ToplumDusmani.Net V2

Kültür ve Sanat Portalı

Tuesday, Jul 07th

Son Guncelleme09:38:41 AM GMT

Nerdesin: Felsefe Yazıları Evrim Teorisi Özelinde Varoluşun Özgürleşme Çabası


Evrim Teorisi Özelinde Varoluşun Özgürleşme Çabası

e-Posta Yazdır

Reklamlar

{mosimage}

Ortaya çıkışından itibaren en fazla tartışılan konulardan biri şüphesiz evrim teorisi ve ilkeleridir. Yüz elli yıllık serüveninde binlerce kez eksik noktaları düzeltilen ve yeni kanıtlarla güçlenen evrim teorisi, birçok kez düşünsel değeri olmayan saldırılara maruz kalmıştır ve halen de kalmaktadır....

Evrim teorisinin bilimsel kapsamına ve ortalama toplumsal bilinçteki anlayışına saldırıların temeli hiç şüphe yok ki dinsel yaratılış, ya da su sıralardaki popüler adıyla “akılcı tasarım (intellectual design)” iddiasıdır. Bu iddianın ortaya çıkışı aslında bu yıl 200. doğum yılı kutlanan Darwin`in 150 sene önce yayınladığı Türlerin Kökeni`nden daha eskiye dayanır ve dönemlerin siyasi yönelimlerinden bağımsız düşünülemez. İşin ilginci, kutsal kitaplarda bulunan bu savın tahakkümüne son verme çabasını ete kemiğe büründüren ve ona bilimsel bir içerik katan evrim teorisinin önemi, Darwin`den yarım asır sonra keşfedilmişti. Dahası, o dönemdeki siyasi koşullar - Avrupa ve Amerika`nın dini dışlamayan ancak toplum değerlerinde olmasa da siyasi işleyişte daha etkisiz bir konuma getiren kapitalist statükosu bir yanda, Sovyetler`in “bürokratik bilim” anlayışı diğer yanda – evrim kavramının daha da siyasallaşmasını beraberinde getirmişti. Günümüzde kapitalizmin her alandaki tahakküm mekanizmalarının dışında düşünülemeyecek bir ehlileştirme ve ötekileştirme tavrı, evrim teorisi de dahil olmak üzere birçok bilimsel konuda da toplumsal aklı gericileştirmeye, özgür düşünceyi kısıtlamaya ve koşulsuz itaat etmeye zorlamaktadır.


Akılcı tasarım görüşünün asıl kimliğini anlamak icin onun içinde bulunduğu daha geniş hareketlere bakmak gerekir. Günümüz yaratılışçılığının temelini, ABD`deki fundamentalist Hristiyanlar atmış, bugünse kendilerine “neocon” diyen muhafazakarlar ve dünyanın diğer bölgelerindeki yandaşları eliyle sürdürmekteler. ABD`li işadamı Jerry Falwell, 1970`lerin sonlarında anti-evrim çalışmalarına destek sağlamak amacıyla, arkasında bazı senatörleri de alarak Yaratılış Çalışmaları Enstitüsü adıyla bir sivil toplum örgütü kurdu (Türkiye`deki Bilim Araştırmaları Vakfı da bu tip kuruluşlardan kaynak alan ve desteklenen bir kurumdur) ve bu dönemde kendine birçok yandaş topladı. Eğitim müfredatından evrim teorisinin çıkarılması ve yerine yaratılış iddiasinın okutulması için açılan ve daha sonra arkası kesilmeyen davaların ilki 1981`de Arkansas`ta başladı. Daha sonra 1988`de, tamamen yaratılış konularını işleyen Liberty Üniversitesi kuruldu. Bu süreçte muhafazakarlar her zaman yaratılışçıların yanındaydılar ve bu ilişkiden ikisi de yararlandılar. Bu hareketin bir diğer önemli ismi ve diger bir muhafazakar Tim LaHaye evrim karşıtlığının asıl temasının aslında “hümanizm karşıtlığı” oldugunu söylerken düşünce özgürlüğünden feminizme, sosyalizmden evrimsel biyolojiye kadar birçok “din düşmanı” öğenin yok edilmesi gerektiğinin altını çiziyordu. Dönemin siyasi iktidarı da bu söylemi anti-komünist ideolojisine eklemliyor ve tarihsel karşıtlıkları güçlü bir kampta topluyorlardı. LaHaye kitabında bir seküler humanizm piramidi çizer ki bu piramidin tabanında ateizm, bunun üzerinde “ahlaksızlık”in destekleyicisi olarak betimlenen evrim teorisi, ve en üstte de sosyalist tek dünya görüşü bulunur. Tipik bir muhafazakar tavır olarak ortaya çıkan bu evrim-karşıtlığı kampının politik mücadelesinin ne olduğunu anlamak için Senatör Bob Werner`in 1989`da söylediği şu sözler anlamlıdır: “Yönetmeliyiz! Sen yönetmezsen, ben yönetmezsem, ateistler ve hümanistler yönetecekler. Okullarda, mahallelerde, ülkede, kıtada ve dünyada yöneten biz olmalıyız. Yaşamın her alanında yöneten biz olmalıyız.” (Diamond dergisindeki söyleşisinden. 1989). Buradan da anlaşılıyor ki her ne kadar yaratılışçılar okullarda ögrencilerin “özgür seçim” hakları olduğunu ve bunun “demokrasi”nin bir kuralı olduğunu dillendirseler de bu samimi olmaktan uzak bir demagojik tekrardan öteye geçmiyor. Elbette biz bu demokrasi anlayışının ideolojik olarak sorgulanamaz bir itaate ve bu itaatin sosyal değer yargılarını yanılmaz bir şekilde yorumlayanlarca yaratılan otoritesine dayanan bir dünya görüsünü temsil ettigini biliyoruz. Dolayısıyla evrim karşıtlarına karşı verilecek mücadele daha bütünlüklü bir politik muhalefetten bağımsız düşünülemez.

TÜRKIYE`DE EVRIM KARŞITLIĞI
Bir söz vardır, “Girit`in derdi büyük, o konuyu hiç açmayalım” diye. Türkiye`de evrim teorisi de o konulardan biri. Osmanlı`dan Türkiye Cumhuriyeti`ne geçişin sancıları her alanda hissedilmişti ama temel gerginliklerden biri hala geçerliliğini koruyan sekülarizm düzlemindeydi. Evrim teorisi ise 80 yılı aşkın cumhuriyet tarihinin aslında son 30 yılında tartışılır hale geldi denebilir. 70`lerde özellikle dünya sol literatürünün yanısıra Darwin`in yapıtlarının da Türkçe`ye çevrilmesiyle başlayan ve doğa kanunlarının diyalektik unsurlarının bütünlüklü bir dünya görüşü içerisinde Türkiye entellektüellerine de aktarılması sonucunda evrim teorisi solun bilim alanındaki bir simgesi haline geldi. Bu simge kendini 12 Eylül sonrası apolitizasyon döneminde laik/anti-laik tartışmalarında da gösterdi. 12 Eylül sonrası Türkiye`de baskın hale gelen ezberci, düşünmenin göz ardı  edildiği, koşulsuz hegamonyanın pompalandığı bir eğitim sistemi düşünüldüğünde, evrim teorisine saldırıların artacağını düşünmek de büyük bir öngörü değildi. Öyle de oldu. Okullarda zorunlu din derslerinin konması ve yaratılış savının evrim teorisine karşı bilimsel bir seçenek olarak lanse edilmesi ile her tür yozlaşmanın yanısıra, bilimsel değerlere de saldırı başladı. Ders kitaplarından evrim teorisi ya çıkarıldı, ya da çok anlamsız bir iki paragrafa indirgendi. Evrim teorisini okutan eğitimcilere verilen sürgünler ve açılan soruşturmalar hala devam etmekte. Halihazırdaki Milli Eğitim Bakanı ise sığ ve dar bir “isteyen istediğini seçer, evrim teorisine karşı biz de yaratılış teorisini koyuyoruz” mantığıyla yerini çoktan belli etmiştir.

NE YAPMALI?
Sartre`a göre önce insan vardır; şu ya da bu olması daha sonra gelir. Varolan insan kendi özünü yaratır ve toplumsal kimlikler de bu özlerin konsensuslarıdır. Oysa yaratılışçılarin benimsetmeye çalıştıkları ise bunun tam tersidir. İnsan, kutsal bir güç tarafından olduğu gibi yaratılmış ve doğanın diğer tüm unsurları da insanın emrine verilmiştir. İnsanın görevi ise yaratılmasının diyeti olarak ibadet ve itaat etmektir. Yani insanın varoluşunun evrende somut bir gerçek olarak bulunmasından çok, aslında sonradan kendi yarattığı özünün bir sonucu olduğunu savunan bir görüşün, canlıların oluşumunun, uzun tarih dönemlerindeki gelişiminin ve zamanla değişip doğa ile karmaşık bir uyum içine girmesinin mekanik ve bilimsel temellerini akılcı bir yolla ortaya koyan sağlam bir evrim teorisine dost olamayacağı en başından beri aşikardı. Elbette sığ yaratılış tezlerine ve evrim teorisini, canlıların oluşum ve etkileşimlerini biyolojik açıdan inceleyeceği yerde içini boşaltıp toplumsal yaşamın genel olarak üretim ve siyaset koşullarında biçimlenen işleyişine uyarlamaya çalışarak, sosyal statü farklılıklarını doğanın içsel bir yasası gibi göstermeye çalışan sosyal Darwinizm`e karşı meydanı boş bırakmamak gerektiğini kabul etmekle beraber, evrimi bilim dışı savlarla çürüttüğünü sanan kendinden menkul çevrelerle tartışarak zaman ve enerji kaybetmek yerine, örülecek ortak bir mücadele zemininde bu sorunların iki kutbu arasındaki ana çelişkilerin üstesinden gelmeye çalışmanın kıymet-i harbiyesi daha fazladır.


Son olarak, yazıyı okurken aklınıza yaratılışçıların savlarına karşı yazılmış herhangi bir çürütme göremedik gibi bir düşünce geldiyse eğer, onu da şöyle açıklayalım: “Maymundan mı geldik?” diyenlere bu safca ritüelin aslında makroevrimsel süreçte birbirinin devamı olmamızdan çok ortak bir omurgalı atadan geldiğimizi ve bunun maymundan gelmek anlamına gelmediğini; ya da “evrim kanıtlanamayan bir teoridir ve bu nedenle hala kural değildir ve olumsuzlanabilir” diyenlere lise kitaplarında okuduğumuz bilimsel bilginin hiyerarşik sınıflandırmasında en üstte duran “kanun”un kesinleşmis bir teori anlamına gelmediğini ama kanıtlarla desteklenen ve olumsuzlanması artık mümkün olmayan teoriler anlamına geldiğini ve bu nedenle evrim teorisinin diğer genel kabul gören ama kanun olarak sayılmasına günümüz bilimsel metodolojisi içinde gerek de olmayan atom teorisi, görecelilik teorisi vs. gibi bir teori olduğunu bilimsel bir yöntemle anlatmaya çalışmak ve temelde tartışmak tam anlamıyla abesle iştigaldir. Çünkü bilimsel bir kavramla, bilimsel olmayan bir kavramı tartışamak felsefi olarak da yanlıştır. İnanç ve itaat, tabanında terimlerin çarpıtılmasını ve demagojiyi barındırır. Doğayı ve olayları, denenebilir temellerde açıklayan ve gerisiyle uğraşmayan bir metodik doğallığa karşı yaratılışçılık, sınırları belli olmayan ve denenemez kavramlarla saldırıdaysa; bilimsel gerçeklik ve deneysellik, bir zamanlar kutsal ve yüce yaratıcı tarafından oluşturulduğuna ve dolayısıyla

anlaşılamayacağına/çözülemeyeceğine inanılan maddenin yapısı, beynin işlevleri, çeşitli fizik kuramları vs. gibi olgular ve biyolojik kavramları istisnasız herkese nasıl kabul ettirdiyse, hiç şüphe yok ki evrim teorisini de kitlelere bu şekilde benimsetecektir. Çünkü yaratılışçılığın, bu bilimsel çabaların düşünsel değerine kattığı hiçbir şey yoktur ve bu hegamonik çarpıtmanın farkını, yaşamın nesnelliğinde yaratılacak nitelikli kollektif akıl er ya da geç anlayacaktır. Şüphesiz, bu anlamlandırma süreci de toplumsallıkları içindeki bireylerin kendi varoluş ilişkilerini özgürleştirmenin yollarını arayan sosyopolitik mücadelelerden bağımsız düşünülemez.

CAĞHAN KIZIL


Cevaplar (0)Add Comment

Cevap yaz
daha küçük | daha büyük

security code
Lütfen görüntülenen karakterleri yazınız


busy