Hallac - Mansur - Varlık - Yokluk ve Tanrı

Yazdır

Reklamlar

Orhan HançerlioğluÖncelikle belirtmek isteğim nokta,islam dünyasıyla batı dünyası arasındaki felsefi uçurumdur.Batı felsefesi genel hatlarıyla incelendiğinde görülecektir ki bir çok düşünür(19.yy a kadar)Tanrı-kilise bağlamında düşünceler üretmiş ve bunun sonucunda da metafizik her zaman yerini korumuştur.Ama gariptir ki islam dünyasında aynı durum yani Tanrı meselesi dincilik olarak algılanmakta ve de bunun üzerinden siyaset üretilerek islam ve tümüyle doğu dünyası ötekileştirilmektedir.Oysa bunun bir haksızlık olduğunu görmek hiç de zor bir şey değildir.

Böyle bir giriş yapmamın nedeni ise aslında felsefi anlamda islam dünyasında da ciddi düşüncelerin olduğunu göstermek hem de öyle bir ciddiyet ki bu,İŞKENCEyle ölüme razı olmak bile yetersiz kalmakta.'BENİ ÖLDÜRÜN'diye bağıran bir adam(Hallac- mansur) 'BENİ KURTARMAYIN' diyen bir adamdan(Sokrates) daha az değerli değildir.

Şüphesiz ki fikirlerinden dolayı ölüme mahkum edilmiş birçok düşünür vardır. Ama felsefe alanında,bu anlamda, bilinen en önemli düşünür Sokrates'tir.Düşüncelerini açık bir şekilde söylemek ve bunu da halka açıklamak suretiyle ölüme mahkum edilmişti Sokrates.Çünkü Sokrates'in düşünceleri dönemin siyasi otoritesi için ciddi tehlikeler arz ediyordu.Bu durum, her dönemde görüldüğü gibi,siyasetçileri rahatsız etmiş ve bu rahatsızlık ölümle sonuçlanmıştır.Onunla aynı kaderi paylaşan ve bu yazının asıl merkezi olan kişi ise Hallac-ı Mansur'dur

Asıl adı Hüseyin Bin Mansur el-Beyzavi olan Hallac,857 yılında Beyza şehrinin Tur kasabasında doğdu.Babası bir zerdüşti olan Mansur,dünya görüşünü oluştururken zerdüştilikten de etkilenmiştir.Mansur,islam dünyasının tam anlamıyla KAOS yaşadığı bir dönemde fikirlerini geliştirmiş ve bu fikirleri giderek şiddetli bir hal almıştır.Mansur birçok düşünceden etkilenerek oluşturduğu bu şiddetli düşüncelerinden dolayı ölüme mahkum edilmiş ve işkenceyle  öldürülmüştür.

Peki neydi Mansur'un ölümüne yol açan o şiddetli düşünceleri.Ölümüne yol açan nedenler arasında elbette siyasi olaylar da ciddi anlamda etkili olmuştur ama bu konuya çok da fazla değinilmeyecektir.Hallac öncelikle müslüman bir kişiydi ve İslamın bir çok gerekliliğini yerine getiriyordu.Ama onda farklı olan bir durum vardı.Bu farklılık ise varlığın anlamı ve de Tanrının varlıktaki yeriydi.

Henüz küçük yaşlarda var olmanın o büyük sızısını hissetmiş ve bütün yaşamı boyunca bunu üzerinden atmak için çok uğraşmıştır.Mansur için önemli olan ibadet,din ya da siyasi düzen değil BENLİKten kurtulma düşüncesiydi.Çünkü Hallac,varlığın anlamını ancak ve ancak benliğin yok olmasında bulmuştur.Descartes'ta ciddi bir epistemolojik dayanak olan benlik,Hallac için ise kurtulunması gereken bir yüktür.Çünkü benlik  bir düşüneni zorunlu kılmakta ve düşünen ise varlığı zorunlu kılmakta.Oysa gerçek olan yokluktur.Bu yokluk değerlerin yokluğu ya da Nihilist bir yokluk değildir.Bu yokluk varoluşa bir anlam katmanın zeminidir.Çünkü Mansur'un içinde dinmek bilmeyen bir varlık sızısı ya da Varoluşçuların deyimiyle bir 'kaygı' giderek artmaktadır.Bu bir ölüm kaygısı  ya da toplumsal bunalımdan kaynaklanan bir sıkıntı değil;bu kişinin salt kendi varlığının verdiği bir kaygıdır.

Mansur varoluşun o eşsiz anlamsızlığına anlam katar.Bu anlam ise Tanrıyla bir olmak(vahdet-i vücut)tır.Çünkü Tanrı herşeydir.Herşey de Tanrıdır.Bu anlayış bize her ne kadar panteist bir düşünce çizgisini gösterse de aslında panteizm değildir.Çünkü Mansur'a göre Tanrı hem içkin hem de aşkın bir varlıktır.Hatta ona varlık demek bile doğru değildir.Çünkü Tanrı hem vardır hem yoktur.Dolayısıyla o herşeydir.

Mansur'un varlığın anlamsızlığa kattığı anlam tamemen Tanrıda yok olmayla mümkün olmaktadır.'Beni öldürün;çünkü ben ancak ölürsem yaşayacağım'diyen Hallac varlığı yoklukta anlamlandırmakta.Ama bu tamamen öznel bir anlamlandırma olarak karşımıza çıkar.Kierkegaard'ın öznelciliğine yakın bir öznelcilik olarak da karşımıza çıkan bu durum aslında Hallac için nesnellik taşımasına rağmen bu durumun,yani varlıkta yok olmanın,halk için mümkün olamayacağını  çünkü halkın bu durumu idrak edemeyeceğini söyleyerek varlığın anlamını kendine çevirmesi öznel bir varoluş sergilediğini gösterir.

Hallac'ın kendini varlıkta yok etmesi, benliği reddetmesini gerekli kılmıştır.Çünkü Tanrı tektir ve benlik başka bir varlık daha gerektirdiğinden benliğin gerçeklik taşımadığını, böylece benliğin yok olması gereken birşey olduğunu söyleyerek Tanrının tekliği fikrine ulaşır.Eğer benlik bir ikilik oluşturuyorda o halde diğer varlıklar ne anlama gelmektedir?Hallac'a göre bu bir sorun değildir.Çünkü herşey Tanrıdır ve aynı zamanda Tanrı bütün herşeyden münezzehtir.Hallac'ın en dikkat çekici düşüncesi de zaten burda kendini göstermektedir.Hallac'a göre tanrı hiçbir şekilde tanınamaz, bilinemez ve de onun hakkında deliller öne sürülemez.Çünkü insan aklı bunun için yeterli bilgiye sahip değildir.Bunun nedeni ise insanın sadece bu dünyayı tasavvur edebileceğidir.Çünkü Mansur'a göre insan gördükleriyle düşünür,bu anlamda da sadece düşündükleri hakkında yorum yapabilir.Xsenefones'in Tanrı hakkındaki düşünceleriyle de paralellik gösteren bu düşünceyi Hallac şöyle açıklamaktadır:

''Kim,Tanrısallığın beşeriyete karıştığını veya beşeriyetin Tanrısallığa karıştığını söylerse,kafirdir.Zira herşeyden yüce Tanrı,kendi zat ve sıfatlarını,yarattıklarının zat ve sıfatından tecrit etmiştir.Ve kim ki Tanrının bir mekanın içinde veya üstünde vaya bir mekana bağlı olduğunu veya hayal edilebileceğini ileri sürerse Tanrıya küfr etmiş olur''.

Hallac herşeyde Tanrının olduğunu ve dolayısıyla da yaratılanların da bunun bir gerçekliği olduğunu 'ENEL HAK'(ben yaratıcı gerçeğiyim) diyerek ilan etti.'Hemen yakalayıp döve döve öldürdüler'