ToplumDusmani.Net V2

Kültür ve Sanat Portalı

Sunday, Sep 21st

Son Guncelleme08:18:06 AM GMT

Nerdesin: Vatandaşlık Bilgisi Laik Devlet Nedir


Laik Devlet Nedir

e-Posta Yazdır

Reklamlar

Laik Devlet Nedir ?
Anayasa, demokratik niteliğinin hemen ardından devletin laiklik niteliğini vurgulamaktadır. Laiklik de çağdaş demokrasi anlayışının en önemli unsurlarındandır. Hırıstiyanlığın ilk ortaya çıktığı dönemlerde ruhban, yani din adamı sınıfından olmayanları ifade etmek için kullanılan bu kavram, daha sonra kiliseye karşı yürütülen mücadelelerin sloganı haline gelmiştir. Batıda, Hırıstiyanlık ilk dönemlerinde siyasal iktidarla ilgilenmemiş, daha ziyade insanların öteki dünyadaki kurtuluşunu sağlamayı amaçlamıştır. Güçlü Roma İmparatorluğu sınırlarında başka bir işlev de beklenemezdi zaten. İlk dönemlerde Sezar'ın hakkını Sezar'a, Tanrının hakkını Tanrıya verin, diyen kilise, Roma İmparatorluğu'nun yıkılışından sonraki karışıklık sürecinde güçlenerek Avrupa'da önemli bir kurum haline gelmiştir. Diğer önemli kurum olan Roma Cermen İmparatoru ile kilise arasındaki çatışmada Xl. yüzyıldan itibaren kilisenin, daha doğrusu Papanın üstünlük sağladığını görüyoruz. Kilisenin üstünlük kazanmasının en ilginç örneği, Papa'ya karşı mücadeleyi kaybeden İmparator lV. Henri’nin 1077 yılındaPapa’ya günahlarını affettirmek için Kanassa Şatosu’na gitmesi ve Papa’nın imparatoru aç ve çıplak ayak, karların üstünde üç gün bekletmesidir. Papa’nın gücü, yenilenen merkezi kilise örgütünün yanı sıra imparatoru afaroz ederek (dinden çıkararak), uyrukların ona itaat etmemelerini ilan edebilmesinden gelmekteydi. Kilisenin dünyevi üstünlüğü, milli devletin kurulmasıyla ortadan kalkmış, yerini manevi etkiye bırakmıştır. Egemenliğin kaynağına ilişkin düşünceler hatırlanırsa, laiklik ilkesinin düşünsel gelişimi de izlenebilir. Batıda, kilise ve feodalitenin yanında gelişen burjuvazi, kendi siyasal anlayışını da geliştirmiş, Aydınlanma Çağı düşünürlerinin de katkısıyla, dinin devlet yönetimindeki etkisi ortadan kaldırılmıştır.
 
Bu kısa açıklamadan da anlaşılacağı gibi, laiklik, din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması anlamını kazanmıştır. Devletin temel niteliği ve hukuki bir kavram olarak laiklik, egemenliğin millete ait olmasını, hukuk düzeninin dini kurallardan ayrılmasını ifade eder.

İslam dünyası bu gelişmenin dışında kalmıştır. Çünkü, İslamiyet sadece dini inanç sistemi olmayıp, devlet yönetimine ilişkin kurallar da içermektedir. Ayrıca İslam dini, aynı zamanda Devlet örgütlenmesi olarak geliştiğinden, İslam tarihinde Batıdakine benzer bir çatışma görülmemektedir. Ayrıca, İslamiyet, din adamları sınıfı  oluşmasına imkan tanımamaktadır (Ancak belirtmek gerekir ki, İran’da din adamları sınıfı gelişmiş, günümüzde devlet yönetiminde etkili olabilmişlerdir). İslamiyet sonrası Türk devletlerinde halife, Batıdaki papaya benzer bir otorite kuramadığı için önemli bir sorun çıkmamıştır. Yavuz Sultan Selim’den sonra ise Osmanlı İmparatorları halife ünvanını da taşımışlar ve böylece dini ve dünyevi iktidar birleşmiştir.
Tanzimat devrinde bazı ilişkileri din dışında düzenlemek yolu tutuldu. Fakat bunlar, devletin temel yapısı ile ilgisi olmayan, önemsiz sayılacak ilişkilerdi. 1876 Anayasası, Devletin teokratik (dine dayalı) yapısında değişiklik yapmamış; milli egemenlik ilkesini ilk olarak hayata geçiren 1909 değişikliklerinde de din ve devlet işlerinin ayrılması düşünülmemiştir. Kısacası Osmanlı İmparatorluğu yıkılışına kadar salt dinsel bir yapıya sahipti, bunu değiştirmek imkansızdı.“Atatürk, yeni Türk Devletini kurduğu zaman, onun en modern esaslarla donatılmış olmasını istiyordu. Madem ki Osmanlı Devleti dinsel bir yapıya sahipti, yeni Devletin bu yapıdan sıyrılması şarttı. Aksi halde, Türk Devleti, Osmanlı Devleti'nin bir devamı olmaktan öteye geçemezdi. Dinsel esaslar Devletin görevlerinin çerçevesi olursa, devrim yapmak da gereksizdi. Devrimin asıl amacı, gelişmeyi ve ilerlemeyi boğan kuralların yönetim ilkelerinden arıtılması olmalıydı. Zaten Misak-ı Milli sınırları içine çekilmiş yeni Devletimizin siyasal bakımdan da dinsel olması gereksizdi.
Osmanlı İmparatorluğu zamanında, Türk'lerden başka Müslüman halkı tek ülkü etrafında toplamak için belki İslamcı devlet siyaseti elverişli sayılabilirdi. Fakat yeni toplumumuzun bireylerinin %95’i Türk'tür. Türk Ulusunu salt İslam esasları ile yönetmek gereksizdi. Aksi halde istenilen hedefe yaklaşmak imkansız olurdu. Atatürk, bu gerçeği, daha devrimlere başlamadan önce biliyordu. Ancak, halkın bilgisiz ve tutucu, gerici çevrelerin etkisi altında olması, Devrimin bu en önemli adımını gerçekleştirmede O’nun dikkatli olmasını gerektiriyordu. Bu nedenle laiklik Türkiye’de safha safha yerleşmiştir. Bütün zorluk şuradaydı:İslam dininin devlet yönetimine ve hukuka ilişkin kurallarının artık modern bir toplumda yeri olmadığınına aydınları ve halkı inandırabilmek. . . Gerçekten, İslamiyetin yönetim ve hukuka ilişkin kuralları ilk zamanlar için çok ileri idi. Zamanla bu esaslar yenilenmemiş, bir yandan içtihat yolunun tıkanması ve öte yandan Ortaçağın bitmesi ile birlikte uygulama değerini yitirmişlerdi. Zamana uymayı en büyük ilke olarak tanımış İslamiyetin bu kurallarını modern esaslarla değiştirmenin dine aykırı yanı yoktu. Ancak sömürücü ve tutucu çevreler bu gerçeği yüzlerce yıl kabullenmemişlerdi. Sorun buradan çıkıyordu. Halk, Tanrı ile başbaşa bırakılmalı idi. Din adamları ve dinsel kurumlar Devlet yönetiminden ellerini çekmeliydiler. Vatandaş ibadetini dilediği gibi yapmalıydı. Devlet buna karışamazdı. Ama Türk toplumunu ilerlemekten alıkoyan bütün gerici kurallar da yok edilmeliydi. Hedef buydu.”
Atatürk’ün laiklik devrimi, 23 Nisan 1920 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılmasıyla başlayan bir süreç içinde gerçekleşmiştir. Egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğu belirtilerek, devlet yönetiminin din kurallarından ayrılmasının ilk adımları atılmıştır. 1-2 Kasım 1922 de dini iktidarı bünyesinde bulunduran Osmanlı Hanedanı'nın saltanatına son verilerek dini güç ile siyasal güç biribirinden ayrılmıştır. 3 Mart 1924 yılında Halifelik kaldırılmıştır. Halifeliğin kaldırıldığı gün çıkarılan bir kanunla din işlerini düzenleyen, devletin işlemlerinin dine uygunluğunu denetleyen Şeriye Vekilliği (Bakanlığı) ve vakıfları denetleyen Evkaf Vekilliği (Vakıflar Bakanlığı) kaldırılmıştır. Bu kurumların yerini Diyanet İşleri Başkanlığı ve Vakıflar Genel Müdürlüğü almıştır. Aynı gün çıkarılan bir diğer kanunla (Tevhid-i Tedrisat Kanunu), öğretim kurumları birleştirilerek, dinsel eğitim devletin denetimi altına alınmıştır. 30 Kasım 1925 tarihinde tekke ve zaviyelerin kapatılması da önemli bir adımdır. Böylelikle tarikatların etkisi kaldırılmak istenmiştir. “İslam dininin yüzlerce yıl yozlaşması nedeniyle, evliyalık adlı bir kurum oluşmuştu. Gerçek İslam dini, böyle kişiler tanımaz. Bu evliyalara, hayat zorluğundan bunalan halk, birtakım tanrısal güçler yakıştırmıştı. Böylece Türkiye’de yüzbinlerce mezar ve türbe, bir çeşit tapınak haline getirilmişti. İnsan aklının alamayacağı bu işi aynı kanun düzeltti. ” 10 Nisan 1928 yılında yapılan bir değişiklikle devletin dini olmayacağı  gerekçesiyle Anayasadaki , Devletin dini İslamdır, ifadesi ve TBMM dini hükümleriyerine getirir, cümlesi çıkartılmış; 1937 yılında laiklik, Devletin temel niteliklerinden biri olarak Anayasaya geçirilmiştir.Batı demokrasilerinde laiklik, din ve devlet işlerinin birbirlerinden ayrılması, devletin din esaslarına dayanmaması şeklinde anlaşılır ve dini hizmetler dini topluluklar (cemaatler) tarafından yürütülür, insanların dini inanç ve ibadet özgürlüğü vardır.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası da Devletin dini esaslara dayanmaması anlayışını kabul eder. Anayasanın 24. maddesinde Devletin sosyal, ekonomik, siyasi veya hukuki temel düzeninin kısmen de olsa, din kurallarına dayandırılamayacağı açıkça belirtilmektedir. Ayrıca herkes vicdan, dini inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir.Daha önce sözü edilen temel hakların kötüye kullanılamaması düzenlemesi çerçevesinde, yani Anayasanın 14. maddesinde sözü edilen “Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, Devletin bir kişi veya zümre tarafından yönetilmesini veya sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini sağlamak veya dil, ırk, din ve mezhep ayırımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzenini kurmak amacıyla kullanılamama” yasağına aykırı olmamak koşuluyla ibadet, dini ayin ve törenler serbesttir. Kimse ibadete, dini ayin ve törenlere katılmaya, dini inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; dini inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz.
Bu noktadan sonra Türkiye Cumhuriyeti’nin laiklik anlayışının değişik özellikler gösterdiğini görüyoruz. Anayasanın 24. maddesi, din ve ahlak eğitiminin Devletin denetim ve gözetimi altında yapılacağı kuralını içerir. Daha da önemlisi, din kültürü ve ahlak öğretimi ortaöğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer almaktadır. Zorunlu din öğretiminin yanı sıra Anayasanın 136. maddesinde Diyanet İşleri Başkanlığı yer almaktadır. 633 sayılı yasaya göre, İslam dininin inançları, ibadet ve ahlak esasları ile ilgili işleri yürütmek, din konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmekle görevli olan bir birimin Devlet içinde bulunması, dini hizmetlerin Devlet tarafından yürütülmesi Batılı laiklik anlayışından ayrılmaktadır.Anayasa Mahkemesi bir kararında, laiklik ilkesinin din ve devlet ilişkilerini düzenleyen bir ilke olması nedeniyle, her ülkenin içinde bulunduğu ve her dinin bünyesinin oluşturduğu koşullara göre laiklik anlayışının farklılık gösterebileceğini belirtmektedir.
Örneğin, ülkemizde Diyanet İşleri Başkanlığının varlığı, dinsel hizmetlerin cemaatlere verilmesi halinde, bu cemaatlerin büyük bir güç haline gelerek devlet ile çatışmalarının kaçınılmaz olacağı ve böylece dinin kişilerin iç dünyalarından, vicdanlarından dışa taşarak yeniden toplumsal işlevine kavuşabileceği ile açıklanmaktadır.Ayrıca İslam dininin devlet yönetimine ilişkin kurallar içeren bir ideolojik boyutunun olması, Devletin bu dini kontrol altında tutmasının bir diğer gerekçesidir.
Anayasa Mahkemesi, Anayasanın laiklik anlayışını şu şekilde açıklamaktadır: Hukuki yönden, klasik anlamda laiklik, din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması anlamına gelmektedir. Ayrılık, dinin devlet işlerine devletin de din işlerine karışmaması biçimindedir. Anayasada kabul edilmiş olan laiklik ilkesinin esasları ise şunlardır:

• Dinin devletişlerinde egemen ve etkili olmaması,
• Aralarıda ayırım gözetilmeksizin bütün dinlerin anayasal güvence altına alınması,• Dinin, bireyin manevi hayatına ilişkin olan inanç bölümünde sınırsız hürriyet tanınması,
• Dinin bireyin manevi yaşamını aşarak toplumsal hayatı etkileyen eylem ve davranışlara ilişkin bölümlerinde, kamu düzenini, güvenliğini ve yararını korumak amacıyla sınırlamalar yapılması ve dinin kötüye kullanılmasının, sömürülmesinin yasaklanması,
• Devlete, kamu düzeninin ve haklarının koruyucusu sıfatıyla, dini hak ve hürriyetler üzerinde denetim yetkisi tanınması.

Anayasa Mahkemesi’ne göre, “laiklik , din-devlet işleri ayrılığı biçiminde daraltılamaz, laik düzende din devlet kuruluşlarına ve yönetimine egemen olamaz. Devlete egemen ve etkin güç, dinsel kurallar ve gerekler değil, akıl ve bilimdir. Din, kendi alanında, vicdanlardaki yerinde Tanrı-insan arasındaki inanış olgusudur. Kişinin iç inanç dünyasının düzenleyicisi olan dinin, devlet işlerinde söz sahibi ve çağdaş değerlerle hukukun yerine geçerek yasal düzenlemelerin kaynağı olması düşünülemez.”

Türkiye Cumhuriyeti'nin laiklik anlayışının Batı demokrasilerinden farklı  olmasının gerekçelerini açıklayınız.

Cevaplar (0)Add Comment

Cevap yaz
daha küçük | daha büyük

security code
Lütfen görüntülenen karakterleri yazınız


busy