ToplumDusmani.Net V2

Kültür ve Sanat Portalı

Tuesday, Sep 23rd

Son Guncelleme08:18:06 AM GMT

Nerdesin: Türk Edebiyatı Elif Şafak-Aşk


Elif Şafak-Aşk

e-Posta Yazdır

Reklamlar

Elif Şafak - AşkElif Şafak gerçek anlamda ustalık örneği sunuyor ‘Aşk’ta. Her romanı ardından her okuru coşturan ve gittikçe güzelleşen diliyle, olağanüstü kurgusuyla, eşsiz bir eser çıkarmış ortaya. Aslında romanın ilk başlarında kendimi kutsal bir metin okur gibi hissettiğim için biraz yadırgadım

Öyle çok anlamları vardır ki ‘aşk’ın. İlkçağ düşünürleri gibi, tanrı aşkı, karı-koca aşkı, erotik aşk için keşke biz de farklı sözcükler mi kullansak diye düşünmeden edemez insan. Midemizin orta yerinde bir sancı olarak hissettiğimiz aşk farklı sözcüklerle ifade edilse de aynı şey olabilir mi? Rumi gibi düşünürler için her duyguyu ve tutkuyu içinde eriten bir şey ‘aşk’ ve ancak aşkı hissettiğimiz anlar yaşadığımızın bilincinde olduğumuz anlar. Elif Şafak yeni romanının başlığını, her şeyi içinde eriten cinsten bir aşk düşünerek tek kelimeyle Aşk olarak adlandırmış. Basit ama bir o kadar da karmaşık. Basit çünkü sıradan bir kadın için aşk neyse o; karmaşık çünkü, içinde her duyguyu erittiğinden çok anlamlılık barındırıyor.
Aşk, farklı iki zaman diliminde geçen iki öykü anlatıyor. Birincisi Northampton’da bizimle aynı zaman diliminde yaşayan kırk yaşında, üç çocuk annesi bir ev kadının, diğeri ise Mevlânâ’nın güneşi Tebrizli Şems’in hikâyesi. Şems’in hikâyesini, romanın içinde ‘Aşk Şeriatı’ adlı bir romandan öğreniyoruz. Yan hikâye gibi başlamasına rağmen, ana tema Şems’in öyküsü oluyor. Romandan söz etmeye, içindeki ‘Aşk Şeriatı’ndan başlamak gerekiyor çünkü romanın özü orada yatıyor. ‘Aşk Şeriatı’nın yazarı, Aziz Z. Zahara adlı bir Sufi. 2007 yılında yazdığı Şems’in hayatını bir yayınevine yolluyor. Yayınevinde çalışan Ella adındaki bir editörün yardımcısının yardımcısı, kitabı değerlendirmek üzere okuyor. Okurken bir yandan yazılanlardan, öte yandan yazarın kendisinden etkilenmeye başlıyor. Ella, blog sitesinden e-posta adresini bulduğu Aziz’le yazışmaya başlıyor. Romanını okuduğunu, değerlendirmesi için kendisine verildiğini yazdıktan sonra, kendisiyle ilgili kişisel birkaç olayı da ekliyor kısa mesajına. Ella’nın bunu yapma nedeni, kitabı okuduğu günlerde kendi hayatının da bir dönüm noktasına gelmiş olması. Aşkın ne olduğunu sorgularken eline geçen ‘Aşk Şeriatı’ onun önce aşkı tanımasını sonra da anlamasını sağlıyor.
‘Aşk Şeriatı’, 1245 yılının öncesi ve sonrasında, büyük kısmı Konya’da geçen bir roman. Her karakter birinci tekil şahıstan Şems’le tanışmasını, ondan nasıl etkilendiğini, günlüğe yazılmışçasına anlatıyorlar. Her biri Şems’in hayatındaki bir dönemi ya da birkaç saati anlattığı için, Şems’e çok farklı açılardan bakmamızı sağlıyor ayrıca olayların akışı da bir dilden diğerine hiç aksamıyor. Şems’in kendi ağzından da çocukluğunu, düşüncelerini ve hepsinden önemlisi kırk kuralını öğreniyoruz.

‘Her birimiz tamamlanmamış bir sanat eseriyiz’
Romanın kurgusu bu kırk kural üzerinde ayakta duruyor. Sanki kalın bir halat bütün öyküleri, anlatıları, kutsal metinlerden alıntıları ve günümüz dünyasında yaşayan çaresiz ev kadınını bir arada tutuyor. Romanın başında da Şems bunun neden önemli olduğunu açıklıyor. Gezgin bir derviş olarak türlü türlü insan tanımış, her türden acılar görmüş, yoksulların sefaletini, zenginlerin safahatını yakından tanımış ve düşüncelerini kırk kural üzerinde oluşturmuştur. Bunlara “gönlü geniş ve ruhu gezgin Sufi Meşreplilerin kırk kuralı” adını verir. Şems’in kırk kuralı ilk başta, ‘kural’ oldukları için din kitaplarının ve kurumlaşmış dinlerin kurallarını çağrıştırsa da onlardan çok farklı. Tevrat’ın on emri, İslamiyet’in beş şartı gibi inananların yaşamlarını kalıplaştırmak değil kırk kuralın amacı, aksine basmakalıp düşüncelerden kurtulmayı, yaşamın merkezine sevgiyi oturtmayı anlatıyor. Şems’in kurallarından bazıları çok tanıdık, onuncu kural gibi: “Ne yöne gidersen git, -Doğu, Batı, Kuzey ya da Güney- çıktığın her yolculuğu içine doğru bir seyahat olarak düşün! Kendi içine yolculuk eden kişi, sonunda arzı dolaşır.” Bunlar sağduyulu çoğu insanın anlayacağı ve söyleyeceği türden kurallar. Bazı kurallar ise, tasavvuf felsefesinin özünü anlatan çok daha karmaşık ve derinler. Örneğin on beşinci kural: “... Tek tek herbirimiz tamamlanmamış bir sanat eseriyiz. Yaşadığımız her hadise, atlattığımız her badire eksiklerimizi gidermemiz için tasarlanmıştır.”
Elif Şafak daha önceki romanlarında metafizik kuramlarıyla ya da daha genel anlamda felsefeyle ilgilenen bir yazardı. Felsefe konusunda Aşk diğer romanlarından çok farklı, burada kuramlar, filozoflar anlatmıyor hiç. Hatta roman boyunca Batı filozoflarının değil sadece, İslam bilginlerinin de adı nadiren geçiyor. Yazarın bunu çok bilinçli yaptığı hissediliyor. Önceki romanlarındaki gibi akılla yaklaşmak istemiyor tasavvuf konusuna, romanın merkezine duyguyu ve sevgiyi yerleştiriyor. Tasavvufu bir öğreti olarak değil, sanki bir yaşam biçimi olarak algılıyor ve bunu yazıyor. Anlatılanlar da bir dini değil, bir yaşam biçimini anlatıyor havası yaratıyor okurda. Bence romanı eşsiz kılan özelliği burada yatıyor. Vaazlar, masal gibi anlatılıyor: İkna etmek için değil, doğru ışığa yönlendirmek için. Şems de en önemli ders verme anlarında hep kutsal metinlerden çıkmış havasında peygamberlerle ilgili hikâyeler anlatıyor. Romanda benim en hoşuma giden bu aralara serpiştirilmiş kısacık hikâyeler oldu.
‘Aşk Şeriatı’nın bir özelliği her bölümün aynı sessiz harfle başlıyor olmasıdır. “Mesnevi’yi şerhedenlerin çoğu bu ölümsüz eserin ‘b’ harfiyle başladığına dikkat çeker. İlk kelimesi: ‘Bişrev!’dir. Yani ‘Dinle!’” Her bölüme bismillah ile başlamak gibi bir düşünce çağrıştırdı bende. Her satır gizlice kutsanmış oluyordu böylece.
Elif Şafak gerçek anlamda ustalık örneği sunuyor Aşk’ta. Her romanı ardından her okuru coşturan ve gittikçe güzelleşen diliyle, olağanüstü kurgusuyla, eşsiz bir eser çıkarmış ortaya. Aslında romanın ilk başlarında kendimi kutsal bir metin okur gibi hissettiğim için biraz yadırgadım. Ortaçağ teologlarının “meleklerin kanatlarının ağırlığı var mıdır, yok mudur?” tartışmaları gibi geldi bazı bölümler. Örneğin, Şems ile Rumi’nin ilk karşılaşmaları olan 30 Ekim günündeki tartışmaları ya da Kuran’da kadına dayak var mıdır sorusunun yanıtlanış biçimi. Şafak bazı bölümlerde ve bazı konularda teologlar gibi kabul edilmişi açıklamaya gidiyor, halbuki Batılı zihin açıklama sonunda kabul edilmişi sunar. Aşk bu anlamda Anadolu’nun en zengin felsefesi tasavvufun, en güzel anlatılmış hali.

ASUMAN KAFAOĞLU-BÜKE

Cevaplar (0)Add Comment

Cevap yaz
daha küçük | daha büyük

security code
Lütfen görüntülenen karakterleri yazınız


busy