ToplumDusmani.Net V2

Kültür ve Sanat Portalı

Thursday, Jul 18th

Son Guncelleme09:38:41 AM GMT

Nerdesin: Türk Edebiyatı Abdülhak Şinasi Hisar'ın Roman Anlayışı


Abdülhak Şinasi Hisar'ın Roman Anlayışı

e-Posta Yazdır

Reklamlar

Abdülhak Şinasi HisarAbdülhak Şinasi Hisar’ın 1921 yılından başlayarak ölümüne kadarki süreçte kaleme aldığı yazılarda romana ilişkin görüşleri de kendi içinde tutarlılık göstermektedir. Bu yazılarda Hisar, romanın modern edebiyatın bir türü olarak getirdiği yeni kuralları ve anlayışı kabul etmeyip romanı geleneksel anlatılara bağlıyor. Ona göre roman edebiyat tarihinin son yüzyıllarında ortaya çıkan ve modernitenin ürünü olan bir tür değil, çok eskiye bağlanan bir türdür. Hisar’a göre bu, hem Batı, hem de Doğu edebî geleneği için geçerlidir:

Roman o kadar eskidir ki Yunan ve Lâtin klâsik edebiyatlarındada vardı. Ve tenevvüünü bu eski devirlerden beri klâsik olmuşmuvaffakiyetlerle isbat etmiştir. Bu vadide, eski devirlerde deşâheserler doğmuştur. Ve şark da böyle büyük bir eser tanır:Binbir gece masalları! (“Edebiyatta Roman” 5)

Öte yandan roman ne kadar kökleri eskide olan bir tür olsa da onungöstermiş olduğu yeni gelişmeler Hisar’a göre birtakım olumsuz özelliklertaşımaktadır. Yirminci yüzyılda Türk edebiyatında roman türü gelişirken veegemenliğini kazanırken Hisar, onu Türk millî zevkine uymayan bir tür olarakdeğerlendiriyor. Özellikle romanın belirli bir olay örgüsü üzerine kurulmasınınTürk edebiyat geleneğine aykırı bir anlatı tarzı olduğunu söylüyor:

Bir romanın en büyük meziyeti “roman” a benzememesi ve birroman olduğunu hatıra getirmemesi olacaktır. Bizim eskizevkimiz daha klasikti. Karagöz ve orta oyununda “vaka” diyemühim bir şey yoktu. Eserin asıl zarafetleri sade bir maceraüzerinde sanatkârın tulûat ile yaptığı işlemelerdi. Millî ananemiz 26bize zorla aşılanmak istenen bu macera merakına üstündür.(“Edebiyatta Roman” 6)

Hisar diğer yazılarında olduğu gibi burada da, romanlardaki “vaka” ilekastettiği entrika, romanın geleneksel türlerle ilişkisi, romanın kurallarınınbelirlenmemesini ve üslûba önem verilmesi sorunlarını roman konusundakitemel tartışma noktaları olarak ortaya koyuyor. Yazılarında romandanbahsedilirken entrika, üslup ve türlerin sınırsızlığı sürekli tekrarlanan vetartışılan konular olarak ortaya çıkıyor. Hisar’ın burada romanı gelenekselseyirlik oyunlarla karşılaştırma eğilimi onun diğer yazılarında romanı halkedebiyatı türlerine bağlarken de görülüyor. Hisar, özellikle romanı halkhikâyeciliğiyle ilişkilendirerek halk edebiyatı türlerini romanın başlangıçnoktası olarak görüyor.

Romanın her millette ancak manzum bir tarzda, destan şeklindeyazıldığı bir zaman olmuştur. Bizde de böyle manzumhikâyetler yazıldı. Eski meddahların söylemiş olduğu hikâyelerşifahî kalan ilk romanlarımızdır; basılmamış masallar vebunların içinde nihayet ilk basılmış olanı “Hançerli hanım”hikâyesi de Türk romanlarının büyük annesi telâkki edilebilir.(“Roman Nedir, Niçin ve Nasıl Yazılır?” 4)

Abdülhak Şinasi Hisar’ın bu sözleri, onun roman ve sözlü edebî türlerarasındaki ayrımı kavrayamamış ve romanı modern bir tür olarak anlatıyaindirgemiş olduğunu gösteriyor. Aynı zamanda Hisar, romanın manzumbiçimde olabileceğini söyleyerek bu türün geleneksel anlatılara biçim ve içerikaçısından getirdiği yeniliklerin farkına varmamış oluyor. Oysa destan türü,romandan ayrı olarak mutlak geçmiş, ulusal gelenek ve mutlak bir epik 27mesafe nosyonu taşımaktadır. Modernitenin sonucu olan, deneyim, bilgi vepratikle belirlenen gerçekçi roman, zamandaş gerçekçilikten uzak olandestanla yapısının temelinde farklılıklar gösterir (Bakhtin 188).

Ian Watt’ın, gerçekçi romanın modern öncesi türleri dışarıda tutanözelliklerinin tanımını yapmaya çalıştığı The Rise of the Novel (RomanınYükselişi) adlı kitabı Hisar’ın roman konusundaki görüşlerinin yorumuna birölçüde açıklık getirebilir. Watt’a göre roman, spesifik insanların spesifikzaman ve mekânda özel deneyimlerini anlatan ve böylece “gerçekçiliği”sağlayabilen yeni bir edebî türdür. Bu gerçekçiliği sağlarken romanın ilkamacı anlatılan insanların kişisel deneyimlerine inandırıcılık katmaktır.Roman öncesi türler ise bu tür etkinlikte bulunamaz (12-15). Bundan ötürüHisar’ın halk hikâyeciliği ile roman arasında bağlantı kurmuş olması bizi onunmodern öncesi bir edebiyat anlayışına sahip olduğu sonucuna götürüyor.Hisar’ın roman hakkında yazdıkları ve getirmeye çalıştığı tanımlar, onun,romanı diğer türlerden ayıran özelliklerin farkına varmamış olduğunugösteriyor:

Muharrir, nazım olarak değil, nesir olarak yazarsa, yazdığıtiyatroda oynamak için değil, okumak için olursa, ve mensur şiir,seyahatname, hâtırat, ruzname, tarih, tenkit, vecize herhangitürlü deneme, hülâsa edebiyatın az çok malûm olan diğernevilerinden birine mensup olmazsa ve en aşağı bir küçük cilttutabilecek bir uzunlukta olursa, bu yazdığına roman deniliyor.(“Edebiyatta Roman” 6)

Hisar, 1931 yılında yayımlanmış “Roman Nedir, Niçin ve Nasıl Yazılır”adlı makalesinde romanın manzum biçimde yazıldığı dönemlerin olduğunu 28söylüyor. 12 yıl sonra çıkan “Edebiyatta Roman” başlıklı yazısında romanınbir nesir türü olduğunu belirten yazar, diğer türlerden farklılıklar gösterenyapıtları “roman” olarak tanımlıyor. Ancak Hisar, romanı diğer türlerdenayıran özelliklerin ne olduğu sorusunu cevapsız bırakıyor. Oysa romanı diğertürlerden ayırmak için aralarındaki farklılıkları saptaması gerekiyordu. Hisarbunu yapmayarak ve romanın tam tanımını vermeyerek roman türününedebiyata getirdiği yeniliği anlayamadığını gösteriyor.

Abdülhak Şinasi Hisar’ın diğer yazılarına bakıldığı zaman ona göreromanın bir edebî yapıt türü olarak birçok türe bağlanabilecek bir anlatışeklinde tanımlandığı görülüyor. Hisar’a göre romanın belli kuralları, sınırlarıve özelliklerini saptamaya çalışmak edebiyat açısından gereksiz, sakıncalı veyapay bir çabadır. Hisar, Kleber Haedens’in Roman Sanatı adlı kitabı içinyazdığı önsözde bu konuya şöyle değiniyor:

Halbuki edebî nevilerin tariflerine lüzümundan fazla kıymetvermemek lâzım geldiği, zira bunların çok kere müptedîlereanlatılacak şeyleri kolaylaştırmak için kullanılan sathî birtakımkalıpları olduğu yoksa, edebî nevilerin, asıllarına eren birinkişafa vardılar mı, kendi kabukları içine çekilmek yerine,birbirinin içine geçtikleri, binaenaleyh, çok kere indî kalan bukaidelere riayet etmeğe fazla ehemmiyet vermenin mahzurluolduğu kolayca kabul edilecek hakikatlerdendir. (4)

Hisar’ın romandan beklediği, belli yapı özelliklerine uyması değilyüksek edebî niteliklere ulaşmasıdır. Ona göre romanda, herhangi bir edebîyapıtta olduğu gibi, her şeyden önce sözcüklerin seçimine, onların ahengine,güzelliğine önem vermek gerekiyor. Hisar, romanı edebî yapan öğenin üslûp 29olduğuna ilişkin düşüncesini şöyle dile getiriyor: “Yukarıda her nevi, her türlüroman olabilir demiştik. Evet, lâkin üslûbu iyi olmak şartıyle! Aksi takdirde,roman olsa da, olmazsa da edebiyat olamaz” (11). Böylece yazar, yapıtınedebîliği için tek koşul olarak üslûbu öne sürerek edebiyatın sanatsalniteliğini bir özelliğine indirgemiş oluyor.

Çağdaş eleştiride üslûp edebî değeri belirleyecek tek ölçüt olarakalınmaz. Özellikle Batı’da 19 yüzyıldan itibaren “roman” sözcüğü üslûpözelliklerini değil, “kurmaca”yı ifade eden modern anlamıyla kullanılmayabaşlanır. Gérard Genette, Fiction and Diction adlı kitabının “Style andSignification” başlıklı bölümünde üslûp konusuna değinerek onun bir yapıtın,özellikle romanın edebîliği konusunda belirleyici ölçüt olmadığını söylüyor.Buna karşın Genette, romanı kurmacayla özdeşleştiriyor:

Romanın, iyi ya da kötü edebiyata ait olabilmesi için “iyiyazılmış” olması gerekmez. Romanın, belirli değerlerigerektirmeyen (ya da daha doğrusu, bu değer düzenine aitolmayan) bir alana, yani edebiyata ait olabilmesi için bir roman,yani kurmaca olması yeterlidir. Tıpkı şiirin tarihsel ve kültürelolarak değişen, şiirsel söyleyiş ölçütlerine uymasının yeterliolduğu gibi. (139)

Abdülhak Şinasi Hisar’ın diğer yazılarına bakıldığında onun sadeceroman konusunda değil her türün üslûbu üzerinde durduğu ve ısrar ettiğigörülüyor. Milliyet gazetesinde çıkan ilk eleştiri yazılarında da bu konuyasıkça değinen Hisar, örneğin Abdullah Cevdet’in Karlı Dağdan Ses adlıkitabına yazdığı eleştiride şu itiraflarda bulunuyor: “İhtimal ki biz edebiyatperestlerin her şeyin fevkine sevdiğimiz bize cazip ve müessir gelen bir 30üslûptan ibarettir. (Ne yazık ki bunda ittifak edebilmek pek güç bir şey)” (4).“Görülüyor ki edebiyat bilhassa bir üslup işi, bir üslûp meselesidir” diyenHisar, edebiyatın tanımı için üslûp güzeliği temel koşul olarak öne sürüyor.

Hisar’ın yazılarında egemen olan ve yapıtların edebîliği üslûpözelliklerine dayandıran görüşleri geleneksel edebiyat anlayışına bağlanabilir.Hisar’a göre, moderniteyle ortaya çıkan romanda olduğu gibi yapıtın kurmacaolup olmadığı sorunu değil onun üslubu, edebîliği belirliyor. Terry Eagleton,Edebiyat Kuramı adlı yapıtında İngiliz edebiyatının yükselişindenbahsederken geleneksel edebiyat anlayışına şöyle değiniyor:

Edebiyat sözcüğü toplumda değerli bulunan tüm yazılar için,felsefe, tarih, deneme, mektup ve şiir için kullanılırdı. Metni“edebi” kılan kurmaca olup olmadığı değil “edepli yazı”standartlarına uyup uymadığıydı (18.yy’ın yeni gelişen romantürünün edebiyat olduğu konusunda derin şüpheleri vardı). (41)

Hisar’ın edebî nitelikleri taşıyan her yazının edebiyata girebileceğigörüşünden hareket ettiği diğer konularda da görülüyor. Hisar, tarihyazımını, edebiyat alanına giren bir tür olarak değerlendirerek buyaklaşımıyla tutarlılık göstermektedir. 1954 yılında Hisar dergisinde çıkan birsöyleşide tarihin Türk edebiyatında hak ettiği yeri almadığından şikayetederken bu düşüncesine olgun yaşlarında da sadık kaldığını ifade etmişoluyor. Tarihsel yapıtların Türk edebiyatındaki öneminden şöyle bahsediyor:

Ve yine, bilhassa, şiir, roman, hikâye, tiyatro, piyesindenbahsedilince, edebiyat sahasına giren tarihi de hatırlamak pektabii olur. Büyük bir milletiz, büyük bir medeniyetimiz vetarihimiz var. Fakat bu tarih yine de bize lâyık bir üstad 31tarafından henüz yazılmış değildir. Onu ortaya koyacağı millitarihimiz, edebiyatımızın da en büyük bir âbidesi olacaktı.(“Abdülhak Şinasi Hisar Diyor ki” 7)

Hisar, tarih yapıtlarının edebiyat alanına girdiğini söyleyerek bilim vesanat arasında pek ayrım yapmadığını ve modernizmde romanı belirleyenkurmaca sorusunu algılamamış olduğunu gösteriyor. Hisar’ın bu görüşüyapıtların edebîliğini yalnız üslup özelliklerine göre belirleyen gelenekseledebiyat anlayışıyla uyum içindedir.

Her zaman yüksek edebiyatın peşinde olan Hisar edebiyatın ticarî birboyut kazanmasından da endişeleniyor. Ona göre sürükleyiciliği ile merak vetutku duyguları uyandıran yapıtlar edebiyattan uzaklaşır. Olay örgüsü veentrikanın romanın önemsiz ve edebî olmayan öğeleri olduğunu şu şekildebelirtiyor: “Roman hakkında en çok işlenen hata, onda daima aranılanvak’aya büyük ehemmiyet atfettirmektir. Halbuki, eserin bu ‘tahkiye’ kısmıasıl kıymetsiz tarafıdır” (6). Modern romanın temel özelliklerinden olan veHisar’ın “vak’a” olarak adlandırdığı entrika, ona göre sanat dışında tutulmalıve romanda hakkı olmayan bir yeri işgal etmemelidir. Oysa roman kuramının20. yüzyıldaki en önemli temsilcilerinden Mikhail Bakhtin bu konuda çok farklıdüşünmektedir:

Özgül “devam ettirme dürtüsü” (sonra neler olacak?) ve “sonaerdirme dürtüsü” (nasıl sona erecek?) yalnızca romanınkarakteristiğidir ve yalnızca bir yakınlık ve temasın olduğu birmıntıkada olanaklıdır; mesafeli imgeler mıntıkasındaolanaksızdırlar (“Epik ve Roman” 198).

32Hisar’ın romanın merak uyandıracak öğelerine ve entrikasına önemvermeyen tutumu, onun sonu istenilen biçimde bitirilebilecek bir yapıya sahipolan ve sonuçlandırma dürtüsü taşımayan geleneksel anlatılara dayalı birpoetika benimsediğini gösteriyor. Hisar’ın bu görüşü, daha önce sözlü edebîtürlerle roman arasında kurduğu bağlantı konusunda tutarlılık göstermektedir.

“Romanda esas vaka değil, şahıs, muhit, cemiyet, hayat, his ve fikirdir.Vaka bunları duyurmağa yarıyan diğer bir vasıtadır” (“Edebiyatta Roman” 6)diyen Hisar’a göre olay örgüsü ve entrika boyutu yapıtın edebî olmayantaraflarıdır ve Türk edebiyat geleneği, özellikle halk seyirlik oyunları bu türöğelere karşı üstün niteliktedir:Bu oyunun asıl zevki cinasta, taklitte, hayatta, hülâsa asıl incesan’attadır. Yoksa maksat âdi ve kuru vakaların taakup veteselsülünden ibaret bir insicam ile “Acaba neticede ne olmuş?”tarzında çocukça ve âmiyane bir merak uyandıracak entrikalariçinde yuvarlanmak değildir. Hayal’in san’atı bu adiliğe hiçdüşmemiştir. Ve bu itibarla ince bir zevk ve yüksek bir noktainazarın mahsulü ve eseridir. (“Selim Nüzhet-Türk Temâşâsı,Gülme Komşuna ve Salıncak Safası” 5)

Abdülhak Şinasi Hisar’ın, eleştiri ve edebiyat üzerine ortaya koyduğugörüşlerinde tutarlı davranması bütünlüklü ve olgun bir edebiyat anlayışınasahip olduğu sonucuna ulaşmamızı sağlıyor. Onun edebiyat anlayışı özelzevk, duygular ve edebî sanatlar üzerine kurulmuştur. Türk edebiyatınınmodernleşmesinin getirdiği yenilikleri bir türlü kabul etmeyen Hisar’ın estetiğiancak geleneksel bağlamda anlamlandırılabilir.


Cevaplar (0)Add Comment

Cevap yaz
daha küçük | daha büyük

security code
Lütfen görüntülenen karakterleri yazınız


busy