Charles Bukowski - Ekmek Arası

Yazdır

Reklamlar

Charles Bukowskiİlk anımsadığım, bir şeyin altında olduğum. Bir masanın altındaydım, bir masa ayağı gördüm, insanların bacaklarını ve masa örtüsünün sarkan bir parçasını. Karanlıktı orası, orda olmaktan hoşnuttum. Almanya olmalıydı. Bir veya iki yaşındaydım. 1922 senesi. İyi hissediyordum kendimi masanın altında. Halıya ve insan bacaklarına güneş ışığı vurmuştu. Güneş ışığını seviyordum. İnsan bacakları ilginç değildi, sarkan masa örtüsü, masa ayağı, güneş ışığı daha ilginçti.Sonra hiç… sonra bir Noel ağacı. Mumlar. Kuş süslemeleri: gagalarından küçük böğürtlen dalları sarkan kuşlar. Bir yıldız. Kavga eden iki iri insan. Yemek yiyen insanlar, sürekli yiyen insanlar. Ben de yiyordum. Kaşığım öyle bükülmüştü ki, yemek yemek istediğimde sağ elimle tutmak zorundaydım. Sol elimle tutarsam kaşığın dış kısmı ağzıma bakıyordu. Kaşığı sol elimle tutmak istiyordum.
İki insan: biri daha iri ve kıvırcık saçlı, iri bir burnu var, büyük bir ağzı, gür kaşları; iri olan sürekli öfkeli, bağırıyor bazen; daha ufak olan sessiz, yuvarlak yüzlü, solgun, gözleri iri. İkisinden de korkuyordum. Bazen bir üçüncü kişi olurdu, boyun kısmı dantelli elbiseler giyen şişman biri. İri bir broş takıyor, yüzü üstünden kıllar çıkan siğillerle kaplı. "Emily" diyorlar ona. Mutlu değildiler bu insanlar bir arada. Emily babaannemdi. Babamın adı "Henry" idi. Annemin adı "Katherine". Adlarıyla hitap etmiyordum onlara. Ben "Henry Junior" idim. Genellikle Almanca konuşuyordu bu insanlar, başlarda ben de Almanca konuşuyordum.
Babaannemin ilk anımsadığım sözü şudur: "Hepinizi gömeceğim!" İlk söylediğinde yemeğe başlamak üzereydik, daha sonraları da bu cümleyi tam yemek öncesi söylemeyi sürdürdü. Yemek yemek çok önemliydi. Patates püresi ve et suyu, özellikle pazarları. Rosto, Alman sosisi, ravent, tuzlama lahana, bezelye, havuç, ıspanak, çalı fasulye, tavuk, köfte, spagetti ve ravioli. Soğan yahnisi, kuşkonmaz ve her pazar vanilya dondurmalı çilek pastası. Kahvaltıda yumurta, kızarmış ekmek ve sosis. Bazen çörek ve pastırmalı yumurta. Kahve sürekli vardı. Ama en iyi patates püresini, et suyunu ve babaannemin "hepinizi gömeceğim!" deyişini anımsıyorum. Amerika'ya geldikten sonra, Los Angeles Pasadena'dan kırmızı tramvaya binip sık sık ziyaretimize gelirdi. Biz T-Model Ford'umuzla seyrek giderdik onu görmeye.
Babaannemin evini severdim. Biber ağaçlarının altında küçük bir evdi. Emily'nin kanaryalarının her biri ayrı bir kafesteydi. Bir ziyaretimizi özellikle anımsıyorum. Babaannem kuşların uyuyabilmesi için kuş kafeslerine beyaz kılıflar geçiriyordu. İnsanlar iskemlelerine oturmuş laflıyorlardı. Odada bir piyano vardı, piyanoya oturup tuşlara vurdum, insanlar konuşurken piyanodan çıkan sesleri dinledim. Neredeyse ses vermeyen son tuşlara bastığımda çıkan sesleri seviyordum en çok. Birbirlerine çarpan buz parçacıklarının çıkardıkları sesleri çağrıştırıyorlardı.
"Keser misin şunu!" dedi babam yüksek sesle.
"Bırak çalsın çocuk," dedi babaannem.
Annem gülümsedi.
"Bu çocuk," dedi babaannem, "onu beşiğinden alıp öpmek istediğimde burnuma bir yumruk attı."
Onlar konuşmayı, ben de piyanonun tuşlarına basmayı sürdürmüştüm.
"Neden akort ettirmiyorsun şunu?" diye sordu babam.
Sonra, büyükbabamı görmeye gideceğimiz söylendi bana. Babaannemle büyükbabam ayrı yaşıyorlardı. Büyükbabamın kötü biri olduğu, nefesinin kötü koktuğu söyleniyordu.
"Nefesi neden kokuyor?"
Cevap vermediler.
"Nefesi neden kokuyor?"
"İçer."
T-Model arabamıza binip Leonard büyükbabayı ziyarete gittik. Eve geldiğimizde terastaydı büyükbaba. Yaşlı ama dimdik. Almanya'da subayken Amerika sokaklarının altın olduğunu duymuş, göç etmişti. Altın değildi sokaklar, o da bir inşaat şirketine müdür olmuştu.
Diğerleri arabadan inmediler. Büyükbaba parmak salladı bana. Biri kapıyı açtı, inip ona doğru yürüdüm. Saçları tamamen beyaz ve uzundu, sakalı da öyle. Yakınlaşınca gözlerinin parladığını gördüm, bana bakan iki mavi ışıktılar. Bir mesafe bırakıp durdum.
"Henry," dedi büyükbaba, "sen ve ben, birbirimizi tanıyoruz. İçeri gel."
Elini uzattı. Yanına gidince nefesindeki kokuyu aldım. Çok kesifti koku, gördüğüm en güzel adamdı ama, ve beni korkutmuyordu.
Evine girdim. Bir iskemleye doğru götürdü beni.
"Otur, lütfen. Sevindim seni gördüğüme."
Başka bir odaya gitti. Sonra bir teneke kutuyla döndü.
"Bu sana. Aç."
Kutunun kapağını kurcalamaya başladım, açamıyordum.
"Dur," dedi, "bana ver."
Kapağını gevşetip kutuyu bana geri verdi. Kapağı çektim ve kutunun içinde bir haç duruyordu. Kurdeleli bir Alman haçı.
"İstemem," dedim, "sende kalsın."
"Senin," dedi, "yapışkanlı bir rozet."
"Teşekkür ederim."
"Gitsen iyi olacak. Seni merak ederler."
"Peki, alasmarladık."
"Güle güle, Henry. Dur, bekle…"
Durdum. İki parmağını pantolonunun küçük cebine sokup öbür eliyle uzun bir altın zinciri çekmeye başladı. Sonra da altın cep saatini hediye etti bana, zinciriyle.
"Teşekkürler, büyükbaba."
Dışarda bekliyorlardı, T-Model'e bindim ve uzaklaştık. Yol boyunca birçok şeyden söz ettiler. Sürekli konuşurlardı. Babaannemin evine dönerken de durmadan konuşmuşlar, ama büyükbabamdan bir kez bile söz etmemişlerdi.

 

 

T-Model arabamızı anımsıyorum. Yüksek bir arabaydı, yan taraflardaki ahşap kaplamaların dostça bir görünümleri vardı. Soğuk günlerde, sabahları ve genellikle başka zamanlarda da marş basmaz, babam motoru manivela ile önden çalıştırmak zorunda kalırdı, defalarca çevirirdi kolu motor çalışana dek.

"Bunu yaparken kolunu kırabilir insan. At gibi tepiyor."

Anneannemin bizi ziyaret etmediği pazarlar arabamızla gezintiye çıkardık. Bizimkiler portakal bahçelerini severlerdi, kilometrelerce portakal ağaçları, çiçek açmak üzere ya da portakal dolu. Bir piknik sepetimiz, bir de metal kutumuz vardı. Metal kutuda buz, üstünde de dondurulmuş meyve konserveleri, sepette ise salamlı sandöviçler, cips ve meşrubat olurdu. Meşrubatlar sürekli kutuyla sepet arasında mekik dokurlardı, çabuk dondukları için sık sık çözülmeleri gerekiyordu.

Babam Camel sigarası içer, sigara paketiyle birçok numara gösterirdi bize. Kaç piramit var bu resimde? Sayın. Sayardık ve bize başka piramitler gösterirdi.

Develerin hörgüçleri ve paketin üstündeki yazılarla ilgili numaralar da biliyordu. Camel sigarası sihirliydi.

Belleğimde yer etmiş özel bir pazar var. Piknik sepeti boştu. Ama portakal bahçeleri boyunca yol alıp yaşadığımız yerden uzaklaşıyorduk.

"Baba," dedi annem, "benzinimiz biter mi?"

"Hayır, yeterince allahın cezası benzin var."

"Nereye gidiyoruz?"

"Kendime allahın cezası portakallardan toplayacağım!"

Annem hiç kımıldamadı ve yola devam ettik. Babam arabayı yolun kenarına çekip tel örgünün yanına park etti ve orda oturup dinlendik. Sonra babam kapıyı açıp dışarı çıktı.

"Sepeti getir."

Tel örgünün üstünden atladık.

"Beni izleyin," dedi babam.

Derken iki sıra portakal ağacının arasındaydık, dalların ve yaprakların gölgesinin altında. Babam durup uzandı ve en yakın ağacın alt dallarından portakal koparmaya başladı. Portakalları ağaçtan koparırken öfkeli görünüyordu, bir aşağı bir yukarı sallanan dallar da öyle. Portakalları annemin tuttuğu sepetin içine atıyordu. Bazen ıskalıyordu, o zaman da ben portakalın peşine düşüp sepete koyuyordum. Babam bir ağaçtan öbürüne gidiyordu, alt dallardan kopardığı portakalları sepete atarak.

"Baba, yeter bu kadar," dedi annem.

"Yetmez."

Koparmayı sürdürdü.

Sonra bir adam geldi yanımıza, çok uzun boylu biri. Elinde tüfek vardı.

"Hey ahbap, ne yaptığını sanıyorsun?"

"Portakal topluyorum. Bol miktarda var burda."

"Bunlar benim portakallarım. Dinle beni şimdi, kadınına portakalları yere dökmesini söyle."

"Yeterince allahın cezası portakal var burda. Birkaçı eksilse ne olur?"

"Bir tek portakalım bile eksilmeyecek! Kadınına onları yere dökmesini söyle!"

Adam silahını babama doğrulttu.

"Dök onları," dedi babam anneme.

Portakallar yerde yuvarlandılar.

"Şimdi," dedi adam, "bahçemden çıkın."

"Bu portakalların hepsine ihtiyacın yok."

"Ben neye ihtiyacım olduğunu biliyorum. Çıkın."

"Senin gibileri asmalı!"

"Burda kanun benim. Yaylan!"

Adam tüfeğini doğrulttu tekrar. Babam dönüp geriye doğru yürümeye başladı. Biz onu izledik, adam da bizi. Sonra arabaya bindik ama çalışmayacağı tuttu yine. Babam elle çalıştırmak için arabadan indi. İki kez denedi ama çalışmadı. Babam terlemeye başlamıştı. Adam yol kenarında duruyordu.

"Şu allahın cezası şeyi çalıştır!" dedi.

Babam manivelayı tekrar çevirmeye hazırlandı. "Senin toprağında değiliz! İstediğimiz kadar kalırız burda!"

"Boşversene! Şu aleti burdan çıkar, hemen!"

Babam kolu tekrar çevirdi. Motor tekleyip stop etti. Annem kucağında boş piknik sepeti, oturuyordu. Adama bakmaya korkuyordum. Babam bir kez daha çevirdi kolu ve motor çalıştı. Arabaya atlayıp vitese taktı.

"Geri gelme," dedi adam, "bir dahaki sefere bu kadar şanslı olamazsın."

Babam arabayı yola çıkarıp sürdü. Adam hâlâ yol kenarındaydı. Babam çok hızlı sürüyordu. Sonra arabayı yavaşlatıp U-dönüşü yaptı. Adamın durduğu yere doğru sürdü. Adam gitmişti. Dönüş yoluna koyulduk.

"Bir gün geri dönüp o orospu çocuğuna gününü göstereceğim," dedi babam.

"Baba, güzel bir yemek yiyelim bu akşam. Ne istersin?" diye sordu annem.

"Domuz pirzolası," dedi babam.

Arabayı bu kadar hızlı sürdüğünü görmemiştim daha önce.

 

Babamın iki erkek kardeşi vardı. Küçüğünün adı Ben, büyüğünün John'du. Alkolik ve başarısızdılar ikisi de. Annemle babam sık sık söz ederlerdi onlardan.
"İkisi de bir baltaya sap olamadı," dedi babam.
"Kötü bir aileden geliyorsun," dedi annem.
"Senin kardeşin de bir bok değil!"
Dayım Almanya'daydı. Babam hep kötü konuşurdu onun hakkında.
Bir de eniştem vardı. Jack, halam Elinore'un kocası. Jack enişte ile Elinore halamı hiç görmemiştim, çünkü babamın onlarla arası yoktu.
"Elimdeki şu yara izini görüyor musun?" diye sordu babam. "Elinore ben çok küçükken elindeki sivri kalemi batırdığında oldu bu. Hiç kaybolmadı bu iz."
Babam insanlardan hoşlanmazdı. Benden de hoşlanmıyordu. "Çocuklar görünmeli, ama sesleri çıkmamalı," derdi bana.
Emily büyükannenin gelmediği bir pazar sabahıydı.
"Gidip Ben'i görmeliyiz," dedi annem, "ölüyor."
"Emily'den dünyanın parasını ödünç aldı. Kumar, kadın ve içkiye gitti paralar."
"Biliyorum," dedi annem.
"Emily öldüğünde hiç para bırakmayacak."
"Yine de gidip Ben'i görmeliyiz. Sadece iki haftası kalmış diyorlar."
"Peki, peki, gideriz."
T-Model'e binip yola çıktık. Yol uzundu, annem yolda inip çiçek aldı. Dağlara doğru gidiyorduk. Dağın eteğine vardık ve tırmanmaya başladık. Yol kavisliydi. Ben Amca tepedeki sanatoryumda kalıyordu, veremdi.
"Ben'i burda tutmak Emily'ye pahalıya patlıyordur," dedi babam.
"Leonard yardım ediyordur belki."
"Metelik yok onda. Sarhoş olup dağıttı hepsini."
"Leonard büyükbabayı seviyorum ben."
"Çocuklar görünmeli, ama sesleri çıkmamalı," dedi babam. Sonra, "Ah, o Leonard, çocuklarına sadece sarhoş olduğu zaman iyi davranırdı. Bizimle şakalaşıp para verirdi. Ama ertesi gün ayıldığında dünyanın en kötü adamıydı tekrar," diye devam etti.
Güzel tırmanıyordu T-Model dağ yolunu. Hava açık ve güneşliydi.
"İşte geldik," dedi babam. Arabayı sanatoryumun park yerine doğru yöneltti ve arabadan indik. Annemle babamın peşinden binaya girdim. Odasına girdiğimizde Ben Amca yatağında oturmuş pencereden dışarı bakıyordu. Biz içeri girerken başını çevirip bize baktı. Çok yakışıklı bir adamdı. İnceydi, siyah saçları, parıldayan koyu renk gözleri vardı. Parlak bir ışık saçıyordu gözleri.
"Merhaba Ben," dedi annem.
"Merhaba Katy." Sonra bana baktı. "Henry mi bu?"
"Evet."
"Oturun."
Babam ve ben oturduk.
Annem ayakta duruyordu. "Bu çiçekler için bir vazo yok mu, Ben?"
"Çok güzel çiçekler, teşekkür ederim, Katy. Hayır, odada vazo yok."
"Ben bir vazo bulayım," dedi annem.
Elinde çiçeklerle odadan çıktı.
"Sevgililerin nerde şimdi, Ben?"
"Arada sırada uğruyorlar."
"Eminim."
"Uğruyorlar."
"Katherine seni görmek istediği için burdayız."
"Biliyorum."
"Ben de istedim seni görmeyi Ben Amca. Çok güzel adamsın bence."
"Kıçım gibi güzel," dedi babam.
Annem döndü, çiçekleri bir vazoya koymuştu.
"Pencerenin yanındaki şu masaya koyayım."
"Çok güzel çiçekler, Katy."
Annem oturdu.
"Fazla kalamayacağız," dedi babam.
Ben Amca elini şiltenin altına sokup bir paket sigara çıkardı, bir tane çekti ve bir kibrit çakıp yaktı. Derin bir nefes çekip dumanı saldı.
"Sigara içmenin yasak olduğunu biliyorsun," dedi babam. "O sigaraları nerden bulduğunu da biliyorum. Orospular getiriyorlar. Doktora söyleyeceğim, o orospuların buraya girmesine izin vermesin."
"Bi bok yiyemezsin," dedi amcam.
"Şu sigarayı ağzından çekip almak geliyor içimden!"
"İçinden doğru dürüst bir şey gelmez senin zaten," dedi amcam.
"Ben," dedi annem, "sigara içmemelisin, öldürecek seni."
"İyi bir hayatım oldu," dedi amcam.
"Hiçbir zaman iyi bir hayatın olmadı," dedi babam. "Yalan, içki, borç, orospular. Ömründe bir gün bile çalışmadın! Şimdi de ölüyorsun, 24 yaşında!"
"İyiydi," dedi amcam. Camel sigarasından derin bir nefes daha çekip dumanı üfledi.
"Çıkalım burdan," dedi babam, "bu adam delirmiş."
Babam ayağa kalktı. Sonra annem kalktı. Sonra ben.
"Güle güle, Katy," dedi amcam, "ve güle güle Henry." Hangi Henry'yi kastettiğini belirtmek için bana bakmıştı.
Babamın peşinden sanatoryumdan çıkıp park yerindeki arabamıza doğru yürüdük. Bindik, çalıştı ve kavisli dağ yolundan aşağı inmeye başladık.
"Daha uzun kalmalıydık," dedi annem.
"Tüberkülozun bulaşıcı olduğunu bilmiyor musun?" diye sordu babam.
"Güzel adam bence," dedim.
"Hastalıktan," dedi babam, "öyle bir görünüm verir onlara. Tüberküloz dışında çok şey daha kapmıştır."
"Ne gibi şeyler?" diye sordum.
"Sana söyleyemem," diye yanıtladı babam. Ben ne olabileceklerini merak ederken, babam kavisli yolda direksiyon sallıyordu.

 

*Ekmek Arasından...