ToplumDusmani.Net V2

Kültür ve Sanat Portalı

Monday, Jun 21st

Son Guncelleme09:38:41 AM GMT

Nerdesin: Felsefe Yazıları Erasmus - Deliliğe Övgü


Erasmus - Deliliğe Övgü

e-Posta Yazdır

Reklamlar

Erasmus - Deliliğe ÖvgüGünümüzde, Rönesansla birlikte ortaya çıkan hümanizm akımının yaratıcılarından ve en büyük temsilcilerinden biri olarak bilinen Rotterdam’lı Erasmus, 1465 yılında Hollanda’nın Rotterdam kentinde doğdu. Bugünkü ortaöğrenimi karşılayan bir öğrenim döneminin ardından Augustin tarikatına girerek rahip oldu. Ancak hiçbir zaman geleneksel anlamda bir rahip olarak etkinlik göstermedi; kendini daha çok bilime adamak istediği gerekçesiyle, dini makamlardan “cübbe giymeme” izni aldı. Paris Üniversitesi’ne devam etti. 1499’da İngiltere’ye gittiğinde, John Colet, Thomas Morus gibi aydınlarla tanıştı ve bu dostluklarla ufku daha da genişledi. Papalığın düşünceler üzerinde kurduğu hegemonyaya karşı çıkarak, gerçek Hıristiyanlık ruhunu antik çağın yalınlığında aradı. Güzel sanatların ve bilimlerin yayılmasını, Avrupa’nın ortak bir sanat ve bilim anlayışının çatısı altında birleşmesini, hümanizmin birinci koşulu saydı. Özgün yapıtlarıyla ve çevirileriyle antik çağ düşüncesinin Avrupa’da yayılmasına çok büyük katkılarda bulundu. Luther’in reformları başladığında, kilisenin yenilenmesi görüşüne katılmakla birlikte, Hıristiyan dünyasının kargaşaya, parçalanmaya sürüklenmesine şiddetle karşı çıktı. 1536’da Basel’de öldüğünde Avrupa’nın düşünce yaşamında papaların bile ziyaretine geldikleri bir kişi olacak kadar saygın bir yer edinmişti.

“Deliliğe Övgü” (özgün adıyla: Morias enkomion seu laus stultitiae), Erasmus’un canlılığını, geçerliliğini ve çekiciliğini günümüze kadar değişmeden koruyabilmiş tek yapıtıdır. Bu küçük kitabın taslağını 1509 yazında, İtalya’dan İngiltere’ye yaptığı yolculuk sırasında çıkaran Erasmus, yazma işini İngiltere’de, dostu Thomas Morus’un evine vardıktan kısa bir süre sonra gerçekleştirdi; kitabı da Thomas Morus’a adadı. Yapıtını birkaç gün gibi kısacık bir sürede tamamlayan Erasmus, bu arada hiçbir kitaptan yararlanmadı.

Gülmece türündeki yapıta egemen olan iki temel görüş vardır. Bunlardan birine göre gerçek bilgelik, deliliktir. Öteki görüşe göre ise kendini bilge sanmak, gerçek deliliktir. İnsana yeryüzünde yaşama gücü kazandıran şey, gerçek bilgelik olma niteliğiyle doğrudan doğruya deliliğin kendisidir. Kitapta delilik (stultitia), kendi kendisine övgüler düzer; bu arada çocuklukta ve yaşlılıkta, aşkta, evlilikte ve dostlukta, politikada ve savaşta, yazında ve bilimde deliliğin nasıl her zaman egemen olduğu gösterilir. Tüm uğraş alanları, bu arada özellikle din kurumu ve din adamları bu panorama çerçevesinde sergilenir. Deliliği konuşturma kisvesi altında Erasmus, çağının kilisesine ve o kilisenin mensuplarına en acımasız eleştirileri yöneltir. Bu niteliğiyle “Deliliğe Övgü” çağlar boyunca bağnazlığa karşı kaleme alınmış en yetkin düzeydeki başyapıtlardan biri olmuştur. Yapıtın yazılışını izleyen sonraki yüzyıllarda -haklı olarak- düşünce düzeyindeki bağnazlığın her türlüsüne yönelen bir eleştiri diye yorumlanması, belki de bugüne değin koruduğu kalıcılığın baş nedenidir.

Yazınsal açıdan “Deliliğe Övgü”, Latin ozanı Horatius’un “Hakikati Gülerek Söylemek” ilkesinin belki de en yetkin örneğidir. Biçim açısından Erasmus, yapıtını kaleme alırken daha önce yapıtlarını çevirdiği Lukianos ve Libanios’tan da esinlenmiştir.

Rönesans ressamlarından Hans Holbein, Erasmus’un pek çok portresini yaptığı gibi, Deliliğe Övgü’yü de resimlemiştir. Bu yapıtların bir kısmı Basel, bir kısmı da Louvre müzesindedir.

Ahmet Cemal

 

 

 

Erasmustan Thomas Morusa

ROTERDAM’LI ERASMUS’TAN DOSTU THOMAS MORUS’A
Geçenlerde İtalya’dan İngiltere’ye dönerken, at üstünde geçirmeye zorunlu olduğum zamanı gereksiz hayallerle ziyan etmemek için, kah ortak araştırmalarımızı içimden tekrar gözden geçirmekle, kah burada bıraktığım aziz ve alim dostlarımın güzel hatıralarını yaşamakla neşeleniyordum. Siz, azizim Morus, en sık hatırladıklarımdan biriydiniz. Yanınızda geçirdiğim o mesut anları yokluğunuzda gözümün önünde canlandırıyordum: Bu anlar, sizi temin ederim, ömrümün en tatlı anlarıydı.

Bir şeyler yapmaya karar verdiğimden, fakat ciddi bir eser meydana getirmek için uygun durumda bulunmadığımdan, deliliğe bir övgü yazarak neşelenmek istedim.

Belki, “Hangi Minerva bu garip fikri size ilham etti?” diyeceksiniz. İlk önce, sizi düşünürken, soyadınız Morus, bana Greklerin deliliğe verdikleri Moria adını hazırlattı, bununla birlikte bu ilgi ancak adlar arasındadır, ve herkesin onaylayacağı gibi, bu Tanrıçanın etkilerinden pay almış olmaktan pek uzaksınız. Aynı zamanda bu şakanın hoşunuza gideceğini düşündüm. Çünkü Demokritos gibi insan hayatına bakarak güldüğünüzü ve bu gibi şakaları, hoşluktan, nükteden büsbütün yoksun olmadıkları zaman sevdiğinizi bilirim. Eğer yanılmıyorsam bu böyledir. Her ne kadar zekanın yüksekliği sizi sıradan insanların pek üstüne çıkarıyorsa da, siz herkesin anlayabileceği bir tarzda yazmak ve söylemek yeteneğine sahipsiniz, tabi iyiliğinizden, bunun sık sık yapmaktan da zevk alıyorsunuz.

O halde, bu küçücük nutku, hem size karşı duygularımın bir belirtisi olarak, hem de koruyuculuğunuza sunduğum, size adamış olduğum için benden çok sizin olan bir eser olarak lütfen kabul ediniz. Zira bu havaiyatın bir teologa layık olmadığını, hicivlerin, Hıristiyanlığın emrettiği alçak gönüllülüğe aykırı olduğunu haykıracak, kötü niyetli Zoilos’lar bulunacağından şüphe etmiyorum belki bunlar beni eski komedyanın şeytanlarını yeniden canlandırmak ve Lucian gibi herkesi ısırmakla suçlayacaklardır.

Ama, ben, konuyu pek önemsiz bulacak, eserin şakacı edasına hiddetlenecek olanlardan rica ederim: bu tarzda ilk yazanın ben olmadığımı, bunda birtakım adamların örneklerine uyduğumu lütfen göz önünde tutsunlar. Bundan bir asır önce Homeros farelerle kurbağaların savaşını yazmaktan zevk duydu; Vergilius küçük sinekler hakkında, Ovidius ceviz hakkında birer şiir yazdılar; Polykratos, Busiris’e övgü yazdı; bu övgü Isokrates tarafından tashih edildi. Glaucus, haksızlığı, Favonius, Thersitus ile sıtmayı; Synesius kelkafaları; Lucian ile Apuleius, eşek hakkında yazdılar; adını bilmediğim bir yazad da Grunnius Crocatta adlı bir domuz yavrusunun vasiyetnamesini yazdı. Hieronymus bunu eserlerinde zikreder. Beni eleştirenlere bu kanıtlar yetmiyorsa satranç yahut herhangi bir çocuk oyunu oymadığımı farzetsinler.

Öyle ya, insanların hepsine izin verilen eğlenceleri, yazarlara yasak etmek pek haksız olmaz mı? Zira, yazarların eğlenceleri faydalı olabildiği gibi, biraz sağduyu sahibi bir okuyucu, bir çok kişinin tantanalı eserlerinden çıkaramadığı faydayı, bazen bunlardan çıkarabilir. Biri, bir taraftan çalınmış cümleler sayesinde rengarenk bir hale konmuş bir nutukla retorik ve felsefeyi terennüm eder; öteki bir prensin övgüsünü yapar; şu adam milleti Türklere karşı savaşa yöneltmek için vaaz verir; bir başkası istikbalden haber vermeye kalkışır; bir başkası da zihinsel varlıklar üzerinde tartışmayla vakit geçirir. Ciddi şeyleri alaylı bir tarzda incelemek kadar çocukça bir şey nasıl yoksa, alayları ciddi inceler görünmek kadar da alaylı bir şey yoktur. Bu eser hakkında hüküm vermek halka düşer, fakat özsaygım gözlerimi bürümüyorsa, deliliğe övgü, tam bir deli eseri değildir derim.

 

Fakat beni, hicvetmiş olmakla suçlayabilecek insanlara cevap olarak, insan hayatı üzerine şaka yapmak için kalem erbabına her zaman izin verildiğini iddia edeceğim, yeter ki bu şaka hiddet ve şiddete çevrilmesin. Yalnız alışılmış başlıklara tahammül edebilen asrımızın inceliği kadar acayip bir şey yoktur. Hatta bir takım kimseler vardır, bunların edepleri o kadar yetersizdir ki, papalar ve büyükler hakkında en hafif bir alayı duymaktansa -bu alayların kendi faydalarına olması mümkün olduğu halde- İsa hakkında küfürler işitmeye razıdırlar.

Hiçbir bireye hücum etmeden insan hayatını çekiştiren bir kimse, görünüşe göre hiciviyle kırmaktan ziyade öğütleriyle uyarır ve paylar. Öyle değil mi? Sonra, kaç defa kendi kendime hücum ettiğimi insanların hiçbir halini hoşgörüyle karşılamayan bir kimse, kininin insanlara değil, kötü huylara olduğunu güzelce göstermiş olur. O halde, bu nüktelerle kendine hakaret edildiğini sanan kimse bulunursa, kesinlikle vicdanı onu gizliden gizliye suçluyor, yahut da halkın kendini suçlama hakkı olduğundan korkuyordur. Bizzat Hieronymus, hicvi çok daha büyük serbestlik ve şeytanlıkla kullanmış, zira bazen hücum etmek istediği adamların adlarını söylemeye kadar varmıştır. Bana gelince, bir kimseyi adıyla anmaktan her zaman çekinmiş olmak bir yana, bu esere o kadar ılımlı bir üslup verdim ki, bir kimseyi kırmaktan çok kendimi eğlendirmeyi düşündüğümü her anlayışlı okuyucu görecektir. Ben Iuvenal gibi, gizli kötü huyların bulunduğu pis kokulu ambarı karıştırmadım. Ayıp, kötü huylardan çok, gülünç kusurlara takıldım. Nihayet, bu delillerle de tatmin olmak istemeyen bir kimse de çıkarsa, delilik tarafından karalanmanın bir onur olduğunu ve ben, övgüsünü yapmak üzere bir kere bu Tanrıçayı seçtikten sonra, onun huyuna uymaya mecbur olduğumu düşünsün.

Fakat size, pek sağlam olmayan davalar bile ellerinde gayet iyi birer dava haline girecek kadar mükemmel bir avukat olan size, ne diye savunma araçları telkin edeyim? Hoşça kalınız, ey pek alim Morus, şimdi artık sizin olan bu deliliği iyi savununuz!

Kırda, 10 Haziran 1508 

Deliliğe Övgü 

Hakkımda ne derlerse desinler, (zira, deliliğin en deli olanlar tarafından bile her gün nasıl ayaklar altına alındığını bilmez değilim) tanrısal tesirlerimle tanrılar ve insanlar üzerine sevinç saçan gene ben, yalnız benim; öyle ya, bu kalabalık toplantıda ben görünür görünmez, söz söylemeye hazırlanır hazırlanmaz canlı emsalsiz bir neşeNİN çehrelerinizde birdenbire parladığı görülmedi mi? Alınlarınızdaki kırışıklıkların hemen kaybolduğu görülmedi mi? Ve her taraftan işitilen kahkahalar kalplerinizi dolduran pek hoş neşeden, burada bulunmamın size verdiği zevkten haber vermediler mi? Şimdi sizi gözlemlerken bana, Homeros’un Nektar ve Nepenthes’le sarhoş olmuş tanrılarını görüyormuşum gibi geliyor; halbuki evvelce Trophonius’un ininden çıkmış kimseler gibi burada kederli ve huzursuz duruyordunuz. Güneşin ilk ışıkları ufku kaplayan karanlıkları ortadan kaldırdığı, ya da ilkbahar, sert bir kıştan sonra, arkasından tatlı esintilerin şen ve şatır sürüsünü getirdiği zaman, dünya üzerinde her şey nasıl değişir, bütün nesneleri daha parlak bir renk nasıl güzelleştirir ve gençleşmiş doğa, gözlerimize nasıl daha hoş bir manzara arzederse, benim burada bulunmam da yüzlerinizde fevkalade mutlu bir değişikliğe sebep olur. Büyük hatiplerin pek uzun ve inceden inceye işlenmiş nutuklarla yapmakta çok zahmet çektikleri şeyi, varlığım bir anda kendi başına yaptı: beni gördünüz, endişeleriniz de hemen uçup gitti.

Bu acayip kıyafetle bugün huzurunuza niçin çıktığımı birazdan öğreneceksiniz; yeter ki beni dinlemekten bıkmayınız. Fakat hatiplerinize karşı göstermek lütfunda bulunduğunuz dikkati burada, sizden istediğimi aklınızdan geçirmeyesiniz. Asla! Beni meydanlardaki soytarıları, hokkabazları ve şarlatanları dinlemeyi adet edindiğiniz şekilde, ya da dostumuz Midas bir zamanlar tanrı Pan’ın müziğini nasıl dinlediyse öyle dinleyiniz. Zira sizinle biraz safsatacılık yapmak istiyorum. Bununla beraber bugün çocukların kafalarını öğrenilmesi güç birtakım saçmalıklarla taşarcasına dolduran ve onlara kadınlardan daha fazla inatçılıkla kavga etmeyi öğreten şu bilgiç insanlar gibi konuşmayacağım; eskileri taklit edeceğim; malum ya onlar, zamanlarında itibardan pek düşmüş olan bilge adını kullanmamak için, kendilerine safsatacı adını takmayı tercih ettiler, imdi, bunlara tanrılara ve kahramanlara, övgülerle saygı göstermeye gayret ederlerdi. İşte ben de bir övgü yapacağım, bu, Herakles yahut Solon’un değil, benim övgüm, Deliliğin Övgüsü olacaktır.

İlkönce şunu biliniz ki, bir insan kendi kendini övdü diye onu hemen züppelik ve küstahlıkla suçlayan bilgeler umurumda değildir. Böyle bir insana delidir desinler, ala! Fakat hiç olmazsa, kendini övmekle bu sıfata tamamen uygun hareket ettiğini itiraf etsinler! Öyle ya, edliliğin kendi meziyetini göklere çıkarmasını ve kendi hakkında övgüler terennüm etmesini görmek kadar doğal bir şey olur mu? Beni, olduğum gibi, kim benden daha iyi tasvir edebilir? Meğer ki beni, tanıdığımdan daha iyi tanıdığını iddia eden biri bulunsun.

Zaten, böyle yapmakla, bilgelerin ve büyüklerin çoğundan çok daha büyük alçakgönüllülükle hareket ettiğime inanıyorum. Onları kötü bir utanma alıyor. Kendi kendilerini övmeye cesaret edemiyorlar, fakat çoğu zaman dalkavuk bir şakşakçıyı, sahtekar bir şairi yanlarına çağırıyorlar; o da para karşılığında, onları övmeyi yani onlara yalan söylemeyi üstleniyor. Oysa utanmaz dalkavuk arsızların en sefilini tanrılara eşit göstermeye cüret edince; bütün aşağılıklara dalmış olduğunu bildiği adamı, bütün erdemlerin mükemmel bir örneği olarak ileri sürünce; kuzgunu, tavuskuşu tüyleriyle süsleyince; zencinin derisini beyazlatmaya uğraşınca; sineği fil yerine kabul ettirmeye gayret edince, mahçup kahraman tavuskuşu gibi kuram kuruluyor ve küstahça ibiğini kaldırıyor... Her ne ise; ben şu atasözünün dediğini yapıyorum : Kimse seni övmezse sen kendini öv!

Ama doğrusu, insanların bana karşı nankörlüğüne hayranım. Hepsinin bana fevkalade derin hürmeti var; hepsi iyiliklerimin sonuçlarını görmekten hoşlanıyorlar; fakat buna rağmen, bu kadar asırdan beri bir tanesi çıkıp da yüze gülücü övmelerle beni pohpohlamamıştır; halbuki Busiris’ler, Phalaris’ler, sıtmalar, sinekler, kelkafalar ve bu türden nice bin belalar şakşakçılarını buldular; bunlar da onları tantanalı övgülerle terennüm etmek için ne zamanı ne de zahmeti sakındılar.

Şimdi vereceğim nutuk ne önceden tasarlanmış, ne de işlenmiştir; demek ki o oranda daha az yalan bulunmaktadır. Fakat sanmayınız ki bu söylediğim, hatiplerin, zekalarını övmek için kullanmak adetinde oldukları hilelerden biridir. Bilirsiniz ki bu adamlar, bir nutuk üzerinde otuz sene çalıştıktan sonra -hem de nutkun en önemli kısmını başkalarından çalmış oldukları halde- onu sanki üç günde eğlenerek yazmış yahut dikte etmiş gibi gösterirler. Ben ise, ağzıma geleni söylemekten daima hoşlanmışımdır.

Benden ne bir tanım, ne de retorik hocalarına özgü bir bölümleme bekleyiniz. Hiçbir şey bunun kadar yersiz olmazdı; beni tanımlamak bana sınırlar çizmektir; oysa kudretimin sınırı yoktur. Beni bölümlemek, bana yapılan çeşitli tapınmaları ayırt etmektir; oysa bana yeryüzünde hep aynı biçimde tapınılmaktadır. Sonra, önünüzde aslım bulunurken, bir tanımla, bana gölgemden daha fazla benzemeyen ideal bir suretimi vermeye neden gayret edeyim? İşte ben gördüğünüz gibi, nimetlerin gerçek dağıtıcısı, Latinlerin Stultitia ve Greklerin Moria dedikleri Delilik’im. Fakat bunu söylemeye ne gerek vardı? Yüzüm beni yeter derecede tanıtmıyor mu? hem, bir kimse benim Minerva yahut Bilge olduğumu iddia etmeyi aklına koyarsa, onu nutuklarımla ruhumu betimlemeye mi gerek olacak? Aksine inanmak için bana bir an bakmak ona yetmez mi?

Bende ne cila, ne de riya olabilir, kalbimde bulunmayan bir hissin görüntüsü de hiçbir zaman alnımda görülmez. Ve nihayet ben her yerde o kadar kendime benzerim ki, bilge rolü oynamayı ve öyle görünmeyi en çok isteyenler bile dahil olmak üzere, kimse beni saklayamaz. Onlar, bütün suratlarına rağmen erguvan giymiş maymunlara, yahut aslan postuna bürünmüş eşeklere benzerler; ne yaparlarsa yapsınlar, sonuçta, Midas’ın başını meydana vuran bir küçük kulak ucu aradan görünür.

 

Doğrusu şu insan türü, bana karşı pek nankör! Onlar uyruklarımın en sadıklarıdır; bununla beraber, adımı herkesin içinde taşımaktan o kadar utanırlar ki, onu başkalarında bir şerefsizlik ve alçaklık belirtisi olarak ayıplarlar. Fakat, Thales kadar bile bilge olduklarının zannedilmesini isteyen o mükemmel deliler, kendilerine Morosophe yani Bilge-deli adı takılmasına hak kazanmazlar mı? Zira burada bu defa, sülükler örneği dillerini kullanır gibi görününce kendilerini birer küçük tanrı sanan ve Latince bir nutukta, sözü bilmece haline koyan, birkaç Grekçe kelimeyi ipsiz sapsız bir halde karıştırmayı harikulade bir şey sayan günümüzün retorik bilimi hocalarını taklit etmek istiyorum. Bunlar hiçbir yabancı dil bilmezlerse küflü bir kitaptan birkaç eski kelime çıkarır ve okuyucunun gözünü kamaştırırlar. Bunları anlayanlar, kendi çok bilgilerinden lezzet duymak fırsatını bulurlar ve böylece gururları okşanır; anlamayanlara anlaşılmaz görünmeleri oranında da hayranlık konusu olurlar. Zira, uzaktan gelen şeylere hayran olmak, dostlarım için az bir zevk değildir. Eğer bu sonuncular arasında, bilgin geçinmek isteyecek kadar boş olanlar bulunursa, küçük bir memnuniyet gülümsemesi bir onaylama işareti ve eşeklerinkine benzer bir kulak hareketi, cahilliklerini başkalarının gözünde örtmek için yeterli olacaktır... Fakat konumuza dönelim.

Demek şimdi pek... nasıl diyeyim?.. pek deli dinleyicilerim mi? Niçin olmasın? Bu, deliliğin, mesleğine vakıf olanlara verebileceği en şerefli ünvandır. O halde deli dinleyiciler, şimdi adımı biliyorsunuz. Fakat kökenimi bilmeyen birçok kimseler bulunduğundan onu, Musaların yardımı ile size bildirmeye gayret edeceğim.

Ben ne Kaos’tan ne de Ahretten çıktım; hayatımı ne Satürn’e, ne Yasef’e n ede şu döküntü tanrıların birine borçluyum. Babam Plutos’tur (Zenginlik tanrısı. Demeter ile İasion’un oğlu. Bireyleştirilmiş bir tanrıdan çok bir kavramı simgeler); o Plutos ki -Homeros, Hesiodos ve hatta büyük Jüpiter kızmasın- tanrıların ve insanların babasıdır; o Plutos ki evvelce olduğu gibi şimdi de hem kutsal, hem sıradan şeyleri istediği gibi altüst etmektedir; o Plutos ki savaşı, barışı, devletleri, danışma meclislerini, mahkemeleri, halk meclislerini, evlilikleri, antlaşmaları, birleşmeleri, kanunları, sanatları, ciddiyi, şakayı... -saymaktan nefesim tükendi- kendi isteğine göre yönlendirir; o Plutos ki, yardım etmeseydi bütün o şairane tanrılar -ve hatta büyük tanrıların kendileri bile diyeceğim- ya hiç var olmayacaklardı, yahut da açlıktan ağızları kokacaktı; ve Plutos’un hiddeti o derece müthiştir ki Pallas (Tanrıça Athena’nın ön adı) bile bu hiddete karşı bizi koruyamaz; elden tutması o derece kıymetli, koruyuculuğu o derece güçlüdür ki bunlara mazhar olan bahtiyar ölümlü Jüpiter’e ve yıldırımına meydan okuyabilir.

Babam beni, Jüpiter’in vaktiyle şu suratı asık pis Minerva’yı yarattığı gibi kafasında yaratmadı; o bana bütün perilerin en gerici, en neşelisi, en canlısı olan Neoteti, yani gençliği ana olarak verdi. Ben şu Vulcanus topalı gibi somurtkan bir evliliğin ürünü değilim. Ben, babacan Homeros’un dediği gibi, sevginin tatlı coşkuları içinde doğdum. Yanılmayasınız diye de söyleyeyim: Plutos beni, Aristophanes’in betimlediği gibi artık ihtiyar ve gözleri hemen hemen hiç görmez olmuşken değil, vaktiyle, tamamen güçlü kuvvetli iken ve gençlik ateşi damarlarında kaynarken tanrılar sofrasında devirdiği cansuyuyla neşelendiği o hoş anların birinde meydana getirmiştir.

Belki doğduğum yeri de bilmek istersiniz; zira bugün, bir çocuğun ilk defa haykırdığı yerin, onun asaleti bakımından son derece önemli olduğuna inanıyorlar. Onun için size şunu söyleyeyim ki ben ne çevresi dalgalı Delos Adasında, ne denizin dalgaları üstünde, ne de derin mağaralarda doğdum, ben gözümü Saadet Adalarında (şimdiki Kanarya Adaları’nın eski adı, aynı zamanda ahretin en mutlu yerlerinden biri) açtım. Bu öyle hoş bir diyardır ki burada toprak, en zengin armağanlarını işletilmeden, kendiliğinden verir. İş, ihtiyarlık, hastalıklar, bu bahtiyar kırların yanına hiçbir zaman yaklaşmamışlardır. Burada ebegümecinin, baklanın, acıbaklanın ve ancak sıradan insanlara layık diğer bitkilerin yetiştiğini göremezsiniz. Burada Moly, devayı kül, hüznü giderenen Nepenthes otu, merzengüş, gül, menekşe ve sümbül her bucaktan burnu ve gözü büyüler, bu hoş yerleri, Adonis’in bahçesinden bin defa daha nefis birer bahçeye çevirirler.

Ben işte bu büyüleyici yerde doğdum ve doğuşum göz yaşlarımla ilan edilmedi; dünyaya gelir gelmez, anneme zerafetle gülümsediğimi gördüler. Jupiter bir keçi tarafından emzirilmek bahtiyarlığına nail oldu diye onu kıskanırsam büyük bir hata işlemiş olurum. Zira dünyanın en hoş iki perisi olan Bakkhos kızı Methe yani Sarhoşluk ve Pan kızı Apoidia, yani Cehalet, benim sütninem olmuşlardır. Onları burada arkadaşlarım ve cariyelerim arasında görüyorsunuz.

Cariyelerim dedim, onları da size tanıtmak gerek. Şurada size küstah bir tavırla bakan özsaygıdır. Yüzü hoş ve elleri alkışa hemen hazır olan şu öteki Yüze Gülme’dir. Burada, unutmanın tanrıçasını görüyorsunuz; bakınız uyumaya başlıyor ve şimdiden daldığı görülüyor. Daha ötede tembellik, kollarını kavuşturmuş, dirseklerine dayanıyor. Şehvet’i çelenklerinden, gül tacından ve süründüğü nefis kokulardan tanımıyor musunuz? Her tarafa hayasız ve kararsız bakışlarını gezdiren birini de görmüyor musunuz? Bu, Bunaklık’tır... Derisi pek parlak, vücudu pek semiz ve tombul olan şu öteki de Zevküsefa tanrıçasıdır. Fakat bu tanrıçalar arasında iki tanrı görüyorsunuz: Bunlardan birisi Komos (Greklerde ziyafetleri izleyen içki alemlerini simgeleyen bir kişilik. Sanatçılar tarafından uydurulmuştur) diğeri Morpheus’tur (Rüyalar tanrısı: Gece ile Uyku’nun oğlu). Bu sadık hizmetkarların yardımıyladır ki ben evrende ne varsa hepsini devletime tabi kılar, dünyayı idare edenleri idare ederim.

Demek ki artık kökenimi, aldığım terbiyeyi ve uyruklarımı tanıyorsunuz. Şimdi kendime tanrı ünvanını takmakla hafif meşrepçesine hareket ettiğimi kimsenin sanmaması için, tanrılara ve insanlara ne gibi faydalar sağladığımı anlatacağım; devletimin ne kadar geniş olduğunu size göstereceğim. Bütün dikkatinizle dinleyiniz.

İnsanlara iyilik etmek tanrı olmak demektir, dendi; bu söz haklı ise; buğdayı, şarabı icat edenleri ya da hemcinslerine bu türden herhangi bir başka fayda sağlayanları ölmezlerin sırasına koydular ve bunda haklı hareket ettilerse, ölümlülere bütün faydaları ve bütün nimetleri bir arada dağıtan ben, tanrıların en büyüğü sayılmamalı mıyım?

Önce hayattan daha tatlı, daha kıymetli bir şey var mı? Bu nimetin kaynağı ben değilim de kimdir? İnsanları yaratan ve çoğaltan, ne mağrur Pallas’ın mızrağı ne de kuvvetli Jüpiter’in kalkanıdır. Jüpiter’in kendi bile, bütün Olympos’u bir tek bakışla titreten gök ve yeryüzünün bu kralı bile, canı, arasıra yaptığı şeyi... yani baba olmaya çalışmayı istediği vakit, korkunç yıldırımını bırakmaya, bütün tanrıları istediği şekilde korkutan ürkütücü tavrını terketmeye ve zavallı bir oyuncu gibi kılık değiştirerek kendini gizlemeye mecbur oluyor.

Tanrılardan sonra, varlıkların en yüceleri, kendi iddialarına göre Stoacılardır. Pekala! Bana bir Stoacı veriniz; ve bu isterse Stoacıların topundan üç, dört hatta bin defa daha Stoacı olsun. Tekelerle ortak olmasına rağmen, bilgelik işareti saydığı sakalını kestirmeyi başaramasam da, hiç olmazsa ona asık suratlı tavrını terkettiririm, alnının çatıklığını gidertirim, onu sert prensiplerinden vazgeçirtirim, o do bir süre kendini sevince, acayipliğe, deliliğe kaptırır; kısacası, o istediği kadar bilge olsun, eğer meydana getirmenin verdiği hazları tatmak isterse bana, yalnız bana başvurmalıdır.

Fakat size neden her şeyi, adetim üzere, tamamen doğal olarak söylememeli? Rica ederim söyleyiniz, bana, tanrıları ve insanları yaratan, baş, yüz, göğüs, eller ve kulaklar mıdır? Bu namuslu organların biri midir? Asla. İnsan türünün yayılmasına yarayan kısım o kadar acayip, o kadar gülünçtür ki, onu gülmeden anamayız. Fakat bütün varlıkların hayatı, Pythagoras sayılarından çok daha fazla bu kutsal kaynaktan akar. Hem samimi olalım, önceden, bilge bir insan sıfatıyla, evliliğin sakıncalarını göz önünde tutsaydı, hangi ölümlü başını evliliğin yularına uzatmak isterdi? Hangi kadın gebeliğin rahatsızlıklarını, doğurmanın acılarını, tehlikelerini ve eğitimin yüklediği usandırıcı işleri ciddi olarak düşünseydi, bir erkeğin aşıkane takiplerine kendini kaptırırdı? Halbuki hayatı, evlenmeye borçlusunuz, evlenmeler de benim cariyelerimden Bunaklık tarafından kurulurlar. O halde bana ne kadar minnet borçlusunuz! Sonra, bir kadın, bir kere bütün bu sıkıntıları çektikten sonra, eğer benim aziz dostum Unutmak tanrıçası, onu etkilemeseydi, kendini bu sıkıntılara bir defa daha sokar mıydı? Şair Lucretius ne isterse söylesin! Bizzat Venüs bile inkâr edemez ki benim tanrısal yardımımı olmazsa, onun bütün kudreti, enerjiden yoksun, cılız ve sonuçsuz kalır.

İşte sıradan halkın keşiş adını verdiği kimselerin yerine geçen, kendilerini beğenmiş şu insanlar: şu filozoflar, benim başını çektiğim bu acayip ve gülünç oyundan meydana gelirler; erguvana bürülü krallar, Tanrının rahipleri ve pek aziz babalarımız Papalar ondan gelirler: Son olarak Olympos’un, bütün büyüklüğüne rağmen, ancak barındırabildiği sayısız adette şairane tanrılar da ondan çıkmışlardır.

Fakat hayatın esasını ve başlangıcını benden aldığınızı kanıtlamış olmak yeterli değildir; şimdi size, bu hayatın bütün faydalarının, hoşluklarının, iyilikseverliğime borçlu olduğunuz birer armağan olduğunu göstereceğim.

Doğrusu, hayattan hazları çıkarırsanız, hayat neden ibaret kalır? O zaman hayat adına layık olur mu?.. Beni alkışlıyorsunuz, dostlarım! Ah, bakınız benimle aynı düşüncede olmamak için, hepiniz haddinden fazla deli yani haddinden fazla bilge olduğunu biliyorum... Bizzat Stoacılar hazzı severler; nefret etmek ellerinden gelmez. Şehveti istedikleri kadar saklasınlar, en çirkin hareketlerle sıradan halkın gözünden düşmeye gayret etsinler, bütün bunlar sahte hareketten başka bir şey değildir. Onlar şehvetten, daha büyük bir özgürlükle yararlanmak için başkalarını uzaklaştırmak isterler. Fakat bütün tanrıların rızası için, hayatın haz ile, yani delilikle lezzetlendirilmemiş hangi bir anı, gamlı sıkıntılı, nahoş, tatsız, katlanılmaz değildir? Burada Sophokles’in tanıklığını anmakla yetinebilirim; bu büyük şairi ne kadar övsek azdır; o, en hoş ömür, hiçbir tür bilgelik olmaksızın geçen ömürdür dediği zaman beni en güzel tarzda övmüştür. Ama, sorunu biraz daha ayrıntılı olarak inceleyelim:

İnsanın ilkçağı olan çocukluğun, bütün çağların en şeni, en hoşu olduğu doğru değil midir? Çocukları severler, öperler, kucaklarlar, okşarlar, onlara bakarlar, bir düşman bile onlara yardım etmekten kendini alıkoyamaz. Neden? Çünkü daha doğumları anında, doğa, bu sağgörülü ana, onların çevresine bir delilik havası yaymıştır; bu hava, çocukları büyütenleri büyüler, zahmetlerinin karşılığını verir, ve bu küçük yaratıklara gerek duydukları iyilikseverliği ve koruyuculuğu sağlar. Çocukluğu izleyen çağın da herkesin gözünde ne kadar büyük bir cazibesi vardır! Bu çağı korumak, ona yardım etmek, onun imdadına koşmak için ne kadar büyük çabalar sarfedilir! Pekiyi, bu hoş çağa, candan sevdiren güzelliği kim verir? Benden başka kim olacak? Gençlerden can sıkıcı bilgeliği uzaklaştırıyor ve böylelikle hazların çekici güzelliğini onların üzerine yayıyorum; ve burada size havadan masallar anlattığımı sanmamanız için, insanları, büyüyüp yetiştikleri, deneyim ile dersler sayesinde bilge olmaya başladıkları zaman göz önünde tutunuz, görürsünüz ki onlarda güzellik hemen solmaya başlar, neşe söner, kuvvet azalır, çekicilik uçar gider, onlar benden uzaklaştıkça, hayat gitgide onları terkeder ve sonunda, kendine ve başkalarına bir yük olan şu neşesiz ihtiyarlığa erişirler. Şüphe yok ki, insanlığın çektiği sefaletler, beni yardımına koşmaya sevketmemiş olsaydı, ihtiyarlığa katlanacak bir tek ölümlü bulunamazdı. Ölümlüler hayatı kaybetmek üzere iken onlara bir değişim ile avuntu versen, şairlerin terennüm ettikleri tanrılar gibi, mezarın kenarında bulunan ihtiyarları değiştirir, elimden geldiği kadar çocukluğun mutlu çağına geri getiririm.

Bu değişimi hangi araçlarla yaptığımı bilmek isteyen varsa bunu ondan gizli tutacağım. İhtiyarları, Lehte nehrinin Saadet Adalarında bulunan (zira ahrette bu nehrin pek güçlü bir kolu akmaktadır) kaynağına götürür, orada uzun yudumlarla, onlara unutmayı -bu hayatın bütün sefaletlerinin unutulmasını- içiririm; o zaman endişeleri ve kederleri yavaş yavaş yok olur ve gençleşirler. Fakat diyeceksiniz ki, ihtiyarlar saçmalarlar, sabuklarlar. Şüphesiz, işte çocukluğa dönmek de buna derler. Saçmalamak, sabuklamak, çocuk olmak demek değil midir? Ve bu çağ akıldan yana yoksun olduğundan değil midir ki, bize haz verir, bizi eğlendirir? Yetişmiş bir adam kadar bilge olan çocuktan herkes nefret eder, ona her yerde bir “monstre” (hilkat garibesi) gözüyle bakılır. Çocukta vakitsiz bilgelikten nefret ederim, diyen atalar sözü haklıdır.

DELİLİĞE ÖVGÜ
ERASMUS
Çeviren; Nusret HIZIR
Kabalcı Yayınevi
Kasım 1992, 4. Basım
Sf. 5-22 

DELİLİĞE ÖVGÜ

Ey ulu tanrılar! Kendilerine deli, akılsız, budala, avanak gibi güzel adlar verilmesi adet olan kimselerden yeryüzünde daha mutlu insanlar var mı? Belki burada ileri sürdüğüm şeyleri, çılgınca ve gülünç bulursunuz; fakat hiçbir şeyin bu kadar doğru olmadığına sizi temin edebilirim. Önce, ölümden hiç korkmazlar; bu da kuşkusuz ufak bir üstünlük değildir. Ne kötü bir vicdanın kemirici azaplarını, ne ahret masallarının diğer insanlara verdiği boş dehşetleri, ne de hayallerle cadıların sebep oldukları büyük korkuları tanırlar. Onları tehdit eden dertlerin korkusu, onlara gelebilecek olan iyiliklerin ümidi, ruhlarının dinginliğini hiçbir zaman, hatta bir an için olsun, bulandırmaz. Özetle, onların yürekleri, insan hayatını durmaksızın saran bir yığın derdin etkisiyle parçalanmaz. Onlarda ne utanma, ne korku, ne hırs, ne kıskançlık, ne şefkat vardır. Hayvanların budalalığına çok yaklaşacak kadar bahtiyar olduktan başka, teologlara göre hatadan korunmuş olmak üstünlüğüne bile sahiptirler.

Ey, bütün insanların en delisi, sen ki bilgeliğe ermek istersin! Gece gündüz ruhunu parçalayan bütün güçlükleri, bütün kaygıları, rica ederim biraz tart! Bu bilgeliğin ömrünün her anına serptiği dikenlere bir göz at! O zaman teveccühümü kazananları ne kadar çok dertten koruduğumu nihayet anlayacaksın! Daima neşeli ve memnun olan onlar, yalnız, durmadan çalmak, şarkı söylemek, gülmek, eğlenmekle kalmazlar, gülüp oynamaları, zevkleri bütün çevrelerine de saçarlar. Sanki tanrılar onları ancak insan hayatının gamını gidermek için dünyaya bağışlamış! Bunun içindir ki bütün diğer şeyler hakkında başka başka hisseden insanlar deliler hakkında birbirlerine uyarlar. Onları ararlar, severler, okşarlar, korurlar, beslerler, felaketlerinde yardım ederler nihayet onlara ceza görmeden herşeyi yapmaya ve söylemeye izin verirler. Bütün doğa onlara zarar vermekten o kadar uzaktır ki, en yırtıcı hayvanlar bile, sanki masum olduklarını doğal olarak hissediyorlarmış gibi, onlara saygı gösterir ve hiçbir fenalık yapmazlar. Delilere böylece saygı göstermek pek yerindedir; zira onlar, tanrılara ve özellikle bana adanmışlardır.

Zaten, en büyük krallar, delilerle yaşamaktan o kadar haz duyarlar ki, krallar arasında, deliler olmadan ne yiyebilen, ne gezebilen, ne de bir an yaşayabilen birkaç tane vardır. Onlara, gösteriş için yanlarında bulundurdukları, tatsız ve aşık suratlı filozoflardan çok daha fazla değer verirler. Bu tercih, bence ne şaşılası ne de anlaşılması güçtür. Bu bilgeler prenslere söylenebilecek yalnız gamlı ve nahoş şeyler bulurlar. Bilgileri ile övündüklerinden, bazen onların nazik kulaklarını sert ve dokunaklı gerçeklerle tahriş etmek cüretinde bile bulunurlar. Deliler, tersine, binbir çeşit haz bulur buluşturur; her an onları eğlendirir, avutur, kahkahalarla güldürürler.

Fakat benim delilerimin muhakkak hor görülmeye layık, başka bir iyi niyetleri de, bütün insanları biricik samimi ve doğru sözlüleri olduklarıdır. Oysa gerçekten daha güzel ne vardır? Alkibiades, Platon’da, gerçeği çocukluğun ve şarabın söylettiğini, istediği kadar desin; Euripides’in şu güzel sözde: Deli, delilikler söyler, gayet iyi dile getirdiği gibi, bu şeref yalnız bana aittir. Delinin ruhunda ne varsa yüzünde yazılıdır, ağzı bunu gizlemeden söyler; oysa, aynı Euripides’e göre, bilgenin iki dili vardır, biri gerçeği söylemek, öteki gerekirse gizlemek için. Bilge, beyazı siyahla, siyahı beyaza çevirmek hünerine sahiptir; ağzı hem soğuğu hem sıcağı üfler, sözleri de genellikle düşüncelerinden pek uzaktır.

Çevrelerini saran bütün debdebeye rağmen, prensler, kendilerine gerçeği söyleyecek kimseleri bulunmadığından ve gerçeği gizleyen yaltakçıları dost edinmeye mecbur olduklarından, bana bahtsız görünüyorlar. “Fakat, denecek, prensler gerçekleri duymayı sevmezler, bunun için kendilerine hoş şeylerden ziyade doğru şeyleri söylemeye cüret edecek bir takım bilgelere rastlamak korkusuyla, bilgelerin meclisinden kaçınırlar” bunda sizinle beraberim, krallar gerçeği sevmezler. Fakat bu, delilerimin ağzından yalnız gerçekleri değil, en açık hakaretleri zevkle dinlediklerinde, bir filozofu asmaya yeten bir sözün, delinin ağzında onları eğlendirdiğine şaşmak için ayrıca bir sebeptir. Gerçeğin, aşağılamazsa, hoşa giden safdil bir yanı vardır; tanrılar, aşağılamaksızın onu söylemek kabiliyetini delilere vermişlerdir. Aşağı yukarı aynı sebepledir ki zevklere ve saçmalara doğal olarak çok eğilimi olan kadınlar, genellikle delilerle beraber olmaktan pek hoşlanırlar; bunda buldukları başka bir fayda da delilerle yaptıkları her şeyi -çoğu zaman ciddiyet işin içine epeyce karıştığı halde- oyun ve şaka diye kabul ettirmekten ibarettir. Fakat kadınlar, bilhassa budalalıklarını boyayarak örtmek söz konusu olunca ne kadar marifetlidirler!

Delilerin bahtiyarlığına dönelim; hayatlarını sevinç ve zevk içinde geçirdikten sonra, ölümden korkmadan, onu hissetmeden, bu dünyadan çıkıp dosdoğru cennete giderler; orada da bahtlı ruhları sıhhatli bir işsizlik içinde en nefis hazları tadar.

Şimdi bana tasarlayabileceğiniz en bilge adamı veriniz; onu benim delilerimden biriyle karşılaştıralım. Bu adam, çocukluğunu ve gençliğini binbir türlü bilimi öğrenmek için eziyet çekmekle geçirir; en güzel günlerini, uykusuz gecelerde, zahmetlerde, işlerde ziyan eder. Ömrünün bütün geri kalan kısmında en ufak bir haz duymaz. Her zaman fakir, sefil, gamlı, neşesiz; kendi kendine bir yüktür, başkaları için de katlanılmazdır; renksizlik, zayıflık, ihtiyarlık, ve her nevi sakatlıklar, mesleğinin ortasında gelip üzerine yüklenir, nihayet o başka insanların yaşamaya başladıkları yaşta ölür. Gerçi doğrusunu söylemek gerekirse, hiç yaşanmamış bir insan için ölüm saatlerinin hepsi eşittir. İşte, ünlü bilgenin görkemli tasviri.

Fakat Stoa kurbağalarının bağırtılarını işitiyorum: Stoacılar şöyle derler: “Hiçbir şey bunaklık kadar yasızlanılası değildir. Halbuki büyük delilik bunaklığa yakışır, daha doğrusu, bunaklığın ta kendisidir. Bir bunak nedir? Zihni şaşırmış bir insan değil mi?” Böyle düşünmek, saçmalamaktır. Bu itirazı da tuzla buz etmeye çalışalım; fakat Musalar beni terketmemek şartıyla. İleri sürülen delil son derece ince, fakat sağduyu sahibi geçinmeyi o kadar isteyen tartışmacılar hiç olmazsa Sokrates’in Platon’da, bir Venüs’ü ikiye bölmekle iki Venüs; bir Cupido’yu, ikiye bölmekle, iki Cupido yapılır dediği hatırlanmalı, dolayısıyla başka bunaklıklar olabileceğini düşünmeliydiler. Gerçekten, bütün bunaklıklar uğursuz değildir. Böyle olmasaydı Horatius, sevimli deliliğe tutulmuş değil miyim? demezdi, Platon, hayatının en büyük nimetleri arasında, şairlerin, peygamberlerin ve aşıkların deliliklerini saymazdı; Sibylla, dindar Aeneas’ın girişimini delice diye nitelendirmezdi. Demek ki iki tür bunaklık var. Bir tanesi vardır ki, bu, ahretin lanetli kızıdır. Zalim Furia’lar, korkunç yılanlarını ölümlülerin kalplerine atıp savaşın çılgınlıklarını, doymaz bir altın hırsını, ayıp ve canice aşkı, baba katlini, aile içi çelişkiyi ve bu türden bütün diğer cinayetleri üfledikleri zaman, ya da müthiş meşalelerini suçlu ölümlülerin cani ruhlarında çılgıncasına sallayarak, onlara eziyet ettikleri zaman, bunaklığı dünya yüzüne yayarlar. Başka bir tanesi vardır ki bu, birincisinden pek farklıdır. Görevi bütün insanlara mutluluk vermek olan bu tür, varlığını benden alır. Bu bunaklık ruhu kavrayan hayatın bütün güçlerini, bütün kaygılarını, bütün acılarını, unutturan, ömrü bir haz deryasına daldıran tatlı bir hülyadan ibarettir. Cicero’nun, Atticus’a yazdığı bir mektupta, pek çok hoş belanın nahoş bilincini içimizden kovmak gücüne sahip olduğundan, tanrıların en büyük armağanı saydığı şey, işte bu tatlı hülyadır. Bilgelerin hüneriyle deliliklerin en hoşundan yoksun kılınan bir Grek’in aramış olduğu, işte bu hülyadır. Tiyatroda günlerce yalnız oturmuş, dünyanın en güzel komedyalarını dinliyormuş gibi gülüyor, el çırpıyordu. Oysa bir şey işitmiyordu. Toplum hayatının bütün görevlerini yerine getiriyordu; iyi dost, izin verici bir koca, hizmetkarlarına hoşgörülü bir efendi olan bu adam, tıpasız bir şişe için öfkeye kapılanlardan değildi. “Zalim dostlar! Bana iyilik etmek şöyle dursun, beni zevklerimden ayırarak, mutluluğumu oluşturan bir hayalden yoksun bırakarak, beni öldürüyorsunuz!” Böyle konuşmakta çok hakkı vardı; bu mutlu ve tatlı deliliğe, tıp tarafından mahvedilmesi lazım gelen bir hastalık gözü ile bakanlar, pek kabaca yanılıyorlard; bunlar çöpleme otuna, kendilerine bu ot verilmekte olan bir kimseden daha ziyade muhtaçtılar.

Zaten duygularla, zihin bütün hayallerinin birer delilik olduğunu kesip atmadım. Sözgelimi, şaşı olduğundan bir katırı eşek sanan, ya da en berbat destana yüce bir şiirmiş gibi hayran olan adam, ilkönce bir deli sayılmayacaktır. Oysa, düşüncesi, duyguları kadar karışmış olduğundan alışılmış örf ve adetlere ters düşen bir bozukluğu sürekli olarak koruyan bir kimseye bu unvan kolayca bahşolunacaktır. Sözgelimi, bir eşeğin anırdığını ne zaman duyarsa, nefis bir senfoni dinlediğini hayal eden, ya da sefalet ve aşağılık içinde doğmuş olduğu halde kendini Craesus kadar zengin ve kudretli sayan bir insan işte böyledir, denebilirdi. Bu cins delilik, çoğu zaman olduğu gibi, neşe ile beraber olunca, hem onu duyanları, hem de kendileri deli oldukları halde başkalarında görenleri, çok eğlendirir. Kudretimin çoğu zaman sanıldığından çok daha geniş olduğu işte bundan anlaşılır. Her tarafta delilerin birbirlerine güldükleri ve böylece kendilerine karşılıklı haz sağladıkları görülür. Çoğu zaman en delisi daha az deli olana, daha samimiyetle güler.

Bence, ne kadar delilik cinsine sahipsek, o nispette daha mutluyuz -fakat bana özgü olan delilik cinsinden dışarı çıkmamak şartıyla- bu cins o kadar genel ve o kadar yaygındır ki, ömrünün her saatinde bilge olan ve kudretimin herhangi bir etkisi arasıra duymayan bir insanın, dünya yüzünde bulunduğundan şüpheliyim. Bütün fark şudur ki, örneğin bir helvacı kabağını bir kadın sanan kimseye her yerde deli nazariyle bakılır, çünkü bu cins deliliğe alışılmış değildir; oysa Penelope’den daha iffetli bir karısı olduğuna inanmakla mutlu olan ve kadın birçok aşığa oldukça iyi davrandığı halde, tatlı aymazlığı içinde yaşayan bir insan, hiçbir zaman deli olarak görülmez, çünkü bu olağan bir şeydir; denebilir ki her kocanın başına gelir.

Avdan başka şey sevmeyen şu kimseler aynı sınıfa konabilirler; onlarca boruların sert ve nahoş sesini, köpeklerin pek çirkin ulumalarını işitmek pek büyük bir zevktir.

Sanırım bunlar, köpeklerinin sidiğini, sanki misk imiş gibi, şehvetle koklarlar. Bir vahşi hayvan parçalamak ne zevktir! Öküzlerin ve koyunların uzuvlarını kesmek, koparmak, ayak takımına bırakılan aşağı ve düşkün bir uğraşıdır; fakat vahşi bir hayvanın titreyen uzuvlarını koparmak, ancak kahramanlara mahsus soylu ve şanlı bir etkinliktir. Bu heybetli tören, diz çökerek, baş açış, bu işe tahsis edilmiş bir bıçakla (zira bir başkasını kullanmak cinayet olurdu), belirli hareketlerle, bir çeşit dini saygıyla yapılır; o sırada hazır olanların hepsi, kurban kesenin etrafında sıralanmış olarak saygılı bir sessizlik içinde, belki bin defadan fazla görmüş oldukları bu sahneyi, fevkalâde güzel ve yeni bir şey imiş gibi hayranlıkla seyreder. Ne mutlu o ölümlüye ki, hayvanın etinden bir parça tatmasına izin verilmiştir. Bu, ailesinin en şanlı lakaplarından biri gibi baktığı bir onurdur. Bu gibi azimli avcıların bütün kazandıkları, sonunda, takip ettikleri ve yedikleri hayvanlara yakın derecede vahşi olmalarıdır. Buna rağmen gerçek krallara lâyık bir hayat sürdüklerine pek inanırlar.

DELİLİĞE ÖVGÜ
ERASMUS
Çeviren; Nusret HIZIR
Kabalcı Yayınevi
Kasım 1992, 4. Basım
Sf. 52-58


Cevaplar (0)Add Comment

Cevap yaz
daha küçük | daha büyük

security code
Lütfen görüntülenen karakterleri yazınız


busy