın her şeyle başlıyor oysa
sıkı örülmüş bir atkı halinde üzerinde
uygun yerleştirilmiş bir gün kadar özenli
bir adam gözlerini kolluyor boşlukta
bir kırlangıç ötüşü halinde aniden ve yavaşlayarak
utanıyor kendiyle bir kuytuda öpüşmekten
bir adam eliyle yokluyor kendini
bir körlükten çıkarılmış kendini
devrilen bir heykeli düzelterek

az kalıyor ne söylense bu bahçe kokusu
yeşilliği tazeleyen ışık, vapurları tutan örgü
heyet raporları, kağıtlar bitmeyen imzalar
tekrar yaratılan kelimelerdeki vurgu
az kalıyor karşılaşınca dolanarak yükselen saçlarından
iki ucundan da ayrı ayrı geçiliyor
uzaklığı ölçülmez dalgınlığından
az kalıyor varılmaya bir cuma günü varılmasına
köklü deniz örtüleri balıklar akıntılar
gözlerindeki siyahla çeşitleniyor dünya

biz durmadan söyleniyorduk
yürüyüşünde aralanıp duran
uzun bacaklı bir şiiri.

Görsel:

          



"Ay'a sordular:
'Neyi isterdin en çok?'
Cevap verdi:
'Güneş'in kaybolmasını, ve ebediyen bulutlarla örtülü kalmasını.’"
Feridüddin Attar

I
"Hayatını planla. Amaçlarını gerçekleştir. Hayattan ne bek­lediğini bil. Hiçbir şey seni yolundan alıkoymasın. Azim ve di­siplin sayesinde yapamayacağın şey yoktur. Bunu başaracak ye­teneğe kesinlikle sahipsin."
Bu sözler böyle sürüp gider. Analar babalar, hocalar, psi­kologlar, en iyi arkadaşlar, hepsi bunları söyler ve sen de bun­ları tekrarlar ve hepsine de inanırsın. Bütün bunların ne kadar saçma olduğu, bir gün şu ilanı okuduğum zaman kafama dank etti: Yüzünde kararlı bir ifade okunan eli yüzü düzgün orta yaşlı bir kadın fotoğrafının altında, "Bu kadının belirli amaçları var," diye yazıyordu "Ve biz de onu oraya ulaştıracağız." Borç vermek isteyen bir bankanın ilanıydı bu.
Bankalar, hükümetler, şirketler, meslek kuruluşları, top­lumun yapısını planlayan ve yürüten bütün kurum ve insanlar, bizim birtakım amaçlara sahip olmamızı isterler. Ayrıca, bu amaçları gerçekleştirme yolunda kararlı olmamızı ve böylelikle davranışlarımızın da önceden kestirilebilir olmasını isterler. Amaçlarımız aracılığıyla da üzerimizde totaliter bir denetim kurarlar.

II
Davranışları anla, önceden kestir ve denetle. Yirminci yüzyıl bi­liminin, özellikle de bir davranış bilimi olarak psikolojinin slo­ganı budur. Psikolojinin hedefi budur. Peki bu hedef kimlerin çıkarlarına hizmet eder? Davranışlarımıza ilişkin toplu bilgi, endüstri sonrası (post-modern) düzen(ler)in gücünün da­yanağıdır. Davranışlarımıza ilişkin bilgi, bu düzenlerin top­lumu denetlemesini, "yurttaşlarını" denetlemesini ve bizleri de­netleyip sömürmesini sağlar. Bilgi güç demektir. Örneğin, kimi İskandinav ülkelerinde ve Almanya'da ülke çapında bir sayıma halkın karşı çıkması, işte bu yüzdendir.
Bilgi toplama, bizimle ilgili olarak öğrenilebilecek ne varsa hepsini titizlikle tasnif eden ve bunları birbirleriyle paylaşan şirketlerin başlıca faaliyet alanlarından biridir. Ne zaman bir anket formu doldursak, ne zaman bir banka kartı için baş­vuruda bulunsak, ne zaman bir kitap kulübüne üye olsak, on­lara bilgi sunmuş oluruz. Üzerinde hiçbir fikir yürütemeyeceğimiz herhangi bir konu yok mu? Kurulu düzen, bizim için-planladığı her şey hakkında bir fikir sahibi olmaya yöneltir bizi. Şunu ya da bunu ötekine tercih etmek yerine "bir fikrim yok” diyenlerin çoğunlukta olduğunu gösteren bir ka­muoyu yoklamasına neden rastlamadık şimdiye dek?
Yönetenler sürprizlerden hoşlanmazlar. Yirminci yüzyıl in­sanında sürpriz öğesi hızla ortadan kalkmaktadır. Sürprizler, yöneteni şoke eder. Sürprizler hem bizim planlarımızı hem de onların planlarını bozar. Sürprizler, amaçların ve hedeflerin önünde duran birer engeldir. Düzen, önümüzdeki yıl neye kaç para harcayacağımızı, kimin, nerede, ne kadar süre tatil ya­pacağını, hatta tatildeyken kaç kişinin boşanmak için avukat hizmeti talep edeceğini bilir.
Pazar araştırmacıları, psikologlar, sosyologlar, hakkımızda topladıkları bilgilerin ışığında insan davranış ve amaçlarını anlayıp bunları önceden kestirmeye ça­lışırlar. Sonra da toplumsal mühendisliğin ve kamuoyu yö­netiminin çeşitli yöntemleriyle insan davranışlarını de­netlemeye ve etkilemeye çalışırlar. Belirli bir davranış kalıbı saptayıp tipik bir davranış biçimini öngördükten sonra, bundan yarar sağlayabilmek için o davranışı güçlendirmeye uğraşırlar. Çikolatadan tavaya, prezervatiften mayoya kadar akla ge­lebilecek her şeyin üretimi, düzen tarafından bize empoze edil­miş olan ve önceden kestirilebilir davranışlarımıza dayandırılır. Bir zamanlar son derece yaratıcı sayılan davranış tiplerimiz bile önceden kestirilebiliyor artık. Örneğin, suçlarımız öylesine sı­radan, şaşırtıcı olmaktan öylesine uzak, plan, hedef ve yöntem bakımından öylesine kabaca tahmin edilebilir hale gelmiştir ki polis hangi türden suç işleneceğini ve bunları önlemek için hangi donanımlara ihtiyaç duyacağını yıllar öncesinden bil­mektedir.
Özgürlüğümüz, davranışlarımızın önceden kestirilemezliğine bağlı. Batı ülkelerinde, özgürlüğün üzerinde dolaşan kocaman soru işareti işte tam da bu noktadan, yani düzenin, kendi yurttaşlarının davranışlarını kitlesel olarak önceden kestirebilme beklentisinden kaynaklanıyor. Örneğin İsveç'te, kitle davranış analizlerine ve istatistiksel tahmin raporlarına dayanarak hü­kümetler sonsuza dek toplum mühendisliği ve gelecek plan­laması konularıyla meşgul olmaktadırlar. Burada hiçbir şey rastlantıya bırakılmaz. (Kimi kamu helalarında, duvar yazıları için özel yerler ayrılmış, kalemler bırakılmıştır.)
Kendi bireysel amaçlarımızı koyup bunlara ulaşmak için çır­pındığımızı sanabiliriz, ama aslında bu amaçlar, çoğu kez, mev­cut düzen tarafından önceden belirlenmiş, o düzen içindeki ye­rimiz de önceden ayrılmıştır.
Giysi"lerimiz genellikle önceden biçilmiş, hazır giyim olarak tasarlanmıştır.CIA gibi haber alma teşkilatları, yabancı ajanlara, düş­manlara, potansiyel teröristlere -ve onların hareket ve amaç­larına, sevdikleri ve sevmedikleri şeylere, zaaflarına vb- ilişkin psikolojik profilleri çoktan hazırlamışlardır. Ancak hepimiz fiş­lenmiş durumdayız. Polis, suçu önleme adına bilgi toplar. Si­yasal partiler, kamuoyu yoklamaları aracılığıyla inanç ve dav­ranışlarımızı etkilerler. Şirketler, tüketim davranış kalıplarımızı ve zevklerimizi tahlil ederler. Bütün bunların hepsi, dav­ranışlarımızı, planlarımızı, amaçlarımızı bilmek ve manipüle etmek ister. Tam bir gözetim altındayız. Ve böylece kurulu dü­zenin modeline başarıyla sokulduktan sonra, biz beklenen ve is­tenen şeylerle tam bir uyum halinde olan tutkularımızı, di­leklerimizi, arzularımızı ve -hepsinden önemlisi- amaçlarımızı sergileyebiliriz artık.
Keyif, aşk, inanç ve Nâzım Hikmet'in dediği gibi "Bir çocuk gibi şaşarcasına bakarak yaşamak" - Nasıl amaçlanır ki?

III

Özgürlük ve yaratıcılığın kaynağında yatan şey, amaç ya da he­defler değil, inançtır. Ne var ki toplum, amaçlarımızı plan­lamamıza yardımcı olmak ve bu amaçlara erişmemizde bizi desteklemekle özel olarak görevlendirilmiş bir hiyerarşik grup­la örgütlenmektedir giderek.
İnsanın kendi hayatı için "doğru amacı" seçmesi öylesine büyük önem kazanmıştır ki, bu yüzyılda, kişinin hangi mesleğe uygun olduğunu belirleyecek "bilimsel" yöntemler bile ge­liştirilmiştir. Psikologlar tarafından geliştirilen çeşitli araçlar, bir gencin örneğin papaz mı yoksa müzisyen mi olma eğiliminde olduğunu saptama iddiasındadır. Bu gibi kişilik envanterleri, özellikle ABD liselerinde ve ABD'de belirlenen standartları iz­leyen ülkelerde çok yaygın. Tıpkı bir makinenin özel bir parçası gibi, insanoğlunun da verili toplum düzenince saptanmış mes­leklerden birine "uyması" öngörülüyor. Amaç/hedef ile kişi bir kez birbirine uyduktan sonra meslekle kişi de birçok bakımdan birbiriyle kaynaşıyor.
İnsan insana ilişki kurmak yerine, giderek, amaçlarımız, mesleki etiketlerimiz ve profesyonel kişiliklerimiz aracılığıyla ilişki kuruyoruz birbirimizle. Bu ilişkinin niteliğini belirleyen temel, (esasen mesleki özdeşleştirme ile bastırılmış olan) bi­reysel kişilikler değil, karşılıklı çıkar ve mevcut toplum düzeni içindeki değerler, çıkarlar ve güç dengesi tarafından belirlenmiş "amaçlarımız" arasındaki yakınlıktır. İnsanlarla tanışıp kar­şılaşmaktan çok, iş görüşmeleri yapıyoruz. Daha "merhaba" de­diğimiz anda, "Bu ilişkiden ne gibi bir fayda sağlayabilirim acaba?" düşüncesi geçer kafamızdan. İlişkiler, insanın evrensel "birlikteliği" üzerine kurulmaktan çok, kesin amaçlar üzerine inşa edilir.
Hepimiz birçok amaç ve hedef peşinde koştuğumuz için, aynı anda birçok farklı kimliğe de sahip oluruz. Ama her du­rumda sonuç ya da amaç, kişiden daha büyüktür. Amaç ya da sonuç, kişiler arasındaki ilişkilere de hükmeder ve bu ilişkinin niteliğini belirler.
İdeolojik inançlar da amaç peşinde koşma davranışının bir başka örneğidir. Kendimizi belli bir ideoloji ile özdeşleştirdikten sonra, o ideolojinin imajına, o ideolojiyi savunanların imajına, onun kahramanlarına göre "büyümeye" ve kendimizi bi­çimlendirmeye başlarız. Böyle durumlarda çoğu kez kendi sağ­duyumuza ve deneyimlerimize karşı çıkarız. Çoğu kez, gör­düğümüzü ve duyduğumuzu algılayamaz hale geliriz. Giderek, kendimizi hem fiziki görünüş hem de zihni paradigma ba­kımından o ideolojinin imajına göre yoğurur, kalıba dökeriz. So­nunda öyle bir noktaya geliriz ki ideoloji yaşamın kendisinden bile daha önemli olur. Din de tarih boyunca buna benzer bir rol oynamıştır.

IV

Amaç peşinde koşma yönündeki tüm davranışlar totaliterdir. Psikologlar fareler üzerinde birçok mahrumiyet deneyi yaparak açlık, susuzluk, cinsellik, ebeveynlik içgüdüsü (yalnızca dişi fare için!) gibi bazı temel amaç gerçekleştirme dürtülerinin gü­cünü ölçmeye çalışmışlardır. Burada ölçülmek istenen, farenin labirentin öteki ucunda yoksun bırakıldığı şeyi bulmayı ne kadar kısa sürede öğreneceğidir. Amaca ne kadar çabuk ula­şılırsa, dürtünün de o kadar güçlü olduğu söylenmektedir. Yer­leşik psikoloji kurumlan, bizim de dürtülerimizin bir fonk­siyonu olarak amaca yönelik davranışlar gösterdiğimizi söylüyor. Yine bu kuramların ileri sürdüğüne göre, ancak bu türden temel dürtülerin doyuma ulaştırılmasından sonradır ki insan daha yüksek düzeyde amaçlar peşinde koşabilir. (Birinci düzey: Beslenme, giyinme, barınma; ondan sonraki düzey: Sevgi, güvenlik; en yüksek düzey: Kendini bulma). Tüm dav­ranışlarımızın, gereksinmelerimizi azaltma temeline da­yandığını söylüyor bu kuramlar. Sözü geçen gereksinimleri azaltmak için insanın harekete geçtiği, belirli amaçlara erişme doğrultusunda şunu ya da bunu yapmaya itildiği belirtiliyor. Yirminci yüzyılda çok yaygın olan bu teori, insanın intihar, di­ğerkâmlık (altrüizm) ve gönüllü olarak değiştirilen bilinç du­rumları gibi bazı temel davranış özellikleri gözönüne alındığı zaman, anlamsızlaşıyor.
Amaç peşinde koşma yönündeki tüm davranışlar to­taliterdir; çünkü biz, davranışlarımızın çevre ile diyalektik bir ilişki içinde kendiliğinden evrimleşip yepyeni ve beklenmedik davranışlara yol açmasını beklemek yerine, davranışlarımızın niteliğini amaçlarımızın belirlemesine izin veriyoruz. İnsanın belirgin amaçlar peşinde koşup koşmaması, askeri bando mı­zıkaya ayak uydurarak yürümekle doğaçlama bir caz seansına katılmak arasındaki farka benzetilebilir.

V

Kendiliğinden olanı önceden kestirmek olanaksızdır. Homo sapiens'in "gizem"i, insanı öteki canlılardan ayıran bir özelliği, onun eylemlerinin önceden kestirilebilir olmayışıdır. Bitkilerin yaşamı büyük ölçüde önceden belirlenmiştir. Hayvanlar da et­nologların türlere özgü davranış ya da sabit hareket biçimleri diye adlandırdıkları davranış kurallarına tabidirler ki bunlar da önceden kestirilebilir davranışlardır. Ancak en son evrimleşmiş türe, yani homo sapiens'e geldiğimiz zaman herhangi bir spesifik çevresel dürtüye bağlı olmadan ortaya çıkan dav­ranış biçimleriyle karşılaşıyoruz. Filozoflar "özgür irade" öğe­sini yalnızca insana yakıştırıyorlar. Ama buna rağmen kendi kendimizin tutsağı olduk: İnsanlık mozaiğinin kimi kırıntıları birtakım toplumsal kodlara ve beklentilere dönüşüyor, ondan sonra da belirgin hedeflerimiz ve amaçlarımız haline geliyor. Bunlara ulaşılması, yaşantılarımıza yön ve çoğu kez anlam ve­riyor. Böyle belirlenmiş ve sabit amaçlar peşinde koşarken, taklit etmeye başlıyoruz. Her Allah'ın günü kendimizi ve baş­kalarını taklit ediyoruz. Daha az taklit edip daha çok kendimiz olacak yerde, taklit ettikçe kendimiz olmaktan uzaklaşıyoruz.
Amaca yönelik maksatlı faaliyet, diken sırtlı balığın çift­leşmesi, ördek yavrularının davranışları, sombalıklarının yu­murtlamak için akıntıdan yukarı doğru çıkarak doğdukları yere dönüp yumurtalarını oraya bırakmaları gibi, türlere özgü spe­sifik davranışın çok karakteristik bir özelliğidir. Biz belirli amaçları izlemek, sabit hareketlerde bulunmak üzere ya­ratılmadık. Sabit hareketlerimizin ya da spesifik amaçlara yö­nelik davranışımızın kaynaklarını yalnızca zihni pa­radigmalarımızda, zihnimizdeki yerleşik dizilerde, kendi kendimize inşa ettiğimiz hapishanelerde aramak gerekir.

VI

Amaca yönelik davranışlar, onlarla el ele giden güvenlik ve de­netim duygularıyla birlikte bizi yalancı bir kavrama, kendi ya­şantımızı kendimiz yönettiğimiz, kendi gemimizin kaptanı ol­duğumuz şeklinde bir anlayışa götürür. Evet, hayatımızı yaşıyoruz. Ama, onu yönettiğimiz doğru değil! Bir dakika sonra hayatta olup olmayacağımızı etkileyen binlerce insan, binlerce rastlantı var. Yaşantımızın şu andaki durumunu, ulaş­mış olduğumuz bir nokta olarak düşünme eğiliminde ol­duğumuzdan, o noktaya kadar bir ilerleme olduğunu da dü­şünme eğilimi gösteririz. Geçmişe bugünden baktığımızda, bulunduğumuz yer bize son derece makul ve mantıklı görünür; sanki biz onu önceden planlamışız, ya da bu yer önceden be­lirlenmiş gibi. Mantıklı bir kalıba ya da modele uygun bir ge­lişme gibi gelir bu bize, çünkü yaşantımızda bugün varmış ol­duğumuz konumun göstergesi olan olayları, koşulları ve edimleri seçmişiz gibi gelir bize. Oysa bulunduğumuz yerde neden bulunmamamız gerektiğini açıklayacak milyonlarca sebep de bulabilirdik. Ne var ki temel çabamız hep doğ­rulamak, hep olayları gizemli olmaktan çok anlamlı gösteren anlaşılabilir bir model bulmaya çalışmaktır; çünkü bu model, evrenin uçsuz bucaksızlığı ile yekvücut olmak yerine, belirli (sabit) bir zaman ve mekân içinde bir denetleme duygusu verir bize.

VII

Amaca yönelik faaliyet, bireysel olarak girişikliğinde, kişiyi ya­şamda yer alan başka süreçlerden kopardığı için, ben- merkezciliği içerir. Öte yandan amaca yönelik faaliyet, ortak bir süreç olduğu takdirde, isteklerin ve çıkarların stan­dartlaştırılmasını içerir ve böylece çoğunluğa stan­dardizasyonun korunması için gerekli gücü verir; bu da ortak yarara uygun bir şey sanılır.
Örneğin, ilkokul eğitiminde öğrencilere kendi bireysel gün­lük amaçlarını seçme olanağı verilmesi ile öğrencilerin bir araya gelip sınıf adına ortak bir amaç seçmeleri arasındaki tar­tışmanın seçenekleri, ya katı bir bencilliğe ya da grup baskısına yol açar. Burada önemli olan ne (klasik totaliter rejimlerde ol­duğu gibi) amacı kimin belirleyeceği, ne de (günümüz de­mokrasilerinde olduğu gibi) amaçların hangi süreçlerle be­lirlenip gerçekleştirildiğidir. Önemli olan, amacın ta kendisidir. Bireyin elini kolunu bağlayan, onu boğan ve hapseden amaç.
İnsan amacını -ne pahasına olursa olsun, kendini adayarak azim ve özveriyle gerçekleştirmek istediği amacını- bir kez sap­tadı mı artık onun boyunduruğu altına girmiş demektir; ha­yatın kendisi bu amacın boyunduruğu altındadır artık. Böylece, başka, bambaşka şeyler yapabilme olasılığına da sırt çevirmiş oluruz. Oysa, değişiklik tohumunu, bambaşka bir şey yapma potansiyelini içimizde sürekli taşırız. Irmağı geçerken bile at değiştirebilmeliyiz pekâlâ; düzen böyle yapılmaz diyor diye bun­dan çekinmemeliyiz. Daima bu olasılığa açık tutmalıyız ken­dimizi; böyle bir olasılığın varlığına karşı uyanık olmalıyız.
Ömür boyu belirli türde bir faaliyette bulunabiliriz tabii. Ama bunu sabit bir hedef olarak seçmemeliyiz. Ne yaşamda, ne de sevgide belirli amaçlar ya da sabit hedefler vardır. Amaçlar birer sözleşme değildir. Giriştiğimiz faaliyetler hayata açılan yollardır sadece; hayatın güzelliği ve gizemi ile ilgili de­neylerdir.

VIII

Sevgiden vazgeçerek, tarifeye göre yol alan bir tren ya da sa­dece ikmal yapmak için duraklayan bir yarış arabası gibi hayatı yaşamadan tüketmek pahasına hedeflerine varan bunca insan olduğunu görmek, şaşırtıcı olduğu kadar üzücü de.
Çok amaçlı 20. yüzyıl insanında dürtü var, ama derinlik ve yoğunluk yok. Şunu satın almak, bunu gerçekleştirmek, yeni bir deneyden geçmek gibi hedeflerimiz var. Hedef ve amaç­larımız yüzünden, hayatı yaşamak yerine onu tüketiyoruz. Ha­yatla yekvücut değiliz artık. Hayatlarını belirli, sabit amaçlara indirgeyenler, hayatla yekvücut olmadan, onun yüzeyine tu­tunma çabasındalar.
Duygu ve düşüncelerimizle kendimizi hayatın akışına bı­rakarak kendimizi "bulabiliriz" ancak. Bu, kendini kaderin rüzgârına ya da kısmetin eline bırakmak demek değildir. Asla. Yola çıkmadan önce ihtiyar denizcilerle konuşur, rüzgârlara kulak verip onları tanır, yelkenle tekneyi hazırlarız. Sonra da engin deniz. Ama o zaman bile başka düşlere, değişikliklere ve koşullara açık tutarız rotamızı. Oysa, kendimizi ömür boyu sabit hedeflerle sınırlayarak sadece limandaki küçük vapurlara binmeyi ve bilinen iki iskele arasında yolculuk yapmayı yeğ­liyoruz. Bu yolculuğu ilginç kılmak için hava raporlarını dik­katle inceliyor, tek sayılı günlerde iskele tarafında, çift sayılı günlerde sancak tarafında oturuyor, her beş saatte bir çay içi­yor, gözlüklü yolcularla hiç konuşmuyor, yeşil giyenlere daima tebessüm ediyor ve tabii günün birinde vapur de­ğiştirebileceğimize ilişkin minik bir rüyayı da kendimizden esirgemiyoruz. C'est la vie? Şu önceden kestirilebilir totaliter yaşamlarımız insan ruhuna bir hakaret değilse nedir?
7 Mart 1987, Marburg


Görsel: Gilbert Garcin
“Ortak değerlerin yerini, herkesin kendi normlarını ve  değerlerini kendi bildiğince yaratma çabalarının alması, birbirimizi anlamamızı ve birbirimize ulaşabilmemizi gitgide zorlaştırıyor. İnsanlar, birbirlerine kendi senaryoları doğrultularında roller verip, karşılarındakilerden bu rolleri gerçekleştirmesini bekler oldular. Sonuç, düş kırıklıkları, kızgınlıklar ve kendimizden kaynaklandığını bir türlü kavrayamadığımız yalnızlık.
Görsel:Sarolta Ban

Bu kitabın alt başlığı "Dışardalık Üstüne Deneme"dir. Levinas'ın temeldeki fikri, Öteki'nin (her zaman için, saygı ifade eden bir büyük harfle yazılır) bütünüyle başka olduğudur, bütünüyle dışarda ve her türlü sahiplenmenin, mülkiyetçiliğin, özümleme ve ben­liğe indirgeme fikrinin üstündedir, böylelikle mutlak aşkınlığı temsil eder. Öteki'nin başkasılığı kesinlik­le başkadır, beni bütünüyle aşar, benzer olanla özdeşleştiremem onu, benzer olana indirgeyemem, "bütünüyle sahiplenemem" (söz­cüğün Hegel'deki benimsenmiş anlamıyla), onu özümseyerek ken­dime mal edemem: Tanrı gibidir.
Öteki, Mutlak-Öteki, yani Mutlak. Öteki benim yadsınmam, karşıtım, Aynı olanın karşıtı değildir yalnız­ca (benden başka, benden farklı, benim tam karşıtım, bana muhalif olan, hatta Hegel ve Marx'tan Sartre'a kadar Hegelcilerin kanıtla­maya çalıştıkları gibi, benim kimli­ğimin tamamlayıcısı), olumlu aşkınlıktır, "metafizik olarak arzula­nan Öteki'dir" (Aristoteles'in "me­tafizik" tanımına bir gönderme, "arzulanan" bilim olarak ilk felse­fedir metafizik). "Dışardalık bir yadsıma değil, bir harikadır" [Bü­tünsellik ve Sonsuz], "Bu devini­min son durağı -dışarısı ya da baş­kası- en üstün anlamıyla başkası'dır. Hiçbir yolculuk, hiçbir iklim ve dekor değişikliği burada ortaya serilen arzuyu doyuramaz. Metafi­zik olarak arzulanan Öteki, yedi­ğim ekmek gibi, yaşadığım ülke gi­bi, seyre daldığım manzara gibi, kimi zaman kendime karşı kendim gibi, şu 'ben', şu 'başkası' gibi "başka" değildir. Bu gerçekliklerle "beslenebilirim" ve geniş bir ölçü­de, sanki yalnızca eksikliklerini hissetmişim gibi kendimi tatmin edebilirim. Bu noktada bile, onla­rın başkasılığı, düşünen ya da sa­hiplenen olarak benim kimliğimde erir" (a.g.y). Ayrıca Levinas a contrario, Aristophanes'in Şölen'de an­lattığı ve bilindiği gibi, aşkı, âşıkla­rın yeniden oluşturmaya çalıştığı bir birlik özlemi olarak sunduğu mitosa gönderme yapar. Ona göre bunun tam tersine, metafizik arzu ‘‘bütünüyle başka olana, kesinlikle başka olana uzanır" (a.g.y), ve Platoncu bir birleşme ya da Hegelci bir sentez girişiminde ancak alçala­bilir ve görmezden gelinebilir.
Dolayısıyla arzu farklılığı, yadsımayı, çelişkiyi ve Aynı olanla karşıtlığı kısıtlayan (farklı olanı özümsemek, onu aynı olana indir­gemek isteyen) gereksinime indir­genemez: aşkınlığı hedefler, dola­yısıyla kendini doyuramaz (yete­rince -satis- elde etmek gibi en güçlü anlamıyla)*. Öteki'nin mut­lak olumluluğu, kavranamaz, özümsenemez, indirgenemez do­ğası, "görünmezliği" karşı koyar buna. Bundan böyle aşk belirsizle­şir: bir gereksinim nesnesinin he­defidir, dünyevi bir zevktir, Öte­ki'nin haz alma istencidir, ama ay­nı zamanda aşkınlık arzusudur - bu "teğetlik", "erotik" olanla, "ikircilliğin en yetkin örneğiyle" ortaya çıkar ve simgelenir, ele geçirme (cinsel olarak elde etme) ve uzak­lık, Öteki'nin ulaşılamaz, bütünüy­le erişimimiz dışındaki doğası ara­sındaki oyun ya da belirsizliktir bu. Beklenti, temas ve uzaklık ola­rak okşama, aşkın bu belirsizliğini örneklendirir, Levinas da, buraya aldığımız ikinci metni izleyen say­falarda bu durumu çözümleyecek­tir: "Sevgili, ele geçirilebilir, ama olanca çıplaklığı içinde ona el değ­memiştir (...), Dişiye özü gereği el sürülebilir ve sürülmeyebilir {...}, şehvetli temasta bile dokunulamayabilir ona" (a.g.y). Burada Lucretius'un çiftleşme sırasında, part­nerin ele geçmez doğasıyla ilgili çözümlemesini doğrulayan olumsuz -ya da daha çok "olumlu"- bir değişke buluyoruz, güzellikten alı­nacak hiçbir şey yoktur, der şair, aşkta arzunun uyandırdığı hayal­lerden başka: "Güzel bir çehreden ve hoş bir pembelikten bedenimizi doyuracak hiçbir şey sızmaz içimi­ze" [Doğa Üstüne, IV, 1094-1096]. Lucretius, "ele geçmez" der, Levi­nas ise "Öteki'nin erişilmez başkasılığı" diyecektir.
* Kendini doyurmak: Fransızcada "satis-faire". (Ç. n.)

A. Alışılageldik arzu çözümlemesi benzersiz iddiasının üs­tesinden gelemeyecektir. Her yerde yorumlanan arzunun teme­linde bulunan şey gereksinim olacaktır; arzu, muhtaç ve kusur­lu ya da geçmişteki üstünlüğünü yitirmiş bir varlığı gelip bula­caktır. Bir şeyleri yitirmiş olmanın bilinciyle çakışacaktır. Her şeyden önce bir özlem duygusu, geri dönme sıkıntısı olarak gö­rülecektir. Ama bu durumda gerçekten başka olandan kuşku duymayacaktır bile.
Metafizik arzu geri dönüşe heveslenmez, topraklarında doğmadığımız bir ülkeye duyulan arzudur çünkü. Her şeyiyle bize yabancı, yurdumuz olmamış, asla yerleşemeyeceğimiz bir ülkeye duyulan arzudur. Metafizik arzu öngörülmüş hiçbir ya­kınlığa dayanmaz. Doyurulamayacak bir arzudur. Doyurulmuş arzular ya da cinsel gereksinimler, hatta ahlaki ya da dini ge­reksinimler hafife alınır çünkü. Aşkın kendisi de bu şekilde, yü­ce bir açlığın giderilmesi olarak görülür. Bu dil olanaklıysa eğer, arzularımızın çoğu arı değildir, aşk da öyle. Doyurulabilecek arzular, ancak doyum fikrinin düş kırıklığı yaratması, ya da şehvetin ta kendisini oluşturan doyumsuzluk ve arzunun şid­detlenmesiyle metafizik arzuya yaklaşırlar. Metafizik arzunun niyeti başkadır - kendisini doyurmakla kalacak her şeyin ötesi­ni arzular o. İyilik gibidir -arzulanan, bu arzudaki boşluğu dol­durmaz, derinleştirir.
B. Aşkınlığın metafizik olayı -Öteki'ni karşılama, arzu-konukseverlik ve dil- aşk gibi gerçekleşmez. Ama söylemin aşkınlığı aşka bağlıdır. Aşkınlığın aşkla birlikte, nasıl dilden daha uzağa gittiğini ve gidemediğini göstereceğiz.
Aşkın bir kişiden başka varışı yok mudur? Kişi burada bir ayrıcalıktan yararlanır - aşkın niyeti Öteki'ne, dosta, çocuğa, kardeşe, sevgiliye, anne babaya yönelir. Ama bir şey de, bir so­yutlama, bir kitap da aşk nesnesi olabilir. Şöyle ki, temel görü­nüşlerinden biriyle aşkınlık olarak Öteki'ne yönelen aşk bizi içkinliğin ötesine götürür: varlığın, arayış girişiminde bile bulun­madan önce bağlandığı şeyi arayışının (üstelik onu bulduğu dışardalığa karşın) devinimini belirler. En yetkin serüven de ha­zırlıksız bir yönelmişliktir: Seçilmemiş olanın seçilmesi. Öteki'yle ilişki olarak aşk bu temel içkinliğe indirgenebilir, her tür­lü aşkınlıktan sıyrılabilir, yalnızca ortak doğadan bir varlığı, bir ruh ikizini arayabilir, ensest biçiminde ortaya çıkabilir. Platon'un Şölen'inde, Aristophanes'in, aşkın tek bir varlığın iki parçasını birleştirdiği yolundaki mitosu, serüveni kişinin ken­dine dönüşü biçiminde yorumlar. Haz bu yorumu doğrular. İçkinlik ve aşkınlığın sınırında yer alan bir olayın anlaşılmazlığı­nı açığa çıkarır. {...}
Aşkın olanın verdiği haz, ifadesinde bile neredeyse çelişki­lidir, aşk hakiki anlamda ne duyum olarak yorumlandığı erotik dilde bulur ifadesini, ne de aşkınlığı arzulama düzeyine yük­seltildiği düşünsel dilde. Öteki için, başkasılığını koruyarak bir gereksinim nesnesi olarak belirme olanağı, hatta Öteki'nden haz alma, aynı anda söylemin hem ötesinde hem berisinde yer alma olanağı, kendisine hem erişen hem de kendisini aşan mu­hatabının karşısındaki konumu, gereksinim ve arzunun, kösnül istekler ve aşkınlığın eşzamanlılığı, itiraf edilebilir olanın ve iti­raf edilemeyenin birbirini teğet geçmesi bu anlamda ikircilliğin en yetkin örneğini oluşturan erotiğin özgünlüğünü oluşturur.
Aşk Öteki'ni hedefler, onu zaafları içinde hedefler. Zaaf bu­rada herhangi bir sıfatın alt derecesini, bana ve ötekine ortak bir belirlemenin görece yetersizliğini göstermez. Sıfatların su yüzüne çıkışından önce, başkasılığın ta kendisini niteler. Sev­mek, başkası için korkmaktır, onun zayıflığının imdadına yetiş­mektir.

Eric Blondel / Aşk
Görsel :Michael Parkes



Yalın çizmek yakışmıyormuş gibi
İklimi yosma, isterik, kurcalanınca yırtıklaşan
Kramplarla uyanmış kelimelerle
Kaleminde “işaretler” belirdi kan bulaştırıcı
Yamru yumru acemi bir kapışmada.
Otel odaları, şehvetin tekrar iniltileri
Onların içinden, saatlerin pek anlamlı seçiminde
Durduk yere çakılan bir kibritle alev aldı
Ağzında durmaksızın bir üflemeyle büyüyen sıkıntı.
Taşıdı ürpertiyi edep yerlerine tam vaktinde
Yayıldı parmak uçlarına tamamlanmış bir hazırlık

Yerden yükselen bulantı, kıvrılan kayışlar
Bir kedinin sokak ortasında yaladığı
Ağız dolusu tükürülmüş balgam
Sıcakta parçalanmış çiğ yumurta kokusu
Her türlü iğrenmenin resimleri
Yapışkan bir acıdan çıkmaya çalıştıkça
Anmak için kullanılmış her mürekkep
Kendine dönmüş bir isyan gibi yolmakta saçlarını

Kulakların artık yaşlı, yetişmeyecek kadar sesine
Beklediğin Cemil de o Cemil değil,
Kâğıdın kestiği söz değil sadece,
Şehvet şu boyunla kaldın, etinle,
Sönmeyen ızgaralarında yere kapaklanmanın!

Ummak yok, yarın yok,
Yumruklanmış bir göz gibi
Kendine kapaklanmış bulmak yok
Mutsuz bir tas gibi dökmek yok içinden
Kırılan her şeyin derin bir sürtünmeyle
Taşıdığı o zora koşma isteğini,
Hele hele sana
Kanmak yok yığınla kumun ötesindeki vaha

Durdun, inceldin, arınmış tebeşir kadar beyaz
Atını sevmeyi unutan bir seyis gibi korktun
Türkçe bu alıp kucaklardı en uzun anne kollarıyla
Binmeseydin sırtına alıp götürmesi için seni

Görsel: The Absinthe Drinker, 1901 Pablo Picasso

Eklediğim Resimler

Ortak Arkadaşlar

  • Ortak arkadas yok
0rtak arkadas