ToplumDusmani.Net V2

Kültür ve Sanat Portalı

Sunday, Sep 15th

Son Guncelleme09:38:41 AM GMT

Nerdesin: Dünya Edebiyatı Gabriel Garcia Marquez - Anlatmak İçin Yaşamak


Gabriel Garcia Marquez - Anlatmak İçin Yaşamak

e-Posta Yazdır

Reklamlar

Gabriel Garcia MarquezMárquez'in kendi karnavalı

Márquez'in anılarındaki Latin Amerika atmosferi romanlarındaki gibi. Sıcak ve tozlu sokaklar, derme çatma evler, neşeli, şehvetli, hüzünlü, kavgacı ama ille de iyi bir hikâyesi olan insanlar

CEM ERCİYES

  • ANLATMAK İÇİN YAŞAMAK
    Gabriel García Márquez, Çeviren: Pınar Savaş, Can Yayınları, 2005, 552 sayfa, 21 YTL.

    Márquez'in üç yıl önce yayımladığı anıları hemen dünya çapında bir edebiyat olayı olmuş, hakkında pek çok yazı ve haber yayımlanmıştı. Öyle küllenmiş skandallara dair sarsıcı açıklamalar yaptığı için filan değil, Márquez çapında bir yazarın kendisini anlatması, edebiyatının temel taşlarını ortaya dökmesi her zaman nasip olmadığı için bu derece ilgi çekmişti. Márquez, ilk cildini 2002 yılında yayımladığı anılarının ikincisini hâlâ yazıyor. Üç kitapta toplanması tasarlanan anıların 1 Eylül itibariyle Türkçede yayımlanan ilk kitabı, ünlü yazarın doğumundan ilk romanının yayımlanmasına kadar geçen yaklaşık otuz yıllık bir süreyi kapsıyor.
    Márquez'in anıları bir yazarın nasıl yetiştiğini anlatıyor. Maceracı, uslanmaz, hesapsız yazma arzusuyla beslenen ve fakirlikle bilenen yazarlardan birini anlatıyor. Bu kitap onun ailesi, eğitimi, dostları, edebiyat meclisleri, sevişmeleri, şarkıları, dansları, gezmeleri kadar yazdıkları, okudukları ve düşündükleriyle de ilgili. Kitabında tek tek tüm yapıtlarının nasıl çıktıklarını anlatmasa da Márquez, okuduklarının, yaşadıklarının yapıtlarını nasıl etkilediğini, denediği anlatım tekniklerine varıncaya kadar açıksözlülükle okurun önüne seriyor.

    Romanlarındaki gibi

    Gabriel García Márquez'in anılarında tam anlamıyla romanlarındaki Latin Amerika atmosferi var. Sıcak ve tozlu sokaklar, derme çatma evler, geçen yüzyıldan kalma kolonyal binalar, neşeli, şehvetli, hüzünlü, kavgacı ama ille de hikâyesi, sarsıcı ve güçlü bir hikâyesi olan insanlar var bu kitapta. Márquez, yaşamındaki tüm insanları, olayları, kentleri, yolculukları ve özellikle okuduğu kitapları büyük bir iştahla, coşkuyla ve tıpkı diğer kitaplarında olduğu gibi okuyucuyu kendi atmosferine hapseden bir canlılıkla anlatıyor. Koca bir hayatı anlatmak için yaşayan, yaşadığı her şeyi bir gün anlatmak üzere zihnine kazıyan ve tüm bunları daha ve daha iyi nasıl anlatacağının yolunu arayan bir Kolombiyalı'nın kitabı bu. Kitap, Márquez'in ufak ufak gazetecilik yaptığı, edebiyatsever dostlarıyla birlikte bohem ve meteliksiz bir yaşam sürdüğü yirmili yaşlarından başlıyor ve bir edebiyatçı olarak kabul görmeye başladığı yıllara kadar geliyor. Kronolojik bir sıra izlemiyor, uzun atlamalarla çocukluğuna, ilkgençliğine, tekrar çocukluğuna, üniversite yıllarına, gazetecilik yıllarına gidip geliyor. Bu sıçramalar sırasında küçük tekrarlar yapsa da anlatmaya değer hikâyeleri, yaşamları kesiştirip bin bir hikâyeler toplamı diyebileceğimiz güçlü bir metin oluşturuyor. Tabii bu hikâyelerin kurgu değil gerçek olmaları, en azında bir büyük yazarın hafızasını oluşturan gerçekliği aktarmaları çok önemli. Márquez, kendisini oluşturan öğeleri, yazarlığa nasıl tutunduğunu kendi gözlerinden anlatıyor.

    Aydınlığa kavuşması
    'Annem evi satmasında ona yardımcı olmamı istedi' diye başlıyor Anlatmak İçin Yaşamak. Annesi yaşadığı kentten Gabito'nun yanına geliyor ve uzaktaki memleketlerine yapacağı uzun yolculukta kendisine eşlik etmesini istiyor. Derken kendimizi kalabalık García Márquez ailesinin, tuhaf komşularının ve birbirinden ilginç olayların içinde buluyoruz. Böylece ihtiyar Márquez, genç Márquez'in ilk romanını yazmak için neredeyse bir aydınlanmaya kavuşmasını sağlayan bu yolculuğu ikinci kez kaldıraç olarak kullanıyor ve anılarının ilk cildini yazmaya buradan başlıyor (Bu arada, La Casa adlı o 'ilk roman' hiçbir zaman tamamlanıp yayımlanmamış):
    "Annemle birlikte Cataca'ya yaptığım gezi, Don Ramon Vinyes'le o tarihi konuşma, Baranquilla grubuyla yakın ilişkim, beni yaşamımın sonuna dek sürecek bir cesaretle doldurmuştu. O zamandan beri daktilomla kazanmadığım tek bir kuruş girmedi cebime. Bunun sanılandan daha övgüye ve dikkate değer bir konu olduğunu düşünüyorum, çünkü öykülerimden ve romanlarımdan kazandığım teliflerle yaşamaya başlamam, inanılmayacak kadar az kazançlarla dört kitap yayımladıktan sonra, kırklı yaşlarımın ortalarını bulmuştur. Bundan önce yaşamım beni bir yazardan başka her şeye dönüştürmeyi deneyen sayısız yemle mücadele ederek galip gelmeye çalışan, iç içe geçmiş bir tuzaklar, hileler ve hayaller karmaşasıydı."
    Sanki kitap ilerledikçe yazar, zihninde dönüp duran hikâyelerin enerjisine yenik düşüyor ve belirli bir düzen içermeden, anılar içinde gidip gelen, bu arada küçük tekrarlara düşmekten kaçınmayan, şenlikli, binbir hikâye ve karakterin cirit attığı bir kitap çıkıyor ortaya. Gabriel García Márquez'in kendi yaşamının karnavalını okuyoruz aslında. Sayısız akrabanın, komşunun, sevgilinin, arkadaşların ve yazarların kaynaşıp bağırıp çağırdığı bir karnaval bu. Márquez bu karnavalın içinde gezerken yer yer kendi hikâyesini kesiyor ve büyüdüğü dünyaya dair bir başkasının hikâyesini anlatmaya koyuluyor. Yazarın sadık okurları için son derece tanıdık; hüzünlü, tuhaf, şamatalı ve sokaklara ait fakir insanların Latin Amerika hikâyeleri bunların hepsi de. Mesela Maria Consuegra'nın sabahın üçünde kapının dışında vurduğu hırsız ve onun mezarını ziyarete gelerek tüm kasabayı saygılı, meraklı bir sessizliğe sokan siyahlar içindeki anne ve kızının öyküsü. Ya da artık kimsenin gitmediği bir eczanenin arkasındaki bölmeye asılı hamakta uyuklayan kocaman elli, çıplak ayaklı, bin yaşındaki doktor karakteri.
     

    Ailesi de fantastik
    Aslında Márquez salt kendi gerçekliğinden, ailesinin içinden bile öyle hikâyeler anlatıyor ki bazen onun yaşamındaki fantastik öğenin kaderden başka hiçbir şeyle açıklanamayacağını da düşünüyorsunuz:
    "(Annem) doksan yedi yaşını, kendisinin on bir, kocasının dört çocuğunu, yetmişbeş torununu, seksen sekiz torun çocuğunu ve on dört torun torununu gördü. Hiç bilmediği çocuklar bu sayılara dahil değil. 2002 yılının 19 Haziran'ınında, bizler onun ilk yüzyılını kutlamaya hazırlanırken doğal bir ölümle öldü; aynı gün hemen hemen aynı saatlerde bu anıların son noktasını koymuştum."
    "Ya görüşünü yitirdiğinin gerçekten hiç farkına varamadı ninem ya da odasından çıkamaz olana dek bunu itiraf etmek istemedi. Caridad Hastanesi'ndeki ameliyat hem iyi geçti hem de sonucunun iyi olacağı öngörüldü. Ninem bandajları çıkarılırken yatağına oturdu, yeni bir gençlikle ışıldayan gözlerini açtı, yüzü aydınlandı ve sevinicini tek bir sözcükle dile getirdi:
    Görüyorum.
    Cerrah tam olarak ne gördüğünü anlamak istediğinde yeni gözleriyle odayı tarayarak hayran olunacak bir kesinlikle her şeyin dökümünü yaptı. Doktorlar şaşırmıştı, ninemin bir bir sıraladığı nesnelerin orada gözünün önündeki hastane odasındakiler değil de, düzenlerini bile bildiği Ataca'daki odasındakiler olduğunu bir tek ben biliyordum. Bir daha asla göremedi."
    Márquez bize ülkesi Kolombiya'yı ve onun çalkantılı tarihini de izletiyor, okul, aile ve geçim peşinde koşan insanlar aracılığıyla. Venezüella, Peru ile yapılan savaşlar, Bin Gün'lük iç savaşlar, cesetlerin üst üste yığıldığı çatışmalar, binlerce kişinin öldürüldüğü katlimalar, Liberaller ve Muhafazakârlar kadar genel iki politik sıfatın arkasında biriken toplumsal ve ekonomik öfkenin de bir dökümü yapılıyor bu kitapta.
    Márquez'in evrenini özetlemesi bakımından, kişisellik dozu yüksek, tadımlık sayılabilecek küçük alıntılar yaptık. Devamı, İspanyolca aslından çevrilen 552 sayfalık kitapta.
     

    İlk yayımlanan öykü
    Bu bir salı günü oldu, öykümün kaderi konusunda fazlaca bir yürek çarpıntısı yaşamadığım gibi, basarlarsa da bunun çok yakında olmayacağından emindim. İki hafta boyunca cumartesi öğle sonralarının sıkıntısını öldürmek amacıyla bir kahveden ötekine dolaştım durdum, 13 Eylül'de El Malino'ya girince, El Espectador'un ekibini boydan boya kaplayan öykümün başlığıyla çarpıştım: 'La tercera resignacion' (Üçüncü Teslimiyet).
    Umutsuzluk içinde ilk farkına vardığım şey, gazeteyi alacak beş centavo'm olmadığıydı. Bu, yoksulluğun en açık simgesiydi, çünkü o zamanlar gündelik yaşamın pek çok temel ihtiyacı beş centavo ederdi: tramvay, telefon, bir fincan kahve, ayakkabıları cilalatmak. Hiç durmadan çiseleyen yağmurdan korunmak için üzerimde bir şey olmadığı halde kendimi sokaklara attım, ama çevredeki kahvelerde bana sadaka verecek hiçbir tanıdığa rastlamadım. Cumartesinin o ölü saatlerinde pansiyonda da sahibesinden başka kimseyi bulamadım, o da hiç kimse anlamına gelirdi, çünkü iki aylık yemek ve yiyecek karşılığında ona 725 centavo borcum vardı. Her şeyi yapmaya hazır olarak yeniden sokağa çıktığımda, Tanrı'nın bir lütfu gibi elinde El Espectador'u tutan bir adam indi taksiden, hemen karşısına dikilip bana gazeteyi hediye etmesini istedim.
     

    İlk seks
    "Demek küçük damlaları olan doktorun oğlusun sen" dedi, beş becerikli parmakla pantolonumun içini yokluyor, bana sanki bir elinde on parmağı varmış gibi geliyordu. Kulağıma sıcak kelimeler fısıldamaya hiç ara vermeden pantolonumu çıkardı, kombinezonunu başının üzerinden sıyırıp attı, üzerinde sadece renkli çiçekli donuyla, sırtüstü yatağa uzandı, "Onu sen çıkaracaksın," dedi bana, "bu erkek işidir."
    Fermuarı indirdim ama aceleden donu çıkaramadım, yatakta bir yüzücü gibi hızlı hareketler yaparak bana yardımcı olması gerekti. Sonra beni dirseklerimden tutarak kaldırdı ve misyoner pozisyonunda kendi üzerine yatırdı. Geri kalanını ben yapayalnız üzerine uzanmış, dişi tay kalçalarının arasında çalkalanıp ölürken kendi yaptı diyebilirim. Sonra kendi tarafına kayıp benim gözlerime bakarak sessizce yattı, bu kez korkmadan, yeniden başlamasını ve daha fazla sürmesini umarak bakışlarına karşılık verdim. Birden hazırlıklı gelmemiş olduğum için iki pesoluk servis ücretini almayacağını söyledi. Sonra yattığı yerden dikkatle yüzümü inceledi.
    "Ayrıca Luis Enrique'nin abisisin değil mi? Sesleriniz aynı," dedi.
    Kardeşimi nereden tanıdığını soracak kadar masumdum.
    "Salak olma" dedi gülerek, "hatta geçen kez burada donunu bıraktı da, yıkamam gerekti."
     

    Yazar olacak çocuk
    Okumayı öğrenmem zor oldu. M harfinin me diye okunması bana hiç mantıklı gelmediği gibi, arkasına bir sesli gelince neden mea değil de ma oluyordu peki? Böyle okumam mümkün değildi. Sonunda Montessori'ye gidince, öğretmen bana harflerin adlarını değil de seslerini öğretti. Böylelikle evin yüklüğündeki tozlu bir sandığın içinden bulup çıkardığım ilk kitabı okuyabildim. Dikişleri sökülmüş ve bir parçası kaybolmuştu, ama öyle bir dalmıştım ki okumaya, Sara'nın sevgilisi ürkütücü bir kehanette bulunmuştu: "Carajo! Bu çocuk yazar olacak!"
    Yaşamını yazarak kazanan birinin bunu söylemesi üzerimde büyük bir etki bırakmıştı. Kitabın Binbir Gece Masalları olduğunu anlayana kadar bir sürü gece geçti.
     

    Annebaba
    Her ikisi de kusursuz hikâyecilerdi, aşkın anısı onları mutlu ediyordu ama anlatırken öyle bir tutkuya kapılıyorlardı ki, sonunda elli yaşını aşıp da, bu hikâyeyi Kolera Günlerinde Aşk'ta kullanmaya karar verince, yaşamla şiir arasındaki sınırları belirleyemedim.
    Annemin anlattığı gibi, ne babamın ne de annemin kim olduğunu söyleyebildiği ölü bir çocuğun başında yas tutarken tanıştıklarında hemfikirim. Annem avluda kız arkadaşlarıyla şarkı söylüyormuş, masum bir ölünün ardından yas tutulan dokuz gece boyunca zaman geçirmek için uygulanan, sevilen bir gelenekmiş böyle şarkı söylemek. Birden koroya bir erkek sesi dahil olmuş. Hepsi dönüp adama bakmışlar ve yakışıklılığı karşısında ağızları açık kalmış. Ellerini çırparak 'Onunla evleneceğiz' diye çığlık çığlığa şarkı söylemeye başlamışlar.


  • Cevaplar (0)Add Comment

    Cevap yaz
    daha küçük | daha büyük

    security code
    Lütfen görüntülenen karakterleri yazınız


    busy