ToplumDusmani.Net V2

Kültür ve Sanat Portalı

Thursday, Nov 21st

Son Guncelleme09:38:41 AM GMT

Nerdesin: Felsefe Yazıları Narsisizmin Dönüşümü Üzerine


Narsisizmin Dönüşümü Üzerine

e-Posta Yazdır

Reklamlar

NARSİSİZMİN DÖNÜŞÜMÜ ÜZERİNE

Özden Terbaş

 

Salvador Dali'nin "Narkissos'un Dönüşümü" (Metamorphosis of Narcissus, 1937) adlı tablosunda Narkissos sudaki yansısına bakmakta, onun hemen yanında onunla aynı boyutta bir elin içinde bir koza bulunmakta ve onun içinden de bir nergis çiçeği çıkmaktadır. Tablo belki de, günümüzde narsisizme olan bakışın değiştiğini anlatmaktadır. Önceden narsisizm, sanki yargılanması, sakınılması gereken bir olgu olarak görülürken, günümüzde Kohut'un getirdiği kuramsal katkılarla, normal, insani bir olgu olarak kabul edilebilir hale gelmiştir. Bir anlamda narsisizm yok olmamış, bir çiçeğe dönüşerek insan ruhunun umudu olmuştur.

Sadece nesne sevgisinin öncülleri olarak değil, bağımsız psikolojik durumlar olarak narsisizmin değişik biçimleri bulunmaktadır. Olgun bir kişiliğin bir çok özerk ve karmaşık başarıları ise narsisizmin dönüşümlerinden türemiştir. Bu yazıda, Kohut'un kuramsal çerçevesi doğrultusunda önce narsisizmin biçimlerini, ardından da dönüşümlerini ele almaya çalışacağım.

 

"Büyüklenmeci Kendilik" ve "İdealleştirilmiş Ebeveyn İmagosu"

Bilindiği gibi Freud (1914), libidonun yatırımlarına göre değişik biçimlerde adlandırılabileceğini öne sürmüş, benliğe yatırıldığında narsisistik libido, nesneye yatırıldığında ise nesne libidosu olarak nitelendirmişti. Oysa Kohut'a göre iki farklı libido, iki ayrı gelişim hattını izlemektedir. Ona göre nesne libidosu, nesne sevgisine doğru gelişen hatta yer alır ve psikonevrozların patogenezinde rol oynar. İkinci hatta ise narsisistik libidonun gelişimi vardır. Bu libido da birbirine paralel iki hatta gelişir; "büyüklenmeci kendilik" ve "idealleştirilmiş ebeveyn imagosu". Bütün bu gelişim çizgileri paralel ve birbirinden özerk olmakla birlikte, birbirlerini önemli ölçüde etkilerler. Yani zaman bakımından bir öncelik-sonralık ilişkisinde değildirler. Her birinin Oidipus öncesinde ve Oidipal dönemde aldığı görünümler değişmekle birlikte, kendi içinde bir süreklilik arz eder (Tura 1996).

Narsisistik libidonun gelişim hattında yer alan ilk libidinal yönelim, narsisistik libidonun büyüklenmeci-teşhirci kendiliğe yatırılmasıdır. Annenin uygun aynalama yanıtlarıyla ve bu yanıtlardaki döneme uygun küçük yetersizlikler sayesinde olgunlaşan bu yapı erişkinde benin kabul ettiği ihtiras ve amaçların dürtü enerjisini sağlar; erişkin faaliyetlerden alınan keyfin ve kendilik saygısının önemli bir bölümünü oluşturur. Örneğin resim yapan küçük bir kız çocuğunu düşünelim. Yaptığı resmi annesine gösterdiği sırada, annesi onu takdir edip beğendiğini içtenlikle gösterebildiğinde, çocuğun yaratıcı etkinliği pekişecek, çocuk yaptığı işten keyif alabilecek ve kendisine olan saygısı artabilecektir. İkinci narsisistik yönelim olan idealleştirilmiş ebeveyn imagosu hattı, nihayetinde ulaşılan ideallerin yönlendiricisi olan idealleştirilmiş üstbenin, yani ben idealine yatırılan narsisistik libidonun gelişim hattıdır. Bu idealin ya da üstbenin olgunlaşması (idealleştirme) değerlerden alınan haz, eşduyum yeteneği, yaratıcılık ve mizah duygusuyla ayırt edilir. Çocuklar ebeveynlerinden sadece aynalayıcı yanıtlar beklemezler, idealleştirdikleri ebeveynleri ile ilişki içinde, onlardan güç alarak da kendilik saygılarını düzenlemeye yönelirler. Bir erkek çocuğu tümüyle güçlü, her şeyi bilen bir baba düşlemleyebilir, babası onun tasarladığı bir şekilde davranabildiğinde, kendisini de tıpkı babası gibi güçlü ve yetenekli olarak tasarlayabilecektir. Ancak ebeveynin gösterdikleri rolün, çocuğun içinde bulunduğu dönemle uyumlu olması önemlidir. Yani çocuk büyüyüp geliştikçe, ebeveynler derece derece yukarıda iletilen işlevlerden çocuğu yoksun bırakabilmelidirler. Çünkü, çocuğun ruhsal yapısı, ancak bu koşullarda gelişip olgunlaşabilmekte, çocuk daha önce anne-babasının yerine getirdiği işlevleri kendi yapısına katabilmektedir. Bu noktada, ebeveynlerin çocuğun içinde bulunduğu dönemle uygun olmayan bir biçimde ve kronik olarak beklenilen rolü gösterememesiyle ilgili olarak da iki örnek vermek uygun olabilir: 1) Küçük bir kız okuldan gelir ve annesine başarılarından söz etmek ister. Anne, kızını gururla dinlemek yerine kendi başarılarından söz etmeye başlar ve kızını gölgede bırakır. 2) Bir erkek çocuk babasını idealleştirmek ister, yaşamı hakkında konuşmak istemekte, girdiği ve kazandığı kavgalarla ilgilenmektedir. Baba, oğlunun ihtiyacıyla uyumlu bir şekilde davranmak yerine bu istek karşısında utanç duyar. Yorulmuş ve utanmış hissederek evden ayrılır. O an için zayıflamış olan kendiliğini canlandırmak için bir bara giderek arkadaşlarıyla içmeyi ve sohbet etmeyi tercih eder.

Yeniden idealler ile ihtiraslar arasındaki ilişkiye dönelim ve aralarındaki farklılıkları gözden geçirelim. İdeallerimiz içsel liderlerimizdir; onları sever, onlara ulaşmayı arzularız. İdeallerin dönüşüme uğramış narsisistik libidoyu soğurabilme (absorbing) özelliği vardır, böylece narsisistik gerilimi ve zedelenebilirliği azaltabilirler. İdeallere ulaşılamadığında ben genellikle narsisistik olarak yaralanmış hissetmez, daha ziyade özleme benzer bir duygu eşlik eder(hisseder). İhtiraslar ise çocuksu büyüklenmeci fantezilerden köken alırlar. İhtiraslarımız tarafından yönlendiriliriz, fakat onları sevmeyiz. Eğer onları fark etmezsek, narsisistik-teşhirci gerilimler boşalmadan kalırlar ve kapatılırlar, bu durumda ise ben hayal kırıklığı ile birlikte utanç hissi(hisseder) deneyimler. Narsisistik-teşhirci talepler büyüklenmeci kendiliğin belirgin dürtü görünümleri olarak kabul edilebilir, büyüklenmeci fantezi ise onun ideasyonel (fikirsel) içeriğini oluşturur. Bunun sağlıklı ya da patolojik olması, dürtüsel yatırımın çekilmesine ve benin gerçekçi hedefleriyle bütünleşip bütünleşmemesine bağlıdır (Kohut 1966).

Böylece bir yanda çocuksu idealizasyonun olgunlaşmasından oluşan ideallerden; diğer yanda çocuksu büyüklenmeciliğin olgunlaşmasından oluşan ihtiraslardan ibaret olan iki kutuplu bir kendilik kavramıyla karşılaşmış oluyoruz. İşte Kohut'un kuramında kendilik, bu iki kutbun gerilimli ilişkisinde düşünülmektedir. Kohut daha sonra (1984) bu iki kutbu "yetenek ve beceriler" ile birleştirmeye yönelecektir. Analiz sırasında arkaik narsisistik konumların etkinleşmesi ve narsisistik aktarımlar üzerinde derinlemesine çalışılmasıyla özgül ve özgül olmayan değişiklikler ortaya çıkmaktadır. Kohut'a'göre (1971) özgül olmayan değişiklik hastanın nesne sevme yetisindeki artış ve genişleme iken, özgül değişiklikler ise çocuksu narsisizmin dönüşüme uğramasıyla ilişkili olarak yaratıcılık, eşduyum, mizah ve bilgeliğin gelişmesidir.

 

Narsisizmin Dönüşümleri

Yaratıcılık

Kohut (1966), sanatsal ve bilimsel yaratıcılığın pek çok amaca hizmet ettiğini, bir dizi psikolojik yapıyı, dürtüleri ve bütün kişiliği ilgilendirdiğini düşünür. Ona göre bireyin narsisizmi, içindeki bir güdü için, ün elde etmek için ya da alkışlanmak için yaratıcı etkinliğe katılabilir. Sanatçılar ve bilim adamları alkış açlığı içinde, narsisistik olarak zedelenebilir kişiler olabilirler; ihtirasları, işleriyle uygun bir etkileşim içinde olmalarına yardımcı olabilir, fakat, yaratıcı etkinliğin değişik motivasyon kaynakları olabilse de, yaratıcı etkinliğin kendisi, narsisizmin dönüşümü çerçevesinde düşünülmeyi hak eder.

Yaratıcı bireyin ihtirasları, diğer insanlarla ilişkisinde önemli bir role sahiptir. Başka bir deyişle potansiyel hayran kitlesine izleyici olarak ihtiyaç duyulur. Fakat narsisizmin dönüşümü yaratıcı kişinin kendi çalışmasıyla ilişkisi için önem taşır. Narsisizmden nesne sevgisine giden gelişimsel yolda, nesnenin narsisistik libido ile yatırılması ve kendilik bağlamına dahil edilmesinde olduğu gibi, yaratıcı çalışmada, narsisistik enerjiler idealleştirici libido biçimine doğru bir değişim gösterirler.

Yaratıcı kişinin kendi çalışmasına yönelik tutumu, annenin henüz doğmamış olan fetüsünü sevmesi ve doğduktan sonra onu genişleyen kendiliğe dahil etmesi, ona eşduyumlu yanıtlar vermesine benzetilebilir. Bununla birlikte, Kohut, yaratıcı bireylerin kişiliğinin maternal olmaktan ziyade daha çocuksu olduğu görüşündedir. Kohut'a göre, yaratıcı birey, yaratıcı olmayan bireye göre, çevresindeki nesneleri psikolojik olarak birbirinden daha az ayırma eğilimindedir. "Ben-Sen" bariyeri net bir şekilde oluşmamıştır. Çevresindeki oluşumlar çalışması için bir önem arz eder ve onlara narsisistik-idealleştirici libido yatırılır. Kohut ayrıca yaratıcı kişi için çalışmasının bir tür geçiş nesnesi (transitional object) özelliği gösterdiğini ve onun geçiş niteliğinde (transitional) narsisistik libido ile yatırıldığını öne sürer. Bu durumu fetişistin fetişine yönelik tutumuna benzetir. Fetişistin fetişine bağlanması, bağımlılık yoğunluğundadır, bu bir nesne sevgisi görünümünde değildir, erken bir nesnenin kendiliğin bir parçası olarak algılanması şeklindedir. Yaratıcı sanatçılar ve bilim adamları da, eserleriyle bağımlılık yoğunluğunda bir bağlanma içine girebilirler, onu kontrol etmek ve biçim vermek isterler. Yaratıcı etkinlik sırasında, daha önceden kendilerinde gördükleri mükemmeli yeniden yaratmaya çalışırlar, fakat eserleriyle ilişkileri, nesne sevgisinde görülen karşılıklı alma-verme özelliği içermez.

Kohut çalışmasında, K. R. Eissler'in sanatsal etkinlikle ilgili görüşlerini aktarır. Eissler'e göre sanatsal etkinlik, gerçekliğe yönelik otoplastik ve alloplastik tutumlar arasında bir sınırda yer alır. Ona göre, sanat faaliyeti bir rüya ya da belirti gibi otoplastiktir, içsel bir çatışmayı çözümler ve bir arzuyu doyurur. Diğer yandan, aynı zamanda alloplastiktir, çünkü orijinal ve yeni bir yaratı sayesinde gerçekliği değiştirir.

Eşduyum

Eşduyum diğer kişiler hakkında psikolojik veri toplama yoludur. Kohut'a (1966) göre, başka bir kişinin zihnine ulaşabilme yeteneği, esas olarak, erken dönemdeki zihinsel örgütlenmenin, annenin duygularını, davranışlarını içselleştirmiş olmasıyla mümkündür. Anneyle bu birincil eşduyum, başka insanların içsel deneyimlerinin bizimkiyle benzer olduğunu fark etmemizi sağlar ve bir erişkin olarak empatik olabilmemiz için öncül konumundadır.

Kohut psikanalistlerin eşduyumlu anlama sürecine girebildikleri kadar, bu süreçten çıkabilmelerinin de gerekli olduğunu düşünür. Eğer bir psikanalist eşduyumlu olamıyorsa gözlem yapamaz ve gerekli verileri toplayamaz. Eğer eşduyumun ötesine geçemezse varsayımlar ve kuramlar oluşturamaz, dolayısıyla mevcut görüngülere açıklamalar getiremez.

Kohut, başarılı bir analizden sonra hastanın eşduyum alanında bir genişlemenin gerçekleştiği inancındadır. İlkel narsisistik yapıların harekete geçmesi ve hem idealleştirilmiş nesne hem de büyüklenmeci kendilik alanlarındaki derinlemesine çalışma sonucunda eşduyum yeteneğinde artış ortaya çıkar. İdealleştirilmiş nesne alanındaki gelişme daha çok başkalarına yönelik eşduyumda artışa yol açarken; büyüklenmeci kendilik alanındaki gelişmeyse, hastanın kendine yönelik eşduyumundaki artışı sağlayarak hastanın kendi geçmiş yaşantılarını, ve geleceğe yönelik beklentilerini, duygularını, tepkilerini anlamasını kolaylaştırır (Kohut 1971).

Mizah

Kohut analiz sürecinde analizanlarda mizahın birdenbire ortaya çıktığını vurgular. Ona göre bu durum benin büyüklenmeci kendilik ve idealleştirilmiş nesnenin daha önce çok büyük sanılan gücü karşısında yavaş yavaş güçlenmesinin ve sonunda bu yapıları denetim altına almasının gecikmiş bir görüntüsüdür. Kohut bu durumu, güneşin, bulutların arasından kendini göstermesine benzeterek açıklar: "...Artık hastanın beni, çocuksu büyüklenmeci kendiliğin ya da idealleştirilmiş ebeveyn imagosunun sınırsız mükemmelliğe ve güce sahip olması yolundaki taleplerini gerçekçi bir şekilde görmekte ve bu kümelenmeleri özgürlüğün dışavurumu olan bir mizahla düşünmektedir" (Kohut 1971).

Kohut narsisistik yatırımın kendilikten, birey üstü ve zamansız varoluş kavramına doğru değiştiğini, ancak bunun nihai olarak ölümün tümüyle fark edilmesi sayesinde mümkün olabildiğini öne sürer. Başka bir deyişle insanın sonluluğunu fark etmesiyle narsisistik yatırım, evrensel (cosmic) narsisizme doğru kaymaktadır. Ancak Kohut'a göre özerk ben etkinliğinin yaratıcı bir sonucu olan bu durum, sadece çok az kişinin ulaşabildiği bir düzey olarak kalmaktadır (Kohut 1966).

Bu bağlamda Can Yücel'in şiirlerini anımsayabiliriz. Son dönem şiirlerinde Can Yücel'in ölüm temasıyla yüzleşmesine tanık oluruz. Şair ölümle içten içe alay eder:

"Konser oldum,

Bitmemiş senfoniyi bitirdim"

"Postmortem" isimli şiirinde ise şöyle der:

"...

Sırtüstü uzandım derin sulara

...

Denizin parçasıyım gayrı

 

Polanski'nin Sudaki Hançeri gibi

Ölümün parçasıyım"

Şair, ayrıca doğayla, canlı-cansız tüm varlıklarla bir tür kaynaşma deneyimi yaşar. Adeta Can'ın canı (kendiliği) adım adım uzaklaşmakta, fakat diğer yandan evrensel narsisizme doğru Yücel'eşmektedir. Onu ölümsüz kılacak olan da bu olgudur.

Mizah ve evrensel narsisizm, sonluluğun fark edilmesine dayanmayı sağlayarak narsisistik kendiliğin taleplerine üstünlük kurmayı sağlarlar. Kendilikten yatırımın çekilip evrensel narsisizme yöneltilebilmesi iyi işlev gören, sağlam bir ben aracılığıyla başarılabilir. Mizah ve evrensel narsisizmin en derin şekillerinde büyüklenmecilik ve coşku dolu bir resim yoktur, fakat inkâr edilmeyen melankoli ile karışım halinde içsel bir zafer duygusu vardır.

Bilgelik

Kohut'a göre bilgeliğe dönüşmemiş narsisizmin üstesinden gelebilme yeteneği sayesinde ulaşılır ve bilgelik, kişinin fiziksel, entelektüel ve duygusal güçlerinin ve sınırlarının kabulüne dayanır. İdealler, mizah kapasitesi ve faniliğin bilişsel işlevlerle bütünleşmesi, kişinin dünyaya ve yaşama karşı kararlı bir tutum alması anlamına gelen bilgeliği oluşturacaktır.

İdeallere yönelik yatırım çoğunlukla gençlik döneminde olurken, mizah kapasitesinin gelişmesi genellikle olgunlaşma döneminde zirveye ulaşmakta ve geçiciliğin kabulü ise daha ileriki yıllarda mümkün hale gelebilmektedir. Böylece bilgeliğin ancak yaşamın ileri dönemlerinde kazanılabildiğini görebiliyoruz.

İdealleştirilen değerlerin eksikliği ve zevk arayışı içinde olan tümgüçlü kendiliğe aşırı yatırım yapmak yoluyla narsisistik sınırların duygusal öneminin küçümsenmesi sonucunda alay (istihza) ortaya çıkmaktadır. Oysa bilgelik, sadece eski ideallere yönelik libidinal yatırımın sürmesiyle değil, aynı zamanda yaratıcı bir şekilde gelişmesiyle karakterizedir (Kohut 1966).

Kohut (1971), iyi bir analizin sonlanma evresinde hastanın kendisiyle ilgili kavrayışının bilgeliğe dönüştüğünü öne sürer. Ona göre hastanın bu yaşantıya ulaşabilmesi için ister arkaik büyüklenmeci kendilik alanında olsun, ister idealleştirilmiş kendilik nesnesiyle ilgili olsun dönüşmemiş çocuksu narsisizmden kurtulması gerekmektedir. Analizin son döneminde ortaya çıkan bu bilgelik hali hastanın sınırlılıklarının farkında olmasına rağmen özgüvenini sürdürebilmesine ve analiste sınırlılıkları ve yetersizliklerine rağmen saygı ve minnet duymasına olanak sağlamaktadır.

 

 

KAYNAKLAR

Freud, S (1914), Narsizm Üzerine Bir Giriş , Narsizm Üzerine ve Schreber Vakası içinde, çev. B. Büyükkal, S.M. Tura, Metis, 1998.

Kohut, H. (1966), Forms and Transformations of Narcissism, Essential Papers on Narcissism içinde, A.P. Morrison (ed), New York University Press, New York, 1986.

Kohut H. (1971), Kendiliğin Çözümlenmesi, çev. C. Atbaşoğlu, B. Büyükkal, C. İşcan, Metis, 1998.

Kohut, H. (1984), How Does Analysis Cure? , Uni. Chicago Press, Chicago and London.

Laplanche, J. ve Pontalis, J.B. (1988), The Language of Psychoanalysis , Karnac Books, London.

Tura, S.M. (1996), Narsisizm Sorunsalında Kohut ve Lacan, Ege Psikiyatri Sürekli Yayınları içinde, A. Çelikkol (ed) Ege Üniversitesi Basımevi, Bornova, İzmir.

Tura, S.M. (2000), Günümüzde Psikoterapi , Metis Yayınları.

Yücel C. (1999), Mekanım Datça Olsun, Bulut, İstanbul.

Kohut utanca eğilimi şu üç durumla ilişkilendirir: 1) üstbenin kusurlu olarak idealleştirilmesi, 2) büyüklenmeci kendilikte narsisistik libidonun yoğunlaşması ve 3) hırslı, devamlı başarı peşinde koşan kişilerde büyüklenmeci kendilik kavramının ve narsisistik-teşhirci gerilimlerin yeterince bütünleşmemiş olması. Eğer büyüklenmeci kendilikteki baskılar yoğunsa ben kontrol edemez hale gelir ve herhangi bir yetersizliğe utanç ile cevap verir.

Benin çevresiyle etkileşiminde, dengesini sürdürebilmesi için kendine (otoplastik) ya da dış dünyaya yönelik (alloplastik) bir uyum çabasına yönelmesi (Laplanche ve Pontalis 1988).


Cevaplar (0)Add Comment

Cevap yaz
daha küçük | daha büyük

security code
Lütfen görüntülenen karakterleri yazınız


busy