ToplumDusmani.Net V2

Kültür ve Sanat Portalı

Tuesday, Sep 24th

Son Guncelleme09:38:41 AM GMT

Nerdesin: Dünya Edebiyatı Güneşe Bakmak-Ölümle Yüşleşmek (Dr Irvin Yalom)


Güneşe Bakmak-Ölümle Yüşleşmek (Dr Irvin Yalom)

e-Posta Yazdır

Reklamlar

Irvin YalomÖlüm korkusu, binlerce yıl evvel “Gılgamış” destanına da konu olmuş, arkadaşı Enkidu ölünce Gılgamış şöyle haykırmıştı: “Yüreğim umutsuzluk içinde. Ölümden korkuyorum.” İktidarlar, insanlığın bu en derin korkusunu bir hükmetme aracı olarak kullanmaktan çekinmedi hiçbir zaman. Din adamları, felsefeciler, sanatçılar ölüm muammasıyla ilgilenerek insanların bu korkuyla başetmesini sağlayacak çareler aradılar. Şairler isyan etti ölüme ya da Wallace Stevens’ın “Ölüm güzelliğin anasıdır” dizesinde olduğu gibi yüceltebildi de onu. Ama deneyimlenmemiş bir muamma olarak ölüm, her zaman insanın iç dünyasında kol gezdi ve kendini doğrudan ya da gizli bir biçimde hissettirerek, insanların kendi yaşamları ve başkalarıyla kurdukları bağı güçlendirdi ya da zayıflattı her zaman. İnsan psikolojisini eksene koyduğu romanları, psikoterapi seanslarından derlediği kitapları ve herkesin anlayabileceği dilde yazılmış psikiyatriyle ilgili teorik çalışmaları bulunan Psikiyatrist Dr. Irvin Yalom bu defa okurlarını ölümle yüzleşmeye çağırıyor. Güçlü bir uyanış Kabalcı’dan çıkan “Güneşe Bakmak-Ölümle Yüzleşmek” adlı kitabını 76 yaşında yazan yazarın ölümle yüzleşmeyi istemesi oldukça anlamlı. Ama bu yüzleşme, sözkonusu ölüm olduğu için ister istemez bir gerilimi içinde barındırsa da, hiç kasvetli değil. Çünkü yazar, hem kendisinin hem de hastalarının deneyimlerinden ve edebiyat, felsefe gibi çok çeşitli alanlardan yakaladığı ipuçlarının izini sürerek, ölümle doğru bir biçimde yüzleşilirse, insanın yaşam kalitesini artırabileceği ve güçlü bir ‘uyanış’ yaşanacağı konusunda kendisinden çok emin. Hatta bu uyanışa dair çeşitli klinik vakalardan ve edebiyattan verdiği örnekler, oldukça ilgi çekici. Örneğin Dostoyevski’nin idama mahkûm edilip tam kurşuna dizilecekken affedilmesinin, yani ölümle yüzleşip kendi uyanışını sağlayacak bir deneyim yaşamasının, dünya edebiyatını etkileyecek o romanları yazabilmesinde ne kadar etkili olduğuna dikkat çekiyor. Yalom’un ölümle ilgilenmesi, varoluşçu psikoterapi alanında çalışıyor olması açısından da anlamlı. Antik Çağ filozoflarından varoluşçu filozoflara kadar ölüm her zaman için felsefenin temel problemlerinden biri olmuş, hatta Platon “Felsefe yapmak, ölmeyi öğrenmektir” demiştir. Bir romancı ve varoluşçu psikoterapist olarak Yalom’un, Freud’un kendi teorisinde ölüme yeterince önem vermediğini iddia ederek, ruhsal sorunların kaynağı olarak bastırılmış cinselliği değil de, ölüm korkusunu öne sürmesi, verdiği örnekler ve yaptığı saptamalarla bir tutarlılık sergiliyor. Kitap, yedi bölümden ve sonsöz dışında bir de okur kılavuzundan oluşan bir kurguya sahip. Yalom, kitabın ilk bölümünde felsefeden de faydalanarak kendi bakış açısını temellendiriyor ve tanımlanamayan tüm anksiyetelerin ölüm korkusuyla ilişkisi üzerine yoğunlaşıyor. Tabuları sorguluyor Kitabın ikinci bölümünde ise örtülü ölüm anksiyetesini tanıma yollarını araştıran yazar; edebiyattan, sinemadan ve klinik vakalardan örnekler vererek kendi geliştirdiği uygulamalardan bahsediyor. Sonraki bölümlerde filozofların, yazarların ve sanatçıların ölüm korkusuyla başetmeye dair etkileyici fikirlerini irdeleyerek, ele aldığı düşünür ve yazarlarla aramızda bir sinerji yaratmaya çalışıyor. Ve ilerleyen bölümlerde yazarın kendi ölüm anksiyetisiyle mücadelesi, son bölümde de terapistlere tavsiyeleri yer alıyor. Irvin Yalom önemli bir ihtiyaca cevap verdiği bu kitabıyla bazı tabuları sorgulamaya itecek gibi görünüyor. ÖLÜM ANKSİYETESİ ve EDEBİYAT Rus asıllı varoluşçu psikiyatr Yalom, Tolstoy’un ‘Anna Karenina’sından yaptığı bir alıntıyla ölüm korkusu karşısındaki uyanışımızın, gündelik hayatın sıradan görünen olayları arasında bulunabileceğini belirtiyor. Irvin Yalom’un Güneşe Bakmak Ölümle Yüzleşmek kitabı için masa başında oturduğum şu gün İlhan Berk ölüme kucak açtı. Uzun ömründe, beyninin kıvrımlarından geçip kaleminin ucuna damlayan binlerce ses, Yalom’un ‘dalgalanma’ diye adlandırdığı, nesillere ulaşma işini gerçekleştirmek için artık İlhan Berk’siz devam edecek yola. Üstelik bu kitabı elime ilk kez alıp, cümlelerin arasına daldığım zaman yine bir başka şairin dizeleri hiç durmadan yankılanıyordu kulaklarımda: Ölüm/ bir ipte sallanan bir ölü./ Bu ölüme bir türlü/ razı olmuyor gönlüm. Belki de bu dizeler, ölümle ilk tanışmam. Okuma yazma bilmediğim günlerde bana okunan Nâzım şiirlerinin besmelesiydi çünkü Karıma Mektup. Nâzım’ı çevreleyen koşullar onun ‘bu ölüme’ razı olmayışını açıklamaya yetiyor mutlaka. Salt ölüme değil, ‘bu ölüme’ karşı bir isyandır aslında Nâzım’ınki. Peki başka ölümler? Hangisini olduğu anda öylece kabul etmek mümkün? Yine ölüm kelimesinin yanına arkadaş gelen dizelerden bir tanesi açıklıyor bunu. Ölüyorum Tanrım/ Bu da oldu işte/ Her ölüm erken ölümdür/ Biliyorum Tanrım/ Ama, ayrıca, aldığın şu hayat/ Fena değildir.../ Üstü kalsın! Ölümün zamanlısı, zamansızı olmadığı daha kuvvetli nasıl anlatılır? Anlatılır mı? Ama şiirin sonunda ‘güneşe bakıyor’ Cemal Süreya. İnsanın kendi ölümü karşısındaki olağanüstü gücünü sergiliyor hepi topu iki kelimeyle. “Üstü kalsın!” Irvin Yalom’un ölümün, güneşin kör edici parlaklığı karşısında okurlarına ve ona danışanlarına söyletmek istediği sözcükler bunlar. Fransız düşünür Jean Paul Sartre’ın şu sözleri de Süreya ile aynı kaynaktan besleniyor: “Sessizce sonuma yaklaşıyorum... Kalbimin son atışının yapıtımın son sayfasına kaydedileceği kesindi ve ölüm yalnızca ölü bir adamı alacaktı.” Yalom’un “ölüm anksiyetesini” olarak ifade ettiği duyguyu en iyi anlatan dizelerden biri Ingeborg Bachmann’dan: ... Ve çürüyenlerden yana değildir ihtişam Tarih, yani bizim tanrımız, bir mezar hazırladı bizlere bir daha göğe çıkışı olmayan bir mezar Uzayın kocaman boşluğu içinde zerre kadar büyüklüğü olduğu bile meçhul dünyamızın tarihi, kara bir delik gibidir Bachmann’ın bu şiirinde. Onun sözcüklerinde ölümün, nihai yok oluşun karşısında varoluşun açtığı yara hissedilir belirgin şekilde. Tarihin karanlığı içinde kaybolup gitme korkusu vardır dizelerinin arka planında. Belki az çok hepimizin kulağına çalınan bunca dizeyle Yalom’un, varoluşçu psikoterapi üzerine kurulu bu kitabı arasında bağlantılar birbirinden uzak görünüyor. Uzak görünen bu bağlantılara sapmama neden olan, Yalom’un da tüm dünyaca bilinen romanlardan ve şiirlerden verdiği örnekler. Rus asıllı varoluşçu psikiyatr Yalom, Tolstoy’un Anna Karenina’sından yaptığı bir alıntıyla ölüm korkusu karşısındaki uyanışımızın, gündelik hayatın sıradan görünen olayları arasında bulunabileceğini belirtiyor. Ona danışan birine, terapi seansında Anna Karenina’nın kocası Alexey Alexandrovitch’in, karısının onu gerçekten terk edeceğini fark ettiği pasajı aktarıyor: “Şimdi bir köprüden sakin bir şekilde geçerken birdenbire köprünün yıkık ve aşağıda da bir uçurum olduğunu fark eden bir adamınkine benzer bir his duyuyordu. Uçurum hayatın kendisiydi, köprüyse Alexey Alexandrovitch’in yaşadığı yapay hayat.” Acının getirileriİngiliz yazar Charles Dickens’ın Bir Noel Şarkısı romanındaki “açgözlü, yalnız, kötü ruhlu, yaşlı” Ebenezer Scrooge ise, Yalom’un ölüm karşısındaki uyanma deneyimine örnek oluşturan roman kahramanlarından. ‘Gelecek Noel’in Hayaleti’, Scrooge’u ziyarete gelir ve ona geleceğini, ölümünü, insanların onun ölümünü hafife aldığını gösterir. Bundan sonra Scrooge bambaşka merhametli, iyiliksever- bir kişiye dönüşür. Ölümü sonrası olacakları görmek, insanların onun ölümünü hafifsemesi, Dickens’ın karakterini ‘uyandırır’ ve hayatını anlamlı kılmaya çabalamasını sağlar. Yalom’un bakışının sağlam temellerinden biri Amerikan tarzı ‘yükseliş’ modeline karşı muhalif tutumu. Hayatının ‘yukarı yönlü’ çizgisinden, eşinden boşanarak sapacağını düşünen bir kişinin durumuna karşı Yalom’un aldığı tutum bu eleştirisini açıklıyor: “Hep geliştiğimiz, ilerlediğimiz, yukarı doğru çıktığımız yanılgısı sık karşılaşılan bir şeydir. Batı medeniyetinin aydınlanma çağından beri var olan ilerleme fikri ve Amerikan tarzı yukarıya doğru hareket zorunluluğu bu yanılgıyı pekiştirmektedir.” Bütün bu ilerleyişin sonu olan ölüm de aynı şekilde korkutur çağdaş insanı. Terapilerinin yönünü ise şu cümlelerde açıklıyor Yalom: “... Varoluşçu terapinin asıl duruşu acımızın, diğer umutsuzluk kaynaklarına ek olarak aynı zamanda insanın koşullarıyla varoluşun ‘getirileri’- kaçınılmaz şekilde yüzleşmemizden kaynaklandığını ileri sürer.” Yalom’un ölüm korkusuna karşı temel dayanaklarından belki en önemlisi Epikouros. Filozof şöyle der: “Algılamamızın bile mümkün olmadığı ölümden neden korkalım ki?” Ya da Woody Allen’ın tebessüm ettiren ifadesiyle: “Ben ölümden korkmuyorum, yalnızca öldüğümde orada olmak istemiyorum.” Aynı Pascal’ın 17. yüzyılda ifade ettiği gibi, birçok kişi hâlâ “sınırsız uzayın ebedi sessizliği”yle dehşete düşüyor. Yalom’un ölümle ilişkili yaşadığımız anksiyeteye önerdiği çözüm basit: Sağlam insan ilişkileri ve başkalarının hayatına dokunmak, onları değiştirecek bir hayat yaşamak. Kendisinin yaptığı gibi. Yalom insanlarla kurduğu ilişkiler sonucu onların hayatına olumlu bir etki yapmayı kısaca dalgalanma olarak ifade ediyor. Tıpkı bir göle bir damlanın düşmesi veya bir sandaldan küreğin hafif dokunuşlarının gölde yarattığı etki gibi. Yalom da bu kitabı yazma sebebini ve yetmiş beş yaşında hâlâ emekli olmayı düşünmemesini dalgalanma durumunun insanın ölüme karşı ayak diremesi olarak görmesiyle açıklıyor. Ölüm anksiyetesiyle mücadele etmek için, çağımızın ‘yalnız, bireyci’ ve çoğunlukla ‘bencil’ yaşam tarzına karşı paylaşımcı, sıcak ve içten ilişkilerin kurulduğu bir düzlemde yaşamayı öneriyor: “Yalnızlık sadece yalnızlıkta vardır, paylaşıldıktan sonra kaybolur” Yalom’un bu kitabını okurken yine zihnimin kapısını çalan bir şair vardı. Ama bu kez dizeleriyle değil. Attilâ İlhan, onunla yaptığım bir söyleşide, Doğu’nun ölüm korkusunu yendiğini anlatmıştı. Bu belki başlı başına başka bir incelemenin konusu ama burada onun sözlerini aktarmazsam yazı eksik kalacak . “Çok tuhaf bir şey söyleyeceğim ama gerçek: Doğu ölüm kavramını halletmiştir. Batı bunu halledememiştir (...) Doğu 3 bin yıldan beri dünyanın hakikatinin ölüm olduğunu bilir. Dünyada başka hakikat yoktur: Ölürsün!” Bu gerçekle yüzleşmenin tek yolu belki de güneşe bakmak. Cesaret istediği mutlak. İç dünyamızın kapılarını zorlamamız gerektiği de. Ancak Yalom’un dediği gibi: “Hayat ne kadar yaşanmamışsa ölümden o kadar korkarız.”


Cevaplar (0)Add Comment

Cevap yaz
daha küçük | daha büyük

security code
Lütfen görüntülenen karakterleri yazınız


busy