ToplumDusmani.Net V2

Kültür ve Sanat Portalı

Monday, Jun 21st

Son Guncelleme09:38:41 AM GMT

Nerdesin: Felsefe Yazıları Zen Budizm


Zen Budizm

e-Posta Yazdır

Reklamlar

Zen Budizm / Bir Yaşama Sanatı / İlhan Güngören

Zen BudizmYukarıdaki ayrımlarda değindiğimiz gibi zazen oturarak yapılan ve Batı dillerine yanıltıcı bir biçimde “meditasyon” olarak çevrilen uygulamaya Zen dilinde verilen addır. Sankrit “dhyana” sözcüğünden geliyor bu sözcük… Gerçi Çin alfabesiyle yazılması sonucu “cahan’na”, Japon alfabesiyle yazılması sonucu “zenna” olarak söylenişinden kolay kolay tanınamayacak bir duruma gelmiş… Zen sözcüğü de buradan geliyor. Zenna’nın kısaltılmasından oluşmuş. Zazen de zenna’dan türetilmiş bir sözcük.


Dhyana ve zazen aslında pek de aynı şey olarak kabul edilemez. Dhyana daha çok zihnin bir nesne ya da konu üzerinde yoğunlaştırılması, konsantre edilmesidir. Böylece yargı yeteneği bir yana itilmiş, bilinç zihnin yoğunlaştırıldığı konu ya da nesne dışındaki düşüncelerden arıtılmış olur. Zazen’se zihni yoğunlaştırmak için zorlanmadan iç derinliğe ulaşıp oradan iç görü, sezgi (parajna) şefkat, sevecenlik (karuna) duygusunun doğal olarak kendiliğinden ortaya çıkmasına olanak sağlayan bir yöntemdir. (Zazen de sonunda doğal bir zihinsel yoğunlaşmaya konsantrasyona dönüşür ama iki uygulamanın arasındaki fark birinde doğal olarak oluşanın ötekinde zorlamayla elde edilmeye çalışılmasıdır.)

Düşünce dalgaları yatışıp da zihin sakinleşince tıpkı bulanık suda gözden kaybettiğimiz kıymetli bir inci tanesinin su durulup, saydamlaşınca gözükmesi gibi iç görü, sezgi (parajna) meydana çıkar, gözükür.

Gene de zazen’i çeşitli dhyana yol ve yöntemlerinden biri olarak sayabiliriz. Bu yol ve yöntemler ilk bakışta birbirlerinden çok değişik, çok ayrı gibi gözükse de uygulamayı sürdürüp belirli bir aşamaya da gelindi mi bu yolların birbirleriyle buluşup kesişmesi de doğaldır. Eğer derin yaratılışımızın, iç görü ve sezginin (parajna) ortaya çıkmasını engelleyen bağnazca bir inan yoksa ortada, belki başka dhyana yöntemleriyle bir yerlere varılabilir. Ama zazen doğal, zorlamasız bir yoldur. İnsan yaratılışına da zihnimizin yapısına da ters düşmez. Yolların kestirme ve tehlikesiz olanıdır.


Zazen yapınca iç görü ve sezginin (parajna) doğal olarak kendiliğinden ortaya çıkacağını söyledik. Ama belki buraya bir ekleme yapmak gerekli. Zazen öyle bütünüyle edilgen bir tutum da değil… İç görü ve sezgiyi (parajna) dünyanın en önemli şeyiymiş gibi, bütün varlığımızı ortaya koyarak aramazsak bulamayız. Demek ki zazen bir yandan da edilgenlik (pasiflik) içinde etkin (aktif) bir tutum.


Zen Budizm - ZazenBir kere iç görü, sezgi (parajna) uyandı mı o zaman kalıpların arkasında saklanan boşluk (sunya kendi kendine meydana çıkar. Her şeyi, özü, esası boşluk (sunya) olan gerçek böylesiliğiyle (tahtaya) görmeye başlarız.

Günümüzde keşiş olsun olmasın Zen yolunu izleyen kimselerin bul yolda yol almak için yaptıkları başlıca uygulama, başlıca çalışma zazen yapmaktır. Hem Rinzai, hem Soto manastırlarında Zenyanlılar zamanlarının çoğunu zazen yapmakla geçiriyorlar. Rinzai manastırlarından zazen’e ek olarak yapılan bir uygulama var… Ustanın verdiği bilmecemsi bir soruya (koan) yanıt aramak ve belirli aralıklarla ustaya “sanzen” adı verilen kişisel görüşler yapmak.

T’ang soyu dönemi ustalarına bakarsanız, Hui-neng’den Lin chi’ye kadar hemen hepsi boş boş oturup zazen yapmanın yararsızlığına dokunduran, “Bağdaş kurup boş boş oturmakla Buda olunmaz” gibi ya ad bu etkide sözler söylemişler. Ama bugünkü Zen çalışması hemen hemen zazen yapmaktan ibaret.

Gene de T’ang dönemi ustalarının zazen yapmaya büsbütün karşı olduklarını da kabul etmek güç. Zazen’e karşıt gibi görünen görüşleri herhalde zazen yaparak belirli bir yere gelip de oratan öteye geçemeyenler, başka şeyler arayıp da iç görüyü, sezgiyi (parajna) bulamayanlar, zihinlerini kapatıp köreltenleri uyarmak, onları daha ileri atılımlara özendirmek içindi.

Kaldı ki T’ang soyu dönemi ustalarının eleştirdikleri zazen, bir amaç için, Buda’lığa erişmek için yapılan zazen’di.

Öyleyse ustaların önerilerini şöyle mi değerlendirmeli? Salt oturmak için oturmak, bir şey beklemeden, bir şey istemeden, bir amaç gütmeden zihnin rahatlayıp, sakinleşmesiyle yetinmek… Belki bu bile değil… Zihni başıboş kendi haline, oluruna bırakmaktan hoşluk, hoşnutluk duymak, Gene burada Taocu (wu-wei) bir şey yapmadan oluruna bırakmak zihne, doğaya güvenmek öğretisinin bir uygulamasıyla karşılaşmıyor muyuz?

Bir zen şiirinde söylendiği gibi:

Bir şey yapmadan sakin sakin otur,
Nasıl olsa bahar gelir, otlar da büyür.

Alan Watts’ın çok yerinde olarak işaret ettiği gibi zazen yapmak doğal bir şeydir. Hayvanlar bunu yapıyor. Bizlerden (Kurbağa meditasyon yapmasını iyi bildiği için Zen sanatçılarının pek sevdiği bir konudur. İyi bir meditasyoncu gibi saatlerce kıpırdamadan durur ama bir an bile çevresindeki yaşama karşı uyanıklığını yitirmez) çok daha sinirli yaratıklar olan kediler, köpekler hiç kıpırdamadan saatler boyu oturuyorlar. Gövdelerini de, sinirlerini de, zihinlerini de dinlendirip sakinleştiriyorlar. İlkel insanlar bunu yapıyor. Bütün ulusların köylüleri bunu yapıyor. Ama vaktin nakit olduğuna inandırılmış, huzursuz ve hırçın bir kent yaşamına kendilerini uydurmuş olanlar için bir çıkar ya da yarar beklemeden boş boş saatlerce oturmak düşünülemeyecek bir zaman mirasyediliği sayılabilir. Oysa böyle boş boş oturmaktan, hem sinirlerini hem zihinlerini dinlendirmekten asıl yararlanacak olanlar onlar… Bütün yaşam boyu hep çıkarlı, hep yararlı işler peşinde koşan, zamanı boşuna harcamaktan bir hastalık derecesinde korkan, yaşadıkları anı hiçbir zaman gelmeyecek bir geleceğe ipotek etmiş olan bu kimseler… Böyle kimseleri nasıl inandırabilirsiniz iç derinliklerini tanımanın, kendi zihinlerindeki tutarsızlıkları bulup çıkartmanın yeter bir yarar olduğuna.

 
Sakin sakin, boş boş oturunca zihin doğal olarak kendiliğinden sakinleşir, yatışır. Zihnin kendi kendine çalışmasına seyirci kalabilirsek, zihni ön yargılar, koşullanmış düşüncelerle kösteklemeye çalışmazsak zihne kendiliğinden gelen, bizim de seyircisi kaldığımız düşüncelerden bir zarar gelmez. Yeter ki onların akımına gerçekten seyirci kalabilmiş olalım. Zihin yavaş yavaş durulup, saydamlaşınca o zaman iç görüyü, sezgiyi (parajna) aradan tanıyıp seçme olanağı doğar. Bir kere (parajna) iç görü, sezgi ortaya çıktı mı olaylara, çevremize ölçmeden, bölmeden, sınıflamadan, sınırlamadan bakabiliriz. Gördüklerimizi soyut kavramlara bulaştırmadan gerçek böylesilikleriyle (tathata) görüp anlayabiliriz. İç suskunluk kazanılıp sözlü düşünce alışıklıkları aşıldı mı, düşünceden daha keskin, daha üstün bir duyarlıkla bakarız çevremize, gören, görülen ve görme işlemleri arasındaki ayrılık kalkar ortadan, üçü birbirinden ayrılmaz bir bütün olur. Zihinle zihin olmayan, benle ben olmayan arasındaki sınır kaybolur. Bilinç öylesine keskinleşir ki hiç böyle bir şey istemediğimiz, beklemediğimiz halde bir bakarsınız her şeyi bir anda ve bir arada bilincimize sığdırıvermişiz. Buraya bu noktaya da hiçbir amaç gütmeden hatta amaçsızlığa ulaşmak amacı bile gütmeden gelmişiz. İşte Samadhi denilen iç durum budur ya da böyle bir şey olmalı.

Zazen, Hui-neng’in çok belirgin bir biçimde açıkladığı gibi, her türlü düşünce, duygu ya da duyarlığın zihne girmesini engellemeye çalışmak değildir. Zaten böyle bir şey olabilir mi? Bir Zen şiirinde pek anlamlı bir biçimde dile getirildiği gibi;

Düşünmemek gene de düşünmektir.
Ben düşünmeyeceğim diye düşünmektir.
Bu da bir tür düşünmektir.
Düşünmek ya da düşünmemek.
Bu ikilemden nasıl çıkılmalı?

Bazı yoga uygulamalarında zihin bir mumun ışığına ya da burnun ucuna, bakarak yoğunlaştırılıp düğümlenmeye, böylece düşünce akımının zihne girmesi engellenmeye çalışılır. Ama Zen’in yolu bu değildir. Düşünce akımına olumlu olumsuz bir katkıda bulunmaktan kaçınarak seyirci kalmak… Bir yandan da zihinde olup bitenlerin sürekli bilincinde olmak, zihnin uyanıklığını, haberliliğini sürdürmek… Zen’in yolu bu…

Zen çalışmalarının eninde sonunda uyanma, aydınlanmayla sonuçlanması doğal… Ancak bunun için her şeyden önce her türlü sabırsızlığı, her türlü aceleyi ve beklemeyi bir yana bırakmalı. Beklemeden beklemeli. Eğer gerçek amaçsızlığa ulaştınız da işi de oluruna bıraktınızsa yarın ya da ilerideki zamanlarda değil de hemen şurada ve şu anda uyanıp aydınlanmamanız için bir neden kalmaz. Zen uygulaması yapan kimsenin uyanmak aydınlanmak gibi bir amacı varsa, o zaman şu anda değil de gelecek üzerine kurulmuş bir takım hayaller, umutlar üzerinde yaşıyor demektir. Oysa uyanma, aydınlanma en başta zaman boyutunda bir duyarlılıktır. Şimdiki zamana uymaktır, sürekli şimdi de (eternal present) yaşamayı başarmaktır. Uyanma, aydınlanma şurada şu andadır. O zaman da gelecek üzerine kurulmuş umutlar, hayallerle yapılan, bir amaçla yapılan Zen gerçek Zen değildir. Başka bir deyimle insan Buda olmak için Zen uygularsa bu uygulama onu Buda’lığa götürmez. İnsan Zen’i uygulayarak Buda olduğunun farkına varır.

Zazen bize zihnimizi tanımak; asıl yaradılışımızı tanımak fırsatını verir. Bir kere insan zihnini derinlemesine tanıdı mı bir daha kaba düzeydeki eski durumuna geri dönmez. İç görü, sezgi (parajna), şefkat, sevecenlik duygusu (rakuna) uyandı mı gerçek özgürlüğe, bağımsızlığa götüren “kapısız kapıdan” geçtiniz demektir. Kendi yaratımız olan doğru eğri, haklı haksız, uygun uygunsuz gibi ön yargılar, düşünce kalıpları, kavramlar, ön seçimler, gökteki ayın parlaklığını görmemizi engelleyen bulutlar gibidir. Bir kere bulutlar sıyrıldı mı o zaman anlıyoruz ki ay bulutların arkasında da olsa hep vardı ve ışıklarını yaymaktan geri kalmıyordu.

Zazen’in nasıl yapılacağı konusunda eski bir kurallar derlemesi vardır. Bu derlemenin yazarı belli olmamakla beraber bu kuralların Çin’de bir Zen manastırı kurmuş olan Pai-chang’ın (720-814) derlemesinden geldiği kabul edilir. Gerçi bu derleme T’ang soyu döneminin sona ermesinden sonra kaybolmuş, sonradan gene 1265 yılında derlenmiştir. Bu ikinci derleme de Pai-chang derlemesi olarak adlandırılır.

Burada, bu derlemedik kurallarla, daha sonraki dönemlerde eklenmiş uygulamalar bir arada sunulacaktır. Böylece, çağımızda zazen uygulamasının nasıl yapıldığı konusunda gerçeğe yakın bir bilgi verilmeye çalışılmıştır.

Kuralları şöyle sıralayabiliriz: “Yola giren kimse ne çok yemeli ne de az… yeterli ve düzenli gıdalanma yöntemi uygulanmalı. Uykuda da böyle yapılmalı, ne çok uyumalı ne de az… Orta yolu seçmeli.” Zazen yapmak isteyen kimse, kendisini kimsenin tedirgin etmeyeceği sakin bir odaya çekmeli: üzerine oturmak için iyice pamukla doldurulmuş kalınca dört köşe bir yer minderi bulmalı, minder yetmiş santime yetmiş ya da bir metreye bir metre olabilir. Oda ne çok aydınlık ne de karanlık olmalı, ne sıcak olmalı ne de soğuk. Ama gene de serin olması üstün tutulmalıdır. Üste giyilen giysi rahat olmalı, dar kemer, çorap, pantolon, dar etek ve buna benzer sıkıntı veren giysiler giyilmemelidir.

Japonya’da hem keşişler hem de keşiş olmayanlar “hakama” adı verilen özel bir giysi giyerler. Bu giysinin kolları da uzun olduğundan iki el birleştirilince eller kol yenlerinin içinde kalır. Böylece sineklerin konarak ellere tedirginlik vermesi de önlenir.

Eğer zazen yapan kimse lotus duruşunda oturabiliyorsa lotus duruşunda oturmalıdır. Lotus duruşu Buda heykellerinin oturuş biçimidir. Belki çoğumuzun hatırlayacağı gibi bu oturuşta bağdaş kurup bacaklar iyice çaprazlanır, sol ayağın tabanı yukarı havaya dönük bir durumda sağ bacağın baldırı üzerine ve sol ayağın tabanı gene yukarı havaya dönük olarak sol ayak üzerinden aşırtılarak sol bacağın baldırı üzerine konur. Zazen yapmak için en uygun, en çok önerilen oturuş budur. Ama bağdaş kurmaya alışmamış, ömür boyunca sandalyede oturmuş bir kimse için bu oturuşu başarmak hemen hemen olanaksızdır ya da bunu başarmak çok uzun bir süre çalışmayı gerektirir. Bu oturuşu başarmak için yapılacak bir zorlama lif kopmasına, hatta daha önemli bir aksaklığa neden olabilir. Eğer lotus oturuşun denenecekse hiç zorlamadan azar azar, alıştıra alıştıra bu duruşa geçmeye çalışılmalıdır.

 
Bazı kimselere yarım lotus denen oturuş daha kolay gelebilir. Bu oturuşun lotus oturuşundan farkı sol ayağın tabanının gene yukarı dönük durumda sağ bacağın baldırı üzerine konacak yerde sağ bacağın baldırının altına konması… Bir de Burma oturuşu adı verilen bir oturuş biçimi var… Bu oturuşta bacaklar birbirinin üstüne konmadan çaprazlanır, sol bacak dizden kıvrılıp sağa doğru uzatılır, sağ bacak da gene dizden kıvrılıp sol bacağın önüne konur. Bağdaş kurmaya çok benzeyen bir oturuş… Farkı; bacakların üstüste bindirilmeyip, birinin ötekinin önüne yerleştirilmesi… Bu saydıklarımız dışında zazen yapmak için uygun oturuş biçimleri vardır. Hatta arkalıksız bir sandalyede de oturup zazen yapılabilir. Yalnız böyle oturulduğu zaman “lotus” oturuşunda ya da bağdaş kurup oturmakta olduğu gibi gövde geniş ve yaygın bir tabandan yoksun kalacağından gövdeyi dik tutmak bir süre sonra güçleşecek, yorgunluk erken gelecektir.

Gene de bütün güçlülüğüyle birlikte zazen yapmak için en uygun oturuş biçimi “lotus” oturuşu olduğunu söyleyebiliriz. Onun için başka bir oturuş biçiminde zazen yapan kimsenin bir yandan da lotus oturuşu için alıştırmalar yapması önerilebilir. Ancak lotus oturuşunda rahatlık elde edilmedikçe bu oturuşta zazen yapılmamalı, bu oturuş yalnız alıştırma olarak yapılmalıdır. Kendini eziyete koymuş bir kimsenin zihnini sakinleştirmesi beklenemez.

Bacakları güzelce yerleştirdikten sonra, sıra elleri yerleştirmeye geliyor. Yapılacak iş, sağ elin ayâsını havaya bakar biçimde ve rahatça bacakların çaprazlandığı yere koymak, sol eli de gene ayâsı yukarı havaya bakar durumda sağ elin üzerine koymak… Bundan sonra da her iki elin başparmaklarını birbirine değecek şekilde yerleştirmek. Ancak bu öneri sağ elini kullanan kimseler için geçerlidir. Çünkü böylece gövdenin daha hareketli, daha kıpırdak olan yanını sıkı düzen altına almak olağanı doğmuş oluyor. Solak olanlar için bunun tam tersi yapılmalı, sağ el sol elin üzerine konmalı. Çünkü amaç olabildiği kadar sakinleşmek, gövdenin daha hareketli, kıpırdak yanını öbür yanının yardımıyla sıkıdüzen altına almaktır.

Bundan sonra yapılacak en önemli iş omurgayı dik ve doğru tutmaktır. İşin bu yönü başarılamadıkça zazen’den bir sonuç alınması beklenemez. İstenen kazık gibi dimdik oturmak değildir. Çünkü böyle kazık gibi dik oturmak hem yararsız bir gerginlik ve sonucunda da gereğinden çabuk yorgunluğu getirecektir, hem de böyle bir dimdiklik bir kurum görüntüsü olacaktır ki gövdenin durumu kaçınılmaz olarak zihne de yansıyacaktır.

Dik ve doğru duruş omurganın en doğal biçimde kendi kendini taşıyan tam düşey durumdaki duruşudur. Ne öne, ne arkaya, ne de yanlara en küçük bir yatıklık olmadan rahat, dik ve doğru duruş… Bu duruşta gövdenin ağırlık merkezi gövdenin aşağı kemsine, göbek altına doğru aktarılmış oluyor.

Omurganın dik ve doğru duruşunda en önemli görev omurganın göbek hizası altındaki bölüme düşüyor. Çünkü gövdenin yukarı bölümünün bütün ağırlığını taşıyan ve gövdenin yaşamla ilgili en önemli işlevlerine komuta eden omurilik kesimini saklayan kısım da budur.

Eğer omurganın alt bölümü dik tutulabilirse yaşamsal işlevler de daha sağlıklı, daha uyumlu bir ortamda oluşmak olanağı bulabileceklerdir. Gövdeyi dik tutabilmek omurganın bu aşağı bölümünün dik ve sağlam duruşu bilincin denetiminden geçirilerek sağlanabilir. Bunun için de karın kasları gövdeyi dikleştirecek şekilde geriye doğru germek gerekecektir. O zaman Japonya’da “koshi” adı verilen omurganın bu alt bölümü üzerinde duyarlık yoğunlaştırılmış olur. Sanki koshi birdenbire bir güç akımıyla doluyormuş gibi bir duygu, bir duyarlık içinizi doldurur. (Karın kaslarını gerip koshi üzerinde böyle bir duyarlılık kazanmak savaşım sanatı olan “Budo”da da güzel sanatlarda da çok önem verilen bir konudur.)

Bundan sonra iş omurganın yukarı kısmını dik ve doğru tutmaya geliyor. Burada en önemli bölge ense, boyun bölgesidir. Çeneyi ense kaslarının, özellikle kulakların arkasındaki kasların adamakıllı gerildiğini duyuncaya kadar içine çekip gene boynun ne bir yana, ne de öbür yana küçücük bir eğikliği bile olmadığına inanıncaya kadar zihnin ense üzerindeki denetimini sürdürmekle ensenin de doğru, kusursuz duruşu sağlanabilir.

Kollar omuzdan kendi ağırlıklarıyla asılmış gibi aşağı sarkmalı, omuzlar sırtı kamburlaştırmadan aşağı doğru sarkık tutulmalı… Güçsüz insanlar her zaman omuzlarını kaldırıp sırtlarını kamburlaştırıp büzülmüş bir görünüm alırlar. İnsanlar korkutuldukları ya da şaşa kaldıkları zaman hemen omuzlarını yukarı kaldırıp kasılırlar. Böyle yapmayıp da gücünü göbek bölgesine aktaran kimse kuşkusuz bu alanda bir yol gitmiş bir kimse sayılabilir.

Dizlerin yere değdiğini ve kaba etlerin rahat bir durumda yere yerleştiğini denedikten sonra gövdenizi bir sallangaç gibi iki yana sallamaya başlayın. Önce büyük kolanlarla başlayan salanlım giderek güçünü yitirerek durağan bir duruma geldiği zaman gövdenizin tam düşey ve en doğru duruma gelmiş olduğuna emin olmuş olmalısınız. Sonra gövdenizi aynı biçimde öne arkaya doğru sallamaya başlayınız. Sallanma yavaşlayıp bittiği zaman gövdenizin ne öne, ne arkaya eğik durumda olmadığına tam düşey durumda kaldığına hiçbir kuşkunuz kalmamış olmalı.

Dudaklarınız kapalı diliniz ağzınızın içinde tersine yuvarlanmış durumda dişlerin bittiği yerde hafifçe ön damağa deymeli. Gözler yarı açık tutulmalı. Büsbütün kapatılmamalı çünkü gözleri kapamak uykuyu çağırmak demektir. Ayrıca gözlerin kapalı tutulması zazen yapan kimseyi düşlere, hatta bazen hipnotik durumlara sürükleyebilir. Zazen’se bir uyku değil, düşlerden uyanma yoludur. Hipnotik durumlar da Zen meditasyonuyla hiçbir şekilde bağdaşmaz. Kesin olarak önlenmelidir.

Göz doğal olarak aşağıya dönük tutulmalı, hiçbir nokta ya ad noktalarda odaklaştırılmamalıdır. Bakışın 90-100 santim önünüze doğru yöneltilmiş olması normaldir. Ama bu kesin bir kural olarak alınmamalıdır. Bakış kendiliğinden nereye düşüyorsa o açıklık bakışlarınızı dinlendirmek için uygun açıklık olarak kabul edilebilir. Gözlerin böyle aşağı yöneltilmiş rahatlatılmış durumu gözlerdeki gerginliğe, yorgunluğa karşı yararlı bir yöntemdir. Bir de önemli bir nokta, gözün bakış alanı içinde dikkati dağıtacak ya da o konuda insanı düşüncelere götürecek hiçbir şeyin bulunmamasıdır. Japonya’da tamami adı verilen hasır döşeme gözü rahatsız etmeyecek bir alan oluşturur. Desensiz bir halı ya da düz bir battaniye en iyisidir.

Bu arada gövdenin dik ve doğru duruşunu kaybetmemesi için zihnin devamlı denetimi sürdürülmelidir. Gövde dik ve doğru duruşunu kaybederse bundan sindirim işlevi de içinde olmak üzere diğer gövdesel işlevlere de etkilenir. Sırtta da bir ağrı başlar. Gövdedeki huzursuzluksa, kaçınılmaz olarak zihni de etkiler.

Dikkatinizi hiçbir dış konuya yöneltmeden iyice rahat ettikten sonra birkaç derin nefes alınız. Sonra düzenli olarak yavaş bir tempoyla derin nefes alış verişini sürdürünüz. Zihin iyice sakinleşip nefes alış verişinizi sürekli ve rahat tempoya oturtana kadar alıp verdiğiniz nefesleri sayınız. Böylece nefes alıp verme işlevi üzerinde dikkati yoğunlaştırmak kolaylaşacağı gibi bir yandan da zihinden kaba düzeydeki düşünceler de uzaklaştırılmış, düşünce dalgaları yatıştırılmış olacaktır.

Ya nefes alışı, ya nefes verişi sayınız yani nefes aldığınız zaman bir, tekrar nefes aldığınız zaman iki ve bunun gibi saymayı sürdürünüz. Hiçbir sebeple ya da alışkanlıkla ondan daha fazla saymayınız on olunca on bir diye değil, bir diye saymaya devam ediniz. Eğer yukarıda önerildiği biçimde doğru oturup yeteri kadar derinden nefes almayı becerebiliyorsanız, nefes yavaş yavaş göğüsten karına iner, gittikçe karın boşluğunu fark etmeye başlarsınız; özellikle göbeğin iki parmak altında aşağı yukarı tıp dilinde “gastric plexus” adı verilen atardamarın olduğu yerde sürekli bir duyarlık belirir. Bu duyarlılığı kaybetmemeye özen göstermelisiniz. Bu sinir merkezinin olduğu yere Japonlar “tanden” adını veriyorlar (Bu sinir merkezi yoga yazılarında chakra awadisthana olarak adlandırılır). Japonlar insanın evrenle olan bağının göbek bağının da bağlı olduğu bu merkez olduğunu derinden derine fark etmişler… Varlığınızın çekirdeğini oluşturan bu merkez etrafında kendinizi toplayıp bütünleştirmek zazen yaparken de önemle üzerinde durulacak bir konudur. Tanden üzerindeki duyarlığı kaybetmeden Tanden’in merkez olduğu varlığınızın bütünlüğünü bilinçleştirmek… Böylece bilinç daha da sakinleşip, saydamlaşır. Ateş yellenince nasıl parlarsa, karından alınıp verilen nefesler de öylece bilinci parlatır. Yavaş yavaş içten içe insanın içinde başka bir duyarlık belirir. Sanki artık derin derin nefes alan siz değilmişsiniz, sizin içinizde başka bir şey, nefes alıp veriyormuş gibi, nefes alıp verenin evrensel yaşam gücü olduğu gibi bir duygu içinizi kaplamaya başlar. Yavaş yavaş siz evrensel yaşam gücünün nefes alıp vermesi için bir araç olduğunuzun, bunun için bir kalıp oluşturduğunuzun farkına varmaya başlarsınız.

Daha önce de anlatılmaya çalışıldığı gibi bu arada zihninize gelip gidecek düşünceleri zihninizden kovmaya ya da tutmaya çalışmayın… Bırakınız onlar serbestçe gelip gitsinler. Yalnız zihnimizde olup bitenlerden bilincinizin haberli olsun bu yeter… Bir dalgınlık içine düşmemeye özen gösterin. Siz zihninize gelen düşünceleri kovmaya ya da tutmaya çalışmadıkça onları yaptığınızın zazen’e hiçbir zararı dokunmaz. Bilinciniz öylesine keskinleşmeli, öylesine bir uyanıklık içinde olmalısınız ki yalnız düşünceler değil, çevrenizde oluşan en küçük sesler bile bilincinize ulaşabilsin. Eğer böyle değilse bilinciniz köreldi, zihniniz bir dalgınlık içine düştü demektir.

Gözünüzün görüş alanı içinden herhangi bir şey geçse, bu görüntü de kolaylıkla bilincinize ulaşabilmelidir. Alışılagelmiş seslerin, bilince ulaşıp ulaşmaması bilincin yeteri kadar uyanık olup olmadığını gösteren bir sağlama olarak değerlendirilebilir.

Yakından gelen konuşma sesleri, zazen’e zarar verebilir, tecrübeli bir ustanın bile yakınında konuşmalar olursa, zihni dağılabilir. Onun için en iyisi böyle bir ortamda zazen yapmamaktır. Zazen yapmak için sakin, gürültüsüz yerler üstün tutulmalıdır.

Birçok kimse zazen’in bilinçli düşünceyi yok etmeyi amaçladığını söyleyebilir. Bir çok yoga okullarının da amacı budur. Ama bir kere daha vurgulamak istiyoruz, zazen düşünceyi bütün bütün yok etmeyi amaçlamaz. Siz nefes alıp vermenizi saysanız da, nefesinizi “tanden” adı verilen göbek altındaki sinir merkezinde yoğunlaştırsanız da gene düşünceler, duygular, duyarlıklar zihninize gelip gidecektir. Olsa olsa düşüncelerin düzeyi giderek incelecek, gittikçe sözcükler bağımlı olmayan, sözcüklerin yetişemeyeceği bir hızla oluşan, daha üst düzeydeki daha hızlı, her şeyi birden kavrayan bir duyarlık biçimine dönüşecek, daha sonra da belki düşüncelerin de ulaşamayacağı her şeyi birden, bir anda kavrayan iç görü, sezgi (parajna) ortaya çıkacaktır. Eğer düşüncenin yok edilmesinden söz ederek anlatılmak istenen buysa… Evet. Ama gene de düşünceleri zihninizden kovmadan ya da zihninizde tutmadan buraya geleceksiniz.

Zazen yaparken genellikle günlük yakmak ve bu günlük kokusunu da sürekli duymaya çaba harcamak önem verilen bir konudur. Gene burada da her an bilincin keskinlik uyanıklık durumunun bir sağlaması yapılmış oluyor.

Zazen yapmak için en uygun zaman Güneşin doğduğu ya da battığı sıralar olduğu söylenir. Ama bu saatler herkese uymayabilir. Her halde eğer günde bir defa zazen yapılacaksa sabahları aç karnına yapmak uygundur. Koşullar ne olursa olsun hiçbir nedenle yemek üstüne, hiç olmazsa yemekten kalktıktan sonra yarım saat geçmedikçe zazen yapılmamalıdır. Çünkü zazen yapmanın sindirim işlevine olumsuz etkisi olabilir.

Her halde başlarda zazen yapma süresini on dakikayı aşırtmamalısınız. Giderek gerek gövdesel sağlık, gerek zihne sağladığı suskunluk ve iç barış nedeniyle süreyi kendiliğinizden uzatmak isteyeceksiniz. Eğer oturuş biçiminiz gövdesel bir hoşnutsuzluk duygusu uyandırıyorsa direnmeyiniz. Rahat edeceğiniz bir oturuş durumuna geçmeyi deneyiniz. Ancak omurganın, ensenin, omuzların dik ve doğru, karnın gergin durumuna ters düşecek bir duruştan zazen için bir yarar beklemenin de boşuna olacağını da hatırlamalısınız. Duruş, oturuş durumunda önemsiz gibi görünen bir yanlış zazen’i bütünüyle yolundan saptırıp yararsız, hatta zararlı bir duruma düşürebilir.

40-45 dakika zazen yaptıkdan sonra 5-10 dakika ara verip “kihin” adı verilen yürüyerek zazen’i ayakta sürdürme zazen uygulamaları arasında yaygın bir gelenek halini almıştır. Bu uygulamayı desteklemek için de Sakyamuni Buda’nın Buddha Gaya’daki Kutsal Hintinciri ağacının altında tam ve anlaşılmaz aydınlanmaya eriştikten sonra ağacın çevresinde tam bir hafta süreyle yürüdüğü söylenir.

Yürümenin dışında, bahçe işleri gibi ev işleri gibi gövdesel uğraşlar da zazen’in etkisini sürdürmek için yapılabilecek ya da zazen yerine konabilecek yararlı uğraşlar sayılıyor. Japonya’da zazen yerine böyle uğraşlarla yetinmeyi öneren Zen yolları bile vardır. Örneğin Bankei (1622-1693) çiftçilik yapmanın, balıkçılık yapmanın, doğal yaşam içinde yaşamı sürdürmenin Zen’e en çok yaraşacak davranış olduğunu savunuyordu.

Bunun gibi Çay törenini (Cha-no-yu), flüt çalmayı, resim yapmayı, okçuluk ya da jiu-jutsu çalışmalarını uyanma aydınlanma için yeter bir yol sayan uygulamalara sık sık rastlanır.

Zazen yapan kimsenin karşısına beklenmedik şeyler de çıkabilir, zazen yapan kimse bunlara da hazırlıklı olmalıdır. Neler mi çıkabilir? Bunların hepsini burada sıralayabilmek olanaksızdır. Yalnız biz burada birkaç örnek verelim: Bazen birden bire uçuyormuş ya da batıyormuş gibi bir duygu içinizi kaplayabilir. Bazı görüntüler, din ulularının, büyüklerinin, ermişlerin görüntüleri, her türlü sanrılar (hallucination) karşınıza çıkabilir. Gaipten gelen sesler duyabilirsiniz. O güne dek bilmediğiniz şeyler birden kendiliğinden aydınlanmış gibi gelebilir size. O anda doğaüstü olarak yorumlayabileceğiniz bir takım bilgiler zihninize doğabilir. Bütün bu anormallikler yanlış bir yola girdiğinizin belirtileridir. Belki de nefes alış verişinizi iyi ayarlamamış olabilirsiniz.

Tanrıların, din büyüklerinin görüntüleri, göksel sesler duymak, mucizelerin odağı durumuna gelmek belki pek çok kimse için arzulanıp özenilecek şeyler olabilir. Ama Zen yolcusu böyle şeyler oldu mu “Gendo Zen”e yani meditasyonun ikinci ve en tehlikeli evresine girdiğini anlayıp bunların kendiliğinden ve bir an evvel geçmesi için hiçbir kaygıya kapılmadan sabırla beklemesini bilmelidir. Eğer bunlar önemsenmezse aşılacaktır ve kesin olarak aşılmalıdır da.

Toplumsal sanrılar (hallutination), mucize yaratıcılığı filan, bütün bunlar büsbütün Zen’e yabancı değildir; ama Zen yolcusu bunların üstünde durmak, bunların zihnin imgeleme gücünden kaynaklanan hastalıklı (pathalogique) durumlar olduğunu iyice bilir. Aslında bütün bunlar gece uykumuzda gördüğümüz ama uyanınca kaybolan düşlerden farklı şeyler değillerdir. Bunlara tutunmaya çalışmak kör inançlara bağlanmak olur ki, kuşkusuz bu da Budizm’in uyanma aydınlanma yolundaki öğretisine ters düşer. Bazen böyle durumlar aşırı çile uygulamalarından da, aşırı perhizlerden de olabilir. Ateşli hastalıkların gövdesel bozuklukların da bunlara benzer bir takım ruhsal durumların ortaya çıkmasına neden oldukları bilinen şeylerdir.

Bunları önemsemez de zazen yapmayı sürdürürseniz, bunlar geldikleri gibi hiçbir zarar vermeden kaybolur giderler. Ama yanılıp da artık kutsal bir kimse olduğunuza inanırsanız bütün geldiğiniz yolları geri dönmekle de kalmazsınız. Nereye kadar geri döneceğinizi de kimse söyleyemez.

Şurasını da unutmamalıyız, kutsal olana sarılıp kutsal olmayana yüz çevirmek de uyanma aydınlanmayı önleyen bir engel olarak değerlendirilmelidir. Yalnız kutsal olana yönelmek bayağı, çirkin, yadırgatıcı olana gözlerimizi kapamak olur ki o zaman evreni gerçek böylesiliğiyle görüp anlamamız olanağı kalmaz.

Güneşin iyice yükseldiği geç saatlere kadar uyuduğunuz bir günde yatak odanızın gün ışığını sızdırmayan perdelerini birisi açıverse, nasıl gözleriniz kamaşır, siz de uykunuzu sürdürmek için gözlerinizi ellerinizle kapamaya çalışırsınız. Bunun gibi uykunuzu alamadıkça zihniniz de gerçek güneşinden korunmak için bir şeylerin arkasına saklanmak ister. Kutsallık da bazen böyle bir sığınak olabilir.

Zazen oturumunuzu bitirirken gene el ayalarınız yukarı bakar durumda ellerinizi dizlerinizin üstüne koyunuz. İlk zazen yapmaya oturduğunuz zaman yaptığınız gibi gövdenizi sallangaç gibi iki yana, öne arkaya sallayın, önce daha küçük kolanlarla başlayıp giderek kolanları büyütünüz. Yedi sekiz kere gövdenizi sallamak yeterlidir.

Yavaş yavaş yerinizden kalkınız ve yürüyerek yapılan meditasyonunuza (kihnin) başlayınız. Zazen yapan kimse zazen yaparak ne elde ettiyse sanki bir bebeği gözetir gibi onu da gözetip esirgemelidir. Böylece zihni yoğunlaştırma gücü de arttırılmış olur.

 

ZEN BUDİZM
BİR YAŞAMA SANATI
İlhan GÖNGÖREN
Yol Yayınları Haziran 1995
4. Baskı Sf. 157 - 176


Cevaplar (0)Add Comment

Cevap yaz
daha küçük | daha büyük

security code
Lütfen görüntülenen karakterleri yazınız


busy