ToplumDusmani.Net V2

Kültür ve Sanat Portalı

Saturday, Dec 14th

Son Guncelleme09:38:41 AM GMT

Nerdesin: Felsefe Akımları Varoluşçuluk


Varoluşçuluk

e-Posta Yazdır

Reklamlar

‘‘Parmağımı varoluşa batırıyorum hiçbirşey kokmuyor. Neredeyim? Dünya denilen bu şey nedir? Beni buraya kandıran ve şimdi burada bırakan kimdir? Dünyaya nasıl geldim? Niçin bana danışılmadı?’’
Søren Kierkegaard

Søren KierkegaardKierkegaard varoluşa gelirken ona danışılmasını ister. Haklı olarak. Belli ki varolmadığını düşünmekte, ve buna göre ilkin yokluk kipinde iken kendisine danışılmasını istemektedir. Bu bir analitik tutarlık sorunudur. Hiç kuşkusuz yok olmayı ya da yok kalmayı istiyor değildir. Ama yalnızca birileri ona varoluşu isteyip istemediği konusunda danışmadıkça yokluğu yeğliyor olmalıdır. Ona dileğini sormayan, ona onaylayabileceği bir varoluş kipi sunmayan bir Tanrının yaptığını doğru bulmak güçtür. Sevgili, sevimli, komik Kierkegaard! Henüz ortalarda dolaşmazken, henüz varlık kipinde değilken de orada olduğunu, var olduğunu bilmek için bir varoluşçu olmak gerekirdi. Ama Tanrı varoluşçu değildir.

Eğer olanaklı dünyaların bu en iyisini beğenmediysen, önceki dünyan, orada yok olduğunu varsaydığın yer nasıl bir yerdi? Bundan daha mı iyiydi? Oraya gitmen için de önceden sana ne düşündüğünü soran oldu mu hiç? Ve ad infinitum.

Her tutarlı irrasyonalizm durumunda olduğu gibi, bu düşünürün dizgesinde de irrasyonalizm daha ilk adımlarında kendini göstermelidir. Böyle düşünürlerin biricik üstünlükleri budalalıklarının sorgulanmamasıdır. Bunda böyle yazarlar ve dalgın okurları ortaktırlar.

Pekçok varoluşçu yazar varoluşçu olmayı reddeder. Gerçekten de etiket ‘‘Marxizm Bir Hümanizmdir’’ başlıklı yazısında ‘‘felsefe yoktur, felsefeler vardır’’ diyen Sartre’a aittir, ve varoluşçu ve özdekçi yazarların kendileri bir ikiyüzlülük örneği olarak gördükleri bu insanla birlikte sınıflandırılmayı, başkalarına despotizmi önerirken, bu bana göre değildir diyen bu entelin kampında durmayı reddederler. Bir kural olarak bu reddedişin kendisi reddedilir. İster Sartre etiketli olsun, isterse olmasın, Varoluşçuluğun bir irrasyonalizm anlatımı olduğunu, bu olgunun varoluşçu düşünürün kendisi tarafından vurgulandığını belirtmenin gereği yoktur. Ve gene de popüler varoluşçuluk bu olguyu önemsemez, bilinçsiz bir kitle onayı varoluşçuluğun önemli bir ‘felsefi okul’ olarak güncelliğini korumasını sağlama bağlar. Varoluşçu düşünce, tüm nihilizm gibi, modern yaşamın sorunlarını bütününde bir us sorununa, daha doğrusu usun yokluğu savına bağlar, ve tüm sorunu varoluşun ussal olmadığını, hiçbir zaman ussal olmayacağını, çünkü usun bir mit olduğunu bildirerek çözdüğünü ya da askıya aldığını düşünür.

Her tutarlı irrasyonalizm durumunda olduğu gibi, bu düşünürün dizgesinde de irrasyonalizm daha ilk adımlarında kendini göstermelidir. Böyle düşünürlerin biricik üstünlükleri budalalıklarının sorgulanmamasıdır. Bunda böyle yazarlar ve dalgın okurları ortaktırlar.

Pekçok varoluşçu yazar varoluşçu olmayı reddeder. Gerçekten de etiket ‘‘Marxizm Bir Hümanizmdir’’ başlıklı yazısında ‘‘felsefe yoktur, felsefeler vardır’’ diyen Sartre’a aittir, ve varoluşçu ve özdekçi yazarların kendileri bir ikiyüzlülük örneği olarak gördükleri bu insanla birlikte sınıflandırılmayı, başkalarına despotizmi önerirken, bu bana göre değildir diyen bu entelin kampında durmayı reddederler. Bir kural olarak bu reddedişin kendisi reddedilir. İster Sartre etiketli olsun, isterse olmasın, Varoluşçuluğun bir irrasyonalizm anlatımı olduğunu, bu olgunun varoluşçu düşünürün kendisi tarafından vurgulandığını belirtmenin gereği yoktur. Ve gene de popüler varoluşçuluk bu olguyu önemsemez, bilinçsiz bir kitle onayı varoluşçuluğun önemli bir ‘felsefi okul’ olarak güncelliğini korumasını sağlama bağlar. Varoluşçu düşünce, tüm nihilizm gibi, modern yaşamın sorunlarını bütününde bir us sorununa, daha doğrusu usun yokluğu savına bağlar, ve tüm sorunu varoluşun ussal olmadığını, hiçbir zaman ussal olmayacağını, çünkü usun bir mit olduğunu bildirerek çözdüğünü ya da askıya aldığını düşünür.

SartreSartre ‘‘varoluş özü önceler’’ diye buyurdu. (L’Etre et le Néant daha ilk sayfasında özün çürütülmesi ile açılır).

Bu özsüz bakış açısından, varoluşun ‘özgür seçimler’ yoluyla, belirlenimsiz seçimler yoluyla ‘belirlendiği’ düşünülür. Belirlenimsiz özgürlük ise başına buyrukluktan, özençten, keyfilikten, öznellikten başka birşey değildir. Böyle özgürlüğe ’belirlenim’ vermeye en yakın aday içgüdüdür, ve modern ekinde kimileri bu içgüdünün genellikle saldırganlık içgüdüsü, giderek Ölüm İçgüdüsü biçimini almış olduğunu söyler. Çünkü varoluş ne olursa olsun belirlidir, ve özsüz belirlilik cansıkıntısına götürür. Cansıkıntısı tehlikelidir. Sartre ‘‘şiddette çekci bir yan vardır’’ diyordu.

Bu varoluşçu ‘‘felsefe’’nin bir başka formülasyonu insan doğası diye birşeyin olmadığı, çünkü insan doğası olabilecek birşeyin değişmez bir yapıyı imleyeceği, bir a priori belirlenim anlamında ve değerinde olacağı biçimindedir. Buna göre, varoluşçu bilinçte insan plastik, ya da daha doğrusu sentetik birşeydir. Şöyle ya da böyle belirlenebilir, ve bir özden, bir özsel doğadan gelmediği düzeye dek herhangi bir belirlenim başka herhangi bir belirlenimden daha değerli değildir. Tümü de eşdeğerlidir. Peygamber ya da tiran olmak arasında bir ayrım yoktur.

Varoluşçu ruh duygusunu, günün koşullarına bağlı duygusunu temel alır. Düşüncesi yalnızca bu atrofik erosa, bu duygusuz yüreğe hizmet eder. Ona ‘felsefi’ uslamlamalar hazırlar. Onunla gri bir dünya daha da grileşir. Gerçeklik için, türe için, özgürlük için, us için en küçük bir eğilim duymaz. Eğer duyuyorsa, iki yüzlüdür. Kaçınılmaz olarak iki yüzlüdür. Sartre insanlara despotizmi önerirken, kendini bundan bağışık tutuyordu. Herkes, bir varoluşçu bile insanlık için umutlar besler, dünyanın durumu üzerine ‘‘herşey yolunda’’ demez. Sartre ortaklaşacılık düşüncesine döndü, istenci hiçe sayan, özgürlüğü hiçe sayan özdeksel bir ideale sarıldı, onu doğruladı ve onun uğruna yazdı. Ama normal insanı bile inandırmayı başaramadı. Satre onu tanıyanlar tarafından bir süre sonra güvenilmez biri olarak, giderek bir yalancı olarak görülür. Albert Camus’nün kızkardeşinin bir anısına göre, bir gün ortaklaşacı bir rejim altında yaşayıp yaşamayacağı sorulduğu zaman şu yanıtı verdi: ‘‘Hayır, başkaları için iyi birşey, ama benim için, hayır.’’

Sartre ‘‘varoluş özü önceler’’ diye buyurdu. (L’Etre et le Néant daha ilk sayfasında özün çürütülmesi ile açılır).

Bu özsüz bakış açısından, varoluşun ‘özgür seçimler’ yoluyla, belirlenimsiz seçimler yoluyla ‘belirlendiği’ düşünülür. Belirlenimsiz özgürlük ise başına buyrukluktan, özençten, keyfilikten, öznellikten başka birşey değildir. Böyle özgürlüğe ’belirlenim’ vermeye en yakın aday içgüdüdür, ve modern ekinde kimileri bu içgüdünün genellikle saldırganlık içgüdüsü, giderek Ölüm İçgüdüsü biçimini almış olduğunu söyler. Çünkü varoluş ne olursa olsun belirlidir, ve özsüz belirlilik cansıkıntısına götürür. Cansıkıntısı tehlikelidir. Sartre ‘‘şiddette çekci bir yan vardır’’ diyordu.

Bu varoluşçu ‘‘felsefe’’nin bir başka formülasyonu insan doğası diye birşeyin olmadığı, çünkü insan doğası olabilecek birşeyin değişmez bir yapıyı imleyeceği, bir a priori belirlenim anlamında ve değerinde olacağı biçimindedir. Buna göre, varoluşçu bilinçte insan plastik, ya da daha doğrusu sentetik birşeydir. Şöyle ya da böyle belirlenebilir, ve bir özden, bir özsel doğadan gelmediği düzeye dek herhangi bir belirlenim başka herhangi bir belirlenimden daha değerli değildir. Tümü de eşdeğerlidir. Peygamber ya da tiran olmak arasında bir ayrım yoktur.

Varoluşçu ruh duygusunu, günün koşullarına bağlı duygusunu temel alır. Düşüncesi yalnızca bu atrofik erosa, bu duygusuz yüreğe hizmet eder. Ona ‘felsefi’ uslamlamalar hazırlar. Onunla gri bir dünya daha da grileşir. Gerçeklik için, türe için, özgürlük için, us için en küçük bir eğilim duymaz. Eğer duyuyorsa, iki yüzlüdür. Kaçınılmaz olarak iki yüzlüdür. Sartre insanlara despotizmi önerirken, kendini bundan bağışık tutuyordu. Herkes, bir varoluşçu bile insanlık için umutlar besler, dünyanın durumu üzerine ‘‘herşey yolunda’’ demez. Sartre ortaklaşacılık düşüncesine döndü, istenci hiçe sayan, özgürlüğü hiçe sayan özdeksel bir ideale sarıldı, onu doğruladı ve onun uğruna yazdı. Ama normal insanı bile inandırmayı başaramadı. Satre onu tanıyanlar tarafından bir süre sonra güvenilmez biri olarak, giderek bir yalancı olarak görülür. Albert Camus’nün kızkardeşinin bir anısına göre, bir gün ortaklaşacı bir rejim altında yaşayıp yaşamayacağı sorulduğu zaman şu yanıtı verdi: ‘‘Hayır, başkaları için iyi birşey, ama benim için, hayır.’’

Bu varoluşçu ‘‘felsefe’’nin bir başka formülasyonu insan doğası diye birşeyin olmadığı, çünkü insan doğası olabilecek birşeyin değişmez bir yapıyı imleyeceği, bir a priori belirlenim anlamında ve değerinde olacağı biçimindedir. Buna göre, varoluşçu bilinçte insan plastik, ya da daha doğrusu sentetik birşeydir. Şöyle ya da böyle belirlenebilir, ve bir özden, bir özsel doğadan gelmediği düzeye dek herhangi bir belirlenim başka herhangi bir belirlenimden daha değerli değildir. Tümü de eşdeğerlidir. Peygamber ya da tiran olmak arasında bir ayrım yoktur.

Varoluşçu ruh duygusunu, günün koşullarına bağlı duygusunu temel alır. Düşüncesi yalnızca bu atrofik erosa, bu duygusuz yüreğe hizmet eder. Ona ‘felsefi’ uslamlamalar hazırlar. Onunla gri bir dünya daha da grileşir. Gerçeklik için, türe için, özgürlük için, us için en küçük bir eğilim duymaz. Eğer duyuyorsa, iki yüzlüdür. Kaçınılmaz olarak iki yüzlüdür. Sartre insanlara despotizmi önerirken, kendini bundan bağışık tutuyordu. Herkes, bir varoluşçu bile insanlık için umutlar besler, dünyanın durumu üzerine ‘‘herşey yolunda’’ demez. Sartre ortaklaşacılık düşüncesine döndü, istenci hiçe sayan, özgürlüğü hiçe sayan özdeksel bir ideale sarıldı, onu doğruladı ve onun uğruna yazdı. Ama normal insanı bile inandırmayı başaramadı. Satre onu tanıyanlar tarafından bir süre sonra güvenilmez biri olarak, giderek bir yalancı olarak görülür. Albert Camus’nün kızkardeşinin bir anısına göre, bir gün ortaklaşacı bir rejim altında yaşayıp yaşamayacağı sorulduğu zaman şu yanıtı verdi: ‘‘Hayır, başkaları için iyi birşey, ama benim için, hayır.’’

Evrensel insan doğasını ya da özünü yadsıyan bu analitik mantık tüm imlemleri ile birlikte bireysel olanı doğrular: Varoluş her zaman bireyseldir. Evrensel bastırılır, yadsınır: Birey yalnızdır, yabancı bir tinsellik tarafından kuşatılmıştır, karşısında benliğini dışlayan bir başkalık görür. Varoluşçu doğal olarak korku içinde olduğu duygusu içindedir. En iyi varoluşçu en korkak bireydir. Sevgi, sevecenlik, duygudaşlık gibi belirlenimler bu bilince kendi mantığı gereği kapalıdır. Paranoya, düşmanlık, saldırganlık, nefret vb. gibi kategoriler varoluşçu analitik mantığın mantıksal bağıntılarıdır.

Varoluşçu bilge onu ideolojiyi yadsımaya ını güdülendirecek doğal bir insanlık duygusuna bile onay veremez. Tam tersine, varoluşçu bilinç şiddet, baskı, tiranlık, diktatörlük vb. gibi kategorilere kapıyı sonuna dek açar.

Varoluşçuluk özsel olarak belirlenmişliği tanımaz, çünkü belirlenmek ‘öz’ün bir eytişimini öngerektirir. Böylece, varoluşçuluğun özel belirlenimsizlik ilkesine göre, ‘‘Herşey geçerlidir.’’ Belirlenimsiz olanaklar bir seçme özgürlüğü tasarımına götürür ve seçme ‘özgürlüğü’ mantıksal olarak üstenim ve sorumluluk gerektirir. Birey üsteniminin her adımında yeni yeni üstenimler edinerek onlar tarafından nereye götürülürse onu kabul etmelidir. Heidegger de bu plastik ‘mantığın’ izleyicisiydi (aslında Sartre Heidegger’den esinlendi), ve üstenimi onu Nazi saflarına götürdüğü zaman göreli varoluşunda bulabileceği en büyük anlamı keşfettiğine inandı, ve saltıkçılığı seçti. Buna karşı irrasyonalist Sartre sonunda almaşık despotizmi seçmede hiçbir duraksama göstermedi, tarihsel özdekçilği yeğledi, ve modern kötümserliğin sözcüsü olarak insanın ancak istencinin elinden alınmasıyla kurtarılabileceğini savunmada bir sorun görmedi. Buna özgürlük dedi. Ve amaç uğruna şiddete başvurmayı haklı ve vazgeçilmez gören, bir cinayet kuramı olan Marxizme Humanizm dedi.

Evrensel insan doğasını ya da özünü yadsıyan bu analitik mantık tüm imlemleri ile birlikte bireysel olanı doğrular: Varoluş her zaman bireyseldir. Evrensel bastırılır, yadsınır: Birey yalnızdır, yabancı bir tinsellik tarafından kuşatılmıştır, karşısında benliğini dışlayan bir başkalık görür. Varoluşçu doğal olarak korku içinde olduğu duygusu içindedir. En iyi varoluşçu en korkak bireydir. Sevgi, sevecenlik, duygudaşlık gibi belirlenimler bu bilince kendi mantığı gereği kapalıdır. Paranoya, düşmanlık, saldırganlık, nefret vb. gibi kategoriler varoluşçu analitik mantığın mantıksal bağıntılarıdır.

Varoluşçu bilge onu ideolojiyi yadsımaya ını güdülendirecek doğal bir insanlık duygusuna bile onay veremez. Tam tersine, varoluşçu bilinç şiddet, baskı, tiranlık, diktatörlük vb. gibi kategorilere kapıyı sonuna dek açar.

Varoluşçuluk özsel olarak belirlenmişliği tanımaz, çünkü belirlenmek ‘öz’ün bir eytişimini öngerektirir. Böylece, varoluşçuluğun özel belirlenimsizlik ilkesine göre, ‘‘Herşey geçerlidir.’’ Belirlenimsiz olanaklar bir seçme özgürlüğü tasarımına götürür ve seçme ‘özgürlüğü’ mantıksal olarak üstenim ve sorumluluk gerektirir. Birey üsteniminin her adımında yeni yeni üstenimler edinerek onlar tarafından nereye götürülürse onu kabul etmelidir. Heidegger de bu plastik ‘mantığın’ izleyicisiydi (aslında Sartre Heidegger’den esinlendi), ve üstenimi onu Nazi saflarına götürdüğü zaman göreli varoluşunda bulabileceği en büyük anlamı keşfettiğine inandı, ve saltıkçılığı seçti. Buna karşı irrasyonalist Sartre sonunda almaşık despotizmi seçmede hiçbir duraksama göstermedi, tarihsel özdekçilği yeğledi, ve modern kötümserliğin sözcüsü olarak insanın ancak istencinin elinden alınmasıyla kurtarılabileceğini savunmada bir sorun görmedi. Buna özgürlük dedi. Ve amaç uğruna şiddete başvurmayı haklı ve vazgeçilmez gören, bir cinayet kuramı olan Marxizme Humanizm dedi.

Albert CamusYalnızca Camus totaliterliğe bütününde karşı çıkma duyuncunu ve duyarlığını gösterdi, üstelik usa, felsefeye, idealizme ağzına gelen herşeyle sövmesine karşın. Ve bu kadarı bile hemen tanrıtanırcılık ile flört etmekle kınanması için yeterli oldu. Çünkü varoluşçuluk için duyunç ve özgürlük kavramları, kurtuluş ve gerçeklik kavramları ‘dinsel’ kavramlar, ve din ise insanlığın bir sabuklamasıdır.

Varoluşçu düşünürlerle aynı irrasyonalist özselliği paylaşan postmodernist Jean Baudrillard geç şunları yazar (La Pensee Radicale / Köktenci Düşünce): ‘‘Gerçekliğe inanç dinsel yaşamın ilkel biçimlerinin parçasıdır. Anlağın, sağ duyunun bir zayıflığıdır.’’

Bunlar sıradan bilince derin gelir, onu duygulandırırlar. Çünkü daha şimdiden onun kendi kanıları ve sanılarıdırlar.

Varoluşçu bilinç için insan asılsız, değersiz, gereksiz bir varlıktır. Bir ideale, bir ereğe, bir anlama yeteneksiz bir şey gibi, dünyaya fırlatılmış bir nesne gibidir. Böyle saçma atomik bireyler arasında özsel hiçbir ilgi, hiçbir sevgi, hiçbir duygu anlamlı ve olanaklı değildir. Tersini ileri sürmek, bir özsellikten söz etmek varoluşçu ilkeyi çiğnemek olur.

Böyle bir bilinç herşeyden önce insanın kendisine yabancıdır. Başkalarında, başka insanlarda yalnızca kendi olumsuzlanmasını, kendi sınırını görür. Sonluluğa yakalandığını duyumsar. Karşıtı yalnızca karşıttır — onu yalnızca olumsuzlayan bir başka. Böylece insanın başka insanlarla birarada-varoluşunu bir ilenç, bir tutsaklık olarak görür. Bir Britannica alıntısına göre, Marcel için toplumda bireyin ötesinde varolan herşey ‘‘bir eksi imi tarafından anlatılabilir.’’ Nietzsche’nin insanlığı sürü olarak görmesi bundan hiçbir biçimde daha iyi değildir. Sartre Varlık ve Yokluk’ta (L’Être et le néant, 1943) ‘‘Başka benim olanaklarımın gizli ölümüdür’’ der, ve bir oyununda sorunu durulaştırır: ‘‘Cehennem başka insanlardır.’’ Bu adam humanisttir.

L’Homme révolté’de (1951), Camus ‘‘metafiziksel başkaldırı’’sını ‘‘bir insanın onu kendi durumuna karşı ve yaratılış bütününe karşı başkaldırıya götüren devim’’ olarak betimler. Bunun bir başka adı paranoyadır.

Le Mythe de Sisyphe’de Albert Camus şunları bildirir:

‘‘Gerçekten ciddi tek bir felsefi sorun vardır ve o da intihardır. Yaşamın yaşamaya değer olup olmadığını yargılama felsefenin temel sorusuna yanıt vermeye denk düşer.’’

Felsefenin olumlu yanıtı varoluşçuluğun çılgınlığa denk düştüğünü gösterir. İrrasyonalizm, us-düşmanlığı ilk kez Camus’de deliliğin sınırına gelmiş değildir. David Hume, Russell, Cantor, Gödel vb. de Nobel ödülünü hak etmişler çünkü aynı hastalığa yakalanmışlardı. Bunu ya çok açık ve doğrudan sözlerle yazılarında anlattılar, ya çıldırdılar, ya da eylemi uyguladılar.

 

L’Homme révolté’de (1951), Camus ‘‘metafiziksel başkaldırı’’sını ‘‘bir insanın onu kendi durumuna karşı ve yaratılış bütününe karşı başkaldırıya götüren devim’’ olarak betimler. Bunun bir başka adı paranoyadır.

Le Mythe de Sisyphe’de Albert Camus şunları bildirir:

‘‘Gerçekten ciddi tek bir felsefi sorun vardır ve o da intihardır. Yaşamın yaşamaya değer olup olmadığını yargılama felsefenin temel sorusuna yanıt vermeye denk düşer.’’

Felsefenin olumlu yanıtı varoluşçuluğun çılgınlığa denk düştüğünü gösterir. İrrasyonalizm, us-düşmanlığı ilk kez Camus’de deliliğin sınırına gelmiş değildir. David Hume, Russell, Cantor, Gödel vb. de Nobel ödülünü hak etmişler çünkü aynı hastalığa yakalanmışlardı. Bunu ya çok açık ve doğrudan sözlerle yazılarında anlattılar, ya çıldırdılar, ya da eylemi uyguladılar.

‘‘Bu içimdeki yüreği duyumsayabilirim, ve varolduğu yargısında bulunabilirim. Bu dünyaya dokunabilirim, ve benzer olarak varolduğu yargısında bulunabilirim. Tüm bilgim burada sona erer, ve gerisi kurgudur.’’

Böyle ‘felsefeci’ için yaşamın anlamsızlığı bütünüyle ussal vargıdır. Hume, Kant, Berkeley gibi irrasyonalist kuşkucular, bilimlerini duyusal algı üzerine kurduklarını ileri süren göreciler, olgucular, belirlenimsizciler, bunların tümü de Albert Camus’den yaptıkları herşeyin nasıl yalnızca ve yalnızca saçma olduğunu öğrenebilirlerdi. Varoluşçuluğun büyük bilgeliği ussal olmayan bir varoluşun saçma olduğu, us dışının usdışı olduğudur.

‘‘Saçmalık insan gereksinimi ile dünyanın usa uygun olmayan sessizliği arasındaki bu çatışmadan doğar.’’ ... ‘‘Saçmalık insanda ya da dünyada değil, ama birlikte bulunuşlarındadır ... onları birleştiren biricik bağdır.’’

’Saçma’ insan gizilliği ile olgusallık arasındaki eşitsizliktir. İnsanı yokeden, yaralayan, sefil eden bu eşitsizlik duyarlı, duyunçlu insanı olgusallığı usa uygun kılma istencine, onu insan ‘gereksinimine’ uygun kılmaya yöneltir. Ama bu insanın kendisinin gelişiminden başka bir yolla olanaklı değildir çünkü olgusallık insanın kendi tinselliği, kendi ussallığıdır. Bu biçim yetersizdir, tüm gizilliğini tüketmesini sağlamaz.

Bu eşitsizliğin kavrayışı kişiyi Gerçekliğe, İdealizme yöneltir. Bu o denli de usun doğal dürtüsüdür, ve doğallığın ötesine, ussallığa yükselmelidir. Duyunç özgürlüğünü, iyiyi ve kötüyü ayırdedebilmeyi, değer kavramına yetenekli olabilmeyi gerektirir. Ve gene de böyle dürtü doğal biçiminde bile ancak etkin olarak durdurulabilir, ancak entellektüel bir çaba sonucunda bastırılabilir. Bu çabanın da çıkış noktası ruhsal bir dürtüdür, ve hiç kuşkusuz karanlık bir dürtüdür.

Albert Camus gene de kötümser olmadığında, intiharın doğru olmadığında diretti. Bir varoluşçu olduğu düşüncesine her zaman karşı çıktı. Bu saçmalıktan değer yaratabileceğimizi, ve bu değerin özgürlük olduğunu söyledi. Usa, düşünceye beş para değer vermese de, usdışına sarılsa da, ussal olmaya çalıştı.

Camus despotizmi, ortaklaşacı rejimi onaylamadığı için, toplama kamplarını Nazilerden önce keşfeden, köle emeği kullanan, insanlara salt bilinçlerinden ötürü işkence eden, ve tüm bunları ‘hümanizm’ adına yaptığına inanılan bir rejime karşı çıktığı için sol aydının düşmanlığını kazandı. Bu tepkisi ondaki sanatçıya dışsal birşeydi. Camus dışsal güdülerin ya da dürtülerin, övgülerin ve sövgülerin etkisi altında değildi. Kendi iç zorunluğunun baskısı altındaydı. Bütün bir yirminci yüzyıl Batı düşüncesini tüketen, bütün bir enteller hordasını yutan ideolojinin sadistik çekiciliği, ayartıcılığı onun duyuncu karşısında boşa çıktı. Herşeyden çok bu tutumu Batının duyunçsuzluğunu açığa sermesini sağladı. Çağından ayrı olmayı başardı. Saçma insan olsa da, en sonunda ‘‘herşey yolunda’’ demeyi göze aldı. Yaşamının sonlarına doğru usa ve duyunca her zaman olduğundan daha da yaklaşmıştı.

 

Erken bir tarihte, nihilist uslamlamaların henüz ince ayarlarının yapılmamış olduğu bir dönemde düşünen ve gerçekliğin ne denli ‘sakıncalı’ olduğunu henüz anlamamış olan Kierkegaard topluluğunu, evrenselini yitiren bireye avunçlar formüle etmeye çalışıyordu. Varoluşçuluğun henüz sonuna vardırılmamış biçimlerinde yalnız birey bir değerdir. Kierkegaard büyük bir kıskançlıkla, paylaşmayı istemediği bir ‘gerçeklik’ özlemini anlattı:

‘‘Yalnızca benim olabilecek bir gerçeklik’’ isteminde bulundu: ‘‘Uğruna yaşayabileceği ya da ölebileceği bir gerçeklik.’’

Bu özel bir gerçekliktir. Yalnızca onun olabilecek bir ‘gerçeklik’tir. Nesnel, kamusal, evrensel olmamalıdır. Ama ölüm niçin işe karıştırılır ya da vurgulanır?

Hiç kuşkusuz yaşamdan da değerli şeyler vardır, ve kişi pekala böyle değerleri uğruna, sevdikleri uğruna yaşamını vermeyi kabul edebilir. Bu hiç kuşkusuz istenebilir bir durum değildir. Tam tersine, olsa olsa bir zorunluktur. Ama Kierkegaard için istenebilir bir durum gibi görünür. Bunun güdüsü olsa olsa gizli bir nefret, bir yoketme isteği, bilinçsiz bir saldırganlık etmenidir.

Belirlenimsiz bir varoluşta, iyinin ve kötünün ötesindeki bir dünyada hiçbir doğruluk ölçütü, hiçbir saltık değer yoktur. Ölmeyi göze alabilecek bir değer ise hiç yoktur. Varoluşçu bilinç için sevgi bile anlamlı değildir, bir değer değildir. Ama işlerin durumu bundan da kötüdür. Eğer hiçbir öz yoksa, hiçbir erdem yoktur, ve İvan Karamazof’un sözleriyle, o zaman Herşey meşrudur!

Nihilizme bakışık pozitist kampta duran Wittgenstein edimsel olarak bütünüyle aynı değersizlik ve anlamsızlık konumunda ‘varoldu.’ Özgür seçimiyle işini gücünü bırakıp çürük olmasına karşın gönüllü olarak Dünya Savaşına katılmaya gitti, yaralılık dönemleri dışında sürekli olarak canla başla savaştı, bir ‘kahraman’ oldu ve göğsü madalyalarla donatıldı. ‘‘Uğruna yaşayabileceği ya da ölebileceği bir gerçeklik’’ bulmuştu.

Tüm bu tür irrasyonalist düşünürlerin kuramları aşağı yukarı aynı kılgısal vargılara götürdü: Tümü de saçmaya sarıldılar, ve saçmaya başkaldırılarının kendisi saçmalaştı, saçmanın savunusuna hizmet etti. Tümü de bütün bu yaptıklarının ve düşündüklerinin ve yazdıklarının anlamsızın, saçmanın, dahası, dünyada kötü olanın kendisi olduğunu gören ve gösteren bir Us yetisi taşıdıklarını unutmayı başardılar. Törelliğin, tüm iyi ve doğrunun, tüm hak ve türenin kaynağının Ölümsüzlüğe İnanç olduğunu, ve böyle inanç üzerine kurulu değerlerin aslında değerler olmadıkları sonucuna vardılar. Kimileri değerlerin korku üzerine, haz ve acı gibi, ödül ve ceza gibi dışsallıklar üzerine dayandığını düşündüler, ve gerçekte kendileri edimsel olarak korku içinde, Angst içinde, düşman saydıkları bir dünyanın ortasında yaşadılar.

Buna karşı, Dostoyevski romanında (Karamazof Kardeşler) Rakitine’e şunları söyletir:

‘‘İnsanlık ölümsüzlüğe inanmasa bile kendisinde erdem uğruna yaşayacak gücü bulacaktır. Onu özgürlük için, eşitlik için, kardeşlik için sevgide bulacaktır.’’


Cevaplar (0)Add Comment

Cevap yaz
daha küçük | daha büyük

security code
Lütfen görüntülenen karakterleri yazınız


busy