ToplumDusmani.Net V2

Kültür ve Sanat Portalı

Tuesday, Nov 19th

Son Guncelleme09:38:41 AM GMT

Nerdesin: Felsefe Yazıları Entelektüel Alanın Sorgulanması


Entelektüel Alanın Sorgulanması

e-Posta Yazdır

Reklamlar

Entelektüel Alanın Evrensel ParadoksuEntelektüel Alanın Kapsamı

 Funda HÜLAGÜ

 

Entelektüel alanı yaşam biçimleri,kültürel konumlar,topluma karşı konumlanışlar,eylemlilik motivasyonları,öz algılar,beslenilen damarlar,eylemliliklerin neliği ve nasılı,kırılmalar,dolayımlar gibi birçok meseleyi içinde bulunduran,sınırlarına giren toplumsal faile biçim veren (elbette onun tarafından da yeniden biçimlendirilen) ,kısacası entelektüel figürü kendi imbiğinden geçiren bir arena olarak düşünmek mümkün.

Tüm kısıtlarına ve aldığı eleştirilere karşın,Bourdieu’nün toplumsal alan mefhumu üzerine olan çalışmasının entelektüelleri toplumsal bir fail olarak yerli yerine koyabilmek için zengin bir zemin yarattığı düşüncesindeyiz.Bunun birkaç sebebinden bahsetmek mümkün.Öncellikle, görece kendi özerk dinamikleri ve bu anlamda yarattığı “pratik duygular” olan toplumsal alanlar üzerinden yapılan bir kurgu bize argümanımız konusunda sadeleşme imkanı tanıyacaktır.Her ne kadar birçok farklı alanın aslında “düşünüldüğü” derecede özerk olmadığını ve çok sık,hatta neredeyse her zaman çakıştıklarını,iç içe geçtiklerini,birbiriyle mücadele ettiklerini bilsek de “düşün adamları” üzerine düşünmenin bir yolu olan bu “entelektüel alan” kavramı –eğer faillerimizin biyografik anlatılarına sığınmayacak ya da ürettikleri eserlerin parça başı incelemesiyle kendimizi sınırlamayacaksak- ufkumuzu genişletebilir.

Örneğin,entelektüeller söz konusu olduğunda içinde yaşadıkları o alanın tarihte birçok kurumsal örneğine rastlayabiliriz: Bab-ı Ali’deki Tercüme Odası,Çiçek Pasajı,Mülkiye,Birikim Dergisi,niceleri ve hatta Tavukçu*… Kurumsal bir alanın olmadığı dönemlerde de olmak üzere,entelektüel alan kopuş ve sürekliliklerle,kısacası kendi çalkantısı içinde birçok kavgaya ve işbirliğine,stratejik oyunlara ve yeni heveslere can vermiştir.

Entelektüel alanları devindiren bir eşitsiz gelişim hattından ve bu gelişimin dayattığı farklı güç odakları olduğundan da bahsedilebilir.Bu eşitsiz gelişimin o alanda top oynatan farklı odakları nasıl koşullandırdığı,bu farklı odakların fikirlerinin toplumsal alanda elde ettiği meşruiyet derecesi ile yakından ilgili gözükmektedir.Bir alanın üzerinde yükseldiği ortodoksi,varyasyonları ve karşıtlarını da bir düzeyde belirleyecektir.Ancak buradaki önemli meselelerden birisini bir dönemin entelektüel alanının nesnel birliğini sağlayan şeyin “uzlaşmazlığın da zemininde yatan ortak bir uzlaşma zemininin olması” teşkil etmektedir * (Fritz Ringer,”The entellectual field,intelectual history and the sociology of knowledge”,The Theory and Society,1990). Bu uzlaşma zemini denen şey aslında bizzat o entelektüel alanın doxa’sıdır.Adına farkındalık öncesi durum da denilebilecek bu zemin,dile getirilecek olan o şeyi önceler,onu dolaylar,ona biçim verir.Örneğin,Türkiye’de 1980 sonrasında bu doxa’nın demokrasicilik ya da demokratikleşme tarafgirliği(!) üzerinden biçimlendiği söylenebilir.

Entelektüel alanda verilen ürünlerin,ürün sahiplerinden yani yazarlarından bağımsızlaşıp kendi kendilerine bir varlık kazandıkları,diğer ürünlerle ilişkili bir biçimde bir duruş elde ettikleri de birçokları tarafından vurgulanan bir özelliktir.Buna göre,yazarın öznel amacının ne olup olmadığı asıl merak konusu değildir.Yazarın ürettiği ürün diğer ürünlerin yarattığı alanda yazarından bağımsız bir yer ve hayat edinir.Ancak,bunun böyle olmadığı durumlarda,verilen ürünün yazarın öznel arzularının arkasına düştüğü durumlarda ya da ondan bağımsız bir hayat elde edemediği durumlarda ise entelektüel alanda yeniden bir tasnif yaşadığından bahsetmek mümkün gözüküyor.Bu durum bütün ürünlerin yeniden okunduğu,hatta “yeniden yazıldığı”,bir anlamda entelektüel alanın nesnelliğinin dönüştürüldüğü bir dönem olarak algılanabilir.

Tekrar Bourdieu’den yola çıkacak olursak, entelektüel alanların yaşayabileceği bu alt üst oluşları,yeni doxa yaratımı dönemlerini yine de bir yere kadar alt üst oluş olarak görmek gerekir.Zira Bourdieu’ye göre,entelektüeller egemen sınıfın hakimiyet altındaki fraksiyonudurlar.Bu şu şekilde tercüme edilebilir: entelektüeller,kendi başlarına “devrimci” ya da “radikal” değildirler. Hareket etmelerinin sebebi,bir şekilde varoluşlarında yaşayan,toplumsal eşitsizliklerin içselleştirilmesinden doğan o gerilimi çözmek için atılan adımlardır.Bu anlamda,entelektüel kendi “ben”ini huzura,düzene,dirliğe erdirmek için hareket eder.

 

Entelektüel Alanın Evrensel Paradoksu : Yabancılaşmanın Kendine Yabancılaşamayan Buz Kırıcıları

Modern “ben”in oluşumunda yaratıcı  hayal gücünün önemli bir yeri vardır.Yaratıcı hayal gücünün ise epifanik bir özelliği… Epifani “ben”in kendi “iç”ine,bu “iç”in içinde olanları anlatmak için döndüğü ana işaret eder.[1]Buna göre,bir hayal gücü ürünü olan sanat eseri ya da entelektüel üretim,bizi başka türlü onu kavramamamızın mümkün olmadığı o şeyle tanıştırır.Buna göre,yazarın ya da sanatçının yöneliminin/amaçlılığının haricinde (intentionality), toplumsal failin dile getirdiğinin ötesinde ama elbette ancak o dile getirdiği için bizlere ulaşabilen ya da bizlerin ulaşabildiğimiz bir şey var. “Ben” hem o şeyi yansıtıyor hem de kendi aynasından kırarak yansıtıyor.Bu açıdan,sanat eserinin ya da entelektüel üretimin kendi dolayımsızlığından başka işaret ettiği daha “büyük” bir erek olduğunu,arkasında yatan bir töz olduğunu ifade ediyor epifani.

Bu anlamda estetik( hayal gücü ürünü olan nesne) olanla etik (işaret ettiği epifanik an) olan arasından sıkıntılı bir ilişki var.Güzel olanın aslında kendisinden daha kıymetli olan o ahlaki değer için bir aracı olduğu fikri sıkıntının ana kaynaklarından birisini oluşturuyor.

Düşünce tarihinde, Romantik güzellik kavramının böylesi bir araçsalcı kullanımına isyan eden bir çaba olarak ortaya çıkıyor. Romantik dönem,güzelliğin sadece verdiği zevkle ölçülmesine de sırtını çeviriyor.Elbette, bu romantik başkaldırının tetikleyicisi bizatihi kapitalist üretim tarzı olarak karşımıza çıkıyor.Kapitalist üretim tarzı,sanatçıyı ve de zanaatkarı hem değerli hem bir o kadar da savunmasız kılıyor.

Bu açıdan,üretilen nesne ile onun ifade ettiği manevi değer arasındaki ilişkiden doğan sıkıntı kapitalist dönemde kristalleşiyor.Bir anlamda herkesin sahip olmadığı bir yeteneğin ve duyarlılığın gözler önüne serildiği gizemli sanat ürünü tam da bu özellikleri nedeniyle burjuvazinin kurbanı olmuştur.Taylor’a göre,araçsalcı zihniyeti tüm benliğinde taşıyanlar dahi yaratıcı hayal gücünün epifanilerinden pay almak ister.[2]Örneğin,bu durum 19.yy’daki entelektüel alanın yakıcı özelliklerinden birisidir.Bu yüzyıl kendini beslediği kaynaklardan mahrum bırakıldığı kadar,bu mahrum bırakma işinin faillerine de suçta ortaklık etmiştir.Epifani, o dönemde her ne kadar kapitalizme karşı kişinin verdiği bir savaşı/direnişi simgeliyorsa da,bir yandan da ona mahkum hale gelir.

Bu süreçte,burjuva kültürünün bir değillemesi olan epifani aynı zamanda onun ahlak pınarını besleyen yegane manevi kaynak haline gelir.Romantik dönemin bu paradoksunun günümüze kadar epifanik bir süreklilik iştigal ettiği söylenebilir.Bu durumda, etikle estetiğin ayrışması, “Şeylerin bizde çınlaması” (etik) ile “Yabancılaşmış bir içe dönüklülük” (estetik) arasındaki tansiyon entelektüel alanın da kapitalizmle beraber üzerine oturduğu ana paradokslardan birisini meydana getirir.Bu paradoks,Romantik dönemin epifanik anlayışında meydana getirilen dönüşümlerle aşılmaya çalışılır.Ancak,hiçbir yadsıma,romantik dönemin bu epifanik mirasından kopuşu sağlamaya yeterli olmaz.

Natüralizm ya da Realizm bu paradoksu aşmanın bir yolu olarak gerçeği süslemeden,olduğu gibi göstermeye çalışmış böylece de nesnelerin,şeylerin aslında sıradan,”banal” şeyler oldukları fikrini reddetmiştir.Nesne-özne ikiliğini ve öznenin her zaman “doğaya” üstün olduğunu aynı zamanda etik bir kod olarak da içeren yaklaşımları reddetmiştir.

Doğal olanın aslında tüm günahların sebebi olduğu ve bu hatalı doğayı telafi edecek olanın ancak kişinin sanatsal üretimi olduğunu söyleyen Baudelaire’in düşüncesine göre ise,doğanın ve insan vücudunun karanlığını,yine insanın yaratıcı hayal gücü aşacaktır.Oysa Schopenhaeur’a göre,insan iradesinin tatmini bir kör dövüşüdür.İnsan doğasını bu şekliyle tanınmamızı sağlayan şeyin bizzat kendisi de sanat nesnesidir.İnsan düşkün doğasını tanır,kabul eder ve yine kendi ürünü olan sanat eseriyle bunu aşmanın yollarını arar.

Kısacası,aslında entelektüel alanın tarihi,idealizm (insan iradesine olan inanç) ile (mekanik) materyalizm (nesnenin/eserin gücüne yapılan vurgu) arasındaki devir-daimin tarihidir.Bu anlamda,Marx’ın,Alman İdeolojisi’nde[3] bu tarihe yaptığı müdahale bu devir-daimin tekerine çomak sokmuş olsa da,entelektüel alanın tarihinde paradigmatik bir değişikliğe henüz sebep olamamıştır. Marx’ın hayaleti hep bu alanın üzerinde dolaşmıştır,ancak alan,kapitalist “uygarlıkla” kurduğu asırlık konformizminden kopmamak için hep direnmiştir.Yabancılaşmanın buz kırıcıları olarak övülen entelektüel üretimin sahipleri kendilerine yabancılaşamadıkça entelektüel alanın bu paradoksu da çözüleceğe benzemiyor.

Bu nedenle Türkiye’deki entelektüel alanın paradokslarını da Alman İdeolojisi’nde tasvir edilen Genç Hegelciler’in paradokslarında görmek oldukça kolay.Üç Hegelci( Feuerbach,Bauer ve Stirner) kavramların hükümranlığına karşı ayaklanmışlardı.Özellikle de din meselesinde gösterdikleri tepki dinin insanları  kendilerinden mahrum bıraktığı,insanın kendi gücünü kendinden olmayan bir şeye devrettiği,yani insanın düşünce tarafından yaratılmış olduğuna olan inanç yüzünden insanın kendisine yabancılaştığı fikrine dayanıyordu.Burada Genç Hegelciler,insanın içinde bulduğu yabancılaşmayı kırmanın bir koşulunu dinin gizemini ortadan kaldırmak,insana yarattığı şeyin esiri değil yaratıcısı olduğu fikrini tekrar hatırlatmak olarak özetliyorlardı.

Ancak Marx’ın tespiti bu üç öncü düşünürün,bir noktada Alman orta sınıfının algılayışını felsefi bir biçimde taklit ettikleri,bu nedenle de Hegel’den dönüşü,”gerçek insan doğasına dönüş” ve “eğitim şart” meselelerine indirgedikleri yönündeydi.Nitekim Alman ideolojisinde dış dünya sadece duyumsanan bir nesneye indirgendi.Buna göre,insan duyan,hisseden bir varlıktı.Onun ayırt edici özelliği düşünmesiydi.

Kısacası,materyalist olunduğunda praksis ( bu anlamda tarih ) bir kenara bırakıldı.Dini “dünyevileştirmek” için din eleştirildiğinde ise üzerinde yaşanılan dünya verili olarak kabul edildi.Mistisizmlerin kaynağı yine mistisizmlerde arandı.Kısacası, tarih göz önüne alındığında materyalizm bir kenara bırakıldı.Tarih ve madde ayrı ayrı kendi yollarına gittiler.

Özellikle Feuerbach üzerine yazdıklarında,Marx töz ve özbilinç gibi kavramların (mekanik ) “materyalist” dönüşümünden bahsedilen şeyin bu kavramların “tür”,”tekil birey” gibi terimlerle yer değiştirilerek bir sekülerleştirme işlemine tabi tutulmaları olduğunu,bu açıdan da Genç Hegelci tarafından önerilen şeyin sadece var olan dünyanın algılanma tarzının değişiminden,onu tanımanın yeni bir yorum dayandırılmasından ibaret olduğunu söylüyor.

Bu nedenle de Marx’a göre,Genç Hegelciler sıkı “muhafazakar”dırlar.Zira “cümlelere karşı cümlelerle savaş verirler.”.Kavramların egemenliğine karşı çıkarken yeniden kavramların egemenliğini ilan eden Genç Hegelciler, Eski Kuşak Hegelciler’le aynı yerde dururlar.Sadece,”birisinin meşru ve kutlu bulduğunu diğeri yabancılaşma” olarak görür.

Entelektüel alandan siyasi alana yapılan çıktıların ister “liberal” bir entelektüel figür tarafından ister “muhafazakar1 bir figür tarafından önerilmiş olsun aynı noktaya işaret etme nedenlerinden birisinin,genç ideologların sınırlarını çizen ve onları aynı kadere hapsedenin özeti 11. tezdedir : Düşünce, özgür olmayan bir dünyayı –ister batıl itikatları ayıklama yoluyla olsun ister bu itikatların insana iyiyi ve doğruyu verdiği fikrine inançla olsun- özgür hale getiremez.

Tikel “ben”in kaynaklarının aslında özellikle de kapitalizmle beraber bir ve aynı mekanizmayla (ama tarihsel olarak farklı biçemler altında) oluştuğu,diğer bir deyişle bir entelektüel figürün “ben”ini dışsallaştırırken bir diğer meslektaşı ile paylaştığı o ortak zemini tarif eden şeyin ya da bir entelektüel alanı kuran şeyin bu  paradoks olduğu buradaki temel savımız.

Ancak böylesi bir birlik, böylesi bir ortaklık Türkiye’deki tarihsel olarak türlü biçimlerde karşımıza çıkan entelektüel figürün nasıl olup da benzer özellikleri yine ve yine sergilediğini anlamamıza yardımcı olacaktır.Yoksa Tanzimat aydını ile “liberal” sol entelektüeli aynı metin içine sığdırmanın inandırıcılığı kalmaz.


* Daha detaylı bilgi için Can Dündar,”Şairini Kaybeden Şehir”, www.milliyet.com.tr , 01.09.2008.

[1] Charles Taylor,Sources of the Self : The Making of the Modern Identity,Harvard University Press : ABD; s. 419-521.

 Charles Taylor,age,s.424.

 Karl Marx & Friedrich Engels, The German Ideology,Prometheus Boks : ABD,1998.

 Karl Marx & Friedrich Engels, age, s.29-101.

 Age.

 

 

Alıntı : AKP ve Liberal - Muhafazakar İttifak, Derleyenler : Fatih Yaşlı,Çağdaş Sümer ; Tan Kitabevi ,2010


Cevaplar (0)Add Comment

Cevap yaz
daha küçük | daha büyük

security code
Lütfen görüntülenen karakterleri yazınız


busy