Diyalektik Nedir?

Yazdır

Reklamlar

Karl MarxDİYALEKTİK

Doğayı, toplumu ve bilinci, iç karşıtlıklarının çatışması ve aşılmasıyla, durmaksızın hareketlendiren ve geliştiren süreç:

Diyalektik; hem tüm evrenin yasalara bağlı işleyişi, hem de bu işleyişin insan tarafından algılanabilmesinde tek gerçek düşünme yöntemi olması bakımından, toplumu oluşturan tüm bireyler tarafından ciddiyetle incelenmesi gereken düşünsel bir kavram ve o düşünsel kavramın dile getirdiği nesnel gerçeklikler bütünlüğüdür:
Diyalektik kendisini iki temel alanda gösterir. Madde kavramının ve dile getirdiği nesnel gerçekliğin, tüm çözümlenmelerini içeren maddeci diyalektik alan ve daha sonra, doğa üstünde, toplumsal emeği üreterek kendini var eden ve yazıyı bularak yaşamını kalem altına alan insan toplumunu da kapsayan, tarihsel diyalektik alan. Bu iki temel alan, birbirinden koparılamaz ve birbirinden ayrılamaz iki temel alandır.
Biraz daha sadeleştirmek gerekirse; insanların evreni, insan toplumunu ve birey olarak insanı anlamaları ve bu konularda anladıklarını bilimsel düzlemde açıklayabilmeleri için gerekli olan yöntem olarak maddeci diyalektik: evrende gerçekleşen tüm olaylara, bu olayların birbirleriyle olan maddi ilişkilerine ve bu ilişkilerin birbirleriyle olan bağıntılarına, maddeyi temel alarak yaklaşır ve evrende gerçekleşen tüm olgu ve olaylara, maddeci bir yorum getirir. Bilimsel gelişmelerin kanıtladığı gibi, madde yaratılamaz ve yok edilemez bir gerçekliktedir. Onu anlamanın yolu da, bu yaratılamaz ve yok edilemez süreçte gerçekleşen olgu ve olayların, maddeden bağımsız düşünülemeyeceğidir.
Tarihsel diyalektik ise, maddeci diyalektik anlayışın ilkelerinin, toplumsal yaşam içerisindeki olgu ve olayların incelenmesinde kullanılan bir alanıdır. Nasıl ki tüm evren belirli nesnel yasalara bağlı olarak diyalektik bir düzen içerisinde işliyorsa, evrenin bir parçası olarak insan ve onun toplumu da doğal zorunluluk olarak bu nesnel yasalara bağlı ve diyalektik bir düzen içerisinde varlığını ve gelişmesini sürdürüyor.
Evrensel gelişim süreci diyalektik bir yasalılık içerisinde kendini gösteriyorsa ve bu süreci anlayabilme süreci olarak değerlendiriliyorsa, öyleyse ilk yapmamız gereken şey diyalektik kavramının ve dile getirdiği nesnel gerçekliklerin daha yakından tanınması olmalıdır.

Diyalektik kavramı, Yunanca leg sözcüğünden türetilmiştir ve iki insanın karşıt fikirleri tartışması anlamını içerir. Batı dillerindeki diyalektik terimi de Antikçağ Yunanlı’larının seçmek ve toplamak anlamlarına da gelen leg sözcüğünden türetilmiş, Dialektike sözcüğünden alınmıştır. Batılılar sözcüğü, tartışmacılık anlamıyla değerlendiriyorlardı. Bu gün kullanılan bilimsel diyalektik anlayışıyla yukarıda sözünü ettiğimiz diyalektik kavramının hiçbir ilgisi yoktur. Kavram günümüzde Metafizik teriminin tam karşıtı olarak, yeni ve bilimsel dünya görüşünü dile getirir.
Diyalektik işleyiş bakımından tarihsel süreç, maddenin diyalektiği ve düşüncenin diyalektiği olarak iki hareket biçiminde yasalara bağlanır. Evrenin işleyişiyle ilgili olarak düşünce ileri süren ilk düşünürler, Thales’ten başlayarak, ilk nedenin madde olduğunu düşünüyorlardı. Ancak madde, onu algılayan insandan, eş deyişle bilinçten bağımsız düşünülürse, doğal zorunluluk gereği, düşüncenin toplumsal gelişimi gerçekleşemez. Herhangi bir olgu, ya da olayda gelişme olabilmesi, diyalektik bir karşıtlığı gerektirir. İşte bu doğal zorunluluk, ilk fizikçilerin karşısına (Thales, Anaksimondros, Anaksimenes, Anaksagoras, Herakleitos) ilk nedenin yaratıcı bir ruh olması gereğini tasarlayan ruhçu düşünürleri dikmiştir.(Parmenides, Sokrates, Platon, Aristoteles) . Düşünce tarihinin başlangıcından Hegel’e kadar gelen süreç maddeci düşünürlerle, ruhçu düşünürler arasındaki kıyasıya bir mücadelenin alanını oluşturmuştur. Burada görülüyor ki maddenin, hem her an kendisi olması ve her an kendisi olmaması temel çelişkili yapısı, toplumsal yapının içerisinde de kendisini gösteriyor. Maddenin doğal yapısı incelenince görülecektir ki, madde, ‘Karşıtların Birliği ve Savaşımı’ yasası gereği, tüm evrensel yapı içerisinde zıtlıklar halinde bulunuyor. İşte maddenin doğal yapısında bulunan bu zıtlık, toplumsal yapı içerisinde, kendisini sınıflara bölünmüşlük olarak ortaya koyuyor. Maddeci düşünürler dediğimiz düşünürler evrenin anlaşılması ve açıklanmasını maddeye dayanarak gerçekleştirmeye çalışırken, toplumların tarihsel gelişmesine uygun olarak maddeci düşünce kampını oluşturuyorlar. Diğer yanda da metafizikçiler ve idealistler evrenin, toplumun ve bilincin tanrısal bir ruh tarafından yaratıldığını değiştirilemez ve dönüştürülemez olduğunu savunan ruhçu düşünce kampını oluşturuyorlar.
İlkel komünal toplumun, toplumsal gelişmenin bir aşamasında, köleci toplum biçimine dönüşmesiyle ortaya çıkan ve sınıfsal çıkarları farklı olan bu sınıflı toplum yapısı, elbette ki iki farklı düşünme biçimini de beraberinde getirecekti. Düşüncedeki bu bölünmüşlüğün nedenlerini ortaya koymaya çalışan biliminsanları ve düşünürler doğal olarak kendilerinden bağımsız olarak gerçekleşmiş bulunan bu düşünsel bölünmenin bir taraflısı olmak gerçekliğiyle karşı karşıya kalacaklardı. Doğada yaşayan tüm insanlar, tüm yaşamları boyunca, ister biliminsanı, ister düşünür, ister sanatçı ya da hangi meslek grubundan olurlarsa olsunlar tüm insanlar, ya maddeci düşünce kampı içinde, ya da idealist metafizik düşünce kampı içinde yer almak zorundadır. Bu kamplar, toplumsal yapıları gereği birer ideolojiyi oluştururlar. Kesin olarak söyleyebiliriz ki, idealizm ve materyalizm birer ideolojik sistemdirler. Günümüzün modern kapitalist toplumunda İdealizm bir ideolojidir ve bu ideolojinin temsilcisi olan sınıf burjuvazidir. Materyalizm bir ideolojidir ve bu ideolojinin temsilcisi olan sınıf da işçi sınıfıdır. Günümüzün sınıflı toplumunda ortaya çıkan bu görünüm hiç ayrım yapmaksızın tüm toplumsal üretim biçimleri için aynıdır. Görüldüğü gibi bilimsel bilginin elde edilme sürecinde siyasal alana girilmekten kaçınılamıyor. Ancak siyasal alan bir üstyapı kurumu olduğu için siyaseten tanımlayarak bilimsel bilginin bütünselliğine ulaşmak, çok yüksek bir bilgi birikiminin varlığını gerektirir. Bununla birlikte bilimsel bilginin olağan seyrini izlemek zorunlu olarak siyaset bilimine ulaşmayı gerektirir. Özet olarak siyasetten yola çıkılarak bilimsel bilgi açıklanamaz ama, bilimsel bilgi zorunlu olarak bilimsel siyaseti yaratır. Çünkü bilimsel siyasetin zorunlu bağıntıları vardır. Bir örnekleme yapacak olursak; bireyin sınıfa, sınıfın topluma, toplumun maddeye, maddenin de hareket ve uzay-zamana bağımlılık ve bağıntıları vardır. Tüm bu bağıntılar bilinçten bağımsız nesnel gerçeklik alanlarıdırlar ki yalnızca siyasetle açıklanamazlar. Bu anlamıyla toplum içerisinde yaşayan tüm bireyler sözünü ettiğimiz bağıntılardan kendilerini soyutlayamazlar. İki Sınıfa bölünmüş bir toplum içinde yaşayan tüm bireyler, zorunlu olarak, sınıflarının çıkarlarına denk düşen ekonomik ve politik ideolojik kampın içinde yer almak zorunda kalacaklardır. Eğer toplum iki sınıflı bir yapıya dönüşmüşse ve bu toplumsal gelişme sürecinin zorunlu bir durumuysa, o toplumda yaşayan bireylerde bu zorunlu duruma uygun olarak sınıfsal bir yaşama ve düşünme süreci içinde olacaklardır. Nasıl ki doğada yaşayan tüm insanlar, dünyayı çevreleyen ve adına atmosfer denen bir hava tabakası içinde yaşıyorlarsa ve bunun dışında biyolojik yaşam olanaklı olmuyorsa ve biz içinde yaşadığımız toplumsal düzeni bir atmosfer olarak değerlendirirsek, içinde yaşamaya zorunlu olduğumuz ekonomik ve siyasal düzenden ayrı bir yaşamımızın olamayacağını görürüz. Atmosferin içindeki herhangi bir hareket herkesi etkiler. Yağmur herkesi ıslatır. Kimin nasıl ıslandığı içinde yaşanılan ekonomik, politik sistemle ilgili bir sorundur. Bu durum kişilerin istençlerinden bağımsız evrensel yasalarla belirlenmiş doğal bir durumdur.
Burada karşımıza maddeci ve idealist metafizik kamplar bakımından, hangi düşüncelerin, hangi amaçlarla ileri sürüldüğü gibi bir soru çıkıyor. Doğaldır ki böyle bir soru insanların doğa, toplum ve bilinçle ilgili düşünce süreçlerinin temel unsurunu oluşturuyor. Doğanın, toplumun ve bilincin oluşma ve gelişme süreçlerinde ilk neden nedir. İşte felsefenin ilk ve temel sorusu budur. Bu soruya idealist, metafizik düşünce kampına bağlı olan düşünürler, ilk neden evrensel ruhtur yanıtını veriyorlar. Maddeci düşünce kampına bağlı olan düşünürler ise ilk neden maddedir diyorlar. Biz öncelikle idealist, metafizikçilerin düşüncelerine bir göz atalım.

Metafizik düşüncenin ilk temel taşı Yunan düşünür Zenophanes’tir. O tek tanrı düşüncesini ortaya atarak, her şeyin tekliğine dikkat çekmiş ve her şeyde teklik, düşüncenin tekliğini gerektirir diyerek, tüm evrensel oluşumun, düşüncenin tekliğinde gerçekleştiği tezini savunmuştur. Öğrencisi olan Parmenides ise, bu düşünceye uygun olarak Elea okulunu kurmuş ve bu okulda gerçek anlamıyla metafizik düşünce süreci oluşmaya başlamıştır. Elea okulunun temel düşüncesi, varlığın bölünmez, hareketsiz değişmez bir yapı olduğu üzerine kurulmuştur. Parmenides’e göre düşünen varlıkla, düşünülen varlık, bir ve aynı şeydir. Öyleyse düşüncenin konusu olan nesnelerle düşüncenin aynı şey olması gerekir ki, böyle bir düşünce, felsefenin başlangıç sorusu olan madde nedir sorusunun karşılığı olamaz. Parmenides’in düşüncesinin ardına takılırsak madde düşüncedir, ya da düşünce maddedir demek zorunda kalırız ki, madde ve düşüncenin bir diyalektik karşıtlık olmadığını ve bu karşıtlığın toplumsal gelişmeyi gerçekleştirmiyor olduğunu dile getirmiş oluruz. Buysa bilimsel gerçekliklerin inkar edilişi olur. Madde var edilemez ve yok edilemez nesnel gerçeklik, düşünceyse zaten var olan nesnel gerçekliğin, uygun koşullarda, kendiside bir madde olan insan beynindeki yansımasıdır. Parmenides’in düşünceyle maddeyi birleştiriyormuş gibi görünen ama aslında düşünceyi madde karşısında öne çıkarma çabalarına, Anaksagoras düşünceyi saltıklaştırarak katkı sunuyor. Anaksagoras’ın –Nous- kavramıyla ileri sürdüğü şey ise, hareketsiz ve düzensiz olan evreni düzenleyen ve harekete geçiren düşüncenin kendisidir. Nous öylesine bir güçtür ki, maddeye hareket verir ve onun düzenli hareketliliğe ulaşmasını sağlar. Anaksagoras’a göre düşünce yani nous evreni yaratan güçtür. Madde ise düşünce tarafından yaratılmıştır. Ancak yine de Anaksagoras’ın bizzat kendisinin, nousu ince ve özel bir madde olarak tasarlamış olması, onun madde ve düşünce birlikteliğindeki yapıyı tam anlamıyla bozmadığı, düşünceyi maddeden ayırmadığı konusunda düşünce birliği vardır. Düşünceyi maddeden ayıran ve maddenin karşıt bir gücü olarak ilk tanımlayan insan olma başarısı (!) Platon’a aittir.
Platon idealizmin ilk biçimini oluşturan ilginç bir kişiliktir. İdea kavramıyla dile getirdiği düşünce; evrendeki nesnelerin, insanda oluşturduğu görüntülerden başka bir şey değildir. Bu görüntüler de nesnel varlığın gerçek nedenidir. Eğer idea olan bu görüntüler olmazsa madde var olamaz. Maddeyi var eden ideanın varlığıdır. Ona göre elle tutulan gözle görülen maddenin herhangi bir biçimi; örneğin bir kitap, yalnızca bir görüntüdür. Kitap maddi yapı olarak yıpranan, çürüyen, zaman içinde yok olabilen bir varlıktır. Bu nedenle varlık yok olup gidebilir, ama onun görüntüsü, yani idea, onunla birlikte yok olmaz. Kitap idea’sı, kitap yok olduktan sonra kaybolmuyorsa, bunun nedeni, ideanın gerçek, maddenin görüntü olmasıdır. Görüldüğü gibi Platon, düşünce madde diyalektik karşıtlığında, düşüncenin gerçek, maddeninse yalnızca bir görüntü olduğunu savunarak, düşünce madde birlikteliğini bozmuş, düşünceyi maddeden kopararak onu egemen ilan etmiş ve böylece idealist düşünme yönteminin kurulmasına önderlik etmiştir.

Platon’un öğrencisi olan Aristoteles, Platon’un idea tasarımına karşı çıkıyor. Ona göre idea ilk neden olamaz. İdea denen varlık kavramı, varlığın bir görüntüsü ise ve idea’nın, varlığın özü olduğunu, bizzat Platon’un kendisi söylüyorsa, burada sözü edilen öz kavramının içsel bir şey olması ve algılanamaması gerekir. Oysa ki idea denen görüntü, ancak biçimler halinde algılanabilir. Bizim biçimler halinde algıladığımız tüm nesnel dünyada, biçimleri oluşturacak bir öz bulunması gerekir. Biçimsiz öz olamayacağı gibi özsüz de biçim olamaz. Öz, varlıkta, biçimle gerçekleşir. Evren, sonsuz sayıda biçimler bütünlüğüdür. Tüm biçimler başka biçimlere dönüşürler. Bu biçimsel değişmeler sonsuzdur. Sonsuz biçimsel değişimler evreninde değişmeden kalan tek şey, biçimin kendisidir.
Aristoteles biçim kavramını, madde kavramının tam bir karşıtı olarak kullanıyor. Ona göre madde, ilk haliyle biçimsizdir ve sadece bir güç olarak var olabilir. Onu oluşma haline geçiren, kararlı ve görünür hale getiren biçimdir. Görüldüğü gibi Aristoteles farklı şeyler söylüyormuş izlenimini veriyor ama, biçimi idea’nın yerine koyarak aslında Platon’un düşüncesini sürdürüyor. Eğer evrende değişmeden kalan bir şeyden söz ediliyorsa bu değişmeden kalan şeyin hareket etmediği ve hareketsizliği söylenmiş olur ki, bu da evrende hareketsiz bir alan var demektir. Bu ise bilimin bizlere göstermiş olduğu evrensel hareket yasalarıyla uzlaşmaz bir çelişki yaratır.
Platon ve Aristoteles’in, büyük çabaları sonucunda gerçekleşen metafizik ve idealist düşünce sistemi, 19. yüzyıla kadar yükselen bir tempo içinde gelişmiş, Kant, Fichte ve Schelling gibi düşünce tarihinin büyük düşünürlerini içine almış, büyük diyalektikçi Hegel’de en üst seviyeye ulaşmıştır.

Metafizik ve İdealizm bir yanda, Platon ve Aristoteles eliyle bir düşünce ve mantık sistemini yaratmaya çalışırken, diğer uçta materyalist düşünürler, toplumsal gelişmenin yasaları gereği, metafizik ve idealist sistemin karşısında, materyalist düşünce sisteminin oluşması için gerekli çalışmaları yürütüyorlardı.
Materyalizmin ilk gerçek okulu Milet okuludur. Dinsel düşünceden kendini sıyırarak, bilimsel düşünce anlamındaki ilk felsefe İ.Ö altıncı yüzyılda Antik Çağ Yunan kentlerinden biri olan milet’te başlamıştır. Antik Çağ Yunan düşüncesinin ilk üç düşünürü Thales, Anaksimandros, Anaksimenes Milet’lidir. Milet okuluna, Efes’li Herakleitos da eklenerek, İonia okulu da denir. Bakışlarını dinden ayırıp, doğaya çeviren ilk düşünürler bunlardır. Milet’lilerin başlıca ayırıcı özelliği, fizikçi, kendiliğinden maddeci ve diyalektikçi oluşlarıdır. Kendisinden yapılmış olduğu ilk neden, ya da madde olarak, su, hava, ateş gibi maddeleri düşünüyorlardı. Bu maddelerin yaratıcı olduğunu, tüm varlıkların bu maddelerden oluştuğunu var sayıyorlardı. İlk neden nedir sorusuna, çeşitli dönüşümlere uğrayarak evrensel nesneleri meydana getiren ve böylece sürekli bir hareketlilik halinde bulunan ilk maddenin kendiliğinden var olduğu yanıtını veriyorlardı. İlk neden nedir sorusu, oluş nedir sorusuna dönüşünce, İyonya’lılar bu sorunun yanıtının da, değişim ve dönüşüm olduğunu söylüyor, buna uygun olarak da Değişirlik Felsefesini geliştirme çabasına giriyorlardı.

Materyalizmin ilk adımını oluşturan İyonya okulunun hemen ardında, ikinci büyük adım olarak Abdera okulunu görüyoruz. Abdera okulunun kurucuları Atomcu Felsefenin temel yapı taşları olan Leukippos ve Demokritos’tur. Bu atomcu düşünürler, maddenin bölünemeyecek en küçük parçasını düşünmüş ve buna Yunanca bölünemez anlamında ‘atoma’ adına takmışlardır. Onlara göre ‘atoma’lar, çeşitli biçimlerde, birbirlerini çeken sert parçacıklardı ve evren bunlardan meydana gelmişti. Örneğin, bir taş parçası, bir ağaç, bir insan, atom yığınlarından oluşmuştu. Eğer tanrı varsa, o da bu atomlardan oluşmuş olmalıydı. Atom, yaratılmamış ve yok olmayan, değişmeden kalan maddesel varlıktır. Leukippos ve Demokritos’un ileri sürdüğü bu atomsal yapı, günümüzde atomun bölünebilirliği kanıtlanmış olduğu halde, bilimsel değerini korumaktadır.
İyonya okulunun geliştirici bir devamı olarak kurulan Epikuros’un, Kepos adlı okulu, maddenin önsüz sonsuzluğunu, hareketin kendi iç kaynağı olarak değerlendirip, atomcu felsefeye bilimsel bir yön vermiş, bir anlamıyla onu yeniden kurmuştur.
Epikuros’a göre, doğada gerçekleşen tüm olaylar, atom bileşiklerinden oluşur. Bölünemeyen bu parçacıklar ve bunların hareketlerinin yer aldığı alan evrendir. Bu bölünemeyen parçacıklar, Demokritos anlayışından farklı olarak, sadece biçimleri ve büyüklükleriyle değil, ağırlıklarıyla da birbirlerinden ayrılırlar. Büyük atomcu bilgin Epikuros, çağdaşı olan büyük tarihçi Heredotos’a yazdığı ünlü mektubunda, madde ve onun önsüz sonsuzluğuna ilişkin düşüncelerini şöyle dile getiriyordu.
“ Diyebiliriz ki hiçbir şey, hiçbir şeyden doğmaz. Çünkü her şeyin kendisine özgü doğurucu tohumu olmasaydı her şey, her şeyden doğabilirdi. Öte yandan da her gözden kaybolan yokluğa dönseydi bütün şeyler yok olurdu. Çünkü gözden yok olan her şey ancak yoklukta barınabilirdi. Bundan çıkan sonuç şudur ki: Dünya, her zaman, şimdi olduğu gibi, var olagelmiştir ve bundan sonra da, şimdi olduğu gibi, var kalacaktır. Dünya maddelerden kurulmuştur. Bu maddelerin varlığını da duyumlarımız tanıtlamaktadır. Cisimlerin kimileri bileşiktir, kimileri de bu bileşikleri meydana getiren elemanlardır. Elemanlar, görünmez ve değişmez nitelikteki atomlardır. Çünkü, hiçbir şey yokluğa dönmediği için, bileşikler dağılınca, onları meydana getiren varlıkların da var kalmaları gerekir. Dünya sonsuzdur. Çünkü her sonlunun bir ucu olması gerekir, dünyanın ucu olmadığına göre sonsuz olduğu kesindir. Sonu olmadığına göre de zorunlu olarak sonlu değil demektir. Atomların hareketlerinin başlangıcı yoktur. Çünkü atomlar boşluk kadar öncesizdir. Atomların hareketleri sürekli ve sonsuzdur.”
Epikuros, atomcu bir bilgin olmakla birlikte en temel özelliklerinden biri olarak da toplumcu bir düşünürdür. Daha önce sözünü ettiğimiz bilimsel düşüncenin bilimin siyasetini yaratacağı düşüncesine iyi bir örnek olarak şunları dile getiriyor.
“İnsanlara en gerekli bilim, mutlu yaşama bilimidir. Aç kalmamak, susuz kalmamak, üşümemek, insanı mutlu edecek olan işte bunlardır. Bunları elde etmenin yolu, doğru eylem ve doğru bilgidir. İnsanı mutsuz eden, doğru eylemin sonucunda elde edilmesi gereken doğru bilgilerin arasına, hayal, masal, düş gibi doğal olmayan düşüncelerin karıştırılmasıdır. Mutluluk ancak, doğaya uygun doğal bir dünya görüşüyle gerçekleşebilir. İnsanı boş yere mutsuz kılan her türlü boş düş, boş hayal ve boş masalı konu alan düşüncelerden kaçınmalı, her şeyin doğal nedenleri olduğu ve bu doğal nedenleri öğrenmenin yolu açılmalıdır.”
Epikuros’un bu toplumcu düşünceleri Antikçağda ileri sürmüş olduğunu düşünürsek, günümüzden binlerce yıl önce insanlığın gerçek kurtuluşunun, boş inançlardan kurtulmak olduğunu bizlere gösterdiğini kavrarsak ne kadar önemli ve ne kadar gerekli bir başarıyı gerçekleştirmiş olduğunu daha yakından öğrenmiş oluruz.

Materyalist felsefenin, tarihsel gelişim sürecinde, Epikuros’un ardında bir başka büyük düşünür Romalı Lucretius çıkıyor tarih sahnesine.
Lucretius, Epikuros’un aydınlık düşüncelerine, kendi aydınlık düşüncelerini de ekleyerek, materyalist felsefenin, günümüze ulaşan en temel bilgilerini ortaya koyuyor. Lucretius’a göre evren sürekli olarak hareket eden maddeden meydana gelmiştir. Başlangıcı ve sonu yoktur, yaratılmamış ve yok olmayacaktır, zaman ve uzay hareket eden maddenin dışında var olamaz, bunlar birbirleriyle bağıntılıdırlar, maddenin bölünebilirliği atomda biter. Evrenin bütün değişik görünüşlerinin içinde bu atomlar vardır, doğayı açıklamakta yaratıcı ilkeler hayal etmek yanlıştır ve yalandır. Sonsuz olan evrende sayısız dünyalar vardır. Bu dünyalar hep aynı atomsal maddelerden meydana gelmiştir. Hareket maddenin bir özelliğidir ve hiçbir doğadışı varlığın ona hareket vermesiyle meydana gelmiş değildir. Demir gibi en katı cisimlerin bile içsel yapısı sonsuz bir hareketlilik halindedir.
Lucretius’un, günümüze ulaşan eserlerinden biri olan -Nesnelerin Doğası Üzerine- adlı kitabından alıntılanmış olan bu düşüncelerde, onun ne kadar büyük bir diyalektikçi olduğunu en net biçimiyle görebilmekteyiz. Madde- Hareket- Uzay zaman- arasındaki bağıntıyı ve bu üç kategorinin birbirinden ayrı düşünülemez gerçekliğini ilk kuran düşünür olarak parlayan Lucretius, materyalist düşüncenin en büyük düşünürlerinden biridir
Lucretius’un bir başka önemli özelliği de, felsefeyi toplumsal sorunlarla birlikte ele almasıdır. Şiirlerinde ileri sürdüğü ortak iyi ve ortak kurtuluş kavramlarıyla toplumsal gerçekliklere dikkat çekmiştir.
“Doğanın ne dediğini duymuyor musunuz?
Beden için acıdan uzak, ruh için tasasız olmaktan başka bir isteği var mı ki?
Acıyı dindirebilen, tasayı yok edebilen her şey ona sevinç verir.
Doğa, doğa olarak, bundan başka bir şey istemez.
Eğer bizim evlerimizde ellerinde geceyi aydınlatmak için meşaleler tutan heykeller yoksa, her yanı gümüşle ışıldamıyor ve altınla parıldamıyorsa, gitar sesleri duvarları çınlatmıyorsa ne çıkar.
Bir akarsu boyunda, bir ağacın dalları altında, dostların arasında, taze çimenlerin üzerine uzanarak,
kolayca ve masrafsızca, kendimizi dinçleştirebilmek,
bir de hava bize gülümsüyorsa ve mevsim yeşil otların arasına çiçekler serpiştirmişse....
bize yeter”

Lucretius’un bu şiiri bize insan olmanın, insanca düşünebilmenin en yetkin örneğini vermiyor mu?