ToplumDusmani.Net V2

Kültür ve Sanat Portalı

Tuesday, Oct 22nd

Son Guncelleme09:38:41 AM GMT

Nerdesin: Felsefe Yazıları Bir Direniş Odağı Olarak Dil


Bir Direniş Odağı Olarak Dil

e-Posta Yazdır

Reklamlar

BİR DİRENİŞ ODAĞI OLARAK DİL
Ali Karabayram


Alman düşünür Wellmer, geçtiğimiz yıllarda yayımlanan bir yazısında, söylem rejimlerini bir tahakküm pratiği olarak gören Foucault’nun klasik çağdan itibaren izini sürdüğü yorum ve eleştiri dili arasındaki gerilime temellenen ayrımsalını, çağdaş dil paradigmaları için köhne bir ikilik diye tanımlar. Foucault’nun bir nüfuz talebine içkin gördüğü söylem kalıplarının, dilin basit ve ayırıcı bir iletişim formuna indirgendiği derişik alanları artık tanımlamadığını, o özel alan içindeki hareket itkisinin konvansiyonel iletişim kanallarınca tanımlanan bir tartım hızı olduğunu, haber dili ve yazı dili arasındaki ayrımın –sadece biçemsel bir dikotomi olarak gördüğü yorum ve eleştiri dili ayrımına kıyasla– statik ve dinamik söylem biçimlerini daha bir içine aldığını vurgular. Kuşkusuz, tartışmanın kapsamı, bir işaret dizgesinin dolayımlama yoluyla tersine çevrilen, korunan, yeniden tanımlanan veya manipüle edilen bir alan bilgisine dönüştüğü savından, imgesel bir söyleyiş ve alımlama katı veya dilin olumsal bir ağırlık merkezinden itibaren kurulduğu modal biçimselliklerden uzağa, yerleşik siyasi otoritenin gündelik yaşam biçimlerini koşullayan merkezcil etkisine ve onun anlatım olanaklarına temelleniyor. Wellmer’in tavrı, bir taraftan kuramsal bir ağırlıkta tartışmaya değer bulmadığı kalıp-dilin güncül uzantılarını kategorilere ayıran ve bu yolla teşhir eden, diğer taraftan da tüm güç ilişkileri için temel bir değişke olarak gördüğü bu olguya sivil/bireysel bir savunma duvarıyla set çekmenin pratik olanaklılığını felsefece tartışan bir zemin üzerinde duruyor. Tümüyle içine kapalı bir dilsel etki alanının sınırlayıcılığına, çoğu kez, Stirner’in bireysel varoluşu kamusal bir varlık alanında gerçekleyen hayatiyetiyle bir açık alan bırakmaya çalışıyor.Tam bir özgürlük için özgürlüğün temel gerekirliklerini de yadsımak gerektiğini vurgulayan Stirner’in bireyi ile Wellmer’in dilsel belirleyiciliği, politik tahakküm istencinin sıkışık gerçekliğinden toplumsal ilişkiler ağının bireysel varlık rejimine yayan bir varoluş biçimiyle birçok noktada benzeşiyor. Ne ki, Wellmer’in vurgusundaki ayırıcı etmen, anlatım biçimlerini kalıplaştıran bir söyleyiş pratiğinin iktidarca kodlanmış doğasından gündelik yaşamın üzerine kurulduğu “kümülatif dil”e kadar daha bütünlüklü bir tartışma zemininin izini sürüyor. Artık bir kütle yoğunluğuna sahip olduğunu düşündüğü dilsel kalıpların haber dili havarileri ya da modern kültür çağının demagoglarınca maddeleştirilmiş, sıkıştırılmış içeriğini bu düzlemde sorgulamayı önerir. Bu durumun, Foucault tarafından ortaya konan genel ayrımın çok dışında olmasa da, daha güncel bir soruşturmayla ayrıntılandırılması mümkün görünüyor.

Raymond Williams, medya politikalarının iki temel çıkış noktasından itibaren izlenebileceğini düşünür. Kitlesel iletişimce bir dolayım kanalının içsel yapısı ve o mecra üzerinden ulaşılan alımlayıcı bir kitlenin ihtiyaçları, varlık sebepleri vs. için düzenlenmiş organik dil ve de propagandist bir amaçla söz konusu kitlenin düşünüş ve yaşayış dinamiğini koşullamak üzere düzenlenmiş inorganik dil. Bu pratiğin bir tür karşılıklılık ilişkisi üzerine temellendiğini ve aralarındaki ayrımın ince, çapraz; geçişlerinse sayıca çok fazla olduğunu yinelemek gereksiz. Williams, bu bağlamda kurulacak herhangi bir sorgulamanın, her farklı tarihsel kesit, toplumsal ve kültürel bağlam ve coğrafi özgüllük içinde yeniden oluşturulması gerektiğini ileri sürer. Ancak tartışmanın asıl güçlüğünün, dili koşullamak için girişilen eylemin üzerinde durduğu sebep-sonuç ilişkisinden çok, sanayi sonrası tüketim çağında bu amaç için yerleşik iktidarca seferber edilmiş teknik ussallık ve bu dönüşümü mümkün kılacak işleyim pratiği olduğu görülmektedir. Çok yakın bir tarihte, Irak’ta girişilen askeri harekâtın ardından, ABD yönetiminin tüm televizyon istasyonları için bağlayıcı kıldığı bir geçici yönerge, harekâtla ilgili tüm haber metinlerinin ulusun çıkarlarını temel alan (hiç değilse göz ardı etmeyen) bir söyleyiş disipliniyle yeniden oluşturulmasını zorunlu kıldı. Chomsky’nin “pratik aklın politize mahremiyeti” dediği bu haber üst-metni, politik bir ileti ve alımlama alışverişinin yanı sıra, okuma pratiğinin de ters yüz edildiği bir iletişim formunun en çarpıcı örneği olmayı sürdürüyor. Zira sözü edilen karşılıklılık ilişkisi, doğası bozulmuş bir söyleyiş biçiminin fiziki durumu ikâme eden bir mutlak olarak tanındığı yeni bir okuma pratiğini, bir başka deyişle, anlatım biçimlerinden anlatım sürecine kadar tüm birleştirici katmanları, yukarıdan aşağıya doğru mekanize eden yeni bir rasyonaliteyi kaçınılmaz biçimde dayatıyor. Bu durumun, temelde, tüm bağlayıcı söylem rejimleri için vazgeçilmez bir hareket yasasını ve onların modern çağda geçirdiği olağanüstü dönüşümü günyüzüne çıkardığı ortada: Gündelik yaşamın hızını akışkan iletişim kalıplarıyla belirleyen bir yeni akılcılığın teknik mucizesi, alımlayıcı kitlenin pasifize edilmiş, köşeye kıstırılmış, zora koşulmuş çaresizliğinin bu yekpâre yapıyı kategorik bir bilinç düzeyinde içselleştirilen aktif bir katılıma evirdiği arınmış bir yozlaşma olarak beliriyor. Öyleyse, söz konusu olguyu, kalıplara sıkışmış insan-bireyin dil bilincinden itibaren ele geçirildiği, kapana kısıldığı ve tüm nüfuz odaklarının pervâsızca hüküm sürdüğü bir zorbalık çağının militarist/teknokrat dayatmacılığıyla değil, sistemik bir alışverişin karşılıklı olarak bağlanmış doğası uyarınca tarafların asgari varlık sebeplerine içkin bir teknik işbirliğinin sui generis terimleriyle tartışmak kalıyor geriye. Dil bilincinin ayırıcı doğası üzerine kurulacak bir muhalif duruşu, muhalefet etme eyleminin bir şeytan kovma ayinine dönmüş ritüalistik ve döngüsel hamlığından kurtaracak başka bir şey neredeyse kalmadı sanki

Bu bağlamda düşünüldüğünde, Foucault’nun tüm gündelik iletişim biçimlerinin doğasında gördüğü buyurucu eğilim, iradi bir hareket itkisinin belirleyiciliğinden çok, dilin özgül varoluş olanaklarının çözümlendiği bir alan terminolojisiyle daha kolay anlaşılabilir. Foucault yazınsal dilin daha incelmiş bir sınıf bilinciyle atbaşı gittiğini, politik dilin güç yasalarınca belirlenmiş psişik bir moment olduğunu söylerken veya Barthes bir aşk söyleminin hem kendi kurgu-gerçekliğine hapsolmuş bir dil, hem de o gerçekliği var eden bir kurgu-dil olduğunu ileri sürerken, tikel bir anlatım biçiminin dile gelmiş (énoncé) göndergeselliğinden soyutlanan saf gerçekliği üzerine kafa yorar. Söz konusu yönetme itkisinin, toplum ölçeğinde derişen bir ilişkiler ağında ve/veya bireyler arasındaki ilişkilerin toplumsallaşmış kalıp-dokusunda yer ettiği temel savı, aslında, söyleyiş biçimleri için daha disipliner bir araştırma alanının sınırlarını açıklıkla belirleme ihtiyacını yansıtıyor. Bergson, tüm bilimlerin çalışma pratiğine ve yöntembilimsel çalışma esaslarına özgü olduğunu ileri sürdüğü bir ilkeden söz eder: Yani, zamanı araştırırken süreyi, hareketi araştırırken devingenliği dışarıda bırakmak. Dili kendi doğası içinde çözümleyecek temel bir girişim, dilin işleyiş mantığına ilişkin özgül hareket yasalarını dışarıda bırakarak, dil öğelerinin temel olduğu bir çıkış noktasından itibaren izlenebilir. Ne ki, çağdaş söylem rejimlerinin sanatı ve bilimleri de içine alan organize ve tanımlanmış doğası, sözü edilen başlangıç ilkesinin standart bir içerik ve/veya kalıp-sözün içeriğe dönüştürülmüş bir aşkın-okumayla atlandığı bir lapsus üzerinden iş görmeyi sürdürüyor. Bu bilinç boşluğunun ya da yarığının anlamlandırılmış katmanların arasında akan bir dolgu malzemesi ya da yapay eklem gibi hareket ettiği dilsel yapı, anlamın arkaik bir işaret diliyle ikame edildiği görsel-işitsel bir simülakrı işler kılan bir kol ya da manivela sadece. Aşkın içerik dili yutuyor artık.


Kitle iletişiminin, doğal olarak, haber akışı ve alışverişinin de temel ve öncelikli zeminine dönüşmüş olması, dil olgusunun tartışılmasındaki çıkış ve bağlantı noktalarını onun değişim gücü uyarınca artırdı. Zira bu yeni dilin, tüm bireysel ve toplumsal ilişkilerin temel harcını oluşturmadan önce, kendi varoluş dinamiğini mutlaklaştıran bir kesinlik iddiası üzerine temellendiği artık açıkça görülüyor. Bunu besleyen güç talebinin artık doğrudan bir yönetme istemi olmaktan çıkması, kültür sanayisine kendi varlık alanı içinde açtığı yerin hiç olmadığı kadar geniş tabanlı, marjinal ve katışık bir kimlik çoğulluğuna soluk aldırması, kültür çalışmalarının –homojen bir yapının denetiminden tümüyle bağışık olamasa da– kendi hareket alanını özerk bir hareket rejiminin sınırlayıcılığına kıyasla daha büyük bir serbestlikle kullanabilmesi, hatta karşıt varlık biçimleri ve varoluş önceliklerinin çatışabileceği bir kutup siyasetinin soğurulduğu sosyal bir esneme payının varlığı yeni dil politikalarının determinist bir olgusallığa sıkışmış talepkâr özünü seyreltmeyi amaçlıyor. Ancak haber diliyle yazı dili arasındaki temel ayrımın hâlâ canlı olduğu en özlü tanım ölçütü, anlatma ve anlamlandırma pratiklerine yüklenmiş işlev öncelikleri, dilin bir üst-yapıyla ilişkilendirildiği piramidal iletişim formu ve estetik ayırıcılık üzerine kurulu bir beğeni rejiminin belirsiz ama dayatıcı kesinliğiyle açıklanan bir damar üzerinde sınır işlevi görmeyi sürdürüyor. O eşiğin bir tarafı, artık tüm ussallık biçimlerinin tek bir aydınlanmacı, mühendis, laik, demokrat, ilerlemeci retorikle sınırlanmadığı, tersine, teknokrat ve utkucu dil rejimlerinin en azından bu çoğul istence ruhunu açacak kadar inceldiği bir gözbağı çağının kapılarını açıyor.



siyahi dergisi "asayiş değil, nümayiş berkemal" sayısında yayımlanmıştır.


Cevaplar (0)Add Comment

Cevap yaz
daha küçük | daha büyük

security code
Lütfen görüntülenen karakterleri yazınız


busy