ToplumDusmani.Net V2

Kültür ve Sanat Portalı

Thursday, Nov 21st

Son Guncelleme09:38:41 AM GMT

Nerdesin: Felsefe Yazıları Helvetius - Doğruluğun Ele Alınması


Helvetius - Doğruluğun Ele Alınması

e-Posta Yazdır

Reklamlar

Claude Adrien HelvetiusDeğişik Yüzyıllar ve Halklarla İlişkisi Bakımından Doğruluk

 

Claude Adrien Helvetius

 

Değişik çağlar ve ülkelerde doğruluk,kendi ulusuna yararlı edimlere alışmak olabilir sadece.Bu önerme her ne kadar kuşkuya yer bırakmıyorsa da,içerdiği gerçeği daha somut bir hale getirmek için,erdem konusunda seçik ve kesin bir fikir vermeye çalışacağım.

Bu amaçla günümüze kadar ahlakçıları iki öbeğe ayırmış olan görüşleri açıklayacağım.

İlk öbektekiler,erdem konusunda değişik yüzyıllar ve hükümet tarzlarından bağımsız olan mutlak bir fikre sahip olduğumuzu iddia ediyorlar;bunlara göre erdem her zaman tek ve aynıdır.Ötekilerse,her ulusun erdem hakkında farklı bir fikir oluşturduğunu öne sürmektedirler.

Görüşlerine,Platonculuğun dahicesine,ama anlaşılmaz kalan düşlerini kanıt gösteren birincilere göre erdem,düzen düşüncesinden,uyum ve manevi güzellik düşüncesinden başka bir şey değildir.Ama bu güzellik tamı tamına tasarlayamadıkları bir gizdir : Bu yüzden sistemlerini,insan ruhu ve yüreği hakkında tarihin bize aktardığı bilgiler üzerine kurmamaktadırlar.

Aralarında Montaigne’in de bulunduğu ikinciler bu görüşe,aklın vardığı sonuçlardan daha keskin silahlarla,yani olgularla saldırıyorlar : Kuzeyde erdemli olan bir davranışın güneyde ahlakdışı olabileceğini açıklıyorlar ve buradan erdem hakkındaki düşüncenin tamamen keyfi olduğu sonucunu çıkarıyorlar.

İşte bu iki ayrı akımda yer alan filozofların görüşleri böyle.Birinciler hala sözcüklerin metafiziğinin labirentinde şaşkın şaşkın dolaşıyorlar,çünkü hiçbir zaman tarihe başvurmadılar;ötekilerse tarihin bize sunduğu olguları yeterince ayrıntılı bir şekilde incelemediler ve bu yüzden insan davranışlarındaki iyi ya da kötü nitelikler için sadece keyfiliğin belirleyici olduğu sandılar.Bu iki felsefi akım da aynı ölçüde yanıldı;ama dünya tarihini dikkatli bir gözle incelemiş yüzyılların kaçınılmaz olarak fiziksel ve ahlaksal dünyada ülkelerin çehresini değiştiren devrimlere yol açmak  zorunda olduğunu,büyük dönüşümler sırasında bir halkın çıkarlarının her zaman büyük değişikliklere uğradığını anlayacaklardı.Bu nedenle de önce halka yarar sağlayan,ama sonra zarar veren aynı davranışlar bir defasında erdemli,diğerinde ahlakdışı diye tanımlabilirler.

Eğer filozoflar bu gözlemlere dayanarak erdem hakkında salt soyut,pratikten bağımsız bir fikir oluşturmayı deneseydiler,o zaman erdem sözcüğünün ardında sadece genel bir mutluluk özleminin yattığını göreceklerdi: Sonuç olarak kamunun mutluluğu erdemin ereğidir ve erdemin gerektirdiği davranışlar da,bu ereğe ulaşmak için kullanılan araçlardır.Bu durumda erdem düşüncesi hiç de keyfi değildir;çünkü değişik çağlar ve ülkelerde tüm insanlar,en azından aynı toplulukta yaşayanlar,erdem hakkında aynı fikre sahip olmak zorundaydılar.Kısacası,halklar amaca ulaşmak için kullanılan değişik araçları erdem sandıkları için,onu değişik biçimlerde tasarlıyorlar.

Kanıma göre bu tanımlama,erdem hakkında deneyimle uyum sağlayan seçik ve yalın bir fikir vermektedir.Öyle ki,bu uyumu da sadece doğru bir görüş onaylayabilir.

Yeryüzünün göğün sonsuzluğuna yükselen Venüs-Urania piramidi,olguların ve deneyimin sarsılmaz temeli üzerine kurulmadığı zaman yıkılan her sistemin simgesi haline gelmiştir.Ben de görüşüme,olguları,yani farklı yasalarla göreneklerin bugüne kadar açıklanamayan saçmalığını kanıt gösteriyorum.

Halkların hala cahil,safdil oldukları sanılsa bile,şu kesindir:Çıkarları konusunda aydınlanmışlardır ve yerleşip,genelleşen bazı gülünç töreleri de nedensiz yere benimsememişlerdir.Demek ki,bu törelerin garipliği,hakların çıkarlarının farklılığıyla ilintilidir.Eğer halklar erdem sözcüğünden sadece genel bir mutluluk özlemi anlamışlarsa,bunun sonucu olarak anavatan için yararlı eylem ve davranışları doğruluk diye anlamışlarsa ve yarar düşüncesi her zaman erdem düşüncesine gizli bir şekilde bağlı kalmışsa,o zaman en gülünç,hatta acımasız töreler bile,kamu mutluluğunun temeli olarak hep gerçek ya da görünüşte yarar düşüncesinden doğmuştur.

Örneğin,Isparta’da hırsızlığa göz yumulurdu;hırsızlık yapan kişi,eğer yakalanırsa,sırf beceriksizliği yüzünden cezalandırılırdı.Bundan daha garip bir töre düşünülebilir mi?Lykurg’un yasaları anımsanır ve bu ülkede altınla gümüşe hiç değer verilmediği,yasaların sadece ağır ve paslı demir sikkelere izin verdiği düşünülürse,o zaman neden yalnızca sebze ile kümes hayvanlarının çalındığı anlaşılır.Bu tür hırsızlıklar her zaman büyük bir beceriyle gerçekleştirildiği ve inatla inkar edildiği için,Lakedaimon’ların daha cesur ve uyanık olmalarını sağlıyordu: Bu yüzden hırsızlığa izin veren yasa,bu halk için çok yararlı olabiliyordu;çünkü hem Helotların ihanetinden hem de Perslerin egemenlik tutkusundan korkuyorlar,korunmak için bunların karşısına sadece bu iki erdemi çıkarabiliyorlardı.Demek ki,zengin halklar için zararlı olan hırsızlık,Isparta’ya yarar sağlıyordu ve itibar görüyordu.

Kış bitimine yakın yiyecek maddelerinin azalması barbar halkları kulübelerini terk etmeye zorladığı ve açlık,yeni besinler tedarik etmek üzere ava çıkmalarını gerektirdiği zaman,bu barbar halklardan birkaçı bir araya geliyor ve aralarındaki yaşlıları ağaca çıkmaya ikna ediyorlardı,sonra ağacı hızla sallıyorlardı.Yaşlılardan çoğu ağaçtan düşüyor ve hemen ölüyordu.İlk bakışta bu töre çok acımasız ve iğrenç görünmektedir . Ancak törenin kaynağına gidildiğinde şaşkınlıkla şu durum saptanacaktır: Barbar haklar yaşlıların ağaçtan düşmesini,artık avın meşakkatine katlanamayacak halde olmalarının bir kanıtı saymaktadırlar.Yoksa onları açlıktan ölmek üzere kulübelerinde mi bıraksaydılar ya da ormanda vahşi hayvanlara yem mi yapsaydılar? Onları çabucak öldürerek böylelikle katlanılmaz acılardan,korkunç ve uzun süren bir ölümden korunmuş oluyorlardı.İşte bu acımasız ve iğrenç töre buradan ileri gelmektedir.Av ve yiyecek maddelerine duyulan gereksinim nedeniyle yılın altı ayını ormanlarda geçiren gö.ebe bir halk bu tür bir barbarlığı gerekli bulmaktadır.Ve kimi ülkelerde,bizim nefretle karşıladığımız,babanın oğlu tarafından öldürülmesi de aynı insancıllık ilkesinden kaynaklanmaktadır.

Barbar halkları bir yana bırakıp bakışımızı Çin gibi uygar bir ülkeye çevirirsek,şu soru çıkıyor ortaya: Çocukların hayatta kalması ya da ölmesi konusunda karar verme hakkı babalara niçin tanınmıştır? Ülkedeki ekili araziler,ne denli geniş olursa olsun,bu büyük nüfusun gereksinimlerini zaman zaman karşılayamamaktadır.Nüfusun fazlalığıyla toprağın verimsizliği arasındaki bu büyük oransızlığın zorunlu olarak ülke ve belki de tüm dünya için vahim sonuçlar doğuracak savaşlara yol açacağı düşünülürse,niyeti insancıl ama seçtiği yol barbarca olan Çin halkının savaştaki sayısız cinayetleri ve anlamsız acıları önlemek,dünya barışını korumak üzere,henüz açıklanmamış bir insancıllık duygusundan kalkarak böylesi bir merhametsizliği zorunlu bulması anlaşılacaktır.

Afrika halklarından bazılarının bugün dahi,kadınlar yerine hayvanlarla ilişkide bulunan münzeviler için besledikleri gülünç saygının nedenini,aşırı nüfus artışını önleme isteğinde arayabiliriz.

Irz ehli güzelliği fuhuştan korumak da aynı şekilde,kamu çıkarı gerekçesine dayandırılıyordu;bu durum bir zamanlar İsviçre’de her rahibe,bir metres tutması için sadece izin vermeyip,üstelik emreden bir yasanın çıkarılmasına neden olmuştu.

Kadınların,eşlerinin baskısından zehir içerek kurtuldukları Bengal sahillerinde aynı gerekçe yasa koyucuların,kötülüğün kendisi kadar iğrenç olan bir çareye başvurmalarına neden oldu.Bu çare,kadınları eşlerinin mezarı başında yakılmaya zorlayarak erkeklere güvence sağladı.

Gösterdiğim argümanlarla uyum içinde sıraladığım bütün bu olgular,en acımasız ve budalaca törelerin bile her zaman kamunun gerçek ya da en azından görünürdeki yararlarından kaynaklandığını kanıtlamaktadır.

Ancak bu törelerin,bu nedenle daha az acımasız ya da gülünç olmadığı söylenebilir.Evet,bu törelerin uygulanış nedenlerini tanımıyoruz;eskilikleri ya da boşinançlar nedeniyle meşrulaşan bu töreler,uygulanış nedenleri ortadan kalktığı halde,hükümetlerin zayıflığı ya da ihmalkarlığı yüzünden daha uzun süre yürürlükte kalmıştır.

Eğer Fransa –deyim yerindeyse- balta girmemiş büyük bir orman olsaydı: Eskiden tarikatlara devredilen araziler gibi,bu tür armağanlara hala izin vermek zorunda olsaydı,ancak böyle bir iznin uzatılması devlet için hem saçma hem de zararlı olacağından bu tür davranış akla uygun ve yararlı olabilir miydi?

Bize geçici yararlar sağlayan her töre,sarayın inşası bittikten sonra sökülmesi gereken iskelelere benzer.

İnka krallığının kurucusu için,Peru halkına,kendisinin güneş tanrısının oğlu olduğunu ilan etmekten ve babasının dikte ettirdiği yasaları getirdiğine inanmaktan daha akıllıca bir şey söz konusu değildi.Bu yalan,barbarların yasalara karşı daha saygılı olmalarını sağlamıştır;bu yalan,kurulmakta olan bir devlet için öyle yararlıydı ki,bunun bir erdem sayılması gerekli olmuştur.Ancak yasa koyucu,yasaların uyulmasını sağladıktan sonra,günün birinde,halkımın çıkar ve törelerinde hangi dönüşümlerin ortaya çıkabileceğini ve bunun sonucunda yasalarında hangi değişiklikleri yapması gerekeceğini görmek zorunda kalacaktır.O zaman halkına ya kendisi ya da halefi aracılığıyla,kendilerini mutlu kılmak için başvurduğu yalanın neden yararlı ve kaçınılmaz olduğunu açıklayacaktır;bu itirafıyla,kendisini kutsal ve dokunulmaz yapan,her çeşit reformu dışlayan yasalarının tanrısal niteliğini kaldıracaktır;ancak bu tanrısal nitelik,eğer ülke Avrupalıların istilası sonucu kurulduğu gibi aynı hızla yıkılmamışsa,belki de devlet için bu yasaları zararlı hale getirecekti.

Devletlerin çıkarı,tıpkı insani şeyler gibi,birçok dönüşüme temel olma görevini yerine getirmektedir.Aynı yasalar ve töreler aynı halka önce yarar,ama daha sonra zarar getirir.Buradan bu yasaların başlangıçta benimsenmesi,daha sonra defasındaysa “ahlakdışı” diye tanımlanması gerektiği sonucunu çıkarıyorum.Erdemli,ama aynı zamanda devlet için zararlı olan davranışların bulunabileceğini kabul etmeden ve böylelikle yasalara ve topluma halel getirmeden bu ilkeye itiraz edilemez.

Bütün bu söylenenlerden genel bir sonuç çıkarırsak: Erdem sadece insanların mutluluğunu istemektir,bu yüzden doğruluktur.Ben bunu,eyleme dönüştürülen erdem olarak görüyorum ve değişik halklarda,hükümetlerde kendi ulusuna yarar sağlayan davranışlara alışmaktan başka bir şey değildir.

Bu sonuç ne denli önemli olursa olsun,iki değişik erdem türü tanımayan ve birbirine karıştırmayan bir ulus yoktur: Birincisini “sözde erdem”,ikincisini de “gerçek erdem” diye tanımlamak istiyorum.Bu farklı erdem türlerinin niteliğini incelemek,sanırım bu konuda eksik bir şey kalmadığı zaman gerekecektir.

 

Kaynak : Philosophen Lesebuch, Band 2, Dietz Verlag, Berlin 1988.

Almancadan çeviren : Oğuz Özügül


Cevaplar (0)Add Comment

Cevap yaz
daha küçük | daha büyük

security code
Lütfen görüntülenen karakterleri yazınız


busy