ToplumDusmani.Net V2

Kültür ve Sanat Portalı

Sunday, Jul 25th

Son Guncelleme09:38:41 AM GMT



Felsefe

e-Posta Yazdır

Reklamlar

‘‘Platon’un gözünde Felsefe insan için özdür. Her yerde Felsefenin değeri açısından en yüksek düşünceleri, onun insanın araması gereken biricik şey olduğunu anlatır —, ve başka herşeyin değersizliğinin en derin duygusunu ve en güçlü bilincini. Felsefeden en büyük coşku ile söz eder. Platon’da bu bilimin başka bilgi alanlarına karşı sözde alçakgönüllü tutumu gibi birşey yoktur. Onda insan usunun Tanrıya nasıl yakın olduğunun, aslında Onunla birliğinin tam bilinci vardır. Felsefe Platon için insanın olanaklı en yüksek kazanımıdır. Timaeus’ta şöyle der:

‘En eşsiz olana ilişkin bilgimiz gözlerle başlar. Görülür gün ve gece, aylar ve gezegenlerin izlekleri arasındaki ayrım zamanın bir bilgisini üretmiş ve bizde bütünün doğası üzerine bir araştırma isteği doğurmuştur. Daha sonra bundan Felsefeyi kazandık ve Tanrı tarafından insana verilmiş ondan daha büyük bir armağan ne olmuştur ne de olacaktır.’ ’’

Hegel’in Felsefe Tarihi’nden.

felsefe — bilgelik sevgisi.
felsefe, kökensel anlamında, bilgeliğin kendisi ile bir değildir. bilgelik bir ideal olarak kalır. felsefecilerin çabası bilinçlerini tüm insanların ulaşmaya yetenekli oldukları bu ideale ulaştırma çabasıdır. düşüncenin kendini us olarak, saltık olarak görmesiyle, bu ilk gerçeklik ile başlayan felsefe sürecinde her çaba bir birikimle başlar, ve yine ona katılır.

Ludwig Wittgenstein (Avusturyalı) başka bir deyişle, felsefe öğretilebilirdir ve öğretilmelidir. modern toplumda felsefeyi öğretme girişiminde karşımıza paranoya, kuşku, giderek korku ve nefret gibi ruhsal belirtiler çıkar. ister bireyin kendi içinden isterse başka bireylerden gelsinler, tümü de tersinirdir. tümü de ussal söyleme yanıt verme olanağını, eytişimsel düşünceyi kavrama yeteneğini yitirmemişlerdir. tümü de iyileştirilebilirdir. bilgelik sevgisini insan sevgisi ile birleştirmemiz, kuşkunun ve ondan doğan nefretin karşısına sevginin dinginliğini ve gücünü çıkarmamız gerekir.

Sir Karl Popper (Avusturyalı) Felsefe düşmanlığına felsefe demekten vazgeçmeliyiz.
Bir pozitivist felsefeye ‘‘felsefeyi ortadan kaldırmak için’’ girdiğini bildirir. Ve pekala bu yaptığı işin felsefe olduğunu, ‘bilgelik sevgisi’ adını taşımaya uygun olduğunu düşünür. Normal olarak insanlar bunda bir tuhaflık, bir saçmalık görmezler — sanki söz gelimi anti-faşizm bir faşizm türüymüş gibi. Felsefeyi yoketmenin kendisi de felsefe olarak alınır.

Bir ‘bilim felsefecisi’ de bilimlerin gerçeklik ile ne olursa olsun hiçbir ilgilerinin olmadığını, bilimin yalnızca tahminler ve çürütülmeleri ile ilgili olduğunu, ancak ‘yanlışlanabilir’ olmanın bilimsellik ölçütü olduğunu buyurur. Bilim olasılıktır, evren kaostur, ve etkilerin nedenleri yoktur. Normal olarak kimileri bunda da bir tuhaflık, bir saçmalık görmezler. Batı Akademizminin normlarında ‘normallik’ neredeyse aptallıktır ve umursamazlık ile anlamdaştır.

Beş para etmez karakterlere felsefeci demekten vazgeçmeliyiz. Erdemsiz kafa düşünemez.

Gençliğinde felsefe karşısında, aslında Hegel karşısında yenilgiye uğrayan Russell daha sonra yaptığı şeyin Gerçeklik ile ilgisiz olduğunu çok iyi biliyordu. Anglo-Saxon tinin Gerçekliği hafife alma alışkanlığı bu us-düşmanının büyük ‘felsefeci’ olarak kabul edilmesini sağladı.

Bakışlarından sevecenlik eksik olmayan Bertrand ne kadar çok ‘Sayı Kuramı’ bulursa o kadar yararlı olacağını düşündü. Ama, Ayer'e göre, üçten daha öteye geçemedi.

Anglo-Saxon kafa yapısı hiçbir zaman felsefenin ne olduğunu öğrenemedi. Onun için tinsellik cisimseldi, insan anlığı boş bir tabletti, ve ancak algılanan vardı. Bu felsefesizliğin tipik bir kanıtı biraz eskilerden gelir. Çağdaş İngiliz ve Amerikan bilgeleri tarafından bugün de en büyük ve en önemli İngiliz ‘felsefecisi’ olarak kabul edilen David Hume başlıca yapıtında Kıta felsefecilerine karşı şöyle kükrüyordu:

‘‘Felsefecilerin anlığın eylemlerini açıklamada kullanmış oldukları dizgelerin ortak kusuru yalnızca hayvanların değil, ama giderek ... çocukların ve sıradan insanların bile sığalarını aşan bir düşünce incelik ve ustalığını varsaymalarıdır. Böyle bir incelik herhangi bir dizgenin yanlışlığının açık bir tanıtıdır’’ (‘‘İnsan Doğası Üzerine Bir İnceleme, ’’ 1.3.16).
::
‘‘The common defect of those systems, which philosophers have employ'd to account for the actions of the mind, is, that they suppose such a subtility and refinement of thought, as not only exceeds the capacity of mere animals, but even of children and the common people in our own species. ... Such a subtility is a clear proof of the falshod, as the contrary simplicity of the truth, of any system.’’

Felsefe tarihsel koşullarda gerçekliği, gerçek insan bilincini üretme girişimidir.

Bu düzeye dek bir süreçtir. Ama süreç ereğinde ortadan kaldırılır — yitmesi ve gene de saklanması anlamında. Eğer usu kabul ediyorsak, tüm vargılarını da kabul etmeliyiz. Eğer Us varsa, insan özü, insan varoluşunun anlamı ve değeri, türe ve özgürlük, bilgi ve gerçeklik, sevgi ve mutluluk olanağı vardır. Eğer Us varsa insan tarihinin kendisinin bir Anlamı ve Ereği vardır. Us bir gizillikse, gizilliğin anlamı gelişimdir, kendini tam olarak açındırmaktır.

 

Felsefe görgül bilgiden oluşan içeriğindeki, tüm gözlem ve deneyim ve düşünce karışımındaki mantığı, usu anlama çabasıdır, ve tüm sözde ‘duyusal bilme’ türlerinden ayrı olarak, arı kavramlar yoluyla, arı çıkarsama süreçleri yoluyla bilme etkinliğidir. Felsefi bilgi kavramların sanısal içerikleri ile, görgül içerikleri ile ilgilenmez. Tıpkı doğal bilimin tek bir yasa altında sonsuz sayıda görgül olayı, fenomeni kapsaması gibi, felsefi bilgi de yalnızca kavramın evrensel doğasını dikkate alır, ve tüm gerçekliği, tüm olgusallığı evrensel kavramların doğru örgütlenmesi yoluyla görür. Olgular, görüngüler, deneyimler vb. tümü de kavramsal ilkelerini izlerler.

 

Kuşkuculuk, doğası gereği, bu arı kavramsal / mantıksal içeriğe hiçbir varoluş yükleyemez, çünkü kavramsallığı, arı kuramsallığı varoluş saymaz. Dil, kavramların doğal anlatım ve iletişim ortamı olarak, bir bakıma görgül beliriş ortamı olarak, kuşkucu bilincin bir başka türüne biraz daha ‘duyumsanır’ birşey olarak görünür ve bu bilinç, tüm felsefe tarihini bir yana atarak işe baştan başlamayı, Tales, Herakleitos ... Sokrates, Platon, Aristoteles’ten ... Hegel’e dek getirilen çalışmayı silerek, yokederek, gerçeklik sorununun üzerine kendi tarzında gitmeyi önerir. Locke, Hume vb., Schopenhauer, Nietzsche, Husserl, Heidegger, Wittgenstein vb., Derrida, Deleuze, Foucault, de Man, vb. bu işe, bu ‘köktenci’ girişime soyunurlar.

 

Ama tümü de sözde kurtarıcı (ya da yokedici) bilgeliklerini felsefe tarihinin kendisinden, anlamaksızın yalnızca reddettikleri o ussal kalıttan türetirler, aldıkları ile kafaları karışarak kendi bilgisizliklerini doğrulamak yerine bilginin, gerçekliğin, felsefenin olanaksızlığı vargısın çıkarırlar. Kişisel kuşkularıyla ancak dil oyunları, ancak mantık oyunları, ancak saçma sapan bilinç modelleri üretirler. Felsefe tarihi ile, kendi niyetlerine uygun olarak, bilgi düzleminde gerçekten de hiçbir olumlu ilişkileri yoktur. Bu felsefenin bütünüyle onurunadır. Felsefeye, idealizme saldırmaları, karanlık kişilikleriyle de tam uyum içindedir, ve benliklerinde insan düşüklüğünün en uç örneklerini temsil ederler: Kölecilik yandaşları ve düpedüz ırkçılar (Locke, Hume, Kant), deliliğin ve nefretin sözcüleri (Nietzsche, Schopenhauer), Nazi Partisi üyeleri (Heidegger, de Man), sapık ve sadist (Wittgenstein, Foucault), başkalarını ya da kendilerini öldürenler (Althuser, Deleuze), entellektüel dolandırıcılar (Russell, Popper). Batı akademizmi bu ıvır zıvırı ‘felsefe’ olarak görür, sunar, ve belletir. Batı ‘felsefeciliği’ ancak ulaştığı bilgisizliğin derinliği ile, inanılmazlığı ile insanlarda yarattığı şaşkınlıkta bir varoluş zemini bulur. Bir çizgideki noktaların sayılması, moral değerlerin göreli olmaları, iki çizginin birden çok noktada kesişmesi, tanrının cisimsel olması, etkinin nedenini öncelemesi, zamanın başlangıcı ve uzayın sınırlarının olması — tüm böyle ‘gerçeklikler’ bu modern felsefeciliğin bütünüyle ciddi çıkarsamalarıdırlar, ve ait oldukları ‘uygarlığın’ değerinin gerçek ölçüleri olarak alınmalıdırlar.

Felsefe doğal usun kendini kavrama, tüm gizilliğini edimselleştirme çabası olarak tanımlanabilir. Bir süreçtir, ereğine doğru çabadır, çünkü bir sevgidir. Bilgelik değil ama bilgelik sevgisidir.

Doğal usta kavramlar eksiksiz olarak bulunurlar — hiçbir kavramın eksik olmaması anlamında. Fiziğin, kimyanın, başka herhangi bir bilimin sözde soyut, özel, tikel kavramlarının tümü de doğal usun kendi öz yetenekleridir, ve kişi ne denli eğitimsiz olursa olsun, kişi ise, bir insan ise, kavrayamayacağı hiçbirşey, bilemeyeceği hiçbirşey yoktur.

Tüm varoluş doğal us yoluyla, kavramsal düşüncenin yeteneği aracılığıyla kavranır. Önemli olan nokta ilkin kavramların nasıl bir görüngü oluşturdukları, bilince nasıl bir biçim verecek bir yolda işledikleridir. Deneyim yoluyla açınım doğal usun özbilinçsiz, kendiliğinden biçimlenme sürecidir. Bu bilinçsiz dinamikte bilinç bir deha ya da bir zavallı olabilir, dünya tarihinin sürecinde görülen sayısız türlüleşmeler arasından şu ya da bu olumsal biçimi üstlenebilir. Sorun bir yandan bu biçimlerin raslantısallığını reddetmeyi, ve öte yandan bu biçimlenmelerin dinamiğini kavramanın gerekli olduğunu öğrenmektir. Dünya kavramsal olarak yaşanır, iyi ve kötü, güzel ve çirkin, doğru ve eğri, sevgi ve nefret, güven ve kuşku — tümü de bireysel bilincin görüngüsünü belirlerler.

Hegel TGb’de felsefenin eksiksiz ‘‘bilim’’ düzeyine yükseltilmesi gerektiğini söyler. Modern dönemde de felsefenin görevi bundan başka birşey değildir. Ve TGb ile başlayarak bu gereği yerine getirdiğini pekinlikle ileri sürer. Kişinin bu yargıyı yargılayabilmesi için hiç kuşkusuz kendisinin felsefenin ne olduğu konusunda gerçek bir kavrama, pekin bir bilgiye erişmiş olması gerekir. Kişisel kanılarla yargıda bulunmak geçersizdir. Bence felsefe şudur, sanırım felsefe budur, kanımca felsefe şöyle ya da böyle olmalıdır demek olanaklı ama geçersizdir, tıpkı kaotik bir tanıtlama ya da çürütme yığınıyla hedefe yönelmenin de eşit ölçüde geçersiz olması gibi.

Felsefi bilginin bu saltık konumundan bakıldığında, görgül bilimlerin görgül / deneysel yöntemleri yetersizdir — doğal mantığın ve matematiğin yalın işlemleri temelinde dizgeselleştirmeler ki, pozitivizmin bilime saldırılarını haklı çıkaracak bir tümevarım yapısı sergilerler.

Ve eytişimsel düşüncenin bilgiye verdiği dizgesel yapı ve sağınlık karşısında, bilimlerin yapısı henüz baştan sona varsayımlı ve birlikten yoksundur. Bu hiç kuşkusuz görgül bilginin yararsız olduğu anlamına gelmez. Tersine, yararlık bu bilginin özselliğini oluşturur. Ve matematik, bütünüyle doğal anlağın düzlemi içinde kalarak, yüzeysel bir sağınlık ve pekinlik düzleminde işler. Ama bu sağınlık özsel olarak nicelik ve daha tam olarak ölçü kategorilerine sınırlıdır, ve doğal bilinç matematiksel bilgisinin doğası konusunda enson kavrayıştan yoksundur. Bu kavrayışa erişmek kavramların sağın incelemesi olarak Mantık Biliminin sorunudur, ve doğal anlağın ya da usun içgüdüsel kavram kullanımının ötesine geçilmesini gerektirir.

Felsefenin yöntemi bir gösteriş sorunu değildir, tıpkı matematiksel tanıtlamanın da salt keyfi bir mantık sorunu olmaması, doğal usun kavram mantığını eksiksiz olarak izlenmeye zorlaması gibi. Ama felsefi bilginin hiçbir varsayım kapsamaması ölçüsünde, yöntemi onun içeriğini matematikte erişilen sağınlığın ve pekinliğin de üstüne yükseltir, ona eksiksiz bir sağınlık ve pekinliği içerikte matematiğinki ile karşılaştırılamayacak denli geniş ve varsıl bir alanda saptama yeteneğini verir. Söz gelimi Tarih alanının çözümlemesi yalnızca nitel olarak ayrı değil ama herhangi bir sayısal işlemle karşılaştırılamayacak denli karmaşık kavramsal bir düşünce çabasını gerektirir, ve matematiksel bilginin açıklığı ve seçikliği matematiğin işini felsefenin işi ile karşılaştırıldığında çocuk oyununa çevirir. Doğa Felsefesi doğal bilimlere gereçlerinde dolaysızca görünürde olmayan mantıksal yapıyı kavrama girişimini anlatır. Osiloskop, mikroskop, teleskop doğa yasalarını göstermez, uzayın, zamanın, özdeğin ilişkilerinin gizini açığa sermez. Bunun için kavramın çabası gerekir, ve doğal bilim bu işi ‘doğal us’ işlemleri ile yerine getirirken, bu işlemlerin kendilerini geçerlikleri konusunda sorgulamamız gerekir. Pozitivizm bu ansal işlemler evrene, olgusallığa, varoluşa ilgisizdir der. Felsefe evren ile nasıl ilişkili olduklarını gösterir, ve onları en son düzlemde aklar.

Felsefenin bu konumu onu sıradan anlamdaki görgül bilime eşitlemez, ama, eğer bir nitelik karşılaştırması yaparsak, onun üstüne çıkarır. Ayrım nitel olarak usun bilinçsiz ve bilinçli bilgisi arasındaki ayrıma eşittir. Hegel’in ‘‘felsefeyi bilim yapma’’ istemindeki ‘‘bilim’’ sözcüğü görgül belirleniminin anlattığı düzlemden başka bir düzlemi, kuramsal bilgi denilen şeyi, gerçeklik ile bir olan bilgiyi anlatır. Onun kendi girişimi tüm ayrıntıda tam değildir, ve tam olmasını beklemek anlamsızdır. Kaynakları sınırlıydı, ve onun zamanında görgül bilimsel gelişimin kendisi bugünkü gelişim karşısında daha da sınırlıydı. Bugün de sınırlıdır, ve felsefenin yaklaşık yüzelli yıldır uğradığı görgücü saldırı, Batı felsefeciliğinin çapulcu pozitivizm ve nihilizm tarafından yağmalanması bu eksikliklerin üzerine yalnızca yeni birini daha eklemiştir. Ve Hegel’in öylesine hayranlık verici bir girişimle yükselttiği Us kavramının yerine, kuşkucu kollektif direniş en sonunda, postmodernizm adı altında, düpedüz USDIŞI dediğimiz şeyi, irrasyonalizmi geçirmiştir. Kuşkuculuk Avrupa rasyonalizminin modern kemikleşmesi karşısında, hemen hemen hiçbir engelle karşılaşmaksızın, insanlığın bu en ileri tarihsel bilinç alanında düşünceyi ulaşabileceği en dip noktaya indirmeyi başarmıştır.

Aziz Yardımlı / İdea Yayınevi

http://www.ideayayinevi.com


Cevaplar (0)Add Comment

Cevap yaz
daha küçük | daha büyük

security code
Lütfen görüntülenen karakterleri yazınız


busy