ToplumDusmani.Net V2

Kültür ve Sanat Portalı

Wednesday, Nov 20th

Son Guncelleme09:38:41 AM GMT

Nerdesin: Felsefe Yazıları Yabancılaşma ve Kişisel Kimlik


Yabancılaşma ve Kişisel Kimlik

e-Posta Yazdır

Reklamlar

 

YABANCILAŞMA ve KİŞİSEL KİMLİK:
NATHANIEL BRANDEN
Çoğu insan yabancılaşma üzerine yazanların tanımladığı sancılı duygusal durumu bilir.
Bir kişisel kimlik hissinden yoksun, kendisini yabancı hisseden
ve kendilerinin asla etkileyemediği bir dünyadan korkan çok insan vardır.
Fakat niçin? Nedir yabancılaşma problemi? Nedir kişisel kimlik?Niçin bu kadar fazla sayıda insan bunu başarma işini, korkulan bir görev olarak görür?Ve konuyla ilgili olarak: Neden kapitalizme saldırılmaktadır?
Yabancılaşma ve kişisel kimlik problemi birbirinden ayrılamaz.Sağlam bir kişisel kimlik hissinden yoksun olan insanlar yabancılaşmış hissederler. Sancı bir organizmanın alarm sinyalidir, tehlike işaretidir; özel olarak yabancılaşma sancısı, bir insana kendisi için uygun olmayan bir psikolojik durum içinde bulunduğunu; realite ile olan ilişkisinin yanlış olduğunu  bildirmektedir.
Şu gibi sorularla hiçbir hayvan karşılaşmaz: Kendimle ne yapmalıyım? Ne tip bir yaşam tabiatıma uygundur? Bu sorular ancak akıllı bir varlık için söz konusudur.Ego/Ben bir insanın içindeki kendi ve onun bilme melekesidir, yani  düşünme yeteneğidir.
Yaşayan bir varlık olarak insan, özel ihtiyaçlarla ve yeteneklerle doğar; bunlar tabiri caizse onun türünün kimliğini  oluşturur, yani bunlar onun insan tabiatını oluştururlar. İnsanın ihtiyaçlarını karşılamak için yeteneklerini nasıl kullandığı; yani realitenin gerçekleriyle nasıl uğraştığı, düşünce ve davranış bakımından nasıl bir fonksiyon göstermeyi seçtiği; onun - ki ' isel veya bireysel kimliğini ' -oluşturur. Onun kendi algılaması, onun ne tip insan olduğu hakkındaki içinde taşıdığı düşünce veya imajı (onun kendine saygısı olup olmadığı dahil) onun yaptığı tercihlerin kümü latif ürünüdür. Bu, Ayn Rand'ın " İnsan kendi kendini oluşturan bir ruhun, oluşturduğu bir varlıktır" ifadesinin anlamıdır.
Bir insanın ‘ BENİ/EGOSU ' onun bilme melekesi ve düşünme yeteneğidir.
Düşünmeyi tercih etme, realitenin gerçeklerini tanımlama, neyin doğru veya yanlış; neyin haklı veya haksız olduğu konusunda hüküm verme sorumluluğunu üslenme insanın kendini ortaya koyma şeklidir. Bu, insanın bir rasyonel varlık olarak kendi tabiatını kabul etmesidir, entelektüel bağımsızlığının sorumluluğunu kabul etmesidir. Ve bu kendi aklının başarısına bağlılığıdır. Bencil olmamanın özünde kişinin bilincini devreden çıkarması vardır. Bir insan düşünme, bilgiyi arama, hüküm verme işi ve sorumluluğundan kaçtığında ve kaçtığı müddetçe davranışı bir " feragat " davranışıdır. Düşünmeyi terk etmek: Kişinin egosunu terk etmesidir ve kişinin kendisinin varoluş için uygun olmadığını, realitenin gerçekleri ile başa çıkmada yetersiz olduğunu ifade etmesidir. Çünkü bir insan düşündüğü ölçüde, fikirlerini ve değerlerini birinci elden kazanır ve bunlar onun için bir gizem değildir; kendisi karakterinin, davranışının ve amaçlanma aktift  nedenidir. İnsan düşünmeden yaşamaya çalıştığı müddetçe kendini pasif konuma  koyar, kişiliği ve davranışları anlamadığı güçlerin, onun anlık hislerinin ve rastgele çevresel etkilerin kazara sonucu olur. Bir insan düşünce sorumluluğunu yerine getirmede hata yaparsa, istemsiz, bilinçsiz tepkilerin insafında kalır; ve bu tepkiler de kişinin üzerinde etkili olan dış güçlerin, onun etrafında olan kişilerin ve şeylerin insafında kalacaktır. Böyle bir kişi kendini, kendi hatasının bir sonucu olarak, sosyal deterministlerin insan görüşüne; yani doldurulmayı bekleyen boş bir kalıba, herhangi bir çevre ve şartlandıncı tarafından ele geçirilmeyi bekleyen iradesiz bir robota çevirir.
Güçlü bir kişisel kimlik hissi iki şeyin sonucudur: bağımsız bir düşünme politikası ve bunun bir sonucu olarak entegre bir değerler takımı. Bir insanın duygularını ve amaçlarını belirleyen ve insanın yaşamına yön ve anlam veren şey: İnsanın kendi değerleri olduğu sürece, bu değerlerini kendisinin bir uzantısı olarak, kimliğinin gerekli bir parçası olarak, onu kendisi yapan her ne ise onun için elzem bir şey olarak görür. Bu bağlamda "değerler" somut değer yargılarını değil, temel ve soyut değerleri ifade eder.
Örneğin, akılcılığı soyut değeri olarak alan bir kişi, bu değeri temsil eden bir arkadaş seçebilir; eğer daha sonra hükmünde yanlış olduğuna, arkadaşının akılcı olmadığına ve ilişkilerinin sona ermesi gerektiğine karar verirse, bu onun kişisel kimliğini değiştirmez; fakat, bunun yerine artık akılcılığa değer vermemeye karar verirse kişisel kimliği değişmiş olur. Eğer bir insan çelişkili değerlere sahipse, bunlar mutlaka onun kişisel kimlik algılamasına zarar verir. Bunlar zedelenmiş bir " ben hissi " bir araya getirilemez parçalardan oluşan bir " ben hissi " meydana getirirler.
Bu sancılı zedelenmiş kimlik acı verici deneyiminden kaçınmak için, değerleri çelişkili olan bir kişi yaygın olarak, göz ardı etme, bastırma, mantığa büründür me, vs. yoluyla çelişkilerini fark etmekten kaçmaya çalışacaktır Böylece düşünce yetersizliğinin yarattığı bir problemden kaç mak için kişi, düşünmeyi askıya alacaktır. Kendi kişisel kimlik hissine bir tehditten kaçınmak için , kendi egosunu askıya alır; düşünen, hüküm veren varlık olma sıfatını askıya alır. Böylece insan kendi ben hissini, insanın aktif, harekete geçirici unsuru olan aklından çıkarır; pasif, tepki verici bir unsuru olan duygularının altında bir yere koyar. Kaynağını anlayamadığı duygularla ve varlığını kabul etmediği çelişkilerle hareket eden kişi, gittikçe artan bir kendinden uzaklaşma, kendine yabancılaşma hissinden muzdarip olmaya başlar. Bir insanın duyguları. onun fikir ve değerlerinin, yaptığı veya yapamadığı düşünme işleminin ürünüdür. Fakat duygularıyla yönlendirilen, onları rasyonel muhakemesinin yerine koymaya çalışan insan, onları yabancı kuvvetler olarak yaşar. İçinde bulunduğu paradoks şudur: duyguları onun tek kişisel kimlik kaynağı olur, kimlik deneyimi ise şeytanlarla yönetilen bir varlık olur. Kendine yabancılaşma tecrübesi ile realiteden, yani etraftaki dünyadan yabancılaşma hissinin aynı sebepten kaynaklandığına dikkat edilmelidir: bu sebep kişinin düşünme sorumluluğu konusundaki hatasıdır. Realite ile uygun bir idrak temasının orta dan kaldırılması ve kişinin egosunun askıya alınması tek bir davranıştır.
Realiteden uzaklaşmak kendinden uzaklaşmaktır.
Sonuçlardan biri diğer insanlardan yabancılaşma hissidir; kişinin insan ırkının bir parçası değil, aslında bir ucube olduğu hissidir. Kişi bir insan statüsüne ihanet ederken, kendini bir metafizik serseri haline getirir. Diğer pek çok insanın da aynı ihaneti işlediğini bilmek bunu değiştirmez. Kişi yalnız ve kopuk hisseder; kendi varlığının gerçek olmayışı ile perişan bir deruni ve manevi sefilleşme hissi ile koparılmış hisseder. İnsanların kendi kişisel kimliklerini yok eden akılcılık ve bağımsızlık yetersizliği, onları aynı zamanda (çok yaygın olarak kimlik yerine koyacak bir şey arama veya daha doğrusu başkaları­nın değerlerine düşünmeden uyma yoluyla) ikinci i bir kimlik arama şeklindeki kendine zarar verici politikaya götürür. Bu benim sosyal metafizik olarak adlandırdığım şeydir. "Dolandındı Galeri" ("Rogues Gallery") adlı makalemde,31 farklı tip sosyal metafizikçileri incelerken, şu anki durum için en geçerli olan tipi, "Geleneksel" sosyal metafizikçiyi anlatmıştım: Bu, dünyayı ve onun egemen değerlerini hazır olarak alan kişidir; niçin diye sormaz.
Doğru nedir? Diğerlerinin doğru dediği şey. Haklı olan nedir? Diğerlerinin haklı olduğuna inandığı şey.
Kişi nasıl yaşamalıdır? Diğerlerinin yaşadığı gibi... [Bu] kişinin kimlik ve kişisel değer algıla­ması açıkça, onun (her şeyi bilen ve her şeye gücü yeten) "diğer insanların" değerlerini, şartlarını ve beklentilerini tatmin etmesinin bir fonksiyonudur... Şu anki gibi değerleri çürümekte olan, entelektüel kaos ve ahlak iflası içindeki (aşina olduğumuz yol işaretlerinin ve kurallann yok olduğu, "realiteyi" yansıtan güvenilir aynaların binlerce anlaşılmaz alt mezhebe ayrıldığı, "kendini ayarlamanın" gittikçe zorlaştığı) bir kültürde, kimliğini kaybettiğini hıçkırarak bir psikiyatra koşacak ilk kişi Geleneksel sosyal metafizikçidir, çünkü artık ne yapacağını ve ne olacağını net bir şekilde bilmemektedir. Kendine saygısı ve bağımsız muhakemesi olan bir kişi için kimlik, başkalarından edinilen veya başkalanca belirlenen bir şey olamaz. Kendinden şüphe etmenin bulaşmadığı bir kişinin, "Ben kimim?" sorusu ile karşı karşıya olan modern insanın ıstırabı konusunda bugün duyulan sızlanmalara akıl erdirmesi mümkün değildir. Fakat yukardakilerin ışığında, sızlanmalar anlaşılır olmaktadır.
Bunlar artık hangi otoriteye itaat edeceğini bilmeyen ve kendilerini bir kendi hissine doğru sürmenin birisinin görevi olduğunu, "Sistemin" onlara kendine saygı hissi vermesi gerektiğini zırvalayan sosyal metafizikçilerin sızlanmalardır.
Modern entelektüellerin Ortaçağı beğenmesinin, bu tarz yaşam için olan şaşkın özleminin ve bu dönemde var olan gerçek şartlan yoğun olarak göz ardı etmesinin psikolojik kökü budur. Ortaçağ, sosyal metafizikçisinin itiraf etmediği bir rüyayı, metafizikçinin bağımsızlık ve kendinden sorumlu olma korkusunun bir erdem olarak ifade edildiği ve sosyal bir zorunluluk haline getirildiği sistemi temsil eder. Bir insan, herhangi bir yaşta, entelektüel sorumluluktan kaçmaya ve kendi kimlik hissini "ait olma"dan hareketle geliştirmeye çalıştığında, hayatının geri kalan kısmında, kendi akıl fonksiyonunu sabote etmesi nedeniyle ölümcül bir bedel öder.
İnsan, realiteye doğrudan bakamayarak, başkalarının muhakemelerini kendisininkinin yerine koyduğu ölçüde,aklı fonksiyonu realiteye yabancılaşır.
İnsan kavramlar yoluyla değil, ezberlenmiş üstü kapalı kelimelerle, yani,bazı durumlarla ilgili olan, fakat kullanıcısının içeriğini doğru şekilde anlamadığı, öğrenilmiş seslerle fonksiyon gösterir. Bu, bugünün düşünmeyen insanlarını, şu suçlamayı haklı görmeye teşvik eden, tanımlanmamış, bilinmeyen fenomendir: bugün modern insanın "fazla soyut," "fazla entelektüel" bir şekilde yaşamaktadır ve insanın "doğaya geri dönmeye" ihtiyacı vardır. İnsanlar zayıf bir şekilde realiteden kopuk olduklarını, etraflarındaki dünyayı anlamaları konusunda bir şeylerin yanlış olduğunu algılarlar. Fakat onlar problemlerini, tamamen yanlış bir temelde yorumlarlar. Gerçek, onların "soyutluklar" arasında kayboldukları değildir, fakat soyutlukla n tabiatını ve doğru şekilde kullanılmalarını keşfedememeleridir; onlar kavramlar arasında kaybolmuş değil, üstü kapalı kelime/er arasında kaybolmuşlardır. Realiteyi çok entelektüel şekilde anlamaya çalıştıktan için değil, fakat onu sadece diğerlerinin gördüğü gibi keşfetmeye çalıştıktan için realiteden kopmuşlardır; realiteyi ikinci elden keşfetmeye çalışmışlardır. Ve onlar, başkalarının tekrarladığı slogan ve deyimleri dillerine dolayarak, bu boş kelimelerin kavram olduğunu sanarak ve kendi kavramsal melekelerinin doğru şekilde kullanımını asla bilmeyerek, birinci el, kavramsal bilginin neyi içerdiğini asla öğrenmeden, alışkanlıkla kullanılan gerçek olmayan kelimeler dünyasında gezinmektedirler. Böylece realiteden yabancılaşmaları için çözümün beyinlerini tüm düşüncelerden arındırmak ve bağdaş kurup, bir yaprağın damarlanna bakarak bir saat oturmak olduğunu söyleyen Zen Budistler için hazır hale gelirler. İnsanlar nevrotik olarak tedirgin olduklarında, anlamını bilmedikleri bir şey nedeniyle dehşet hissinden muzdarip olduklarında, korkularını bazı harici nesnelere yönlendirme yoluyla sık sık rahatlamaya çalıştıkları psikolojik olarak iyi billinen bir gerçektir: onlar korkularının, mikropların tehdidine veya hırsızlann gelmesine veya yıldırım tehlikesine veya Mars­Marsların beyni kontrol eden radyasyonlarına karşı akılcı bir reaksiyon olduğuna kendilerini inandırmaya çalışırlar.
İnsanların, yabancılaşmalarının sebebinin kapitalizm olduğuna karar vermeleri de bundan çok farklı değildir. Ancak, onlann kapitalizmi hedef ve bahane göstermesinin de sebepleri vardır.
Yabancılaşmış insan iradi (Yani kendince yönlendirilen) bir bilinç sorumluluğundan kaçmaktadır: düşünme veya düşünmeme özgürlüğü, bir akıl süreci başlatmak veya göz ardı etmek, onun kaçmaya çalıştığı bir yüktür. Fakat bu özgürlük onun insan olma tabiatı ile ilgili olduğundan, bundan kaçmak söz konusu değildir; bu yüzden insan, aklı terk ettiğinde ve duygular ve körlük yönüne meylettiğinde suçluluk ve endişe duyar. Fakat insanın özgürlük konusu ile karşı karşıya gelmesinin başka bir seviyesi daha vardır: bu varoluşsal veya sosyal seviyedir ve burada kaçış mümkündür. Politik özgürlük bir metafiziksel mutlak değildir: kazanılmak zorundadır ve bu nedenle reddedilebilirdir. Kişinin varoluşundaki özgürlüğe karşı olan isyanın psikolojik kökü, kişinin bilincindeki özgürlüğe karşı olan isyandır. Davranışları için kendinden sorumlu olmaya karşı isyanın kökü, düşüncede kendi bildiği  yöne gitmeye karşı olan isyandır. Düşünmek istemeyen kişi ne davranışlarının sonuçlarının ve ne de yaşamının sorumluluğunu taşımak ister.
Bu bağlamda,'Ayn Rand Kimdir? 'den, 19. yüzyıl ortaçağcılarının ve sosyalistlerinin kapitalizme karşı saldırılarının benzerliklerini incelediğim bir pasajı alıntılamak uygun olacaktır:
        Hem ortaçağcılar ve hem de sosyalistlerin yazılarında, insanın varoluşunun kendisine otomatik olarak garanti edileceği, yani insanın kendi bekasının sorumluluğunu taşımak zorunda kalmayacağı bir toplum için açık bir özlem gözlenmektedir. Her iki kamp da kendi ideal toplumlarını, "ahenk" olarak adlandırdıkları şeyle, hızlı değişim veya meydan okuma veya bir rekabetin yorucu şartlarının bulunmaması ile karakterize edilen bir toplum olarak gösterirler; bütünün refahı için belirlenen katkı paylarını herkesin vermesi gereken, fakat hiçbir kimsenin kendi hayatını veya geleceğini kritik şekilde etkileyecek olan tercihler yapması ve kararlar alması gereği ile yüz yüze kalmayacağı, kişinin ne kazandığı veya kazanmadığı veya neyi hak edip neyi etmediği sorusunun gündeme gelmeyeceği, ödüllerin başarıya bağlanmadığı ve kişinin yardımseverliğinin onun hatalarının sonuçlanna asla katlanmayacağının garanti ettiği bir toplum. Kapitalizmin, pastasal varoluş olarak adlandınlabilecek olan bu görüşe uyamaması, ortaçağcıların ve sosyalistlerin özgür bir toplumu suçlamasındaki temeldir. Kapitalizm insana bir Cennet Bahçesi vaat etmemektedir.Tabi ki bugün kapitalizm büyük ölçüde terk edilerek yerine karma ekonomi, yani gittikçe devletçiliğe doğru kararlı bir şekilde ilerleyen bir özgürlük ve devletçilik karışımı getirilmiştir. Bugün bizler, sosyalistlerin "ideal toplumuna," Marx'ın işçilerin "yabancılaşması" üzerine ilk yazdığı zamandakinden çok daha yakınız. Ancak, kolektivizmin her ilerlemesinde insanın yabancılaşması konusundaki çığlıklar daha da sesli hale gelmektedir. Bize problemin gittikçe kötüleştiği söyleniyor. Komünist ülkelerde bu gibi eleştirilerin dile getirilmesine müsaade edildiğinde, bazı yorumcular işçilerin yabancılaşması konusundaki Marksist çözümün başarısızlığından, komünizmin şartlandırdığı insanın daha da yabancılaşmasından, insanın doğa ile diğer insanlarla olan "yeni ahenginin" gerçekleşmemesinden şikayetçi oluyorlar. Bu ahenk, Erich Fromm gibi yorumcuların propagandalarının aksine, ortaçağ köylülerinde veya zanaatkarlarında da mevcut değildi.
İnsan tabiatından kaçamaz ve eğer insan kendi tabiatının gereksinimlerine aykırı bir sosyal sistem (kendisinin rasyonel, bağımsız bir varlık olarak yaşamasın engelleyen bir sistem) kurarsa, sonuç psikolojik ve fiziksel felakettir.
Özgür bir toplum tabi ki tüm bireylerinin akıl sağlığını garanti edemez. Özgürlük insanın gerçek tatminini sağlamaya yeterli  bir durum değildir, fakat gerekli  bir durumdur. Ve kapitalizm (laissez-faire kapitalizmi) bu durumu sağlayan tek sistemdir. Yabancılaşma problemi metafizik bir problem değildir: insanın asla kaçamayacağı, bir tür İlk Günah gibi doğal kaderi değildir; o bir hastalıktır. Kapitalizmin veya sanayileşmenin veya "büyüklüğünün" sonucu değildir ve mülkiyet haklarının ortadan kaldırılması ile yürürlülükten kaldırılamaz. Yabancılaşma problemi psiko-epistemolojiktir. İnsanın kendi bilincini nasıl kullanmayı seçtiği ile ilgilidir. İnsanın düşünmeye karşı, yani realiteye karşı isyanının sonucudur.
Eğer bir insan bilgiyi arama, değerler seçme ve amaçlar ortaya koyma sorumluluğunda başarısız olursa; eğer kişi bu alanı başkalarının otoritesine teslim ederse; evrenin kendisine kapalı olduğu duygusundan nasıl kaçar?
Gerçekten de evren kendisine kapalıdır. Ancak kendi tercihinden dolayı..!
Nasıl cebelleşeceğim,
Tanrı'nın ve insanın,
Çileden çıkartan acayiplikeri ile?

Ben, bir yabancı ve bir korkak yaratmadığım bir dünyada?
Sorusu için en uygun cevap şudur:
N  E  D  E  N      S  E  N     Y  A  R  A  T  M  A  D  I  N ..?
KONU ile İLGİLİ SAYFALAR:YARATAN veya YARATICI:
" YOK dan VAR " veyahut " VAR dan YOK " elde edilebilir mi?

Cevaplar (1)Add Comment
deniz

...


yazar deniz, Aralık 13, 2010
sadece okuyun ve düşünün...lütfen

Cevap yaz
daha küçük | daha büyük

security code
Lütfen görüntülenen karakterleri yazınız


busy